suçluluk duygusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suçluluk duygusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2022 Pazartesi

SUÇLULUK DUYGUSUYLA İNSANLARI YÖNETMEK 5- BAŞARI VE ZENGİNLİK



 İnsanları fakir olduğu için suçlamanın üçüncü yolu, fakirliği başarısızlık gibi göstermektir. Kapitalizm, sınıf atlamada fırsat eşitliği sağladığı iddiasındadır. Kapitalist ideologlara göre bir insan fakirse, beceriksizliğindendir. Herkes bir gün iyi bir fikir ve çaba ile zengin olabilir. Bunun ispatı için de başarılı iş adamlarının hayatı bol bol anlatılır. Bu anlatılar hep fazlası ile eksiktir. Çünkü nasıl ki orta çağda şövalye hikayeleri veya akıncı destanları var ve bunlar genç insanları asker ya da evliya hikayeleri din adamı olmaya teşvik ediyorsa; benzer hikayelerle de insanları ticarete teşvik etmek gereklidir.  Her destan, bolca yalan içerir ve pek çok gerçeği gizler. Nasıl ki her yükselen mafya babasının hayatı, öldürülen ve satılmış  dostlarla doluysa; yükselen zenginlerin de yaşamı kandırılmış ve batırılmış ortaklar ve yatırımcılarla doludur. 

Bir de pek çok zengin o kadar da sıfırdan başlamamıştır. Bill Gates'in babası çiftçiydi ama öğrenciyken altında Porshe otomobil vardı. Çiftçiler, Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde fakir kimselerdir. Amerika ya da diğer ileri ülkelerde, cidden zengin ve her açıdan korunan yatırımcılardır. Vehbi Koç ve ailesi , cumhuriyetin ilk yıllarının, mütevazi Ankara şehrinin, kökleri Hacı Bayram Veli'ye dayanan üst düzey eşraflarındandı. Öyle küçük bir bakkal dükkanından fazlasıydı. Ankara'nın o zamanki zengin ailelerindendi.

Sıfırdan başlayanlar da da biraz illegal işler, biraz da şans vardır. Bu kişilerin hayatı anlatılırken genelde buralar pas geçilir çünkü genelde bu hayat hikayelerini yazdıranlar bu kişilerin kendileri ya da yakınlardır. Bu süper ünlüler hakkında iyi konuşmayanlar genelde eski ortakları ve eski çalışanlarıdır. Bazıları, özellikle son yıllarında işte hayatım şovları yapıp, kitap yazıp dursalar da, öldükten sonra foyaları yavaş yavaş dökülür.

Bir ülkede yoksulluk, düzenin ürettiği bir şeydir. Bu düzende bazılarının şans ve kurnazlıkla başarılı olması ya da başarılı görünmesi, yoksulları suçlu yapmaz.

13 Haziran 2022 Pazartesi

SUÇLULUK DUYGUSUYLA İNSANLARI YÖNETMEK-4 KUTUPLAŞMA

 


Kutuplaşma geri kalmış her toplumun sorunudur. Geri kalmış toplumlarda daha büyük sorundur. Bu toplumlarda bilim, sanat ve felsefe geri kalmıştır. Böyle toplumlar için fikir yoktur, taraf vardır. İnsanlar kutuplaşmalıdır ki, iktidarın baskısı haklı olsun. Bu yüzden hep suçlu bir azınlık yaratılır. Sonra da devlet olarak sözüm ona barıştırılır. Bazen de bu barıştırıcı maskesini indirip, açıkça tarafını belli eder. 12 Eylül ve diğer askeri darbe-darbe girişimlerinin en büyük bahanesi, kardeş kavgasına engel olmaktı. Dünyada hiç bir askeri darbe ya da dikta kardeş kavgasını barıştırmamıştır. Aksine, kardeşleri birbirine kışkırtmıştır. Stalin diktatörlüğü olmasaydı, Ukraynalı-Rus ayrımı bugün için olmayabilirdi. İngilizler, böl-yönet siyasetini, sözde barıştırma çabaları ile yönetmişlerdir.

Kutuplaşmada genelde geleneksel düşmanlıklar kullanılır. Belçikalıların  Ruanda'da yaptığı Tutsi-Hutsi ayrımı gibi bazen yeni ayrılıklar da icat edilebilir ama genelse geleneksel düşmanlıklar kullanılır. Çünkü bu geleneksel düşmanlıkları kullandığınız, çoğu kez fark edilmez bile. Yıllarca yan yana ve nefretle büyüyen bu toplumlar, kışkırtıldıklarını bile anlamadan iç savaşa girer ve daha uzun yıllarda çıkmaz. Genelde uzun süren savaşlar,  iç savaşlardır. Afrika'daki iç savaşlar onlarca yıl sürdü. Roma tarihi, iç savaşlar tarihidir. Osmanlı'da pek farklı değildir. Anadolu zaten Celali isyanları ülkesidir. Balkanlarda da isyanlar eksik olmamıştır. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Delik Kiremit adlı yazısında, Osmanlı'nın, kiliseyi kullanarak, Balkanlarda nasıl böl-yönet sistemini nasıl uyguladığını anlatır. Buradaki delik kiremit metaforu, sürekli tekrar eden çatışmalardır. Bir çatı ustası, aynı delik kiremitti (bazı varyasyonlarda kırık), sürekli yer değiştirerek ya da başkalarının çatılarına takarak ömür boyu rahat geçinmesini anlatır. Çatı ustası, bu delik kiremitti ya da kiremitleri atarak sonunda işsiz kalan oğluna kızar. Bu öyküyü Abdülhamit övücüleri çok sever ve İttihatçıları, iktidara gelir gelmez yaptıkları kilise kanunundan dolayı suçlar.  Oysa İttihat ve Terakki Partisi de, çığırından çıkan Balkan yarım adasına birazcık huzur getirme adına bu yasayı getirmeye mecbur kalmıştı. Çünkü İttihatçıların Abdülhamit'i devirdiği günlerde Rumeli'nde sokağa çıkılmaz olmuştu.

Bu çatışma ortamında yapılması gereken, çatışanlara suçluluk duygusu yüklemektir. 12 Eylül rejimi bunu çok iyi başarmıştı. Darbeden hemen önce, ülke sokaklarında kan gövdeyi götürüyor, ülkeyi kerhen desteklenen, ip üstünde bir parti (Süleyman Demirel'in Adalet Partisi) şöyle-böyle yönetiyor, meclis altı aydır cumhurbaşkanı seçemiyordu.

Darbe sabahı istisnasız herkes, çok şükür hayatım kurtuldu, dedi. Sonrasında darbe rejimi profesyonelce bir propagandayla, bu çatışmanın suçunu halka yıktı. Oysa bu kudretli generaller isteseydi darbe olmadan da tüm ülkede sıkıyönetim ilan eder,  tutuklayacağı herkesi tutuklayabilirdi. Kenan Evren'in deyimiyle, şartların olgunlaşmasını bekledi.

Kutuplaşmada suçluluk duymamız normaldir ama suçluysak, karşı kutba karşı suçluyuzdur, devlete karşı değil.


6 Ağustos 2021 Cuma

12 EYLÜL'ÜN SUÇLULUK DUYGUSU 6-TÜRKÇÜLÜK , ATATÜRKÇÜLÜK VE SENTEZCİLİK

 


Aslında niyetim duygu eğitimi ile ilgili bir genel yazı ile bitirecektim. çünkü çok tekrar yaptığımı fark ettim. Ama 12 Eylül rejiminin Atatürkçü ve Türkçülük görüşünü ayrıntılı yazmasam olmadı. Bu döneme gardırop Atatürkçülüğü demek yetersiz kalır. Aslında olan, gardırop Atatürkçülüğünü kullanarak, Atatürkçülükten uzaklaşmaktı.

Ben, sosyal demokrat ve Alevi bir ailede büyümüş bir birey olarak her zaman, Ülkü ocağı üyesi olduğum zaman da dahil olmak üzere, hayatımda her zaman Atatürk'e hayran ve sempati duyan birisi oldum. Bilinçli bir Atatürkçü olmam ise, kırklı yaşlarımda oldu. Çünkü bizim nesle anlatılan Atatürkçülük ile, gerçek Atatürkçülük arasında dağlar vardı.

Seksenlerin başlarında, özellikle de 1986-87'e kadar meşhur gardırop Atatürkçülüğü çok modaydı. Gardırop derken, sahiden bir giyim-kuşam Atatürkçülüğünün yanı sıra, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana heykeli ve her odaya resmi olacak şekilde  dekorasyon Atatürkçülüğü ve kırk yıllık Yeşilköy havaalanının adını Atatürk yapmak gibi benzeri şekilde isim Atatürkçülüğü de vardı.



Pek çok arkadaşın beni uyardığı gibi, şimdi de benzeri şekilde gardırop Müslümanlığı var. Bu da, kadınlarda malum, türban ve uzun pardösü,   erkeklerde badem bıyık, sakal, kravatsız takım elbise, evlerde la  portresi, sosyal medyada kun yekün vs vs. Buna karşın her nesilde oruç ve namaza ilginin düşmesi, gençler arasında Deizm başta olmak üzere dinsizlik yayılırken,  her tarafa cami yapılması, Ayasofya gibi müzelerin cami yapılması da var. Bunu da tarihe not düşmek adına ayrıca yazıyorum.

Diğer yandan pek çok alanda Atatürkçülükten uzaklaşma vardı. En ilginci, Atatürk'ün dil devrimine takıntılı denecek şekilde karşı olunması, TRT, ders kitapları ve Resmi Gazete gibi kurumların inatla Osmanlıca kelimeler kullanma çabasıydı. Bundan daha önce bahsetmiştim. 12 Eylül rejiminin en başarısız olduğu konu buydu. Zira özel televizyon ve radyolar  açılır açılmaz, bu özel kurumlara geçen spiker ve sunucular bile, o Osmanlıca kelimeleri anında unuttu.

Diğer yandan laiklik söylemi tekrarlana tekrarlana, laiklikten uzaklaşıldı. Zorunlu din derslerini, Alevi köylerine cami inşa etme ve imam hatip liselerini arttırma devam etti. İşin doğrusu laiklikten asıl uzaklaşma bu değildi.



Asıl laiklikten uzaklaşma, Türk İslam sentezciliği ile oldu. Türk İslam sentezi, seksenli yılların moda lafı oldu. Sentezcilik doksanlarda dillere pelesenk oldu. (Hatta radyo ODTÜ'nün Modern Sabahlar grubunun Sentezcilikle alay eden çok güzel bir parodi şarkısı vardır.) Alparslan Türkeş'e atfedilen, (ona ait olup, olmadığı kesin değildir) fikirlerimiz iktidarda, biz zindandayız dediği tam da buydu. 12 Eylül rejiminin Turancı bir yanı da vardı. 

Oysa Atatürk, ne Turancıları, ne de İslamcıları sevmemiş, 1934 Trakya Progromundan sonra Türk Ocaklarının kapanmasını emretmiş, (Ocak yönetimleri bir kongre ile kendi kendilerini feshetmiştir) yerine daha demokrat yönetimli Halkevleri'ni kurdurmuştur. Laikliği tam anlamı ile uygulanması için uğraşmış, Alevileri Sünnileştirmek için uğraşmamıştır.

