iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2026 Perşembe

TEK KUTSALINIZ İKTİDARINIZ VE PARANIZ

     


Bize yıllarca İslam'ın güzellikleri anlatıldı. Yeni Osmanlıcılık iktidara gelince bütün bu kutsalların terk edildiği görüldü. Osmanlı'nın ve İslamın doğa ve yeişl sevgisi terk edildi. Şehirler beton ormanına döndü. Ormanları da çöle çevirdiniz. Devleti yağmalakla doymadığınız, halkı yağmalıyorsunuz. Artık ortaya çıktı ki, tek kutsalınız iktidarınız. Osmanlı'nın sokak hayvanlarına gösterdiği sevgiyi bile terk ettiniz. Geziciler hayvan ve ağaç seviyor diye, hayvanlara ve ağaçlara bile düşman oldunuz. Her tarafınızdan nefret fışkırıyor. Öte yandan da paniğiniz de bu nefretinizi arttırıyor. Sıtres ve panik anladında insanların duygu-durum sorunları artar. Nefret duygunuzla batıyorsunuz. Artık kendi içinizde de birbirinizden nefret etmeye başladınız. İfşalar peşi peşine geliyor.

Yeşil rengi, doğa, çocuklar, Filistinliler falan zerre kadar umurunuzda değil. Çok para çaldınız, çok farklı yerlere de sakladınız. Kaddafi örneğinde olduğu gibi, iktidarda değilseniz, hiç biri de sizin değil. İcabında Kabe'yi de iktidarınız için yıkarsınız. Şimdi elinizde tek silahınız din kaldı. Türklüğü kendiniz çöpe atmıştınız. Türkçülüğünüz gitti ama Kürt düşmanlığınız baki kaldı. Açılım zamanı Esat Okat Yıldıran'ı gıyabında nasıl da yargılamıştınız? Hatta kimse Oktay Yüzbaşı rolünü almak istemeyince, bir sandalyeye o rolü vermiştiniz. Oysa Etimesgut, Zırhlı Birlikler Komutanlığındaki Esat Oktay Yıldıran caddesi halen duruyor. Oysa Aşık Veysel orta okulunun adını değiştirdiniz. Şimdilerde cesetleri kobra denen araçların arkasında sürüklemeler, cesetleri un çuvalında vermeler falan gırla. Esat Oktay'ın, Diyarbakır hapisanesinin kalın duvarları arkasında yaptıkları, bugün sokaklarda yapılıyor. Görse, gözleri yaşarırdı.

 Kenan Evren'i sözüm ona yargıladınız ama kendisi askeri mezarlıkta, tüm unvanları ile duruyor. 12 Eylül döneminde zengin olanlar ise sorgulanmadı. İhsan Doğramacı'nın Meteksan şirketi, kırk yıldan fazladır kesintisiz olarak ÖSYM'nin tüm ihalelerini alıyor. 12 Eylül olmasaydı,  Doğramacı ailesi bu kadar zengin olmayacaktı. Kimse Doğramacı'yı ve ailesini yargılamadı. Doğramacı ailesi ile ilgili doğru dürüst bir eleştiri bile yayımlanmadı.  Aile, orman yapacağını vaat ettiği araziye lüks evler yaptı ve bir kısmını da şehir hastanesi başta olmak üzere, kamu kurumlarına sattı. Doğramacı ailesine 12 Eylül tarafından verilen ihsanlar,, iktidarınız döneminde de artarak devam etti.

Ya sanatçılar. 2002 öncesinde Semra Özal, Tansu Çiller etrafında öbekleşen sanatçılar, şimdi külliyenin etrafında öbekleşiyor. Kişilikleri zerre kadar değişmedi. Eski düzenbazlar da halen sizinle. Çünkü sizin tek kutsalınız paranız ve iktidarınız. 

Şimdi onu da kaybetmemek için sözde kutsallarınızdan elinizde bir tek din kaldı, yakında o da gidecek.

(2021'de başka bir blog için yazdığım yazı.)

21 Aralık 2025 Pazar

İKTİDARIN BALDAN TATLILIĞI VE SONSUZ SANILMASI



İlk  aşkların en  tatlı yanı, hiç bitmeyecek sanılmasıdır demiş Benjamin Draselli. Buna iktidarı, özellikle devlet iktidarını da ekleyelim. İktidar, ilk aşklar gibi hiç bitmeyecek sanılıyor. Bu yüzden de devrimler, hiç olmayacakmış gibiyken, birden bire olur. Rosa Lüxemburg; devrimler olmadan önce imkansız, olduktan sonra kaçınılmaz görünür, demiştir. Devrimler, iktidarlar için tam da böyle olur. Zülfü Livaneli'nin deyimiyle iktidarda olmak, kaplanın (ya da arslanın) sırtında olmak,  onu yöntetmek, onu kullanarak herkesi tehdit etmektir. Bir de o kaplanın sırtından inmek vardır. Düştüğünüz an, paramparça olduğunuz anddır.

Bu yüzden zorba iktidarların temel zorbalık sebebi, iktidarlarına tehdittir; İktidarlarına tehdit olmayan yada öyle olmadığını zannettikleri şeylere karşı şaşırtıcı şekilde müsamahakardırlar. 2. Abdülhamit'i ele alalım: son otuz yıldır, hatta çok öncesinde, yetmişlerin sonundan itibaren kapana kapana kalmayan (bazı Ege ilçelerinde kalmış galiba) yasal genelevler, ilk defa bu dönemde açıldı; ilk rakı, şarap, bira fabrikaları bu dönemde açıldı;  gazetelerde ağır bir sansür vardı ama alkollü içecek reklamı serbestti. Abdülhamit dönemi, İsranbul Bektaşileri için ikinci bahar gibiydi; 2. Mahmut'tan kalma yasaklardan tamamen kurtulmuşlardı. Buna karşın Abdülhamit döneminde  gazetelerde burun demek, yıldız demek, Fransız ihtilalinden bahsetmek yasaktı. Bir de son 23 yıla bakın; domuz, kasaplık hayvan oldu, kimliklerde din ibaresi kalktı (oysa bizzat kendileri, iktidarlarından önce, sokağa çıkma yasaklı nüfus sayımlarında, nüfus memurları din sormuyor diye öfkelenmişlerdi.

İktidar sahipleri, iktidarları tehlikeye düştükçe daha da sorbalaşır, bu zorbalığın da iktidarı düşürmeyi zorlaştırdığını sanır. Zaman geçtikçe de daha da tecrübesi arttığı ve ülkeyi daha iyi yönettiğine dair bir yanılsama içindedir. Benzer bir yanılsama da, iktidardan düştükten sonra geri geleceğine dair olarak yaşar. İdi Amin, sığındığı Suudi Arabistan'da, telefon faturası astronomik gelince (o zaman internet uygulamaları yoktu, şehirler arası ve milletler arası telefonla konuşmak özellikle pahalıydı. Enver Paşa ise onca olandan sonra yirmi gün, yirmi iki gece süren Sakarya Meydan Savaşı sırasında Batum'da, olası bir Türk yenilgisinde, liderliği almak için bekliyordu. Bunu duyan Ankara hukümeti halka Sarıkamış faciasını hatırlattı.

Bu yazıyı aklıma son günlerde internete düşen bir video yüzünden yazmaya karar verdim. Video da devrileli bir yılı geçmiş olan Suriye eski diktatörü Beşar Esat,  bombalarla yıkılımış Guta şehrini gezip, camilerini inşa eden insanları, kendine piramit yaptırtan firavunlarla bir tutup, bunları bir daha katletmeli diye dalga geçiyor. Ne kadar rahat ve kendinden emin, arabayı kendisi kullanıyor ve etrafında bir tane bile koruma yok.  Ayni video mu, devamı mı bilmiyorum, Beşar bey, koruyucusu Vlademir Putin'in botoksları ile alay ediliyor. Her şey bir yana, muhaliflerin karşı saldırısı başlamadan evvel, ülke yüz ölçümünün % 85 kadarı elindeydi ve son bir yıldır Esat ailesi savaşı kazanmış gibiydi. Buna karşın Esat ailesi Kürtler dahil tüm muhalifleri ezse bile, bir on yıl kadar sonra benzer bir isyan yada isyanlar daha  çıkacaktı. Rusya'yı sonsuz bir iç savaşın taraftarı olacaktı ama olmadı. Muhaliflerle anlaştı ve savaşı kısmen bitirdi; kısmen diyorum çünkü Kürtler ile tam bir uzlaşma henüz (2025 Aralık) sağlanmadı. Beşar bey Moskova'da bir yerlerde, tekrar göz doktorluğuna dönmek üzere ders çalışıyormuş.

Beşar Esad,  daha iktidara gelmeden iç savaşa hazırdı; 1982 Hama katliamından sonra iiç savaş çıkacağı belliydi. İktidarının ilk yarısı iç savaş için yığınak yapmakla, ikinci yarısı da iç savaşla geçti. İç savaşa o kadar hazırdı ki ülkesini, iç savaş ekonomisi için Araplar arasında yaygın C.... uyuşturucusu için bir üretim üssüne dönüştürdü.

