öfke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öfke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2026 Salı

NEFRET VE ÖFKE EKSİKLİĞİ



 Doğruluğundan emin değilim ve nerede okuduğumdan ya da duyduğumdan emin değilim; Malcom X ya da başka bir siyasi Siyahi lider, bir keresinde, Beyazlardan yeterince nefret edemiyoruz, demiş. Dajango filminde de Leonarda Di Caprio'nun rol verdiği karakter, zenciler neden kafamızı kesmiyor, hayret ediyorum demişti. Kölelik denilince aklımıza Kuzey ve Güney Amerika kıtaları boyunca köle edilen Siyahiler gelir. Bunun tek sebebi, Kunta Kinte, Köle İsaura, Kunta Kinte dizileri ya da benzeri filmler falan değildir; bu kölelik, insanlık tarihindeki en kötü kölelik türü olmuştur. Milyonlarca insan, Afrika'nın bir yerlerinden zorla alıkoyulmuş, Atlas Okyanusunun ötesinde, kilometrelerce öteye götürüldü, zorla çaıştırılıdı, kimlikleri ve gelecekleri yok edildi. 1865'de İç savaş bitse de, kölelik bitmedi, şekil değiştirdi. Polisler siyahileri yok yere serserilikten tutuklayıp, mahkum olarak beyazların işlerinde çalıştırdı. Yüzlerce yıl vatandaş yaptırılmadılar, jür, hakim, savcı, polis ve subay yaptırılmadılar. Oysa Atina, Korint gibi pek çok Yunan şehrinde polislik-jandarmalık denen işi, bir kaç subay-amir dışında, devlete ait köleler yapardı.(Düşünsenize; Amerika Birleşik Devletlerinde bir şehirde, bir kaç amir-komiser dışında tüm polislerin zenci olduğunu. Hakiki kabus olur, onlar için.) Tarih boyunca kölelik hep oldu, hatta halen var; en iğrenç ve katlanılmazı Amerika'da olandı. Bir de eski dönemde özgür olan köleler,  diğer insanlarla aynı haklara sahip olurdu; Amerika'daysa teninin renginden dolayı, Malcon X'in yaşadığı yıllarda halen ikinci sınıftı. Buna rağmen Siyahileri (Zanzibar adasından dolayı-zincirden dolayı da olabilir, bu adın kökeni ile ilgili rivayetler çeşitli-Zenci, Nijerya'dan dolayı Negro ve Habeşistan denen bu insanlar, halen vatandaşlık hakları için örgütlenememesini nefret azlığına bağlıyordu. Bu durumu, İngiliz egemenliği zamanında Hindistan için Muhammed İkbal hissetmişti. Bizim Hintliler (O zamanlar Pakistan, Hindistan'ın bir parçasıydı), İngilizler Hindistan'ı terk etse bile, taştan, çamurdan İngiliz yapar, hizmet eder, demişti.