Burada Atatürkçülüğün ya da Atatürk döneminde her yapılanın savunmasını yapmayacağım. Her lider ve ideoloji gibi yanlışları ve hataları oldu. Anlattığım Atatürkçülüğü, Atatürk düşmanı 12 Eylül ideolojisi ile öğrenmiş olma talihsizliğimiz.



Üstelik doksanlardan başlayan yetmez amacılık  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html ) 12 Eylül ideolojisini Atatürkçülük olarak halka tanıttı. Üstelik bunu yaparken de, 12 Eylül rejimince en çok yaralanan (üyesi-seçmeni tutuklanan, fişlenen, gözaltına- hapse alınan) CHP'ye saldırarak yaptılar.

Bunun örneği de 2009 yapımı Güz Sancısı filmidir. Filmin senaristi  Etyen Mahçupyan'ın Radikal gazetesindeki yazılarını ara ara okurdum. Bütün yazıları birbirinin aynısıydı ve hep üç kelimenin etrafında dönerdi; merkez-çevre-çatışma. Kendisi üç kelime ile yıllarca gazetede köşe yazarlığı ve sosyologlug yaptı. Radikal gazetesi,  Yeni Yüzyıl ile beraber, beyaz yakalı sınıfı siyasal İslam'a ve tarikatçılığa ısındırma gazetesiydi. Yani duygu eğitimi amaçlı bir gazeteydi. Gazetenin bir dönem başyazarı ve genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, meşhur Kabataş yalanını gördüğünü bağıra-çağıra iddia eden tweetleri atan kişiydi ve o tweetler, onun hıyarlığı değildi.

Bir film ya da romanda olmayan şeylerdir asıl mesaj. Güz sanıcısı-, 6-7 Eylül İstanbul progromunu konu alıyordu. Filmde olmayan şey, dönemin iktidarı olan Demokrat Partidir. Filmde progromu planladığı ve uyguladığı Demokrat Partiye ait hiç bir işaret ya da belge yoktur. O zamanlar radyoda saatlerce Vatan cephesine katılanların okunması yok. Üzerine de, yağmayı yapanlar, tayyörlü, takım elbiseli Cumhuriyet Halk Partililer. Oysa o yağmayı yapanların çoğu, şalvarlı-poturlu ve köyden daha yeni göçmüş Demokrat parti seçmenleriydi.



Filmde Demokrat partinin suçu Komünistlere atma çabası da gösterilmiyor, o da ayrı konu.

Biz 12 Eylülün taze olduğu yıllara geri dönelim ve Türk İslam sentezciliğinden geriye sadece İslamcılık kaldı. Son beş yıldır, iktidar ve iktidar ortaklarından (buna Türk milliyetçiliğini ana ekseninde olduğunu iddia eden parti de dahil), Mehmet Emin Yurdakul gibi, Ben Türküm, dinim cinsim uludur diyebilecek bir kişi bile kalmadı, bu da tarihe nottur.

Ben, Gençliğe Hitabenin, Nutuk'un son bölümü olduğunu, üniversitedeyken Osmanlıca dersinde öğrendim. Nutuk'un tamamını da öğretmenliğimin ilk yılında okudum. Öğretmenliğimin büyük bir bölümü de, dini eksen alan ve her şeyi özelleştiren iktidarda geçti. Ben bu dönemde Atatürkçülüğü daha iyi anladım.

2010 referandumunda üzerimde bir çaresizlik hali vardı. Her şeyi görmenin ve hiç kimseye anlatamamanın hali canımı sıkıyordu. Daha önce de yazmıştım, 15 Temmuz bence bağıra çağıra geldi. Sonrasında bu blogu yazmaya karar verdim.

Yeni nesil ya da meşhur adı ile Z kuşağı, tüm bunlara rağmen Atatürkçülüğü bizden daha iyi anlıyor ya da ben öyle gözlemliyorum.

23 Temmuz 2021 Cuma

12 EYLÜL'ÜN SUÇLULUK DUYGUSU 5-SEÇİM VE PARTİ KANUNLARI


 

12 Eylül döneminde en çok tekrarlanan kelime, birlik ve beraberlikti. Bunun için pek çok ya çıkardı, pek çoğu halen yürürlüktedir. Bunlardan en önemlisi meşhur, nadide (bir de Maldiv Adalarında varmış) %10 barajımız. 1995 seçimlerinden önce bölge barajları vardı. O seçimde Refah partisi sürpriz bir çıkış yapınca,  anayasa mahkemesi nedense bölge barajlarının eşitlik ilkesine uymadığını hatırladı. %10 barajı da olduğu gibi kaldı. Seçim kanunu her seçim için tekrar değişse de, partiler kanunu aynı kaldı.

Bu %10 barajı ile ilgili olarak bir parantez açayım. Bu konuda tüm partilerin tavrı daima iki yüzlü olmuşlardır. Baraj sorunları olduğunda, baraj karşıtı olurken, barajı aştıklarında da baraj yanlısı oldular.

12 Eylül darbesi olmadan önce Türkiye Büyük Millet Meclisi, altı ay boyunca cumhurbaşkanı seçimi yapamadı, çünkü siyasi partiler aralarında anlaşamadı. 12 Eylül öncesi diye diye dillendirilen 70W'li yıllar boyunca CHP, biri 1974-75, diğeri de 1977-78 (meşhur Güneş Motel olayı)'de 2 defa koalisyonla iktidar oldu. 1965-1960 arasında iktidarda olanlar hep sağ partiler iktidardaydı. 1965-1971 (12 Mart Muhtırası) arasında zaten Süleyman Demirel'in tek parti iktidarı vardı.71-73 arası Süleyman Demirel başkanlığında, diğer sağ partilerin de dahil olduğu 1. Milliyetçi Cephe, 74-77 arası gene Demirel önderliğinde 2. Milliyetçi Cephe ve 78 ara seçimlerinde CHP'nin bej sıfır (beş değil, bej, Trakya aksanı ve CHP'nin seçim yenilgisinin sloganı, yanlışlıkla yazmadım yani) yenilgisinden sonra Demirel'in Adalet Partisi ve onu kerhen (tiksinerek) dışarıdan destekleyen Necmettin Erbakan ve onun Milli Selamet Partisi ile kurulan azınlık (yani mecliste çoğunluk olmadan) yönetimi vardı. Bu dönemde genelde kısa ömürlü ve sık sık birbirleri ile kavga eden koalisyonlar vardı. Kenan Evren ve 12 Eylül rejimi de, bir daha koalisyon olmasın, küçük partiler meclise girmesin diye %10 barajını seçim kanunun temeline attı. Üzerine de partiler yasasını, parti lideri diktatörlüğüne çevirecek partiler yasasını yaptı. Partiler yasası da %10 barajı gibi dokunulmaz bir yasa oldu. Hatta partiler yasasından pek bahseden de yok.

Arkadaşlar, üniversitede seminer konum olunca, pek çok çeşit parti örgütlenmesi olduğunu ve buna göre yasalar olduğunu öğrendim. Mesela Amerika Birleşik Devletleri ve pek çok ülkede, delegelik sistemi yok ve hatta her vatandaş ön seçime katılabiliyor. Bence  ülkemizde de seçimler böyle olmalı.

Tek parti iktidarı arzusunun  kökeni doksanlı yıllar değil, 12 Eylülün duygu eğitimidir. Biz bu duyguyu aşmalıyız. Her iktidar bir koalisyondur, şu andaki iktidar da bunun ispatıdır. Kendisi, biri büyük, iki ya da üç küçük ortak sahibidir. Ülkemizde koalisyonları bitirmek ya da küçük partileri bitirmek adına yapılan seçim kanunu değişiklikleri,  bu partileri daha da büyütmekten başka bir işe yaramadı. 2002 seçimlerinde barajı sadece AKP ve CHP geçince, oyların % 55'i yani yarısı çöp oldu. 1995'den beri can çekişen, 1999'da ağır yaralanan merkez sağ (DYP ve ANAP)  önce birleşip, öyle öldü. 2002 felaketinde barajın altında kalan partilerden MHP ve HDP (DTP-HADEP) sağ çıktı. Hatta HDP güçlenerek çıktı. Partiler yasası ise, Deniz Baykal'ın CHP'yi ele geçirmesini engellemedi.

İnsanların istediği partiye oy vermesini, partiye üye-delege olup, parti içi demokrasiyi işletmesine engel olan 12 Eylül kanunları ve zihniyetinden sıyrılmalı. 

Siyasi görüşümüz bizimle aynı olanlar az diye suçluluk duymamalıyız.



19 Temmuz 2021 Pazartesi

12 EYLÜL'ÜN SUÇLULUK DUYGUSU 4-DEVLET BÜYÜKLERİNE SAYGISIZLIK VE GENÇ OLMAK

 


Kenan Evren'in konuşmalarında sık sık yakındığı konulardan biri de gençlerin büyüklerine, özellikle de devlet büyüklerine saygısızlığıydı. Zaten 12 Eylül sonrası ilk on yıl boyunca genç olmak, kendi başına bir suç sayıldı.

Peki, kimdi bu devlet büyükleri? Kenan Evren'e göre en başta kendisi ve Milli Güvenlik Konseyi dediği generalleri, subayları, astsubayları, polisleri ve tüm devlet yöneticileri, devlet büyüğüdür. Onlara saygı gösterilmelidir.

Bu saygıyı göstermeye klasik saygı gösterileri yeterli değildir. Bu devlet büyüklerine ekstra saygı sözleri ile hitap etmelidir. Kaymakam bey değil, sayın kaymakamım denmelidir. Yapılan hiç bir devlet faaliyeti eleştirilmemelidir.

Bu devlet büyükleri ve Türk büyükleri meselesi, seksenlerin ilk yarısında gerek derslerde, gerek tek kanallı radyo ve televizyonlarda, gerekse diğer yazılı basında bolca işlendi. Okullara Türk büyükleri portreleri o zamanlar asıldı ve ilk olarak Büyük Türk Büyükleri diye asıldı ve gene Büyük Türk Büyükleri diye kitaplar basıldı. Sonra bu büyük kelimesinin tekrarından oluşan anlam bozukluğu fark edildi ve sadece Türk Büyükleri diye basımı yapıldı. Tarihteki bir sürü hükümdar, din adamı, yer yer de İbni Sina falan yer alıyordu.

O yıllarda Kenan Evren, daha Cumhurbaşkanı seçilmeden, Çankaya Köşküne, Hizmet Binası denen devasa yapıyı yaptı. Pek çok görkemli devlet konutu o yıllardan kalmadır. Kendisini görkemli törenlerle karşılattı. Bir sürü insanı sokaklarda, onu karşılaması için bekletip, sonra alkışlattı. (Bunlardan biri de bendim. Kenan Evren'e (o zamanın deyimi ile) coşkun sevgi gösterisinde bulunmak için Dikmen Merkez İlkokulundan (Şimdiki Necla Kızılbağ Ortaokulu), Kızılay'a kadar iki kere tüm okulca yürütüldük. Birinde Pakistan'ın darbeci generali Ziya Ül Hak'ı, diğerinde de halk isyanı ile devrilen Romanya diktatörü Nikolay Çavuşesku'yu ağırlamıştı. Saatlerce aç-susuz bekleyip, hazretleri konvoyuyla geçerken alkışlamış, sonra yürüyerek geri dönmüştük. Hatta ben ilkinde yolu kaybetmiş, Balgat civarını dolaşarak, akşam yedi gibi eve gelmiştim.