Bütün ölümler erken olması gibi, bütün zorbalar için iktidarın düşüşü beklemedikti. Babil kralı Baltazar, kahinlerinin söylediklerine inanıp, Perslerin işgaline karşı hazırlık yapmadı. Sarayında sarhoş şekilde eğlenirken,  işgale uğradı. Krallığının yıkılacağını sadece dedesinin esir ettiği Yahudiler söylemişti. Büyük Kiros (Kubad), bu sebeple Yahudilerin geri dönüşlerine izin verdi. Hitler 1932^de hulümeti bozunca, partisinden 6 bin kadar kişi istifa etti, oysa bir kaç ay sonra Almanya'nın en güçlü kişisi olacaktı. Ekim devriminin 1. yıldönümünde muhalifler ülkenin dörtte üçünü elinde tutuyordu. Fidel Castro^'nı  seksen üç kişiyle iktidara gelmesi o kadar süprizdi ki, zenginler evlerinin anahtarını, bir kaç hafta sonra gelmek üzere uşaklarına bırakmıştı.

İktidar güzel bir rüyadır ve biri dürtmeden kendiniz kalkmalısınız.


26 Mart 2025 Çarşamba

İKTİDARLARIN RUBİCON'U GEÇMESİ



 Jül Sezar'ın Rubicon'u geçişi, Lejyon XIII Gemina'nın başında bulunan Jül Sezar'ın MÖ 10 Ocak 49'da,[1] o sırada generallerin orduları ile birlikte geçmelerinin yasak olduğu Rubicon nehrini geçmesi ve iç savaşı başlatması olayını ifade eder. Bazı kaynaklarda ordusu ile beraber nehirden geçişi sırasında Sezar'ın "Alea iacta est" (Zarlar atıldı artık) sözünü söylediği geçmektedir.

Günümüzüde "Rubicon'u geçmek" deyimi geri dönüşü olmayan kararları ifade etmek için kullanılmaktadır. Sezar,  Kuzey İtalya valisiyken, beş yıl içinde,   koca Galya'yı, yani bu günkü Fransa ve biraz daha fazla toprağı işgal etmiş, İngiltere'ye ayak basmış ve yüz sene sonraki fetih için bir köprü başı tutmuş, tahminen beş milyon insanı öldürmüş, bir milyon kadarını da köle yapmıştı. Rubicon'u daha geçmeden, çoktan geçmişti. Kartacalı Hanibal'i yenen ama Roma cumhuriyeti içindeki politik oyunlar yüzünden emeki edilen Sicipio Africanus gibi olmak istemiyordu kuşkusuz. Sezar, Rubicon'u, Galya seferien çıktığı gün aşmıştı. 

Bu durum için tek metaforumuz Rubicon'u geçmek değildir; zarlar atıldı artık, ok yaydan çıktı falan da diyebilirsiniz. Ben en fazla, leoparın kuyruğunu tutma, tuttuysan da bırakma sözünü seviyorum. Bazı kararlar hatadır ancak bu hatadan vazgeçmeye kalkmak, daha büyük hatadır anlamında. Diğer yandan bir kişi koltuğu terk etmiyorsa, koltuğa kaka yapmıştır sözünü de inceleyelim. Buna örnek, hiç izin almayan, hasta bile olmayan bürokratlardır. Çünkü bir günlüğüne bile yetkilerini birilerine devretseler, tüm foyaları açığa çıkacaktır. Bu sebeple büyük şirketler ve kamuda çalışanların az da olsa yıllık izin kullanımları zorunlu. Koltuğa pislemişlerse, görünsün diyerek.

İktidarların diktatörleşmesinin tek sebebi, iktidarın baldan tatlı olması değildir, yağmanın da pek tatlı olmasıdır. Bu yağmayı da sadece diktatör yapmaz, etrafındaki aristokrasi ve oligarşi de yapar. İyi bilmelisiniz ki zorbalar en fazla yalnız kalmaktan korkar. Her krallığın etrafında bir aristokrasi,  her diktatörlüğün etrafında bir oligarşi vardır. Bunlar tiranların suç ortağıdır ve onların pek çoğu için liderlerini terk etmek için çok geçtir.

Dünya'da tek parti iktidarı iken, çok partili hayata geçen, hatta geçmeye teşebbüs eden tek parti CHP'dir.  Kağıt üzerinde çok partili pek çok rejim vardır, mesela şu anki Rusya. Ülkede ana muhalefet partisi ile üçüncü parti, başkan adayı çıkarmıyor. Sadece bazı önemsiz belediyeleri alıyor. Çin'de, iktidardaki komünist parti ile beraber, beş parti daha var. 1989 Tianenmen meydanı protestolarından bu yana toplumsal protestoları bastırmış. Şu an yükselen bir imparatorluk ancak her an umulmadık isyanlarla karşılaşabilir.

1950'de CHP, çok partili hayata geçerken, Rubicon'u geçmiş miydi? İktidarı devretmeye cesaret ettiği ve ülkeyi çok partili hayata geçirdiği için, demek ki daha geçmemiş. Seksen yıldır tek başına iktidar olamadığına göre, biraz geç kalmış. 1946'da geçecekti. Gerçi seçimler çok adil olsa bile, halkın henüz tanımadığı Adnan Menderes ve partisi, muhtemelen iktidar olamaz ama daha güçlü muhalefet olurdu. Dİğer yandan demokrasiye geçmenin de bir bedeli vardır. İktidarı devrettiği Demokrat Parti, CHP'nin mallarına el koydu, pek çok CHP'liyi hapse attırdı.  Gene de Yugostlavya, Sovyetler Birliği ve diğer tek parti iktidarlarının nasıl devrildiğine, bu partilerin ve halkların nasıl bedeller ödediğine bakarak, ucuz atlattığını söyleyebilirim.


16 Aralık 2024 Pazartesi

GİTMESİNİ BİLMEYEN, DÜŞMESİNİ ÖĞRENİR (İKTİDARLARIN TEDBİRİ TERK ETMESİ)



Kudretli bir Orta Doğu diktatörü daha devrildi. Oysa geçen sene bu zamanlar savaş bitti, Esat kazandı diyorduk. İktidara, Esat'la barış da, millet evine dönsün diyorduk. Şimdi de Esat gitsin, artık insanlar evine dönsün diyorduk. Ben de kıvırmayacağım, Esat savaşı kazandı gibi görüyordum. Böyle bir iç savaşı atlatan hanedan, daha sonra daha da vahşice indirilir diye düşünüyordum. Böylesi Esat ailesi için daha iyi oldu. Savaş uzar yada daha uzun yıllar tahtta kalırlarsa, ailecek sığınacak bir ülke bulamazlardı. Bu blogda defalarca yazdığım gibi, gitmesini bilmeli. Ben, İsmet İnönü'yü, sırf 1950'de iktidarı bıraktı diye Atatürk kadar büyük görürüm ve bence geç bırakmıştır, 1946'da bıraksa daha iyi olurdu. Bence eğer öldüğü 1973'e kadar iktidar olsaydı, ölümünden sonra Türkiye, uzun yıllar sürecek bir iç savaşa gidebilirdi. Gene bence, 1965'den sonra CHP genel başkanlığından ayrılsaydı, partisi gene daha iyi bir yerde olurdu.

Organizmacı görüşlerin haklı olduğu bir yan vardır. Her sistemin bir ömrü vardır. Hayat, yenilenme ister. Ruslar, uzay üssünü inşa ettikten sonra uzun süre uzayda kalma rekoru için uğraştılar. En sonunda bir sürü astronotu (ya da kozmonot) kaybettikten sonra uzayda kalmayı altı ay ile sınırladılar. Avrupalılar'da, yetkierini iyice budadıkları (ama zannetiğimiz gibi sembolik olmayan, en az yetkili kral ola İsveç kralı bie en azından İsveç kilisesinin başıdır) kraliyet aileleri hariç,  yöneticilerin görev sürelerini sınırlamışlardır. Yazılı bir kanun olmasa bile, pratikte sınırlamışlardır. Teacher, tekrar seçilmek istediğinde, kendi partisi tarafından alaşağı edilmiştir.

Orta doğu ve geri kalmış ülkeler ise, uzun yıllar iktidarda kalan diktatörler-liderlerle doludur. İktidardan düşmemek için tedbir üzerine tedbir alırlar. Bu tedbirleri, sistem çürüdükçe tehditi çoğaltır. Örneğin br genç, çantası yüzünden eleştirilen Güney Kore lideri için sert sözler yazmış fotoğrafına. Fotoğrafta bu hanım, reisin hanımı ile yanyana ve çocuk tutuklanmış. Tutuklanınca da haber sosyal medyada yayılmış. Aklıma sanat güneşi Zeki Müren'in, hakkındaki pek çok haberi neden tezkip etmediği ile ilgili sözleri geldi. Bir haberi bir kişi okuyorsqa, tezkipiyle on kişi okur. Cezalar kahraman yaratır. İnsanlar, hele de erkekler, acı çekse de kahraman olmayı ister. Ceza vemzeseniz de bu sefer karizma çizilir. Levent Kırca'nın Jet Ski parodisi sonrasında Tansu Çiller'in başına gelenlerde gibi karizmanızla beraber, destek de biter.