İnsan bilgisayar gibi sadece matematiksel bir mantıkla düşünmez, duygularıyla da düşünür. Bazı şeyleri anlamamız için o şeyleri sevmemiz ya da nefret etmemiz gerekir. Bu empati, yani kendimizi mazlum yerine koymak ile aynı şey değildir; sadece o mazlum adına değil, dünyanın kötü bir yer olmasına karşı olmaktır. Bu duyguyu yoğun ve uzun süre yaşamaktır. Bunun için de güçlü bir hafızaya sahip olunmalı ve sık sık anmalar yapmalı ve sanatın da konusu yapılmalıdır. Amerika, yaklaşık otuz -kırk yılda bir, Pearl Harbour baskını ve Omaha plajı çıkarması filmi yapıyor. Bol bol savaş filmi yapıyor. Bunların amacı sadece para kazanmak ya da Amerikan gücünü dünyaya tanıtmak değil, o ülkenimn düşmanlarına karşı nefret duygusunu; dünyayı kurtarmanın kahramanlık duygusunu da korumak. Aleviler olarak hangi katliamın filmini yapabildik. Madımak Carinan'nın Günlüğü filmini iki kere sinemada izledim, bence mükemmel bir filmdi. Ekşisözlük merkezli bir sosyal medya lincinin kurbanı oldu, sebebi de katliamı konu almasıydı, otobüs sahnesinde anlatılan fıkrayı bahane ettiler. Oysa Süleyman Demirel hakkında böyle fıkralar hep anlatılırdı. Asıl istenmeyen şey, bu filmin olmasıydı. Böylece katliam, pek çok katliam gibi unutulacaktı ve kısmen başarılı da oldular. 2 Temmuz anmaları her sene biraz daha sönükleşiyor.Muhalif kanallarda bile uzun zamandır Maraş-Çorum katliamları ile ilgili program yapılmıyor. Herkes bu olayları sağ-sol kavgası, Ülkücülerin Alevi düşmanlığının sebebini de Alevilerin solcu olması olduğunu sanıyor. Oysa Milas, Ula ve Aydın'da katliamlar daha 1961'de sağ-sol kültğrü tam oluşmamışken olmuştu. İlk saldırıların olduğu 1956-57 gibi tarihlerde Alevilerin çoğu Demokrat Partiye oy veriyordu. Biz kendi tarihimizi yazmadığımız, anlatmadığımız için bizim yerimize tarih yazılıyor. 12 Eylül rejimi, Alevilere yaptığının azıcığını Kürtlere yaptı ve terör önce tüm Güney Doğu'yu, sonra tüm Türkiye'yi sardı. Diyarbakır cezaevinin işkenceci başı Esat Oktay Yıldıran, adını değiştirip, yüzünü tanısa da sesinden tanıdı ve bindiği otobüste vuruldu. Son sözü, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu.

Pek çok Alevi ise sisteme karşı öfkesini Marksist-Leninist örgütler ile, Kürt olmadığı halde Pqq'da buldu. Aleviler olarak o kadar katledildiğimiz halde intikam peşine düşmedik, çünkü yeterince öfkelenmedik, yeterince nefret etmedik. Onların bize nefretinin sistematik olduğunu anlamadık. Oysa her katliam, uzun süreli bir hazırlığın ürünüdür, bir anlık öfkenin değil.2 Temmuz 1993'de hedef Aziz Nesin falan değildi, tüm Sivas ilindeki Alevi yerleşimleriydi; Muhsin Yazıcığlu ve Temel Karamollaoğlu'nun asıl hedefi 1978 'de Maraş'da yapıldığı gibi bir katlaim yapmaktı; hem de SHP iktidar ortağıyken. Kendimize itiraf edemesek bile, 5 Temmuz 1993, Başbağlar katliamı olmasaydı, bunu gerçekleştirebilirlerdi. Pqq'nın hedefi, oluşan nefreti, kendisine sempatiye çevirmekti. Sağcılar bunu anladı ve Kürt sorunu ile Alevi sorununu ayırmak için Cem vakfını kurdurdu. O zamanlar ülke, Siyasal İslam'ın iktidarına hazırlanıyordu. 1995 yılında Refah Partisinin seçimleri kazanmasından sonra Mehmet Barlas, Sabah gazetesiindeki bir köşe yazısı ile bunun başlangıcını yapmıştı. Aynı yıl, 1995'de olan Gazi Mahallesi progromu, Alevilere sıpındıkları büyük şehirlerde de rahat bırakmama planıydı. Güner Ümit ve Mehmet Ali Erbil gibi medya maymunlarının söyledikleri sözler gaf değil, planlı saldırının bir parçasıydı. İçimizde yeterince nefret olmadığı için anlayamadık.

Oysa muhafazakar-dinci kesimin içinde yeterince nefret vardı, bu yüzden Kılıçdaroğlu'na hiç ısınamadılar ve o olduğu müddetçe CHP,  %25 cam tavanı aşamadı. Bu nefretleri sayesinde onun %1' bile etmeyen partilere baüışladığı 39 milletvekiliğinin zavallılığını, mühürsüz oylara itiraz etmemesinin işbirlikçiliğini anladılar. Sol ise, sağdan yeterince nefret etmediği için, altılı masa ya da Ekmeleddin'i tam anlayamadı.