Özal'da 12 Eylül'ün bir parçasıydı. Özal ve ondan sonra gelenler, 12 Eylül'ün mirasını hunharca kullandı. Özellikle 1980-85 arası dillere pelesenk olan devlet büyüğü kavramına sıkı sıkı yapıştı.

Aslında devlet büyüğü lafı, Osmanlı'dan ve padişahlık rejiminden kalmadır. Yüz yıla yaklaşan cumhuriyetimiz,  bu zihniyeti yıkamamıştır. Seçtiğimiz politikacıları, ömür boyu padişah olarak seçmiyoruz. Onları saraylarda ve lüks içinde yaşatmak  zorunda değiliz. Seçimle getirdiğimiz gibi,  seçimle götürebiliriz. Onlar padişah değilse, biz de reaya (Arapça sürü, Osmanlı'da halka verilen isim)  değiliz. Abartılı saygı sözlerine de hiç gerek yok.

Devlet büyüğü kavramı, Osmanlıdan beri tekrarladığımız bir zırvadan başka bir şey değildir.

11 Temmuz 2021 Pazar

12 EYLÜL'ÜN SUÇLULUK DUYGUSU-3 KARDEŞ KAVGASI



 12 Eylülün en büyük bahanesi ve övgüsü, kardeş kavgasına son vermiş olduğu iddiasıydı. Muhtemelen bu yüzden yaşı altmış beş ve üzeri olanlar, daha doğrusu yaşı çok büyük olanlar 12 Eylül taraftarı ve hayranı. Çünkü suçluluk duygusunu yaşamak için, suç işlemiş olmalı, 12 Eylül öncesinin meşhur sağ-sol kavgalarına karışmış olmalıydınız. 1974 yılında doğmuş ve 12 Eylül sabahı, kendi sağını ve solunu bile sık sık karıştıran bir çocuk olarak ben, nasıl bir suç işlemiş olmalıydım ki, suçluluk duygusu yaşayayım. Oysa 12 Eylül öncesini yaşayanlar, sağ-sol çatışmasına ve kardeş kavgasına alet olmuşlardı.

12 Eylül döneminde Kenan Evren'in halkı, özellikle de gençleri, sıkça kardeş kavgasına alet olmakla suçlardı. Sonra bu suçlamayı Özal'da yaptı. Suçlama ilk başta, neden kardeş kavgası yapıyorsunuz minvalindeydi. Oysa suçlamanın geri planında, neden solcu oldun, neden azınlık oldun şeklindeydi.

12 Eylül öncesinin Maraş katliamı, Çorum katliamı gibi ( pek çok olay var, hepsini yazamam, daha fazla yazarsam, yazmadıklarıma ayıp olur) olaylarının sözde mahkemeleri,  giderek daha fazla kurbanların yargılandığı mahkemeler haline geldi. Yazılı olmasa da, devletin dini önce Sünnilik, sonra da Hanefilik oldu. Zorunlu din dersleri, Hanefi olmayanların aşağılanma dersi oldu.

Zorunlu din dersleri bir tek bu konuda başarılı. Lisede gençlere bakıyorum, o kadar  din dersine rağmen, dini bilgileri yerlerde ve cumaları camiye giden öğrenci sayısı her sene azalıyor. (En az yarısı sigara içmeye gidiyor. Üzerlerindeki sigara kokularından anlıyorum. Pek çok öğrenci açıkça Deist olduğunu söylüyor. Deistler ve Ateistler dahil, Alevi-Kürt-Gayrı Müslüm  nefreti pek az azalıyor. Azalma var ama pek az. Bunu  sebebi din dersleri. Dün dersi müfredatı ve öğretmenlerinin tavrı, dini öğretmekten çok, başkalarına nefret etmeyi öğretmek üzerine kurulu. Meşhur 1984 romanındaki nefret eğitimi, ülkemizde kırk yıldan fazladır uygulanıyor.

12 eylül iktidarının (12 eylüle 24 Ocak kararlarını hazırlamış Turgut Özal'ı, Eylül yönetiminden farklı görmeyin) kardeş kavgasını engelleme iddiası, sonrasında AKP iktidarınca da, Gezi olaylarına kadar sürdü. Meşhur karıştırma-barıştırma, tahmin edileceği gibi bir işe yaramadı. İşin ilginci, mahkum isyanlarında jandarma ve gardiyanlar, sağcılardan destek istedi ve çoğu kez de bu desteği aldı.

Yurt Kur ve YÖK'ün desteği ile pek çok üniversite, sağcılığın merkezi oldu. Seksenli ve doksanlı yıllarda üniversitede okuyan Kürt, Alevi ve solcuların en büyük kabusu organize Ülkü ocakları saldırılarıydı. Gene o yıllarda üniversiteler, PKK, DHKP-C ve diğer örgütler için eleman alım bürosu gibiydi. Alevi ve Kürt ailelerin en büyük korkusu, çocuklarının bu örgütlere katılmasıydı. Bu Ülkücü çeteler, üniversite yönetiminden aldıkları güçle, Ramazanda oruç tutmaz, kendilerinden başka oruç tutmayanları döver, kız arkadaşları ile herkesin önünde yiyişir, ortamda terör estirirlerdi. 

Sonra ben üniversite son sınıftayken, 1997'de bu çeteler, yeni atanan rektörlerle beraber dağıtılmaya başladı. Bunun sebebini ilk önce DYP'nin MHP'ye oy kaptırması sanıyordum. Oysa Alparslan Türkeş ölünce, Devlet Bahçeli'de Ülkü ocaklarını tasfiye etmeye başladı. Acaba bunlar MHP'ye zarar mı veriyordu?

Bu ocaklar, üniversitelere zarar veriyordu. Dayak yiyen, eğlenemeyen gençler, bir daha sınava giriyor,  girenlere de gelmeyin diye uyarıyordu. İlerleyen zamanlarda, Bilkent Üniversitesinin meşhur Ülkücü grubu ATA (Alparsalan Türkeş'in askerleri) grubu da dağıtıldı. Rekabet vardı.

Şimdi ise üniversitelerden bu örgütlere ekmek çıkmıyor, zira gençler ailelerden uzaklaşmışken eğlenmeye bakıyorlar. Demek ki bölücü olan sağcılarmış. Şimdi Ülkücüler o günlere dönemez zira zaten pek çok bölüm öğrencisizlikten kapanıyor, öğrencilere bel bağlayan taşra esnafı aç kalır.

Kardeş kargasına son verme iddiası, kardeş kavgası çıkaranların son maskesidir. Süleyman Demirel'de, seksenlerde ve doksanlarda, 28 şubat sürecine kadar bununla halkı avuttu.28 şubat sürecinde de olası bir kargaşalıkta iktidarını tekrar ettirmek adına türbanlı-laik kavgasına çanak tuttu. Tarihteki tüm darbecilerin önemli bir yalanı da, kardeş kavgasını bitirmektir.


12 Haziran 2021 Cumartesi

12 EYLÜL''ÜN SUÇLULUK DUYGUSU EĞİTİMİ 2 -12 EYLÜL ÖNCESİNE Mİ DÖNMEK İSTİYORSUN?



 TRT'nin tek kanalı, sonraki bir kaç kanalı, devletin tam kontrolünde holdingler medyası,  devletin zorunlu eğitim sistemi, halkı eğitmede başarılı olduğu bir konu da, hak aramayı suç gibi hissettirmekti. Tüm medya ve eğitim kanalları elinde olan askeri rejim, başarılı duygu eğitimini, sürekli bir 12 Eylül  öncesi hatırlatması ile yaptı.

Yapılan grevler, yürüyüşler hep suç, hep anarşiydi. Lokavt ilan eden işverenler, saldırıları seyreden polislerin hiç suçu yoktu. Hak aramak, gösteri yapmak, bir siyasi görüşe sahip olmak hep bir suçtu. O yıllarda her türlü siyasi gerilimde veya olayda çok konuşulan söz, 12 eylül öncesine mi dönmek istiyorsun'du. Hatta, Kemal Gökhan Gürses,  12 Eylül Öncesine Dönmek İstiyorum diye bir kitap bile yazmıştı. Kitabı, kitapçı rafında şöyle bir karıştırdığımı hatırlıyorum ama itiraf edeyim okumadım. Asalında bir ara okusam iyi olur, bu da kendime not.

İlk üç buçuk yıl Kenan Evren ve cuntacılar yararlandı bu 12 Eylül öncesine mi döneceksin edebiyatından. Bu dönemde işçinin ve çalışanın hakları sessizce budandı. Pek çok sektörün grev yapması yasaklandığı gibi, bakanlar kurulu kararıyla grevler de ertelene bilinecekti ki pek çok grev de uzun süre ertelendi. Buna karşın işçilerin işten çıkarılması kolaylaştı, sendika kurması, kurulan sendikaların yetkili olması zorlaştı. Buna karşın işverenin işçi çıkarması, fabrikasını kapatması ya da başka bir ülkeye taşıması kolaylaştı.

Şunu belirtmek isterim ki aslında 12 Eylül rejimi halen devam etmekte. 12 Eylül'ün suçluluk duygusu eğitimi de devam etmekte. Bunu uzun uzun yazacak değilim. Yazdıklarımı son on yıldır olanlarla kıyaslayın.



Yalnız bu sefer şu fark var ki, o zamanlar sosyal medya yoktu. Yabancı müzik albümlerini bulmak bile zordu. Radyodan kasete kayıt çekilirdi. Bir kaç medya kanalı, tüm toplumu hipnotize edebiliyordu. Bu ayrı bir yazı konusu ve belki de bunu en başta yazmamakta hata ettim.

Bu dönemde sadece haklar budanmadı, aynı zamanda da pahalılaştı, ciddi anlamda yiyecek-içecek, özellikle de ekmek olarak çok pahalılaştı. Çünkü fırıncı esnafı, darbe gecesi ve sonrasında alternatifsiz olduğunu, halkınsa her şeyi kabullenecek durumda olduğunu görmüştü. Bu süreçte ekmekler de önce küçüldü, sonra bozuldu. Ben seksen öncesini hatırlamıyorum pek fazla, küçüktüm. Yalnız şunu söyleyeyim ki 1980-81 gibi bir ekmek, sekiz yüz gramdı. Küçüle küçüle, iki yüz gram civarına düştü.

Bu 12 Eylül Öncesine Dönme söylemine eşlik eden diğer bir söylem de anarşiyi mi azdıracaksın ya da  hortlatacaksın sözüydü. Bütün bunlar olurken anarşi de hızla hortluyordu. 