Eskimiş diktatörlerde rejimin ölümü, çoklu organ yetmezliği ile olur. Kanserin bir organda bitip, başka bir organda başlaması yada bitti derken, bambaşka bir yerde hortaması gibi, muhalifler de bir yerde bastırılırken, ummadık başka bir yerde hortlar. Diktanın görünüşteki kudreti,  toplumsal ve devletsel çürümeleri gizler ve en dikkatli gözlemcileri bile yanıltır. Bu sebeple  Rosa Lüxsemburg, devrimler olmadan önce imkansız, olduktan sonra kaçınılmazdır, demiştir. Esat'ın devrilmesi 13 (on üç) günlük bir harekat sounucunda,  ordusunun hemen hemen hiç direnmeden bitmesi, biz sıradan insanlar için, çok büyük bir süprizdi. Oysa geriye dönük baktığımızda,  son bir kaç ayda olanlar daha anlamlı gelmektedir. Terör lideri mecliste konuşsun demeler, beledieyelere kayyum atamlar, daha anlamlı gelir, gelmese de insanın içine bir şüphe düşürür.

Esad, zamanında kaçmayı başardı ama pek çoğu da kaçamadı. Mantıklı olan iktidarı bırakıp, demokrasiye geçmektir ama iktidar çok tatlıdır. O kadar tatlıdır ki, küçücük bir okulun müdürlüğünde bile bunu görürsünüz. Karakeçili'de Atatürk ilköğretim (o zamanlar ilkokul-ortaokul ayrımı yoktu) okulu müdürü, eski belediye başkanıydı ve o zamanın yasalarınca da emekli olma yaşı gelmişti. Dahası, eski belediye başkanı olarak makam tazmiatı alacağı için, emekli maaaşı, maaşının iki katı kadar, hatta daha fazla olacaktı.  

İktidardayken herkes sizin dostunuzudur, değilse bile size selam verir. Her zaman haklısınızdır, her zaman şık giyinirsiniz. Zevkiniz modayı, tercihleriniz piyasayı belirler. Sonra iktidardan düşersiniz ve herşey biter. İsmet İnönü, cumhurbaşkanlığını bıraktıktan sonra, Ankara, Hipodrum'da at yarışlarını izlemeye gelenlerin sayısı, yarı yarıya azalır.  Çünkü amaç at yarışını görmek değil, İsmet Paşa'ya görünmektir. İktidardan sonra dostlarınız yada dost bildikleriniz bile selamınızı almaz. İktidar ne kadar tatlıysa, iktidardan düşmek de o kadar acıdır.  Bütün tedbirler bunun için alınır ama bu kaçınılmazdır. Batılı demokrasiler bunu öğrendi. Rusların, uzayda kalma rekoru ile uğraşmadığı gibi, batı demokrasileri de iktidarda kalma rekoru ile uğraşmıyor. Aynı makamda uzun süre kalanarın tecrübe kazandığını da düşünmüyor. Başka diktatörleri düşürmek için acele de etmiyor. Özellikle halkın huzur ve krizden çıkma özlemi olduğu ilk yıllarda dikta rejimi çok kuvvetlidir  ve en büyük rezillikleri bile atlatır. Sonra halk, diktatörün işlerinden dolayı yorulur. Diktatörün istemleri açıkları kapamakta zorlanır.

Yapılması gereken, iktidarı usulca muhalefetine, hatta seçtiğin muhalefete terk etmektir. Mevlana, Mesnevi'de sık sık tedbir dünyasını terk eyle, der. Aşık Veysel'den derlenen (ama ona ait olmayan) bir türküde, takdirden gelene, tedbir kılınmaz, der. Kaddafi'nin meşhur bir videosu vardı, galiba Arap birliği toplantısında konuşuyordu. Saddam'dan sonra sıra bizde, deyip, duruyordu. Kendisi de Saddam gibi,  işgal edilmekten korkuyordu. 1987, Toyota savaşında, Çad'lı gariban milisilere yanilen Libya ordusuna kimsenin saygısı yoktu. 1989 Sirte  körfezi krizinde Amerikan 6. filosu, Libya ordusunu sadece uçaklarla rezil etmişti. Bu sebeple kendince tedbir aldı ve bazı tutuklu muhaliflerini serbest bırakıp, bazı  özgürükleri tanıyıp, bazı zorbalıklardan vazgeçti. Amacı askeri bir müdahaleyi haksız ve hukuksuz bırakmaktı. Çıkacak bir isyandan da korkmuyordu. Saddam da pek çok isyanı bastımamış mıydı? Libya ordu ve poisinin tüm subay ve yöneticileri kendi aşireti ve akrabasıydı. Oysa isyan çoktan yer altından hazırlanmış ve asiler kendi subaylarını seçmişti.

Derken Arap baharı geldi. Arka arkaya isyanlar ve devrimler oldu. En akıllıları erkenden kaçan Tunus  diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali oldu. Bin Ali'nin erkenden istifasi ve kaçışı, Tunus'a demokrasi getirdi. Esad ise, çok önceden, daha babası ölmeden ortalığın karışacağını biliyordu. Daha o zamanlarda Rusya ve İran'la iyi ilişkiler ve olası bir iç savaşa uygun ordu yapısı kurdu. Böylece on üç sene direndi ve neredeyse kazanıyordu. 

Suriye'ye bundan sonra nasıl bir rejim yada kimler gelecek, en azından benim görüş açıma göre belirsiz. Arap baharından Tunus hariç demokrasi çıkmadı. Fas, bir krallık olarak daha demokrat yada özgürlükçü oldu. Diğerlerinde yeni diktatörlük haline geldi. Onlar da otuz, kırk, elli veyada daha fazla, daha az iktidarda kalıp, bir isyan yada iç savaşla devrilecekler. Oysa yapmaları gereken, demokrasiye geçip, iktidarlarını devretmek. Geçenlerde bir kanalda, (NTV) Suriye'nin geleceği ile ilgili konuşan (benim gibi) çokbilmiş (yada herbokolog), Suriye'de demokrasi olmaz, demokrasi istikrarsızlık getirir, deyip, duruyordu. Saydım, iki dakika işinde beş kere, demokrasi olmaz, demokrasi istikrarsızlık getirir cümlesini kurdu. Elli yıllık Esat ailesi ve Nusayri (Arap Alevisi) ile, gene yaklaşı o kadarlık Saddam Hüseyin ve Sünni Arap (Onlar da Irak'ta azınlıktı) iktidarı, çok mu istikrarlıydı. Önemli olan toplumsal uzlaşma ile gerçek bir parlementer demokrasinin kurulması ve devletlerin yurtta sulh, cihanda sulh yapabilmesidir.

26 Ekim 2024 Cumartesi

İKTİDARIN ŞAPKASININ ÇÖZÜM VE ANAYASA TAVŞANLARI

 


Ülkeyi yöneten çeyrek yüz yıllık iktidar, hemen her seçimi atlatırken, belli başlı numaraları kullanıyor. Malumunuz, petrol, doğal gaz, lityum, toryum yada benzeri maden bulundu haberlerinin  olmadığı bir seçim süreci yok gibi. Milli uçak, gemi, otomobil falan da bunlara dahil. Aya sert iniş bile yaptık. İktidar her seçimi gösteriye dönüştürüp, şapkasından tavşanlar çıkarıyor. Bu tavşanlar her seferinde daha büyük olmak zorunda. Maşhur yalanı daha büyük yalanla kapatma ilkesi bu. En tehlikeli tavşan da açılım tavşanı, artık bu açılımlar, fermuara bağlanmış durumda. Seçimler,  özellikle yerel seçimler öncesinde bir açıım yada açılımsı şeyle oluyor, seçimlerden sonra da CÖHÖPÖKÖKÖ falan filan. İktidarın ikinci ortağı, her salı grup toplantısında ana muhalefet başta olmak üzer, tü muhalif gruplara nefretini kusup, tehditlerini savuruyor.

Derken ne olduysa,  bu salı tehditçisi, bir salı, birden bire açıım dedi.  Tam bir eniştem beni niye öptü, durumu. CÖHÖPÖ ise bu süprizden haberdarmışcasına  bir kaç ahftadır, gene eniştem beni neden öptü cinsinden, iktidar boğuna karşı ymuşama ve makama saygı tavrına girdi. Durumu pek anlamayan pek çok trol de, bönöm öçön örtök cöhöpö yök falan dedi. Muhtemelen ana muhalfet partisini, yeni açılımı başlatmak için zorlamak niyetindeydi. Bu benim tahminim, yanılıyor da olabilirim. Baktı ki iş böyle olmayacak,  baş tehditkar, birden açtı açılım kapısını. Kapının ilk muhattapları ise, yıllarca her salı onları tehdit edenlerle değil,  Van büyük şehir belediyesini kayyumlarından elinden alan ana muhalefete yöneldi. Bu da bir başka enişte vakası.

İktidarın niyeti, terörü barışla bitirmiş gibi yapıp, bir seçim daha kazanmak oalbilir mi? Falkland'ı Arjantin'in elinden alan Teacher'ın onlarca yoksullaşmaya rağmen, tekrar ve tekrar seçilmesi gibi. ( Teacher, buna rağmen parti içi muhalefet yüzünden siyaseti bırakmak zorunda kaldı. Reis'in Teacher'in yalnızlığını tadacağını pek sanmıyorum) İktidar blogu tekrar seçilse de terör bitecek mi yoksa dokuz defa af ile düze inip, on kere dağa çıkan efeler gibi, tekrar hortlamayaccağını garantisi nedir? 33 askerin şehitiliği ve son Habur rezaleti unutulmadı. Ayrıca İmralı adasındaki şahıs , 2024 itibarıyla 75 yaşında ve bu ömrünün üçte birini hapiste geçirdi ve geçiriyor. Bütün bu süreçte örgüt onu dinleyecek mi yada ne kadar dinleyecek?