Soldaki ya da Atatürkçülerdeki (Kenanistler değil) nefret eksikliğinin sebebi, propaganda eksikliği ve herşeyi anlatmama, tarihi tam öğretmeme eksikliğidir. Sağcılar sadece basın kurumları ile değil, Kuran kursları, imam hatipler, Ülkü ocakları ve benzeri bir çok yerde yalanları sıralıyorlar. Bu yalanlar açığa çıkınca, daha büyüğünü anlatıyorlar. Bizse olan gerçekliği dahi anlatamıyoruz, anlatınca eksik anlatıyoruz. Son padişah Vahdettin'in saraydan, bir ambulansa binerek gittiğini, gemiye de ambulans içinde gittiğini anlatmıyoruz. San Remo'da kırk odalı bir sarayda yaşadığını anlatmıyoruz. Siz hiç kırk odalı bir eve misafir oldunuz mu? Meşhur dizilerin yapıldığı Boğaz Yalıları kırk odalı değil; mesela meşhur Sait Halim Paşa yalısı o kadar büyük değil. Sait Halim Paşa, Osmanlı'da uzun yıllar sadrazamlık yaptı. Padişah, San Remo'ya sadece üzerinde taşıdığı değerli eşyaları değil,  bankadaki parasıyla da yerleşmişti. Saltanatın kaldırılmasıyla gelenler yüzünden bu saray da dar gelmişti. Kumarbaz damatları yüzünden borçlanınca, naaşına el konmuştu. Herkes Osmanlı'daki Alevi katliamlarını biliyor, oysa Osmanlı, işine gelmediği zaman, Mevlevileri ve Nakşibendileri de katletmesini bilmişti. Kadızade ailesinin Mevlevi katliamları, Alevi katliamlarından daha büyüktür. Osmanlı'da Aristokrasi yok sanıyorsunuz. Faik Reşat'ın Eslaf adlı kitabında basbayağı bir Aristokrasi görüyorsunuz, özellikle din bürokrasisi anlamında. Ben Kadızadeleri, ilk defa Kanuni döneminde ortaya çıktılar sanıyordum, meğer Fatih döneminde de etkinmişler, müfdü, kazasker falan oluyorlarmış. Monarşi olan her yerde, aristokrasi de olur. Bazi aileler zamanla gözden düşmüş, bazıları sonradan aristokrasiye katılmış ama aristokrasi hep varmış. Bu aristokrasi, İstanbul'la sınırlı da değilmiş.Taşra şehirlerinde de benzer aristokrat aileler, yani ayanlar (çoğunlukla mültezimlik yapan) aileler varmış.

Bugün pel çok kişinin keşke Yunan kazansaydı demesinin sebebi, toplumdaki konumlarından daha çok sevmesi ve dedelerinin Osmanlı dönemindeki konumu istemeleridir. 2026 İran-İsrail ve A.B.D savaşı sırasında, sosyal medyada İran Şii diye bağıranlar, konumlarını kaybetmekten korkanlardır. Zamanında İngilize uşaklık edenler, bu gün efendileri Amerika'nın hizmetindedir ve onların da çocukları bir gün keşke İsrail yıkılmasaydı diyecektir.

Solcu-Atatürkçülerde iktidar hırsı yeterli olmadığı için öfkesi ve nefreti de eksin, saman alevi gibi parlayıp, sönüyor çabucak. İçimizdeki hainlere karşı da bu böyle, Kılıçdaroğlu'nun, butlancılığının affedileceği, tekrar CHP'nin %25'lik konfor alanına döneceği ümidi de buradan geliyor. Yetmez ama evetçileri nasıl unuttuk? Nobel ödülü unutulmuşken, Netflix dizisi geldi ve yetmez ama, aptalca bir gençlik hatası gibi görülmeye başlandı. Sadece Pamuk değil; Adalet Ağaoğlu, Sezen Aksı vesaire; Ağaoğlu, en büyük enayiliğim dedi. Ölünce ailesi para gücü ile uzun süre Ağaoğlu'nu o zamanlar sayısı çok fazla olan edebiyat dergilerine kapak oldu. Bu daha çok ailenin maddi gücünü kullanması ile ilgiliydi. Gene de ne çabuk unuttuk yeymez amacıları? Unuttuğumuzu unuttuğumuz başka bir var; Bülent Ecevit; Kılıçdaroğlu tam da onu taklit ediyor. Kendisi Maraş katliamına engel olamadığı (ya da olmadığı ) gibi, 12 Eylül'den sonra yasaklı olduğu halde karısı Rahşan'a kendi partisini (DSP) kurdurtup, 12  Eylül öncesi CHP'lilerden hiç birini partisine almadı. Yıllarca muhalefete muhalefet yapıp SHP 'ye (12 Eylül'de CHP kapaınınca kurulmuştu) saldırmakla vaktini geçirdi. SHP, Deniz Baykal'ın tekrar kurduğu CHP ile çelişip oy kaybettikçe, DSP oy kazandı ve nihayet o zamanın barajı %10'u geçti. SHP, hem CHP ile rekabetten oy kaybedip durduğu ve Atatürk'den kalan miras'a yazık olduğu gerekçesi ile CHP çatısında birleşti. Deniz Baykal zerre kadar sevilmediğinden, CHP gene oy kaybetti ve en nihayetinde baraj altı kaldı. Sonra bu oylarda 1999'da DSP birinci parti oldu. 2002'de aynı oylarla CHP, ikinci parti oldu, barajı geçen iki partiden biri oldu.