Diyebilirim ki devlet, özellikle de Turgut Özal'ın ilk başbakanlığı döneminde, PKK'yı sadece seyretti. Hatta, Eruh ve Şırnak karakol baskınları olduğu gün Özal, havuzdan çıkmadı. ( Burada bir de badem gözlü körler serisi yapmayı düşünüyorum. Ölen körü badem gözlü, keli de sırma saçlı yapma huyumuz çok kötü) PKK terörü tarihi yapmayacağım burada ama bu terör, sadece güney doğu ile sınırlı kalmadı., bir ara İstanbul haline giren kamyonlar, PKK'ya %3 haraç veriyordu.

Ülke önce yavaş yavaş,  sonra hızla seksen öncesinin anarşi ve terör ortamına girdi. Sadece PKK değil, dinci örgütlerin Atatürkçü aydınlara (Uğur Mumcu başta olmak üzere ve diğerlerini de unutmadan) suikastlar, Dev Sol'un bazı emekli subay, hakim, savcı ve devlet görevlilerine suikastları, derken Dev Sol'un DHKP-C olma süreci ve iç savaşı (Dayıcı-Bedrici savaşı), Hizbullah'ın ölüm odaları derken, doksanlarda da durum seksen öncesinden farklı değildi. Sonra 1997'de 28 Şubat muhtırası yaşandı.

Tüm bu süreçte, özellikle biz seksenli yıllarda büyüyen gençlere ki malum suç örgütü liderinin dediği gibi kırk yaş üstü kişiler oluyoruz,  devlete karşı yoğun bir suçluluk duygusu kaldı. Bu da iktidarların elini çok kolaylaştırdı.



1 Haziran 2021 Salı

12 EYLÜL''ÜN SUÇLULUK DUYGUSU EĞİTİMİ 1-HURAFELER VE DİN



Benim gibi kırklı, ellili yaşlardaki nesli (artık hangi harfi-adı veriyorsak) anlamak için 12 Eylülün  medya  (radyo-tv-gazete) politikalarını ve eğitim politikalarını bilmeliyiz. Bu politikaların uygulandığı nesilden gelen biri olarak da, bunu anlatmam gerektiğini hissettim. Benim nesil ve daha doğrusu o dönemde olan herkes, bu eğitimden geçti ve alt nesli de bununla yetiştirdi. Bu eğitim bir duygu eğitimiydi. Darbe öncesi terör ve kargaşa için, halkın kendisini suçlu hissetmesini sağlama eğitimiydi. Çocuk kitaplarına varıncaya kadar, bunun için uğraşıldı.

Mesela yıllar önce bir araştırma yapılmış, o dönem, yani 1980-90 arası dönemin çocuk edebiyatı incelenmiş. O dönem çocuk edebiyatının %80'den fazlasının konusu, ebebeynlerin sözünü dinlemeyip, başını belaya sokan çocuklar. Doksanlardan sonra bu azalıyor.

Bu büyük operasyonun, mini bir laboratuvarı  bile kuruldu ve başında da kamuoyunun çok sevdiği ve halen gebermeiş biri var. Yüz yaşını aştı ve ortada sevgi yumağı gibi dolaşıyor. Son Sümer kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ hanım, kardeşi ile beraber Turan İtil ile kurduğu ve yönettiği, HZI vakfı. Vakıf adını, görünüşte bu iki kardeşin annesi Hatice  Zahit İtil'den almış gibi de göründe, aslında Amerika meşeli HZI vakfının Türkiey uzantısından başka bir şey değildi. Bu vakfın İstanbul-Gayrettepe'deki laboratuvarlarında, sol örgüt üyesi gençler ağır işkencelere ve deneylere tabi tutuldu. 

Kendisi ise, 12 Eylül rejiminin medyası sayesinde kendisini unutturup, bir demokrasi mücahidi gibi kendisini gösteriyor. Ortalıkta bir Atatürkçülük şövalyesi gibi dolaşıp, gençlik anılarını anlatıyor. Kuran, İncil ve Tevrat'ın Sümerlerdeki Kökeni adlı kitabı, Türk dinsizliğinin ana kitabı.

Muazzez'i 12 Eylül'den ayıran, dinsizliğidir. 12 Eylül topluma, bol bol Atatürk resmi, Atatürk dönemi kadın-erkek elbiselerinden oluşan bir gardırobun yanında, din duygusu pompaladı. Bunun için sadece zorunlu din dersleri, imam hatipler, Alevi köylerine özellikle yapılan camilerle falan değil, o zamanın tek kanallı televizyonundan,  radyolardan ve gazetelerden de yapıldı. Televizyonda her perşembe inanç dünyasının yanında, gazeteler de bir sürü üfürükçü yalanını tekrarlayıp durdu. Yok Kızıldeniz'de namaz kılar şekilde ölmüş halde bulunan Firavun (Firavunlar çağından çok öncesine ait bir mumya), yok kuran yırttığı için çarpılan kız (plastik bir heykel), yok baldan Allah yazan arılar (önceden peteğe şekerli su sürerek, Allah yok, din yalan da yazabiliyorsunuz) falan da filan diyerek bir neslin kafasını bu hurafelerle doldurdular. Barış Manço programında ortaya atılan meşhur La İlahe İllallah yazılı ağaç (vardır onun da bir hilesi) ile hurafelerin zirvesine çıkıldı. Küçük gazetelerde sürekli yayın yapan, sözüm ona NASA'da çalışmış, Danimarkalı Müslüman bilim adamı Hans von Aiberg 'de bu hurafeler furyasının bir temsilcisiydi. Basındaki bu hurafeleri, din öğretmenleri de itina ile anlattı. Bunlardan en komiği, saçmalığı bambaşka bir yazı konusu olan ve Bahailiğin iddiası olan 19 mucizesiydi.

Bu hurafelerin önemli bir kısmyla anlatırdı.ı da Çanakkale savaşı ile ilgilidir. Nusrat mayın gemisine evliyaların yol gösterdiği, bulutların yok ettiği tümen gibi tuhaf hurafeler de bu dönemde yayıldı. Oysa Nusrat'a Karanlık Liman'a mayın dökmesini Alman komutanlar emretmiş, o tümen de yolu kaybedip, Türk birliğine denk gelinince, diğer düşman birlikleri fark etmesinler diye oracıkta öldürülüp, gömülmüş. Bence o zamanlar bu hurafe saldırısının en ilginç olanı da, o zamanlarda yeni yasallaşan faizsiz finans şirketinin, Atatürk'ten bahsetmemek için hiç bir komutanı almadığı, sadece Ezineli Yahya Çavuş'tan bahsettiği belgeseldi. Atsız'ın Çanakkale'ye Yürüyüş (http://onbinkitap.blogspot.com/2021/05/atsizin-canakkale-gezisi-ve-turkculugu.html) kitabını okuduğumda,  Çanakkale savaşlarını anlattığı bölümü, aklıma bu belgesel geldi.

Bizim kuşağı haftada bir saat din dersi ile dindar yaptılar. Bu dönemin din öğretmenleri de bir garipti. Pek çoğu açıkça Alevi düşmanlığı yapıyor, pek çoğu sınıftan Alevi öğrencileri çıkarıp, biz Sünni çocuklarla özel şeyler konuşacağız diyorlardı. Bu dönemde Aleviliğe karşı din derslerinde özellikle bir sözel şiddet vardı. Gene o yıllardan başlayarak, okul yöneticilerinin çoğu, din öğretmenlerinden seçilmeye başlanmıştı. Öğretmen olunca da, din öğretmenlerinin en fazla denetlenen branş olduğunu ve davranışlarının o kadar tesadüfi olmadığını öğrendim.

2 Temmuz 1993 Sivas katliamı, bu uzun süreli işlenmiş kitlesel nefretin bir parçasıydı. Sonraki yıllar Güner Ümit ve Mehmet Ali Erbil'in televizyon önündeki sözüm ona gafları da, bu şiddet fırtınasının bir parçasıydı. Bu yıllarda gardırop Atatürkçülüğüyle beraber, bu dinsel şiddet ve dinsel baskınlık kültürü, her adımı ile, Hans von Aysberg'den, Gazi Mahallesi'ne, Sivas'tan, kışkırtıcı din öğretmenlerine, 19 mucizesine kadar,  Türk toplumunu bir din suçluluğuna itme çabasıydı ve büyük ölçüde başarıldı. Bu aslında bayağı sistemliydi. Hatta esas olarak çıplak kadın fotoğrafları satan Tan ve Bulvar gazetelerinin cin hurafesi hikayesi ile dolması da bunun bir parçasıydı.

16 Mayıs 2021 Pazar

SUÇLULUK DUYGUSU İLE İNSANLARI YÖNETMEK-6 MAGAZİN

 




Yunanlılar dinlerini ibadet için değil, dedikodu için icat etmiş derler. Yunan mitolojisinin kişileri, başka çok tanrılı dinin mitolojisinden, hatta mitolojilerinden çok daha fazla magazin olayı içerir. Sebebi da daha çok Zeus'un cinsel iştahıdır ama diğer tanrılar da az değildir. Bütün bunlar eski Yunan dinini magazinleştirir.

Gerçek anlamda magazin, modern basın tarihinin ürünü de olsa, hep vardı. Osmanlı'da sultanların düğünlerini ve sünnetlerini anlatan surname denen destanlar olurdu. Düğünlerdeki gösteriş, yıllarca anlatılırdı. Sultanlar,  bu zenginlik anlatılsın diye şairlere para bile verirdi. Yazılı basınla beraber magazin kurumsallaştı. Kendince normları oluştu. Basın bu normları da pek takmadı. En son İngiliz Prensesi Diana'nın ölümünden sonra da itibarları kalmadı. 

Gene de her iki taraf da, magazinden vazgeçmiyor. Yani basın da, ünlüler-zenginler de. Magazin, hem müşterisi olan bir haber türü, hem de öyle fazla baş ağrıtmayan, düşman kazandırmayan bir haber türü. Öte yandan zenginliğin en büyük zevki hava atmak ve gösteriş yapmak.

Diğer bir unsur da, bu tür magazinleştirme, zenginliği masumlaştırıyor zira magazin izleyicisi, o zenginin hayatını yaşadığını zannediyor. Bu empati, kendinden çok, bu zengin-ünlü kişiyi düşünmeye kadar gidiyor. Öğreniyor ki kadın, Süreyya

Çok bilinen bir öykü vardır. Devrik İran şahının eski eşi Süreyya, bir dönem Türkiye'de yaygın bir magazin figürüydü. Tahtına varis isteyen ailesi yüzünden, Şah'ın, karısıyla arasının kötü olduğu da hep biliniyordu. Derken Şah, bu  baskılara dayanamayıp, karısını boşadı ve yeniden evlendi. Heyhat ki, İran'da monarşi devrildi ve adına İslam Cumhuriyeti denen din oligarşisi devleti kuruldu. (İsterseniz İran halkı olarak referandumla ve yüzde yüz olarak bir yasayı kabul edin; dini lider ve dini konsey onaylamazsa o yasa yürürlüğe girmiyor. Pek çok kilit kuruma da, dini lider ve konsey doğrudan atama yapıyor.

Neyse, konuyu dağıtmayayım, Süreyya'nın boşandığı gün, Türkiye'nin ünlü bir gazetecisi evine geliyor. Ünlü olduğu için evi biraz lükse ve evine de sık sık uğrayan gündelikçi, temizlikçi kadın var. Evine geldiğinde kadını iki gözü iki çeşme ağlarken buluyor. Kadının başına büyük bir felaket geldiğini düşünüyor. Oysa kadın, Süreyya'nın boşanmasına üzülüyor.