Sonra bu açılımın mesajı ertesi gün geliyor, başkentin ortasında, önemli bir savunma sanayi tesisine silahlı saldırıyla. Bu saldırıdan sonra, böyle çağru yapan milliyetçi bir lider, istifa bir yana, inme inmeli zannedersiniz, değil mi? Kendisi gayet sakindi. Ben 2015 yazını hatırladım.6 Haziran seçimleri sonrası HDP (şimdiki DEM)'i bahane edip, her türlü koalisyon teklifini red ederken de bu kadar soğukkkanlıydı.  Sonra birileri, bombalar patladıkça, oylarımız artıyor, dedi. Tekrar seçim, aynı iktidar ve ardından darbe teşebbüsü falan. Sizi bilmem ama saldırından sonra benim aklıma bu geldi.

Aklıma gelmeyen ne oyunlar çıkar, onu da bilmiyor. Öyle strateji uzmanı falan değilim. Tek bildiğim çeyrek yüz yıldır hapiste olan şahsın, bir konuşması ile tüm terörü gerçekten bitireceği ihtimali gelmiyor. Üç-beş sene ara verdirebilir yada şiddetini azaltabilirdi ki bence son saldırıdan sonra o ihtimal de kalmadı bence. Tarihte böyle bir şey, 1990'da, Peru'da görüldü.  Peru, Aydınlık Yol örgütü (Marksist-Leninist-Maoist bir örgüttü) lideri Abimael  Guzman, 1990'da yakalanıp, 1991'de silahlı mücadelenin bırakılması duyurusunu yapmıştı. Örgütün bir kısmı Başkan Gonzalo dedikleri lideri dinlerken, bir kısmı dinlemedi ama  dinlemeyenler de zamanla azalıp, gündemden düştü. Guzman bu çağrıyı peru meclisinde yapmamıştı ve Guzman halen hapiste. Öte yandan iktidar, en azından kendi kemik kitlesinin dağılmaması için böyle güç gösterilerini arada bir yapmak zorunda. Yoksa kemik erimesini  durrudamıyor.

Buna bir de şapkadan çıkan anayasa tavşanlarını ekleyelim. Belli aralıklarla iktidar blogunda birileri, özellikle reisleri, yeni anayasa diye haykırıyor. Bu da iktidarın güç gösterisinin bir parçası. Ankara'nın eski valisi Nevzat Tandoğan'ın Behice Boran'a söylediği meşhur ülkeye Komünizm lazım olursa, biz getiririz sözlerinin değişik bir versiyonu bütün bu olanlar.

18 Ekim 2024 Cuma

İKTİDARLARIN GERGİNLİK OYUNU VE UCUZ KAHRAMANLIKLARININ ÇÖZÜMLERİ



 Askeri darbelerin temel bahanesi, iç kavgaları bitirmektir. Sadece askeri iktidarların değil, tüm baskıcı liderler ve yönetimlerin de iddiası bu. Antidemokratik rejimler, demokratik rejimleri  kavgaya sebep olmakla suçlayıp, kendilerini birleştirici olarak görmeleri, Efesli  Herakleitos'a kadar gider. Herakleitos,  aktarılanlara göre Efes'e önce demokrasi getirmiş; demokrasiyi getiren örgütün üyesiymiş. Sonra da demokrasi çok fazla karışıklık çıkarıp, arka arkaya tiranlar (diktatör) yetiştirince, bu sefer de tekrar krallık kuranların arasında olmuştur.  Daha doğrusu anlatılanlar böyledir. Aynı görüşleri Platon ve daha soraki pek çok filozofta savunmuştur. Oysa gerçekte tiranlar, meşrutiyetlerini iç ve dış çatışmalardan alır, birilerine bol bol ey çeker, muhaliflere bol bol gözdağı verirler. Tiranlr, yurtta sulh, cihanda sulh, demezler. Etrafımız düşmanlarla çevrili ve en büyük düşman içimizde, derler. Tiran kelimesinin yerini alan diktatör kelimsi, antik Roma devletinde, olağan üstü şartlar altında, olağan üstü yetkilere sahip lider demekti. Sezar'a kadar diktatörlük, gerçektende olağan üstü şartlarda kullanılan bir kurum oldu. Diktatörlüğün kalıcı olması için olağan üstü şartların sürekli olması gereklidir. Bu yüzden de dikta rejimlerine sürekli olarak iç ve dış düşmanlar gereklidir.

Ama bu gerginlik politikalarının sürdürülemezliği vardır, çünkü her gerginlik, bir gün kopmaya sebep olur. İdris Küçükömer bile 27 Mayıs darbesi için askerler bölünmeden korkuyolardı diye savunmuştur. Diktatörlerin devrilmesi, genelde bu ipin kopmasıyla olur. Bazen de ipi bambaşka biri koparır. 12 Eylül öncesinde meclis, altı aydır her cuma tplanıp, cumhurbaşkanını  seçemeden dağılıyordu. Kızıl Kmerlerin, üke nüfusunun beşte birini (Müslüman azınlığın yarısı da buna dahil) katleden gerginliği, Vietnam'ın işgali ile bitti. Gerginliklerin ve kopmaların ülkede kalıcı kopmalara sebep olabilir. Stalin'in Holodomor'u olmasaydı, Rus-Ukraynalı ayrımı olmayacaktı büyük ihtimalle. Ülkelerdeki büyük ayrımlar, diktatörlerin marifetidir yada onlar sayesinde kalıcılaşıp, kökleşir. Bu alıcı bölünmeler, diktatörerin iç düşman ihtiyacı sonucudur. Bu, süper kahramanların kalıcı düşmanları gibidir. James Bond-Spektra örgütü, Karaoğlan-Camoka, Sherlock Holmes-Profesör Moriarty, Batman-Joker, Red Kid-Daltonlar, gibi bir şeydir bu geleneksel iç ve dış düşmanlar.  Süper kahramanalar, kahramanlıklarının sürekliliği için  hikayeyi besleyici ve kalıcı bir kötü karaktere ihtiyaç vardır. Diktatörler de, süper otoriteler olarak düşmanlara karşı birleşmek için oluşturulan kişilerdir. Yazar yada senaristler, kötü adamı öldürmezler ve kötü adam bir şekilde hapisten kaçar, eski gücüne kavuşur. Aksi halde Kurtlar Vadisinde olduğu gibi her seferinde daha ilginç, daha piskopat kötü adamlar-düşmanlar yaratmak gerekir. Bunu yapmak, film-dizi ve romanlarda bile çok zordur. Gerçek hayatta ise düşmanları tamamen yok etmek, imkansız gibi bir şeydir. Yapılsa bile yeni düşmanı hem izleyici-okuyucu kitlesine tanıtmak nasıl zaman alıyorsa; seçmene-destekçilere tanıtmak da o kadar çok zaman alır. Bu süreçte seyirci yada izleyiciyi elde tutmak, seçmeni-destekçiyi elde tutmaktan çok daha kolaydır.

12 Eylül sonrasında Turgut Özal bir taktik geliştirdi. Kendin ger, kendin gevşet, böylece kahraman ol ve halka gücün sende olduğunu göster. Çok uzun süre gevşek bırakırsan, tekrar gerdiğinde suç, gücü elinde bulunduran oarak sende olur. Çok fazla sıkılırsa kopacağını yukarıda uzun uzun anlatmıştık. Faşizmin 1945'de aldığı en büyük ders budur. Gene de bu dersi sık sık unutanlar veya fazla gerip-sıkmatan ipi laçka ettiklerinin farkında olmayanlar vardır. Hiç bir ip, hiç bir ağırlığı sonsuza kadar taşımayacağı gibi, hiç bir iktidar da sonsuza kadar kalmaz. Gene de insanlar iktidarlardan ve iplerinden vazgeçmez. Özal, sık sık gündem yapan çıkışlarıyla akılda kalmıştır. İktidarlar hem gereken, hem de gevşetirken,  yandaş medası tarafından kahraman gibi tanıtılır. Bu tür hareketler, iktidarın ucuz kahramanlığıdır.