Sağda gözden düşen tam düşüyor. Bir zamanlar sağ medyanın amiral gemisi Tercüman gazetesiydi. Bu gazete İLKSAN yolsuzluğu davasından sonra gözden düştü. Şimdi adını anan yok. 28 Şubattan faydalanmak isteyen, baba diye anılan ve tüm sağ siyaseti bir orkestra şefi gibi yöneten Süleyman Demirel, unutuldu.Çünkü sağıclar öfke ve enfreti iyi biliyorlar, çünkü 1950'den beri elde tuttukları iktidarı kaybetmek istemiyorlar. Atatürkçüler, solcular ise iktidar yolunda kendilerine yapılan kötülükleri yapanlara misliyle ödetmeden ciğerimizi soğutmamalıyız. Bir insandaki  iyiliği görmek için o insanı az da olsa sevmek ne kadar gerekliyse, o insanın kötülüğünü görmek için o insandan kötülüğü kadar nefret etmeliyiz.

Bize yapılanları unutmamak için tekrar tekrar anmalıyız.

10 Mayıs 2024 Cuma

İKTİDARLARIN TRAVMA SONRASI STRESİNDE İNKAR VE ÖFKE AŞAMASI

 


Travma Sonrası Stres bozukluğu yada Posttravmatik Stres bozukluğu, insan dahil tüm  canlıların, büyük felaketler sonrasında (gerçi her felaket büyüktür) yaşadığı psikoloji durumudur. Bu durumun aşamaları, inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul olarak sıralanır. Bunun geri kalanını psikologlara sorarsınız. Ben inkar ve öfke aşamasından bahsedeceğim, o da siyasi olarak.

Birebir diyemeyeceğim ama kitleler, partiler, devletler ve benzeri toplumsal oluşumlarda şoklara benzer tepkiler veriyor. Önce inkar ve öfke aşamasında oluyorlar ve cahil bir topluluksalar, uzun süre o aşamada kalıyorlar. Sürekli bir inkar, sürekli bir kendini büyük görme çabasında oluyorlar. Yer yer depresyon da uzun sürüyor. Biz adam olmayız, böyle gelmiş, böyle gider söylemleri sürüp, gidiuyor.

Osmanlı tarihini ele alalım. İlk büyük yenilgisi olan 1571, İnebahtı (Avrupalılar Lepanto) 'dan sonra, dönemin kudretli sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, gerçek bir devlet adamı tepkisiyle, yakılan donanmanın yenisini yaptırmış, bunun içinde hem devlet hazinesini, hem de devlet kademesini seferber etmiştir. Tüm şehzadeler, hanedan üyeleri, şehzadeler, vezirler, valiler, kısaca tüm has ve zeamet denen büyük tımar sahipleri, büyük servet sahiplerini, devlete en az birer gemi vermesini istemiştir. Sonrasında o meşhur sözünü söylemiştir.

Biz onların kolunu (Kıbrıs'ın fethini kastediyor) kestik, onlar bizim sakalımızı traş etti. Kesilen sakalın yerine, yenisi daha gür çıkar ama kesilen kolun yenisi çıkmaz.