Muhtemelen Süreyya'nın kendisi o kadar üzülmemiştir. Sonraki yıllarını Avrupa'nı  milyonerleri ve milyarderlerinin yatağında geçirdi. Doğulu bir prensesle sevişmenin payesi uğruna, Süreyya hanımı paylaşamadılar. Kendisi zaten Şahla evlenene kadar İsviçre'de yaşamıştı. 

Ünlü ve zenginleri fazla izlemek, onları dizi film karakteri gibi içselleştirmemize neden oluyor. O zenginliği kendimiz de yaşıyoruz sanıyoruz.

Oysa onlar yüzsüzce gösteriş yapıyorlar. Şimdilerde magazin medyasına eskisi kadar ihtiyaçları yok. Magazin medyası, sosyal medya takipçilerini arttırmak için kullandıkları bir destek noktası. Bir de inatla takip etmeyenlere, eylemlerini duyurma, yani hava atma  yolu.

Kuranda en fazla yapılmaması istenilen şeylerden biri de gösteriştir. Sayın Müslümanlar, zahmet  edip okuyun. Din adamları da, alkole karşı öfkelerinin milyonda birinin gösterişe göstermiyor. Tamamen sünnet olan teravvih namazını, hatimli (tüm Kuranı baştan sonra okuyup, bitirmeli), hatta çift hatipli yapmalarını istemeyi biliyorsunuz. Şu ekonomik krizde, kırkta bir yani yüzde iki buçuk zekatını da zaten vermeyen zenginlere, yüzden yirmi, otuz falan verin demiyorlar.

İlginçtir namaz ve oruçta halkı fazlaya teşvik eden din adamları, iş zekata gelince, bu zekatı küçülttükçe küçültür. Şirketin ana sermayesine, ev, şuna, buna dokunmaz, sonra kırkta bir. Kırk hayvanınız var diyelim, sığır, koyun, keçi falan; en küçük keçiyi veriyorsunuz. Bu yüzden zekat keçisi diye bir deyim var.

Oysa bu zenginler, gösteriş yapmak için hiç de masraftan kaçınmıyor. İran'da düşen uçağı muhtemelen pek çoğunuz çoktan unuttu. Dünya havacılık tarihine tüm ölenleri kadın olan ilk hava kazası olarak geçti. Altı genç kız, bir pilot, bir de kabin görevlisi, nişan öncesi saçma sapan bir instagram etkinliği için koca uçağı Dubai'ye uçurmuştu. Üstelik uçak, şirketin uçağıydı ve muhtemelen bu turistlik gezi ve nice sosyetik etkinlikler, şirkete masraf gibi gösterilip, vergiden düşülecek.

Bunu azıcık dile getirenleri linç ettiler ve gencecik sekiz  kişinin ölümüne üzülmemekle suçladı. Hadi ben de acılı aile ile uğraşmamış olayım. 

Peki bütün bu gösteriş yapan sosyal medya maymunlarına, bide influencer deyip, para kazandırmak nedir? Onları avantajı zenginliklerini yüceltmek değil de nedir. Salgın nedeni ile işe gidemiyorken, para kazanamıyorken, onların İstanbul'da denize sıfır devasa köşklerinde, tam da denize inen merdiveninde foto çekip, millete akıl veriuyor.

Aslında tek amacı hava atmak. Üç nesildir süper zengin, hatta dolar milyarderi ama vasat bir yeni zengin gibi hava atma peşinde.

Magazin, influencer, fenomen takibi yapmak, kendi fakirliğini yüceltmektir.





30 Nisan 2021 Cuma

SUÇLULUK DUYGUSU İLE İNSANLARI YÖNETMEK-5 BAŞARI HİKAYELERİ

 


Şu yıllarda moda bir etkinlik var, kariyer günleri. Çeşitli işlerde başarılı olmuş kişiler, rol model olsun diye okullara getiriliyorlar. Onlar da kendilerince bir şeyler anlatıyor. 

Bence bu başarı hikayelerini dinlemek, gençlere nadiren yol gösteriyor ve hatta sadece zaman kaybı. En başta yalanlar ve yanlışlarla dolu. Pek çoğu da yanlışlarla  dolu. Eski destanlar gibi (onları da anlatacağım) abartılarla dolu.

Mesela seksenli yıllar boyunca ha bire hayatım şovu yapak Sakıp Sabancı'nın babası daha on beş yaşındayken, Adana'nın en büyük pamuk tüccarıydı. Babası da öyle anlattığı kadar uzun süre pamuk hamallığı yapmamıştı. Vehbi Koç, Ankara'nın küçük bir bakkal işletmecisi değildi. Soyu Hacı Bayram Veli'ye dayanan ve o zamanlar küçük bir şehir olan Ankara'nın önemli eşraflarındandı. Bil Gates'in babası çiftçiydi ama fakir değildi.

Atatürk'ün, köylü milletin efendisidir sözünü, gelişmiş ülkeler daha çok benimsemiştir. Özellikle de A.B.D, Kanada ve Avrupa'da,  destekleme alımları, doğrudan destek ile  iyice zenginleşirler. Tam hasat zamanı gümrükleri indirip, piyasayı düşürmek ya da kullandıkları mazot, gübre ve benzeri giderlerine KDV, ÖTV ve benzeri yükler vurmak, tarlaların, otlakların dibine taş ocağı, mermer ocağı kurmak, hükumetin ne haddine? Tonlarca sütü caddelere döker, şehirler arası yolları trafiğe kapatırlar. Direnenlere karşı copla, toma ile girişmek ne hadlerine. Bir de dünyanın her yerinde kırsalın oyu daha kıymetlidir. Normalde dünyada çoğu kez ortalama elli bin insan oyu bir millet vekilliği ederken,  kırsalda bu yer yer otuz bin, hatta yirmi bine kadar düşer. Sanayileşmiş ülke çiftçisi, dünyanın geri kalanı gibi genelde ülkenin geri kalanından daha dindar ve muhafazakarken, seçmen olarak onlardan ayrılırlar. Geri kalmış ülkelerde bir kaç din adamı, tarikat lideri yüzünden aynı partilere oy verirler, oysa gelişmiş ülkelerin dinra köylüleri, çiftçileri, mazotta ÖTV'yi indirmeyi vaat eden homoseksüel, ateist ve siyahi bir adaya bile oy verirler. Yalnız o indirimi sahiden yapmak zorundasındır. Son seçimde vaat edilen memura 3600 gösterge  gibi unutturacaksın,  o politikacının ne haddine?

Gerçi Türk çiftçisinin ektiği para etse bile,  bununla kendi işini geliştirmez, anca pavyonlarda yer. Pek çoğunun da hayal, büyüyen şehirler yüzünden arazisinden imar geçmesi ve arazinin fahiş değerlenmesidir ki, bu büyük rant parası da gene pavyonlarda su gibi akar. Ben, her Türk aydınının serzenişini ben de yapacağım, köy enstitüleri kapatılmamalıydı.

Gates, üniversitede esrar kullanımından ve alkollü bir şekilde araba ile sürat yapmaktan tutuklanmış. Üstelik araba da bir Poshe'ymiş. Sevgili okurlarım, Harvard gibi üniversitelerde bursla okuyanlar, öyle alkole, esrara, partilere, eğlenceler vakit ayırmaz, hatta o meşhur sosyal kulüplerde bile çok fazla zaman harcamaz. Onlar iki ana dal diploma-derece alır, başka bölümlerden dersleri takip eder, kütüphaneden, laboratuvardan çıkmaz.

İnanmıyorsanız Türkiye'deki Koç, Bilkent gibi süper zenginlerin üniversitelerine bakın. Doksanlarda Bilkent için o lüks barlarının, diskolarının kapılarında, köpekler ve burslular giremez diye tabela asılıymış diye efsaneler dolaşırdı. Barı, diskoyu geçtim, koca koca profesörlerin, yazarların davet edildikleri etkinliklerde bile, bursluların adı nadiren geçer.

Bu başarı hikayelerinde anlatılmayan şey de hileler, dolandırmalar, katakulliler falandır. Nasıl ki mafya babalarının başarı hikayelerinde ihanetler, infazlar ve kaybedilmiş dostlar varsa,, iş adamlarının hikâyelerinde de dolandırılmış, iflas etmiş ortaklar vardır. Bunun en iyi örneği Apple'ın kurucusu Steve Jobs'dır. Kendisi bir yazılım, elektronik ve  yazılım dehası olmakla beraber, dünya ticaret tarihinin en büyük sahtekarı hatta o.ç'dur. Üniversite öğrenciliğinden itibaren arkadaşlarını projelerini çalmış, çalışanlarına zorbalık etmiş, ortaklarını dolandırdığı için bir ara kendi şirketinden kovuldu ve Pixar'ı kurdu. Aslında pek çok başarı hikayesinde benzer unsurlar vardır ama Jobs, en berbatıydı. Muhtemelen ölümünün ardından ortakları ve çalışanları bayram etmiştir.

Bu başarı hikayelerinin temel amacı genç insanları kapitalist dünyaya teşvik etmek olduğu kadar, hayatındaki yoksulluktan dolayı da kendisini suçlamasını sağlamaktır. Başarı hikayesine kanan birey, sınıfsal engellenmişliğini görmez ve kendisini suçlar.

Bu kapitalizmin icadı değildir. Orta çağın şövalye masalları da böyledir. Yahya Kemal Beyatlı'nın meşhur bin atlı akınlarda dev gibi bir orduyu yendik şiiri de, böylesi bir orta çağ destanıdır. Orta çağda fakir bir çocuğun sınıf atlaması iki yoldan olurdu, din ve ordu. Orta çağ boyunca sürekli savaşan devlet ve derebeylerin, sürekli askere ihtiyacı vardı. Şövalye hikayeleri de, muhteşem savaşım, rütbece yükselen, servet ve toprak kazanan askerlerin öyküsü anlatılır. Oysa sıradan bir askere şövalye olmak imkansıza yakın bir durumdur.

  Benzer bir durum da, evliya-ermiş hikayeleridir. İnsan bir düşünmeli,bir lokma-bir hırka yaşayan dervişlerden, bu obez şeyhlere nasıl gelindi diye. Aslında o bir lokma, bir hırka tamamen masal. Tarikatlar geçmişte de kocaman holdingdiler.  Bu evliya masalları da gençler, tarikatlarda yükselmeye heves etsin diyedir. Oysa şeyhler genelde tarikatlarını, zengin bir aileden gelme damatlarına bırakır, oğulları da ticarete atılır.

Okurlarım, özellikle sevgili gençler, TED,  Kariyer günleri ve benzeri saçmalıklardaki başarı hikayelerini izlediyseniz ya da izleyecekseniz unutun.  Başarısızlık ya da başarı için kendinizi kıyaslayacaksanız, sizinle benzer koşullarda olanları kıyaslayın. Ben de onu yapmayın. 

Kendinizi objektid değerlendirmenin başka yollarını arayın.