Tabi bu ucuzluk, iktidarda oturanlar ve iktidarın nimetlerinden faydalananlar içindir. 1982'de Arjantin'in Falkland adalarını işgal edeceğini İngilere bilmiyor muydu? Muhteşem istihbaratını bol bol James Bond filmleriyle reklamını yapan Büyük Britanya imparatorluğu bunu nasıl fark etmemişti? Üstelik dönemim Arjantin'inde iktidar olan askeri cunta, A.B.D komünizmi istemiyor diye ülkesinin nüfusunun  önemli bir bölümünü insafsız işkencelerle yok etmiş, on binlerce bebeği başka ailelere evlatlık vermişti. Askeri cuntanın, A.B.D'den gizli-saklı işgal planı yapması yada A.B.D'nin Avrupa'daki tek gerçek müttefikinden bu istihbaratı gizlemesi mümkün müydü? Öyleyse neden Arjantin'in bu küçük (Toplam toprağı Kıbrıs'ın yarısı etmiyor ve toplamda 3 bin kadar insan yaşıyor) ama stratejik adaları işgaline göz yumuldu? Tek sebep, neoliberal Margaret Thatcher'in ve partisinin bir dönem daha kazanmasını, İngiliz burjuvalarını daha zengin edip, işçilerini daha da fakirleştirmesini sağlamaktı. Yoksulaşan ve öfkeli İngiliz halkının tekrar neoiberalere oy vermesi için gerekli olan böylesi ucuz kahramanlıktı. Sonuçta Wikipedia'da yazılanlara göre ölen 258 ölü, 777 yaralı ve 115 esir arasında her hangi bir burjuvanın, aristokratın yada politkacının çocuğu yada tanıdığu yoktu. Hatta profesyönel askerliğe geçildiğinden, pek çoğu İngiliz vatandaşı olmak uğruna orduya katılmış yabancılardı. Kaybedilen gemiş, uçak, silah yada diğer maddi varlıklar da, İngiliz vergi mükeleflerinin cebinden çıkacaktı. Osmanlı, onlarca isyana ve kayba rağmen Yemen'e asker göndermeye devam etmişti, İstanbul'da, sarayda oturanların kaybedeceği bir şey yoktu.

İktidarlar bazen de bu gevşetme dönemlerine çözüm derler. Eskiden beri bu böyledir. 1993'de 33 silahsız erin katlediği zaman Türkiye bunu unutmaz demiştim. Çünkü daha önce de terör örgütü, sözde ateşkes ilan etmiş ve kanlı baskınlarıyla bu ateşkesleri sonlandırmıştı. Gene de üke bunu unuttu ve meşhur çözüm süreci başladı. Sonrasını çadır mahkemleri, pişman değilim dediği halde serbest bırakılan katiller, vesaire vesaire. Peki o özlenen barış geldi mi? Öyle bir şey olmadığı gibi, temposu giderek artan çatışmalar, bayrağa sarılı tabutlar, dağda vurulan teröristler, uçakla bombolanan kaçakçılar vesaier vesire....

Yaşlı insanların esas görevi eskiden olanları anlatmaktır. Elli yaşında biri olarak, genç de sayılmam. O zamandan bu yana çok zaman geçmedi.Gene de iktidar, sanki insanlar Habur rezaletini unutmuşlar gibi davranıyor. Bu açılım dönemi, yetmez ama referandumuna denk gelmişti. O zamanlar hatırlarsanız CHPMHP yada CHMHP espirileri falan vardı yansaş medyada. O meşhur referandumda da, şimdilerde hapsite olan bağlama ustası liderleri de boykot diyerek desteklemişti referandumu. Referandumdan sonra da seni başkan yaptıröayacağız çıkışı başladı. Adama istediğini vermiş, sonra da böyle ucuz kahramanlık yapıyor. Gezi'de de darbeyi görme kahramanlığı yapmıştı. Ucuz kahramanlıklar sık sık pahalıya patlar.

Ana muhalefet partimiz CHP, muhtemelen bu son çözüm sürecinin istihbaratını almış olmalı ki, birden bire kendisi cumhurbaşkanının yanında ayağa kalkıp,  gerginliği kendisi gevşetti. Romantik  Atatürkçüler hemen artık bizim için CÖHÖPÖ yok, gılışdar daha iyiydi falan dedi. Sonra bu son çözüm lafları geldi ve çözümün asıl muhattapları,  yıllarca her salı kendilerini tehdit eden milliyetçi parti yad belediye başkanları yerine kayyumlar atayanları değil de; terörle suçlanmalarına rağmen kendilerini demokrasi adına kendilerinden yana olanları suçlamaya başladılar. Sistem sarsılınca tekrar çözüm oyununa başvurdular.

Yeni çözüm oyunu demek,  yeni bayrağa sarılı tabutlar ve yeni dağda öldürülüp, karmeralara ifşa edilen cesetler demek. Halkın da bunu anladığını bildiklerinden, ağızlarında somut adım lafı dönüyor. Tantanalı törenlerle açılan Kürdooji enstitüleri sessizce kapanmadı mı? Yetmiş, seksen yıl öncesi tek parti icraatlarını manşete taşıyanlar; kayyumlar atayıp, daha bu sene Kürtçe trafik uyarı yazılarını sildirmediler mi?

Problemleri çözme niyeti ve yeteneği olanlar bunu yapar, yapamayanlar ucuz kahramanık peşinde koşar.

https://onbinkitap.blogspot.com/2024/08/demirtasin-iktidar-yandasligi.html


10 Mayıs 2024 Cuma

İKTİDARLARIN TRAVMA SONRASI STRESİNDE İNKAR VE ÖFKE AŞAMASI

 


Travma Sonrası Stres bozukluğu yada Posttravmatik Stres bozukluğu, insan dahil tüm  canlıların, büyük felaketler sonrasında (gerçi her felaket büyüktür) yaşadığı psikoloji durumudur. Bu durumun aşamaları, inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul olarak sıralanır. Bunun geri kalanını psikologlara sorarsınız. Ben inkar ve öfke aşamasından bahsedeceğim, o da siyasi olarak.

Birebir diyemeyeceğim ama kitleler, partiler, devletler ve benzeri toplumsal oluşumlarda şoklara benzer tepkiler veriyor. Önce inkar ve öfke aşamasında oluyorlar ve cahil bir topluluksalar, uzun süre o aşamada kalıyorlar. Sürekli bir inkar, sürekli bir kendini büyük görme çabasında oluyorlar. Yer yer depresyon da uzun sürüyor. Biz adam olmayız, böyle gelmiş, böyle gider söylemleri sürüp, gidiuyor.

Osmanlı tarihini ele alalım. İlk büyük yenilgisi olan 1571, İnebahtı (Avrupalılar Lepanto) 'dan sonra, dönemin kudretli sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, gerçek bir devlet adamı tepkisiyle, yakılan donanmanın yenisini yaptırmış, bunun içinde hem devlet hazinesini, hem de devlet kademesini seferber etmiştir. Tüm şehzadeler, hanedan üyeleri, şehzadeler, vezirler, valiler, kısaca tüm has ve zeamet denen büyük tımar sahipleri, büyük servet sahiplerini, devlete en az birer gemi vermesini istemiştir. Sonrasında o meşhur sözünü söylemiştir.

Biz onların kolunu (Kıbrıs'ın fethini kastediyor) kestik, onlar bizim sakalımızı traş etti. Kesilen sakalın yerine, yenisi daha gür çıkar ama kesilen kolun yenisi çıkmaz.

Oysa asıl kolu kesilen, Osmanlı'ydı. Osmanlı, ölü ve esir olarak kaybettiği on binlerce denizcinin yerine yenisini yetiştiremedi. Ticaret rotalarının değişmesi, mini buzul çağının ürettiği kuraklık ve seller, Celali isyanları ve benzeri olaylar yüzünden ekonomi krizde olan Osmanlı; Hint okyanusu donanması ve Tuna- İdil gibi nehirlerde savaşacak ince donanmasına önem veremedi. Yani aslında kolu kesilen Osmanlı oldu.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/inebahtida-kesilen-kolumuz.html

Oysa bu zafer, Haçlı ittifakı açısından da pahalı olmuş, hatta bir ara Osmanlı kazanıyor gibi olmuştu. Osmanlı, Uluç Ali Reis önderliğinde donanmasının bir kısmını kurtarmıştı. Fakat Osmanlı, denizci bir millet olamamıştı. Tüccar bir millet de değildi Osmanlı.Ticaret büyük ölçüde gayrı Müslümlerin, çoğu kez de Yunan ve Yahudilerin işiydi. Osmanlı, dini hukuk gereği Müslüman olmayanlardan daha fazla vergi alıyor, Hristiyanların da (devşirilmesi elzem olan kalifiye kişiler dışında) Müslüman olmasını engelliyordu. Kanuni, sırf bu yüzden Balkanlarda, Millet sistemi denen düzeni kurmuştu. Sokullu Mehmrt Paşa ise, istersek direklerini altından, iplerini sırmdan, yelkenlerini atlastan yaparız bu gemilerin diyerek, inkar tepkisi göstermiştir. 

Oysa İnebahtı yüzünden Osmanlı, Hint filosuna önem verememiş, Endonezya'daki Açe sultanlığına gerekli yardımı gönderememiştir.  İleride Rus imparatorluğu olacak Moskova knezliği ile mücadele eden Kazan ve Astargan hanlıklarına ince donanmayla (nehir donanması) yardım da gönderemedi. Yani bu yenilgi, Moskova'dan, Jakarta'ya, geniş bir dünyayı doğrudan etkiledi.