15 Nisan 2021 Perşembe

SUÇLULUK DUYGUSU İLE İNSANLARI YÖNETMEK- 4 ERİL FAİLLİK

 


Geçen yılın son günlerinde twitter'da  yer yerinden oynadı. Yirmi kadar kadın, Hasan Ali Toptaş başta olmak üzere bir çok yazarı tacizlikle suçladı, ifşa etti. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/01/twitterda-kizkardeslik-hareketi.html ) Bu olaydan sonra Hasan Ali Toptaş bir garip tweet yazdı. Özür mü, itiraf mı olduğu bu tweet, kamuoyunu sakinleştireceğine, iyice Hasan Ali Toptaş'a cephe açılmasına yol açtı.

Normalde bir suçumuz ya da kabahatimiz olduğunda, hatta başımıza bir felaket geldiğimizde ilk tepkimiz inkar etmek olur (suçlu ya da masum olalım). Psikolojide bile travmatik bir olayda ilk devre şok, ikinci devre de inkar devresidir. Eğer bir insan, suçu inkar etmiyorsa, delillendirileceğini bildiğindendir. Yani bu olayı bilmese de tahmin ediyordu. Muhtemelen inkar ettiğinde bir veya daha fazla video-foto falan gelecek,  daha beter rezil olacaktı.

Yaptığı açıklamada, kendi icadı bir kelime, daha doğrusu kelime tamlaması olay oldu; eril faillik. Şu cümleye bir bakalım:  "İnsan eril failliğin ne olduğunu anlayana kadar karşı tarafta ne büyük yaralar açtığını bilmeden, fark etmeden, düşünmeden hatalar yapabiliyor" .

Özetle, ben yapmadım, pipim yaptı, ya da erkektir yapar ideolojisen sığındı. Özetle erkekliğim (eril) aktif, fazla yaklaşırsanız yaparım (fail) dedi. Bu dediğini yıllar önce doksanlar, seksenler, yetmişlerde falan deseydi, paçayı yırtardı.

Mesela 1975-80 arasında Türk sinemalarını işgal eden, bu çağda ne komedi, ne erotik  olarak izlenen ve sadece adları ilgi çeken (Dolapta Pekmez Yala Yala Bitmez, Beş Dakka'da Beşiktaş, Fırçana Bayıldım Boyacı, Bakireler Çiftliği vs) o berbat filmlerin kadın oyuncuları (Karaca Kaan, Feri Cansel, Zerrin Egeliler, Arzu Okan vs) furya bittikten sonra toplumdan ve film dünyasından dışlandılar. Pek çoğu hastalıktan ve yoksulluktan öldü. Ya aynı filmlerin erkek oyuncularına ne oldu (Bülent Kayabaş, Ali Poyrazoğlu, Aydemir Akbaş, Salih Güney vs)? Aynen işlerine devam ettiler. Çünkü onlar erkektiler ve yaparlardı.

Bu mantık, o kadının o saatte orada ne işi vardı mantığıyla aynıdır. Erkektir yapar, sen kendini koruyacaksın, çünkü pek çok din (İslam'da dahil) tanrı ya da Allah kadar, erkekliğe de tapar. Pek çok ülkede pratikte erkeklere zina ya da tecavüze ceza yoktur. Mesela meşhur recm (toprağa gömülüp, taşlanarak öldürülme) cezası çoğu kez erkeklere uygulanmaz çünkü erkekler beline, kadınlar göğsüne kadar gömülür. Sonuçta erkek kazarak kendini kurtarır, kadınınsa şansı yoktur.

Türkiye'de zina neden suç olmaktan çıktı, biliyor musunuz? Çünkü anayasal olarak kadına ve erkeğe aynı ceza verilmek  zorundaydı. Oysa ceza erkeğe altı ay, kadına altı yıl hapisti. Sonra zinanın tanımı da kadın ve erkek için farklıydı. Kadının, başka bir erkekle el ele tutuşması bile zina sayılırken; erkeğin, başka bir kadınla ve herkesin bileceği şekilde beraber yaşaması zinaydı. Sonuçta zina suçuna  eşitlik uygulanmazdı. Devletin bekçisinin koruduğu resmi genelevlere giden erkeklere mi ceza verilecekti?

Sonra uzun yıllar yürürlükte kalan, tecavüz ettikten sonra evlenip, kurtulma olayını halen isteyenler var. O olayla ilgili korkunç bir ayrıntıyı anlatayım. Hastanenin birinde bir hizmetli, bir kadını, doktorum deyip, bağlayıp, tecavüz ediyor. Sonra kadına, adamla evlenmesi teklif ediliyor. Kadın da, doktor olsaydı evlenirdim, hademeyle (o zaman hizmetlilere hademe denilirdi) evlenmem diyor. Olayın korkunçluğunu görüyor musunuz? Adamın suçu tecavüzcü olmak değil, doktor olmamak ya da kurbanını kendine uygun sosyal sınıftan seçmemek.



İslamcılar türbanı ve çarşafı da benzer sebeplerden savunmaktadır. Bir ara internette sık dolaşan bir fotoğraf vardı. Biri üzeri kağıt sarılı, diğeri de açıkta iki lolipop. Sinekler açıktaki lolipopa gidiyor. Aslında bu karikatür, kadınlardan çok erkeklere hakaret içermekte. Erkekleri cinsellik konusunda şekere saldıran sinekler olarak göstermekte. Biz de toplum olarak bunu  böyle olduğunu kabul etmişiz.

Oysa pek çok şeyi insani ve evrensel sansak da,  başka toplumları tanıdıkça, kendi toplumumuzun bir parçası olduğunu anlarız. Bazen de toplum değişir o şeyin öyle olmaması gerektiğini anlarsınız. Mesela doksanlarda, seksenlerde ve daha öncesinde kadınlar aldatılmalarına rağmen, dayak yemelerine rağmen kolay kolay boşanmazlardı. Hatta erkeklerin açtığı boşanma davalarının yıllarca sürmesi meşhurdu. Sonra doksanlar ve iki binli yıllarda  hem ekonomik krizler boşanmaları arttırdığı, hem de kadınlar baba evine maaşları ile geldiğinden, boşanmış olmak, sıradan bir durum oldu. Sonra da kadınlar aldatmaya ve dayağa katlanamaz oldu. Erkekler de öyle eskisi gibi göstere göstere zamparalık yapamaz oldu.
Geçenlerde 14 yıldır Kanada'da yaşayan bir Türk kadını, sosyal medyadaki hemcinslerine hiç tacize uğradınız mı diye sordu ve ardından da kendisi 14 yıldır hiç tacize uğramadığını yazdı. Uğramaz tabi, oralarda eril faillik ya da erkektir yapar durumu yok.
Aslında ülkemizde de öyle eril faillik yok, Rahmetli Erdal Atabek'in kitabının adı gibi Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık vardır. Köpeksiz köy bulup, değneksiz gezmek vardır. Saldırganlar, saldırdığı için suçludur, kurbanlar kışkırttığı için değil.
Son olarak bu olayda Toptaş'ı İslamcılar savunmaya çalıştı. Bir kaç ay sonra da bir kararname ile İstanbul Sözleşmesi feshedildi. Sizce tesadüf mü? Toptaş'da aslına ciddi bir şekilde geleceğin Orhan Pamuk'u olarak yetiştirilmekte idi ama artık tarihe gömüldü. Bu son açıklaması da bence bunun göstergesi oldu. 
(Buradan kışkırtılmaya bağlayacaktım ama yazı yeterince uzun oldu)



4 Nisan 2021 Pazar

SUÇLULUK DUYGUSUYLA İNSANLARI YÖNETMEK 2- DİN



 Dinde daha önce de gözyaşı cihadı diye anlattığım olguyu, daha geniş çaplı açıklamaya çalışacağım. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/06/aglama-cihad-bu-deyime-ilk-defa-nevsin.html )Ağlama da, insana suçluluk duygusu yükleme yollarından biri ve en garantili olanıdır. Duyar kasan ya da suç yüklemesi yapan kişi, bunu çoğu kez ağlayarak destekler. Bunu en fazla din adamları yapar, siyasilerden daha fazla yaparlar.

Bunu hemen hemen her din yapıyor. Mesela Buda, gut hastalığından ölmüş. Her heykelinde özellikle göbekli olarak gösterilir. Kendisi aydınlanma yolunda rahatından ve zevklerinden hiç ödün vermemiştir. Buna rağmen çilekeş, inzivada sadece yağsız pirinç pilavı ve baklagillerle beslenmekte. Buda hiç bir din yada ırk  mensuplarına düşman değilken, Myanmar'da Budistler Müslüman düşmanlığı yapmakta.

Dinde, din adamlarının sözde dünyadan uzak, yoksul yaşamları bana Breaking Bad dizisindeki Gustavo adlı mafya babasının sözde mütevazı ve hayırsever yaşamını aklına getiriyor. Türkiye'de her tarikatın arkasında bir kaç holding var ama sorsan Allah rızası için çabalamaktadırlar. Holdinglerin yönetim kurulu üyeleri, bayram namazlarını şeyhlerinin tripleks villalarında kılıyor. Tarikatlar, Afrika'da bir yerlerde su kuyusu açmak için halktan dünyanın parasını toplarlar ama, kendileri ile aynı sokaktaki  evsizler ya da sokak çocukları için hiç bir şey yapmazlar.

Dinlerdeki suçluluk duygusu, önce kendilerine inanmayanlara karşı tavırları ile başlıyor. Bu tavır da, inanmıyorsan saygı duy saçmalığı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/12/inamiyorsan-saygi-duy-ben-sana-duymasam.html ) Burada kendileri başkalarının inanç ve arzularına karşı daima bir saygısızlık içindedirler, hele o başkaları azınlıksa. Kendileri çok eşliliklerine, küçücük kız çocukları ile evliliklerine, hoparlörün sesini sonuna kadar açtıkları ezanlarına saygı isterler. Oysa başkalarını  bu mantıksız inançlarına inanmamalarına, arada bir eğlenmelerine karşı zerre kadar saygı göstermezler. Bir de şu var ki, toplumu suçluluk duygusu ile yönetmeye çabalayanların arzuladıkları saygının sınırı yoktur. Ezan okunurken ayak ayak üstüne atmamakla, paraya dokunmamakla başlıyor. Sonra tüm Ramazan yemek yememizi istemekle devam ediyor. Kendileri eğlence mekanlarında tebliği diyerek başkalarına rahatsız etmeyi kendilerine görev biliyor. Üstelik bunu da AVM'lerde yapamıyorlar çünkü AVM'lerde tarikat holdinglerinin de payı var. Bir ara gündüz kuşağındaki yiyecek reklamları ile uğraşıyorlardı, tarikatlarında televizyon kanalları olunca, ondan da vazgeçtiler.