Osmanlı, bu inkar ve öfke durumunu hep sürdürdü. Uzun duraklama yılları boyunca , okul tarih kitaplarında anlatılmayan veya pek az anlatılan yenilgiler yaşadı. Girit adasının fethi ise 24 yıl sürdü.  Yayla İmamı tarihi tarihi diye döneminde yazılmış bir kitap vardır. Bir kaç yerde bu savaşa da değinir. Savaşa, Kalenderoğlu başta olmak üzere pek çok Celali elebaşı asker olarak gönderilir. Onlarda savaştan kaçarlar, askersiz kalan gemiler, kolayca Venediklilerin elinne geçer. Böyle nice olaylar olur. Savaş daha ziyade adanı  merkezindeki Kandiye şehrinin kalesinin kuşatması merkezli de olsa, Adriyatit ve Ege kıyıları da çatışma alanı olmuştur. 1939-40, Fin Sovyet savaşından sonra,  rivayet odur ki Fin delegesinden bir kişi Rus delegesine, Umarım aldığınız topraklar, ölülerinizi gömmeye yeter demiştir. (Rus kayıplarını internetten siz araştırın) Aynısını Venedikliler, Osmanlı için de söyleyebilirdi.  Karlofça antlaşmasına bir günde gelinmedi. Osmanlı, duraklama dönemi streslerinde (özellikle zafer gibi görünen bir yenilgi olan Haçova savaşına) inkar ve öfkeden öteye gidemedi. Sonuçta Karolfça antlaşması gümbür gümbür geldi.

Karlofça'dan sonra da Lale devri ile inkar dönemi başladı. Bu dönemim boş vermişliği ve yaşanan lüks de inkarın başka bir türüydü. Sonra bir öfke eylemi olan Patrona Halil isyanı ile sona erdi. Bu inkar dönemi, Rusların, Kafkasya'ya girmesi ve bugün adı Azerbaycan olan, İran'ın Kuzey Hazar kıyılarını ele geçirmesine sebep oldu.

İşin doğrusu Lale devrimde kabullenme de vardır. İlk defa müziğin notalara alınması, batı tarzı kesimde elbiselerin yavaş yavaş yaygınlaşması, Türk rokokosu ile mimaride batılılaşma gibi inceden pazarlık ve kabullenme başlamıştı. Ancak bu kabulleniş çok yavaş oldu. Sadece devlette değil, aydınlarda da vardı bu inkar ve öfke. Şinasi'nin tüm eserlerini içeren bir kitap elime geçti.

Şinasi, ülkemizde bugün herkesin bildiği bir isimdir çünkü ülkemizdeki ilk Türkçe tiyatro oyununu yazmış, Tazminat döneminin ilk ciddi sözlük yapıcısıdır. Bu kişinin şiirlerinde aydınlanma bekleriz. Oysa kendisi bir Skolastik ve Tasavvuf meraklısı. Şiirlerinde Newton, Farabi, Eflatın (Platon) ve El Kındi'ye laf atıyor, bunlar sırra eremez diye. Belki de Newton'dan bahseden ilk Türk ve Osmanlıdır zira daha öncesine rastlamadım. O da Newton'u hor görüyor. Birincisi o övdüğü sufilerin hepsini topla, dünyaya bu üç kişi,den herhangi birinin tırnağı kadar faydaları yoktur. Newton'u bilmem anlatmama gerek var mı? Mühendislik eğitiminde halen Newton fiziği okutulur. Akışkanlar mekaniği, statik, mekanik, aerodinamik gibi fizik alt dallarında halen Einstein fiziği yada kuantum fiziğinden çok, Newton fiziği geçerlidir (hesaplaması daha pratik diye.) Newton ayrıca son genelgeye müfredattan kaldrıılan integral dahil, pek çok matematiksel buluşun da sahibidir. Farabi, mantık ve kelamda o kadar önemli bir isimdir ki, Gazali gibi onu tekfir edenler (din dışı ilan edenler) bile, kelam ve mantıkta onun izinden gitmiştir. Mantık bilimine katkılarınan dolayı Muallim-i Sani (ikinci öğretmen, Muallim-i Evvel, yani birinci öğretmen, mantık biliminin kurucusu Aristo'dur) ünvanını almıştır. Descartes'e kadar mantık, onun izinden gitmiştir. Türk halkının adını pek bilmediği El Kındi ise, meşhur Beyt-ül Hikme'nin kucularından, ilk Arap ve İlk Müslüman filozoftur. Meşailik diye bilinen İslam Aristoculuğunun kurucularındandır. İbni Sina ve Farabi dahil tüm Meşailerin hocası sayılır ve İslam orta çağındaki önemli fizik-kimya-tıb ve matematik alanındaki tüm önemli buluş ve icatlar, meşailerin eseridir. Tasavvufçuların pozitif bilmlere katkıları sıfırdı. El kındi, tıpta İbni Sina, kelamda Farabi, matematikte Harezmi kadar öneml bir kişidir.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/farabi-tipi-baskanlik-sistemine-gazali.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/06/ibni-sinanin-muslumandir.html

O sırra eren sufiler, tasavvufçular ne yapmıştır? Medrese müfredatından mantık dahil müfredattan kaldırmıştır. (oysa Gazali, mantık olmadan hiç bir şey olmaz demiştir. Tasavvufçu medereselerin Gazali'yi okuduklarından da şüpheliyim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/gazalinin-omuzundan-atilan-tufekler.html) Gerçi bence Gazali, filozoftan çok, Şia kültürüne saldıran ve insanlara devlete itaati emreden bir propagandacıdır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/12/dini-inanclarimi-kaybetmem-3-imam-gazali.html) Osmanlı, meleklerin eteklerinin atlından delikli borularla bakılıyor gerekçesiyle rasathaneyi top atışlarıyla yıkmıştır. Humbaracı (havan topu) Ahmet Paşa bile bu cahilliğe hayret etmiştir. (Aslında kendisi bir Fransız soylusuydu. Müslüman olup, Osmanlı hizmetine girmişti) Medrese müderrislerine, bir üçgenimn iç açılarının toplamını sormuş, üçgenine göre değişir cevabı almıştır. Bu ve benzeri cahillikler, tasavvuf  sayesinde ülkede kökleşmiştir.

Şairinen tek tiyatro esesri de böyle bir softalığın, toplumdaki sonuçlarını anlatır. Oyunun tam adı, Kuyruklu Yıldız Altında, Bir Şair Evlenmesi'dir. Oyunda hem yetmiş altı yılda bir dünyamızın yakınından geçen Halley kuyruklu yıldızı üzerinden dönen kıyamet iddaları ve dedikoduları, hem de vekil ile nikah kıyma hicvedilir. Bu vekil ile nikah kıymayı bilmiyor olabilirsiniz, neyse ki untulumuş bir  Osmanlı adeti. Nikahta çiftler değil de, çiftleri temsilen başka birileri ile nikah kıyılıyor, üstelik de gelinin yüzü duvakla tamamen kapalıyken. Bu numara ile kimbiliri kaç çift, başka başka kişilerle evlendirildi. Oyunda da şairimiz, kızın ablası ile evlendiriliyor. Bu geleneği ilk yıkan kişi Atatürk'dür. Latife hanımla meşhur evliliğinde vekil kullanmamış, ondan cesaretle bu adet kalkmıştır. Muhtemelen artık tamamen untulan bu adet ve oyundaki diğer cahilce alışkanlıklar, o şiirleri ile övdüğü sufilerin işiydi.

Osmanlı aydını, batı karşısındaki yenilgi travmasını yavaş yavaş kabullenmiştir. Şinasi'ye hitaben, Ben Felatun'u beğenmez ne salaklar gördüm denmiştir. Atatürk, Türklerin travmasını tam olarak kabul edip, gerçek bir çağdaşlaşma ve devrimler yapma işine girmiştir. İzmir'in kurtarılmasından sonra önceliği Türkiye'yi güçlendirmeye ayırdı.

Yenilgi, en büyük travmadır. Bu yüzden yenilginin sebeplerini tahlil etmek zordur. İngilizleri, o devasa imparatorluklarını kurmalarının değil, yıkmalarının hayranı olmuşumdur. Dünya yüz ölçümünün üçte biri ve hatta daha fazlası olan o devasa imparatorluklarını, 1945'den itibaren sürdüremeyeceklerini anlayıp, 1980'e kadar adım adım tahliye etmişlerdir. İmparatorluklarını kurarken de, deniz savaşları hariç, çok fazla kan dökmemişlerdir. Napolyon savaşları ile, birinci dünya savaşı arasında, İngilizlerin en çok ölü verdiği savaş, Güney Afrika'daki Hollanda kökenli bezaların isyanı olan Boer savaşıdır. İngilizler koca Hindistan'ı (ki o zamanların Hindistan'ına, Pakistan, Bangladeş, Nepal, Maldiv adaları, hatta Myanmar bile dahildir), ki nüfusu 20. yüzyıl başında bile yüz milyon kadardır,  İngilizler bu devasa ülkeyi, daha doğrusu kıtayı, yüz bin kadar subayla yönetir, birbirine düşman kabileleri kendisine asker yapar. Ancak ikinci dünya savaşı itibarıyla,  küçük ada devletlerinin bu imparatorluğu taşıyamayacağını anlamışlardır.

İngilizlerin, Türkler yada diğer düşmanları ile ilgili anlatılara bakıldığında öyle kör bir nefret yoktur. Hatta bir parça sempati duyduklarını fark edersiniz. Gerçek düşmanlık, kör bir öfke ve nefretten ibaret değildir. Düşmanı gerçekten tanımak için, ona az da olsa sempati duymalısınız. Rakibini tartan sporcu gibi, düşmanı gerçek anlamda tanımalısınız. Meşhur İngiliz soğuk kanlılığı da buradan geliyor.

CHP'nin de, genel seçim yenilgisinden on ay sonra gelen yerel seçim zaferinin ardında yenilgiyi kabullenmesi ve travmayı atlatması yatıyor. İktidar  partimiz ise halen biz bitti bitmeden, bitmez, yeni anayasa, yeni müfredat derdinde. İktidarların asıl muhalefeti,  yaptıkları icraatlardan oluşan hoşnutsuzluktur. İktidarın mücadele etmesi gereken muhalefet partileri değil, halkın muhalefete yönelmesine sebep olan kendi kötü icraatleridir. Yapması gereken icraatlerini düzeltmek  yada iktidarını kime devredeceklerini tespit etmektir.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/05/gitmenin-siyaseti.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/dusecegini-hatirla-memento-cades-1.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/dusecegini-hatirla-memento-cades-2.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kendin-inmek-zordur-ama-gene-de.html,

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/memento-cades-dusmeme-tedbirleri-2.html

14 Kasım 2023 Salı

MUHALEFETİN, REİS PUTUNA RAKİP ÇIKAMAMASI

 


Pek çok kişi, halkın yaşadığı medya manipülasyonundan ve bu manipülasyonun bir kısım insan için etkilerinden  habersiz. Karşımızda bir sürü şaman-rahip tarafından övülen reis putu var ve biz ona karşı yeni bir lider çıkardığımızda, önce kendimiz gömüyoruz.Solda muhalefete muhalefet çok yaygın. Eskinden kimse birbirini yeterince çok solcu (Marksist-Leninist) bulmadı, şimdi Kemalist-Atatürkçü bulmuyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/08/sahte-muhalefet-muhalefete-muhalefet.html)

Yıllar önce, Mesnevi'den bir sözden etkilenip, Put ve Şaman diye bir kitapçık yazdım ama bastıramadım. Sadece Bakara diye bir romanınm vardı, onu bastırdım. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/07/bakara-tantm.html)  Bu Şaman ve put ilişkisi de, Mesnevi'de bir yerde Mevlana, hiç bir şaman, putunu senin kadar güzel süsleyemez diyordu. Ben de etrafımızdaki putlar ve şamanları üzerine bir şeyler yazmıştım. Bilgisayarımın harddiskinde duruyor. Belki bir gün bloga falan eklerim. Her türlü heykele, resme put diyen,  saygı gösterilerine putperestlik diyen dinler, büyüklü-küçüklü pek çok put yaratmış ve onların (Mevlana'nın deyimiyle) şamanlığını yapmaktadır. Kuran'da, Muhammed'den sonra kimin geçeceğine dair en fuak işaret yoktur. Kendisi de buna dair en ufak imada bulunmamış, sadece hasta olduğunda, Ebu Bekir'in arkasında namaz kılmış ama son ana kadar da, damadı Ali dahil kimseyi kendisine vekil atamamıştır. Yani kendisinden sonra bir evliya, ermiş, gavs gelmesini, son peygzmberin kabul etmesi mümkün değildir.

Diğer yandan hiç bir Kemalistin, Atatürk'ün sevdiği şarkıları dinleyen inekler daha çok süt veriyor dediğini yada Ataürk'ün dokunduğu eşyalardan şifa aradığını falan duymadım. Daha ilginci, Atatürk'ün akrabaları (amca-dayı-teyze-hala veya daha uzaktan akrabalarının çocukarı) falan Türkiye'de yaşamaktadır. En ünlüleri şari Süreyya Berfe (soy adını Cemal Süreyya'nın önerisi ile değiştirmiştir) ve yazar Gündüz Vasaf (12 Eylül'de vatandaşlıktan çıkarıldığında, çocuğuna kimlik çıkartmak için akrabalığını kullandığını kendisi yazar)'dır. Onun soyundan geldiği için politikada pirim yapmaya kasan da olmamıştır. Onun soyundan gelen dolar milyarderi de yok.

Ona benzerliğinden (fiziksel benzerliğinden) aydalana şerefsizler var. Son günlerde Tiktok'tan yayın açıp, bağış toplayanların da kara para aklayanlar olduğunu düşünüyorum.  

Öte yandan şeylerin-gavsların ipi tutuluyor ve böylece tövbeler kabul olunuyor. Bu ipi tutmakta bedava değil. Belli bir miktar para verip, gavsın inşaatında-tarlasında çalışıyorsunuz. Gavs ölünce üç oğlu gavslığı paylaşamayıp, ayrı ayrı kendi tekkesini açıyor. Peygamberin öz torunları, iktidar çekişmesi yüzünden katledilip, sonrasında şükür namazı kılınmışken, gavslar-şeyhler bir bahane ile kendi soylarını kutsuyorlar. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/02/fuzuli-hakikatul-saada-ilhan-arsel.html) 

Bu kutsama, bazen siyasi figürlere de yansıyor. Siyasal İslamcılar, Rastafari mezhebi üyelerinin, Habeşistan kralı Haile Selassie'ye kutsallık yüklemeleri gibi, Osmanlı'nın son padişahı 2. Abdülhamit'de bir kutsallık yüklemişler. Gariptir ki her ikisi de bir darbe sonrası devrildi. İslamcıların Abdülhamid'i, Alevilerin Ali'si gibi gerçekle alakası olmayan, hayal ürünü kişilerdir. Abdülhamit padişahlığında, iki Türkiye yüz ölçümünden daha fazla toprak kaybetmiştir Osmanlı. 93 harbi denen 1877-78 Osmanlı Rus savaşı ile Balkan savaşları hariç tutulsa bile, Kıbrıs, Tunus, 1897 zaferine rağmen (Osmanlı askeri bir kaç ayda Atina önlerine gelmişti) kaybedilen Taselya ve Yunan kıralının oğlu Osmanlı valisi yapılarak, fiilen Yunanistan'a verilen Girit'de kayebilen topraklar arasındadır. (Buna 93 harbi ve Balkan yenilgisi topraklarını ayrıca ekleyebilirsiniz.) O dönemde Osmanlı devleti, batılı devletlerin elinde kuklaydı. Elçiler, padişahla çoğu kez katipleri yolu ile muhattap oluyorlardı. Osmanlı bankasını soyan Ermeni çete, İngiliz elçsinin himayesinde gemiye binip, ülkeyi terk etmişti.Abdülhamid döneminde Osmanlı, banka soyan ayrılıkçı teröristleri himaye eden İngiliz büyük elçisine protesto çekmekten bile acizdi. (Dizide muhtemelen bu gösterilmedi.) Bu günkü Abdülhamid imajını, daha doğrusu putunu, Necip Fazıl Kısakürek ve sağcılar, kırklı yıllardan itibaren yarattılar. Alevilerin Ali'si de, gerçek peygamber damadı ve amca oğlu Ali'den farklı bir kişiliktir. Dönemden kalan yazılı belgelere göre kısa boylu ve kel kafalıydı. Cem evlerinde resmi bulunan yakışıklı Arap, Halife Ali değil, başka biri.

Antik çağda da krallar, bazen yaşarken, bazen de öldükten sonra tanrı ilan edilir, haklarında hurafeler, mucizeler uydurulurdu. Sümer aristokratları kendilerine gökten inenler derdi. Amaçları garibanların gözünü korkutmaktı. Onların bu sözleri, 20. yüz yılın UFO tarikatlarının sözde delili olmuştu. İslam öncesi Türkler de, Akbudun-Karabudun diye ikiye ayrılmıştı ve karabudunların siyasete karışma hakkı yoktu. Yazının yaygınlaşması ile insanların soy takibi kolaylaştı. Bu sefer de Zerdüş (ya da Zararthastarabuda) 'den başlayarak, tanrıdan (yada tandrılardan) mesaj aldığını söyleyenler çıktı. Bu peygamberler, kendilerinin son olduğunu söylüyorlardı. Kendilerinin gelişiyle, evren yeni bir döneme girmişti. Kendilerinin sözleri, tanrı sözüydü.

Ama yüzlerce, binlerce yıl önce ölmüş bir peygamber, tanrı elçisi, insanları yönlendirmeye yetmiyordu. Bu yüzden de ermişlik-evliyalık kurumunu-putunu çıkardılar. Kendilerini gayb alemine gittiklerini, insan üstü işler yaptıklarını iddia ettiler. Bazıları bunu kendileri iddia etti. Örneğin hadis derleyicisi Buhari, Bağdat'da bir sürü hadisten sınav olur, Hadiler karıştırılır ve rahiv senedi kimlerdendir  veya ona benzer sorular sorulur. İnsan üstü, abartılı bir sürede, yemeden, içmeden, tuvalete gitmeden, namaz bile kılmadan yapılan sınavdan başarı ile çıkmıştır. Benzer bir sınava da İstanbul'da Said-i Nursi girmiştir. Her ikisinin de tek şahidi kendisidir. Tek kaynak, kendi kitaplarıdır. Said-i Nursi, İstanbul günlerinde, Abdülhamid'in emriyle akıl hastanesine kapatılmıştır. Yani ne Abdülhamid, ne de Nursi, sandıkları kişi değildirler.