Bu inanmıyorsan saygı duy tavrında da bir, Bakara-Makara durumu var. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/bakara-makara.html ) Mesela üniversitede oruç tutmayanları döven reislerin pek çoğu ramazanda sigara içmeyi bile bırakmaz. Milletin başında oruç oruç diye öten softaların pek çoğu da obezdir. Bence yüz elli kilo ya da boyuna göre obez biri din konusunda, hele de İslam konusunda hiç konuşmamalı. Obez biri olarak, bir ay ya da üç ay boyunca, hakkını vererek oruç tuttuğunu nasıl iddia edebilirsin? Babamın dükkanında oruç yiyen Sünni müşterilerinden bahsetmiştim. Bir de orucu tembelliğe, uykuya tutanlar var. Bunlar olmasa bile, bu kadar obez olmuş birinin tuttuğu orucun da bir kıymeti yoktur. (Şeker veya benzeri bir hastalık da buna dahildir, yani bence)

Namaz konusunda ortalıkta şov yapanlar, normalde pek çok namazı çok kolay kazaya bırakırlar, cuma namazlarında da, farzdan hemen sonra kaçarlar. Alevi olduğumu öğrendikten sonra namaza, sırf beni de çağırmış olmak için başlayanları biliyorum. Amaçları da bana havalarını atmak ya da beni çağırarak kendi suçluluk duygularını aşılamak.

Din de, önce dine saygıya davet ediyor. Sonra dindarlıkla sınıyor seni ve dindarlığın sonu yok, şimdiki gençlerin deyimiyle bir üst level'a, ya da bir üst seviyeye davet ediyor. Ramazan orucu yetmiyor, üç aylar, beş vakit yetmiyor, sünnet olarak yedi vakit namaz kılınıyor. Sadece iki rekat olmasına rağmen çok uzun süren tesbih namazı, ikindiden sonra kılınan kışluk namazı gibi değişik namazlar var. Dinin bu istekleri bitmiyor ve kişi bir noktadan sonra eski hayatına veya ona benzer bir hayata dönüyor. Ancak çoğu kez dindarlığı becerememenin suçluluğunu yaşıyor.

Muaviye'ye ya da diğer başka önemli din kişilerine dair anlatılan bir hikaye vardır. Bir namaza geç kalacaksın diye Muaviye'yi uyandırır. Muaviye'de kendisini uyandıranın şeytan olduğunu anlar. Zira şeytan, onun namazı kaçırmanın üzüntüsünden mahrum etmek istemiştir.

Bir Alevi olarak, Sünnilerin alkolik ve ibadetten uzak olanlarının, Alevilere karşı şiddete daha eğilimli olduğunu gözlemledim. Bu özellikle üniversitede öyleydi. Sonra öğretmen oldum ve ilk atandığım yerde böyle biri ile aynı evi paylaşma durumunda kaldım. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2016/07/torpilli-evliyanin-sizofren-dusleri.html ) O anlattığım arkadaşın il merkezine tayininin çıktığı gün, yerine başka bir beden eğitimi öğretmeni geldi. Halefinden daha ilginç birisiydi. Trabzonluydu ve atandığı zaman 32 yaşındaydı. Üniversiteyi Azerbaycan, Bakü'de okumuş, okulunun ilk iki yılında kafe-bar karışımı bir yer işletmişti. 23. yılımı yaşadığım öğretmenlik hayatım boyunca, onun kadar geçmişi karanlık bir öğretmene rastlamadım, rastlayacağımı da sanmıyorum. Azerbaycan'da, kısmen kendi iddiasına göre MİT ya da Ülkü ocaklarına bağlı bir oluşum için de çalışmış ve Aliyev'e  karşı başarısız darbe girişiminde bile parmağı olan birisiydi. Onun Azerbaycan anıları bol bol seks içerir, o yıllarda yıkılan ve dağılan Sovyetler birliğinin bir anda ucuzlayan fuhuş pazarından nasıl faydalandığını öğüne öğüne anlatırdı. Azerbaycan'a gitmeden önceki hayatı da karışıktı. Orta okulu imam hatipte ve beş yılda bitirmiş, lisede öğretmeninin dövmüş ve bu yüzden polis olamamıştı. Bir ara Kars'ta bir hafta kadar, asker kaçağı olduğu gerekçesiyle hapis yatmış ve dediğine göre bir albayın sayesinde kurtulabilmişti.

Benimle beraber askere gitti. Aslında yargılanması ve dört ay sonraki dönemde gitmesi gerekiyordu. Ancak ne oldu ise atlattı ve askere alındı. Ben kısa dönemdim,  o asteğmen olmuş. Tuzla piyade okulunun zor eğitiminden sonra yeniden alkole başlamıştı. Zaten düşmanlığı belirgindi, askere gitmeden evvel, aynı evde (lojman) kalıyorduk ve kapı-kacağı ayırmanın derdine düşmüştü. Askerden sonra daha da çekilmez oldu ama neyse ki hem askerliği 15 gün uzatmıştı, hem de benim tayinim çıktı.

Kendisi, tipik Alevi düşmanı Ülkücüydü ve alkol ve suça yatkınlığı oranında Alevi-Kürt-Solcu düşmanı oluyordu. Askerden sonra iyice yoldan çıkmış ve daha ileri nefretlerle bürünmüştü. Çünkü suçlulık duygusunu, başkalarını suçlayarak dışarı vuruyordu. Sağın yetiştirmeye çalıştığı insan prototipi de buydu.

Bu suçluluk duygusuyla insanlar, kendilerine fakirliği ceza olarak görüp, zenginlerden zekatını istemiyorlar. Fakirler üç ayların orucunu tutamadığı ya da sünnet namazları, hatta adı üstünde nafile namazları kılamadığı için suçluluk duygusu ile kıvranırken; zenginler vermeleri gereken zekatı bile suçluluk duygusu hissetmeksizin gösteriş için harcar. Yoksullar içlerinde kabaran arzular için bile suçluluk duyarken, zenginler en rezil arzularını bile kolayca gerçekleştiriyor.

Din de, bunu arttırmak için bolca evliya masalı anlatıyor. Yok darı üstünde namaz kılarmış, bir tanesi bile kımıldamazmış; yok bir hurma ile oruç açarmış falan da filan. Oysa bu evliyaların, hatta peygamberin soyundan geldiğini söyleyen evliyalar, koca koca saray gibi köşklere sığmadığı gibi, göbekleri de kendilerinden yarım saat önce içeri giriyor.

Son peygamber bir hurma ile oruç tutardı diyorlar. Oysa o peygamber öldüğünde 30'u cariye, 13'ü eşi, 43 kadınla beraber yaşıyordu. Damadı ve amca oğlu Ali, öldürdüğü adamların karılarıyla, kızlarıyla evlenip, onlardan çocuk yaptı. Torunu Hasan, muta nikahını o kadar çok kullandı ki, karısı Sara (Cude), onu zehirleyerek öldürdü. Peygamber ölür ölmez öyle bir saltanat kavgası çıktı ki, cenaze günlerce yerde kaldı. En sonunda damadı Ali imamlığında ve o da dahil 17 (on yedi) kişilik bir cemaatle, gece vakti defnedildi. Ebu Bekir halife olur olmaz, peygamberin ailesinin elinden hurmalıkları alıp, devlete ait yaptı.

Din, bu suçluluk duygusunu hep kullanır ve sürekli mağduriyet üretir. Sürekli kendisi dışındakileri bir suçlama içindedir. Bize hep dinsiz olduğumuzda depresif ve huzursuz olacağımız söylenmişti. Oysa dini  terk ettiğimde içimde bir ferahlama geldi. Bu günlerde fark ettim ki bunun sebebi, sürekli suçluluk duygusundan kurtulmamdı.

Oysa Alevilerin de her ne kadar evliyaları varsa da, Alevilik size dini açıdan bir suçluluk duygusu yüklemez. Bunu bana yükleyen zorunlu din dersleri ve beni Sünni yapmaya çalışan arkadaşlarımdı. Zorunlu din derslerinin amacı gençliği dinin suçluluk duygusu ile doldurmaktı. Bunda önce başarılı oldular, sonra da ters tepmeye başladı. Doksanlardan itibaren Alevi gençliği, iki binli yıllardan itibaren Kürt gençliği, şimdi de Türk gençliği dinsizleşmeye başladı. İmam hatipler, hatta tarikatçılardan bile deistler yetişmeye başlıyor. İnsanlar artık bu suçluluk duygusu yüklemesinden bıktı.

26 Mart 2021 Cuma

SUÇLULUK DUYGUSUYLA İNSANLARI YÖNETMEK 1 (SİYASET)




Yeni neslin jargonunda moda bir deyim var, duyar kasmak. Ben buna suç yüklemesi yapmak diyorum, ya da dolaylı suçlama. İnsanlar çoğu kez. bir şey konusunda duyarlılıklarını belirtiyorsa, kendi acılarından çok, diğerlerinin de canı acısın istediğindedir. 
İnsanların cezalarını kabullenmesi için, kendilerini suçlu hissetmeleri lazımdır. İnsanlara suçunu anlatmanın onlarca yolu vardır. En başta olaya sadece kendi bakış açınızdan bakılmasını sağlayacaksınız. Bunun içinde sadece kendiniz konuşacak, karşınızdakine cevap hakkı vermeyeceksiniz. Bunu en iyi 12 Eylül rejimi, ülkenin tek televizyon kanalı ve kontrolü altındaki medya ile yapmıştır Yıllarca yapılan 12 eylül öncesi propagandasında, solcular, grev yapan işçiler göze sokulmuş, solculuk ve grev yapmak suç gibi gösterilmiştir.


12 Eylül rejimi, bunu profesyonelce, sindire sindire yapmış, bir kuşağı toptan sağcı yapmıştır. Önce 12 eylül darbesinin sağ-sol kavgasını barıştırmak olduğuna halkı inandırdı. Bunu ülkenin 12 büyük gazetesi, devlet tekelinde tek tv kanalı ve devlet radyoları ile yaptı. Bütün işçi sendikalarını kapatırken, işveren sendikası başkanını  (MESS başkanı Turgut Özal) önce devlet bakanı, sonra başbakan yaptı. İşçilere haklarını vermeyen işverenler, grevlerde hiç suçlanmadı. İşverenler, TÜSİAD, MÜSİAD ve tüm bilmemnesiadlar, 27 mayıs, 12 mart, 12 eylül, 28 şubat ve ne olduysa karlarını arttırdı ama onları hiç suçlayan olmadı. Oysa grev yapan işçiler hep suçlandı.
Şimdi ise ülkemiz hemen hemen hiç grev yapılmadığı, iş mahkemelerinin de hep işverenden yana karar verdiği bir ülke haline geldi. İşçiler grev yapsa, herkes ekonomiye darbe vurulacak falan diyor. 
Oysa gelişmiş pek çok ülkede, işçiler Türkiye'de olduğundan daha fazla maaş alırken, Türkiye'den daha fazla grev yaparlar. Gene de ekonomileri daha sağlamdır.  Gene batı ülkelerinde, çiftçiler çok daha fazla sübvansiyon ve çeşitli destekler alırlar ve bunlardan biri biraz gecikse ya da azalsa, başkent sokaklarını domatese, domuz yağına falan bular, oto yolları kapatırlar.
Ayrıca zenginlerin sözüm ona başarı hikayeleri de, sizi suçlu hissettirmenin başka bir yoludur. Siz beceriksizsiniz, bu yüzden fakirsiniz deyip, fakirliğinize razı olmanız sağlanır.
Mesela Bill Gates bir çiftçinin oğludur ama Amerika'da çiftçiler fakir insanlar değildirler. Çok kazanan ve az vergi veren kimselerdir. Kullandıkları mazot-benzin vs markırlıdır yani ayrıca bir rengi vardır ve indirimlidir. Gübre, ilaç vs ise KDV-ÖTV gibi vergileri ödemeden alırlar. Serbest piyasa hikayeleri zırvadır, bolca devletten destek alırlar. Piyasaya da kendi kooperatifleri  aracılığıyla satarlar. Bu kooperatifler de öyle yüksek vergi vermez.
Çünkü  gelişmiş devletler bilir ki, bir ülkenin omurgası, tarımıdır.  Atatürk'ün, köylü milletin efendisidir sözünü kendilerine şiar edinmişlerdir. Gelişmiş ülke çiftçileri ise, ülkenin en bilinçli yatırımcıları ve seçmenidirler. Mahsulün parasını pavyonda yemez, kredi çekip, oğlanın düğününü yapmazlar. Bilinçli yatırımcılardır. Paralarını  çoğu kez gene işlerine yatırırlar.
Oylarını almak da zordur. Türkiye'deki gibi, şehir halkından daha dindardırlar ama her kilisede gördükleri politikacıya oy vermezler. Avrupa'da zaten çoğu kez sol-sosyalist partiye oy vermeleri bir yana, politikacılardan sadece kendi çıkarları konusunda istekleri vardır. İnce eleyip, sık dokur, icabında Müslüman-Arap adaylara bile oy verebilirler. Kaldı ki en fazla göçmen çalıştıran işverenler olarak, faşizme en uzak seçmenlerdir. Göçmenlerin hasat zamanında nasıl kurtarıcı ucuz işçi olduklarını bilirler.
Diğer pek çok ünlü ve zengin kişiler de, zaten varlıklı ailelerin çocuğudur. Elon Mask'ın ailesinin zümrüt madeni var. Sakıp Sabancı on beş yaşındayken babası Adana'nın en büyük pamuk tüccarıydı. Vehbi Koç'da öyle küçük bir bakkal dükkanı sahibi değildi. Kökleri Hacı Bayram Veli'ye kadar giden, Ankara'nın kalbur üstü eşrafındandı.
Kendi çabanızla zengin olabilirsiniz belki ama bu piyango çıkması kadar zordur.
(Yazı uzun oldu, 2'e böleceğim)

15 Aralık 2020 Salı

SUÇLULUK YÜKLEMESİ YA DA DUYAR KASMA (DİNSİZLİK TÜRLERİ 10)

 


Uzun psikiyatrik ve psikolojik tedavimde en zor öğrendiğim kendimi affetmek ve başkalarını yargılamaktı. Zira bana hep kendimi yargılamam söylenmişti. 

Size kötülük yapanlar, bunun suçlusunun sizin kendiniz olduğuna inandırmaya çalışır. Bu çoğu kez çocukluktan başlar. Çocuk halinizle sürekli neden böyle yaptın, senin yüzünden oldu gibi suçlamalara maruz kalırsınız. 

Gerçek kötüler psikopattır ve suçluluk hissetmez ama birilerine suçluluk hissettirmeye bayılır. Bu tipler size sürekli suçlarınızı hatırlatmaya bayılır. Bir de bu kişiler eğer yöneticiniz ise, sizi nasıl zor durumlardan kurtardığını anlatır durur. Oysa çoğu kez ya kendi hatasıdır ya da kendisi büyütmüştür. Sonra bu sorunu sözüm ona çözüp, sizi kurtarmıştır.

Kişide suçluluğu arttırmanın yolları, ihtiyaç, istek ve arzularını suç haline getirmektir. Bunun içinde önce gelenek, görenek ve töre diye yüceltilen toplumsal alışkanlıklar vardır. Bu töreler genelde yaşı büyüklere,  ebebeynlere saygı ve itaat ile ilgilidir. Nezaket kuralları çoğu kez içinizdeki duyguları bastırmanız içindir.

Suçluluk yüklemesini en fazla dinciler, din öğretmenleri, din adamları yapar. İnternette bir afiş gördüm, anasınıfı için din öğrenimiymiş. Suyun içini görecekmişsin, sağ elinle içecekmişsin, oturarak içecekmişsin,  başlarken besmele çekip, bitince elhamdürüllah diyecekmişsin ve üç yudumda içecekmişsin. En anlamadığım sonuncusu, neden üç? Az bir şey içeceksem bir yetmez mi? Ayrıca Muhammed, muhtemelen  yaşadığı sürece cam bardak görmemiştir. Araplar, pirinci bile Sasani ordusundan aldıkları ganimetlerde görmüş, zehir sanıp yememiş, cam mı biliyorlardı? Ayrıca Müslümanlarda solaklara karşı bu kin neden? İyi ki solak değilim, zaten tüm dünyada el aletleri sağlaklara göre yapılır, bir de dincilerin tantanasını dinleyecektim.

Yıllar önce gayet imanlı bir arkadaş, halife Ali ya da Ömer'in (tam hatırlamıyorum) ilim bir noktaydı, cahiller çoğalttı sözünü hatırlatmıştı. Oysa kendisi de oturduğu lojmanın tuvaletinin kıbleye bakmasında şikayet etmişti. Yani ülkemiz itibarı ile kuzey-güney doğrultusundaki tüm tuvaletler günah ya da Kabe'ye saygısızlık, ziya ya popon ya da pipin oraya bakıyor. Bir de yatak meselesi var, mezarda yatarken olduğu yetmezmiş gibi, yatakta yatarken de baş tarafın kıbleye bakacakmış.

Dinciler sık sık gençlerin duyar kasma dediği suç yüklemesinin konularını yeniliyorlar. Şu sıralar satranca takmışlar, oysa bu oyunu dünyaya yayan Müslümanlar ve bizzat da Araplardır. Gerçi dincilerin bu konuda iki yüzlülükleri köklüdür. İbni Sina, Farabi gibi filozof, bilim adamları ile övünürlerken; arka odalarında onlara dinsiz ve sapık derler. Son beş yıldır çok fazla popülerleşti. Dincilerin popülerleşen her etkinliğe alerjisi var. Taliban'da Afganistan'da uçurtmalara düşman olmuştu.

Bunun içinde genelde din budur, dine uymamazlık etmeyin falan derler. Aslında önce tavsiye ve iyi niyetle falan başlarlar. Ayakta işerseniz prostat olursunuz, sünnetse penisiniz bazı parazitlerden korur falan derler ama yalandır. Hatta sünnet erken boşalma sebebidir. Sol el ile ilgili anlatılan da palavradır, dünya nüfusunun %10'u tam solak, %1'i iki elini de eşit kullanabilmekte. Bu yüzden el aletleri sağ elli insanlara göre yapılır (makas, kapı kolu vs) ve solak olmak sıkıntı sebebidir. Solakları sağ elle kullanmaya zorlamaksa zorbalıktır.

Din duyar kasıcılarının ahlak bekçisi yapanları da vardır. Sevgilileri görünce zaten dayanamazlar, Ramazan ayı boyunca sokaklarda millete laf atarlar. Oysa belli konulara ne dini, ne de insani açıdan zerrece hassas değildirler. Zekat konusunda hiç ağızlarını açmaz, zenginlere gitmezler. Zekatı da daha ziyade kendi tarikatlarını daha da zengin etmekten başka bir şeye yaramayan vakıfları, tekkeleri için isterler. Devlette oluşan yolsuzluk ve hırsızlığa da hiç tepki göstermezler. Bunu iktidarı eleştirmek için demiyorum. Ben bu iktidar öncesini de hatırlayacak kadar yaşlıyım. Dinci milleti eskiden de böyleydi.

Bir de diğer bir sorun, geçen BAKARA-MAKARA yazımda yazdığım gibi, dincilerin bu konuda genelde iki yüzlü olmalarıdır. Bunun için içlerine girmenize gerek yok, biraz yakınlarına gelin, yeterli. O, tramvay hattı üzerinde namaz kılanlar, çoğu kez camide tanıdık birileri yoksa 2 rekat farzdan sonra kaçarlar, yatsı namazını genelde kılmaz (Hanefilikte mümkündür), sabah namazının kazasını da kısaca kılarlar. 28 Şubat döneminin tam ortasında İmam Hatip'e atanmıştım. Kuran odasında onlarca Kuran yerlerdeydi ve kendim toplayıp bir tanesini de aldım. 

Ayrıca aynı İmam Hatipte, galiba benim varlığımı unutuyorlardı arada bir, Said-i Nursi hakkında ilginç şeyler anlatıyorlardı. Kendisi aslında çok az Barla'da yaşamış, sürgünlüğü genelde Isparta il merkezinde, bu gün adı Bedüüzaman caddesi olan ve ben 1998 öğrenci iken halen duran evinde yaşayıp, halen duran o dönem için lüks arabası ile gezip durmuştu. Bir hapishane de iken de gardiyanların yardımı ile şehirde cuma namazına girmiş,  onu camide tesadüfen gören hapishane savcısı da durumu rapor edip, başka bir hapishaneye naklini sağlamış. Nurcular da bu olayı,  Nursi ile ilgili fantastik ve metafiziksel bir mucize  gibi anlatıp, durmuşlar.

Bu duyarcılığın bir de inanmazsan saygı duyculuğu vardır ki,  kendileri başkalarına asla saygı duymaz. Yahudilere çivili fıçı, Alevilere mum söndü ve önlerine engel olarak gördükleri kişilere envayi çeşit hakareti anında üretirler. Konu başkaları olduğunda ateş olmayan yerden duman çıkmazdır ama konu kendileri olunca gıybet en büyük günahtır. Bu gıybet günahı en fazla muhafazakarlık ve dindarlık adına işlenir. Bir tarikatın üyeleri, küçük şehirlerde twitter trend topic çalışması yapar gibi sürekli dedikodu yaparlar, sonra da herkes bunu konuşuyor diye iddialarını kendilerince ispatlarlar.

Dinciler ya da dinler bu duyarlarını ve hakaretlerini dini menkıbelerine, hikayelerine ve hatta kutsal kitaplarına da yazmıştır. Ben bir dinsiz olarak artık Sodom ve Gomora şehrinin sapıklığı efsanesine inanmıyorum. Bu da mum söndü masalı gibi Yahudi toplumunun kendi dinlerine inanmayanlara attığı bir hakaret olmalı. Ayrıca, cahiliye devri Araplarında kız çocukları diri diri gömülüyorsa, bu dönemde Araplar mitoz-mayoz bölünme ile mi çoğalıyordu?

Jean Paul Sarte, varoluşçuluğu, cehennem başkalarıdır sözü ile anlatıyor. Sevgili okurlarım, başkalarına ne kadar uzak yaşarsanız, kendi cehenneminizi o kadar yaratırsınız. Birilerinin size verdiği kalıplara uymayı mümkün olduğunca ret edin. Kadınsınız ve adet görüyorsunuz diye size hakaret edenleri, hayatta biraz eğlenmek istiyorsunuz diye sizi küçümseyenleri umursamayın gitsin. Sosyal medyada da mümkün olduğunca engelleyin.

Başkalarını düzeltmek isteyenler, kendileri örnek olmalıdır ve başkalarına da fazla karışmamalıdır.