Diğer yandan bu putlaştırma, politikacılar için de yapılmaktadır. Politikacılar, çok fazla yüceltilmekte, (Abdülhamid örneğinde olduğu gibi) zamanında sevmeyenler de, öldükten sonra yüceltmektedir. Alparslan Türkeş, neden Türk milliyetçiliğinin başbuğudur? Ne gibi bir başarıyla bu ünvanı almıştır? Bir politikacı olarak en fazla, o da 1995 seç,mlerine tek başına girerek, %8,18'dir. Bir albay olarak en önemli işi, 27 Mayıs darbesine katılmak, sonra da kendisini başbakanlık müşaviri yapmaktır. 1944 yılında ise, bir Nazi işbirlikçisi olarak Nihal Atsız'ın yandaşlarından biridir. Nazilerin artık yenilmesinin kesin olduğu, Türkiye'ye saldırmak bir yana herhangi bir yaptırım da yapamayacağı anlaşılınca, bu topluluk dersdest edilmiştir. Muhsin Yazıcıoğlu ise, %1'i ancak öldükten sonra geçmiştir. Her ikisinin de tek başarıları, sağı sokakta temsil edip, 12 Eylüle giden yolu açmaları ve Alevileri toplum dışına itilmeleri oldu.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/turkes-ve-muhsin-kotulugun-yuceligi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html

Yazıcıoğlu'nun oğlu, babasının ölümü ile ilgili olarak Kılçdaroğlu'ndan yardım alsa da, Türkeş'in çocukları MHP hariç başka partilerden siyaset yapsa bile, yüce kişilik, yani put olarak kalacaklardır. Putperestler gerçek tarihe, yazılı belgelere değil, mitolojilere inanırlar. Sürekli övülür ve yüceltilirler. Bu yüzden propaganda çok önemlidir. Sadece  seçim zamanı değil, sürekli bir iştir bu. (Bu şahsa Reis dememe pek çok kişi kızacak. Ben hem hukuksal sorun çıkmasın, hem de adını ve ünvanını pek anmak istemediğim için böyle diyeceğim.) Geçenlerde sıradan bir haber izliyorum, politik olmayan. İki ayrı alt yazı geçiyor, biri sağa doğru kayıyor, diğeri sola doğru. Her ikisi de Reis'in açıklamaları.Sıradan bir yandaş gazetenin manşeti, reisin bir boy fotosu (genelde de aynı foto) ve caklı cekli bir cümle. (bitecek,düşecek vs) Bir kere, resmi bir yemekte, çorbaya ekmeğini banmıştı. (Resmi yemeklerde ayıp kabul edilir.) Tüm yandaş troller, bu ekmeği bana bana yeme olayını, halk adamlığı, halktan gelmelik olarak günlerce övdü. (Uzun zamandır bu halk adamlığını yapmıyor, uzun zamandır dış güçlere ey çekmediği gibi.) Kılıçdaroğlu'nun oğlu askere gittiğinde de (Reis'in bir oğlu çürük raporlu, diğeri bedelli yaptı), reisin askerliğinden fotolar dolaştı trol hesaplarda.

Bir de işin ilginci, o zamanlar merkez medyası dediğimiz, holnding medyalarının, daha İBB seçildiği zamanlarda bile,  bunun reis yada şu anki iktidar partisi iktidara gelmeden de öyle olması, reise zor soru sormaması ve başka arti liderleri ile açık oturum veya benzeri bir etkinlikte hiç bir zaman bir araya gelmemesidir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/11/turk-medyasinin-2002-harekati-akp-nasil.html) Buna Cem Uzan'ı hariç tutabiliriz, zira Uzan cidden iktidar hedefliyordu. Bu yüzden seçimden önce önce onun medyasının icabına bakıldı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/08/uzan-ailesinin-ve-genc-partinin-siyasi.html) Buna karşın şu anki iktidarın da hem Aydın Doğan başta olmak üzere merkez medya holdinglerine (her ne kadar o holdinglerin medyasını elinden usulca alsa da) hem de TÜSİAD'a çok tehdit edip, tetik düşürmemesidir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/11/aydin-dogan-kimdir.html) Şeth uçmaz, müridleri uçurur diye boşuna dememişlerdir.

Peki muhalefet ne yapmaktadır? Türk muhalefetinde, ciddi bir muhalefete muhalefet sorunu vardır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/06/leviathana-muhalefet-1-muhalif-enerjiyi.html)

(https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/muhalefete-muhalefetin-12-eylulu-ve.html)

(https://onbinkitap.blogspot.com/2019/08/sahte-muhalefet-muhalefete-muhalefet.html)

Gerçek muhalefet, diğer muhalefet birimleri ile kavga etmez, onlarla uğraşmaz, yapsa da bunu minimum yapar. Nasıl ki şeyh uçmaz, müridleri uçurursa, Lenin'de uçmaz, Bolşevikler uçurur. Lenin demişken,  kendisi dünyada heykeli en çok yapılan gerçek kişisi olur. ( İsa ve Buda'nın heykelleri temsilidir, gerçek yüzleri bilinmez.) Ülkemizdeki Atatürk heykel, resim, büst ve rölyeflerinin çokluğu, Ruslara özenmekten, daha doğrusu öykünmektendir. Lenin'de liderlik sürecinde büyük hatalar yaptı, örgütü bir kaç kez bitme noktasına geldi. Bolşevik tarihçiliği bunu çok az eleştirdi.

Diğer yandan tanrıların, kötülüğü yükleyecekleri kötü tanrıları da olmalı. Tek tanrılı dinlerde bu şeytan yani asi melektir. Düşmanları şeytanlaştırma da ciddi bir propaganda işidir. A.B.D, yüzlerce filmler, Vietnamlıların vatan savaşını, komünizm-kapitalizm savaşı haline getirdi. Sovyetler Birliğinin dağılmasında bence en büyük etken, Holivud kadar eğlenceli filmler yapamaması, doğru-dürüst propaganda yapamamasıydı. Gramishi ve Alhauser, bu konuyu çok ayrıntılı incelemiş ve anlatmıştı. Şamanların, sadece kendi putlarını süslemeleri ve yüceltmeleri yetmez. Rakip putları yada putu yıkmak isteyenleri de şeytanlaştırmalı, çamur atmalıdır. Camilerimizi ahır yaptılar, mum söndü yapıyorlar, camşde içki içildi, Kabataş yalanı gibi olaylar, bu karşı propagandanın işleridir. Bu yalanların delile ihtiyaçcı yoktur. Goebbels ilkeleri bunun içindir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/09/duygu-egitimi-nasil-olur-1goebbels.html) 

Muhalefete muhalefet, sürekli muhalefetin yetersiz olduğunu, liderlik vasfı olmadığını söyleyip duruyor. Bunlar iktidarın kimi gizli, kimi de kandırılmış ajanlarıdır. Hemen her cumhur başkanlığı seçimi öncesi adayları karalamalar, ana muhalefet partisi liderini bir sebepten beğenmemeler bunlardır. MHP, yıllarca ANAP ve DYP tabanının kemirerek büyüdü ama asla DYP-ANAP aleyhine laf etmedi. Şimdi de iktidar partisinin tabanını kemiriyor ama iktidara tek bir laf etmiyor. Muhalefette ise halen muhalefeti beğenmeme var.

Şimdi ana muhalefet partisinin genel başkanı değişti. Şahsen ben ihtimal veriyordum ama kumar oynasam, mevcut başkanın değişmeyeceğine paramı yatırırdım. Şu anki siyasi partiler yasası ve partilerin yapısı, buna imkan vermiyor. Eski başkanın çok hatası olmuştur, onu savunacak değilim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/neden-kilicdaroglu-istifasini-istemek.html) Bu seçim yenilgisinin iki sebebi Meral Akşener ile Yılmaz Özdil'dir. Bir bütün olarak muhalefetin değerini düşürmülkerdir.

Şu andan itibaren muhalefetin işi, propaganda da istikrar ve öncelikli hedefin iktidar olduğunu unutmamaktır.


20 Ağustos 2023 Pazar

MASUM DEĞİLSİN KÜÇÜK İNSAN

 


Tüm bu yaşanan felaket ve yoksulluk hali, çok önceden belliydi. En aptal olanlar için, 17-25 Aralık krizi sonrası ses kayıtlarından, ortaya çıkan yolsuzluk haberlerinden belliydi. Oysa sen küçük insan, çalıyorsa benim paramı çalıyor deyip, desteğe devam ettin. Zannettin ki, hırsıza oy verirsen, destek verirsen, sana da pay çıkacak. Yıllarca bunu bekledin ve halen inatla oy verenler de bunu bekliyor. Onlar da havasını alacaklar.

Sen, yetmez ama evetçi, sen de masum duygularla buna katılmadın. Bu yeni sistemde, yağmada payın var zannettin. Kapı önüne konacağını bilemezdin. Yeni iktidar, sonsuza kadar senin desteğine muhtaç zannettin. Sonra sen, kumpas davalarını destekleyen sözde demokrat. Belli bir kitle, halen inatla reislerini destekliyorsa, sen ve senin gibiler yüzünden. Sen, daha doğrusu siz, bu arsız kitleye laik dünya yenildi mesajını verdi. Sen, bu günlerin yoksulluğunu göre göre yetmez ama dedin.

Sen, muhalefete muhalefet eden ve halen de etmekte olan, sen de suçlusun. Halen bu iktidardan çöplenme arzusundasın. Sen de yakında pişmanlık destanı çalacaksın.

Tedavinin ilk şartı teşhistir. Önce kendi suçlarınızı, art niyetlerinizi itiraf edin.