Oysa asıl kolu kesilen, Osmanlı'ydı. Osmanlı, ölü ve esir olarak kaybettiği on binlerce denizcinin yerine yenisini yetiştiremedi. Ticaret rotalarının değişmesi, mini buzul çağının ürettiği kuraklık ve seller, Celali isyanları ve benzeri olaylar yüzünden ekonomi krizde olan Osmanlı; Hint okyanusu donanması ve Tuna- İdil gibi nehirlerde savaşacak ince donanmasına önem veremedi. Yani aslında kolu kesilen Osmanlı oldu.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/inebahtida-kesilen-kolumuz.html

Oysa bu zafer, Haçlı ittifakı açısından da pahalı olmuş, hatta bir ara Osmanlı kazanıyor gibi olmuştu. Osmanlı, Uluç Ali Reis önderliğinde donanmasının bir kısmını kurtarmıştı. Fakat Osmanlı, denizci bir millet olamamıştı. Tüccar bir millet de değildi Osmanlı.Ticaret büyük ölçüde gayrı Müslümlerin, çoğu kez de Yunan ve Yahudilerin işiydi. Osmanlı, dini hukuk gereği Müslüman olmayanlardan daha fazla vergi alıyor, Hristiyanların da (devşirilmesi elzem olan kalifiye kişiler dışında) Müslüman olmasını engelliyordu. Kanuni, sırf bu yüzden Balkanlarda, Millet sistemi denen düzeni kurmuştu. Sokullu Mehmrt Paşa ise, istersek direklerini altından, iplerini sırmdan, yelkenlerini atlastan yaparız bu gemilerin diyerek, inkar tepkisi göstermiştir. 

Oysa İnebahtı yüzünden Osmanlı, Hint filosuna önem verememiş, Endonezya'daki Açe sultanlığına gerekli yardımı gönderememiştir.  İleride Rus imparatorluğu olacak Moskova knezliği ile mücadele eden Kazan ve Astargan hanlıklarına ince donanmayla (nehir donanması) yardım da gönderemedi. Yani bu yenilgi, Moskova'dan, Jakarta'ya, geniş bir dünyayı doğrudan etkiledi.

Osmanlı, bu inkar ve öfke durumunu hep sürdürdü. Uzun duraklama yılları boyunca , okul tarih kitaplarında anlatılmayan veya pek az anlatılan yenilgiler yaşadı. Girit adasının fethi ise 24 yıl sürdü.  Yayla İmamı tarihi tarihi diye döneminde yazılmış bir kitap vardır. Bir kaç yerde bu savaşa da değinir. Savaşa, Kalenderoğlu başta olmak üzere pek çok Celali elebaşı asker olarak gönderilir. Onlarda savaştan kaçarlar, askersiz kalan gemiler, kolayca Venediklilerin elinne geçer. Böyle nice olaylar olur. Savaş daha ziyade adanı  merkezindeki Kandiye şehrinin kalesinin kuşatması merkezli de olsa, Adriyatit ve Ege kıyıları da çatışma alanı olmuştur. 1939-40, Fin Sovyet savaşından sonra,  rivayet odur ki Fin delegesinden bir kişi Rus delegesine, Umarım aldığınız topraklar, ölülerinizi gömmeye yeter demiştir. (Rus kayıplarını internetten siz araştırın) Aynısını Venedikliler, Osmanlı için de söyleyebilirdi.  Karlofça antlaşmasına bir günde gelinmedi. Osmanlı, duraklama dönemi streslerinde (özellikle zafer gibi görünen bir yenilgi olan Haçova savaşına) inkar ve öfkeden öteye gidemedi. Sonuçta Karolfça antlaşması gümbür gümbür geldi.

Karlofça'dan sonra da Lale devri ile inkar dönemi başladı. Bu dönemim boş vermişliği ve yaşanan lüks de inkarın başka bir türüydü. Sonra bir öfke eylemi olan Patrona Halil isyanı ile sona erdi. Bu inkar dönemi, Rusların, Kafkasya'ya girmesi ve bugün adı Azerbaycan olan, İran'ın Kuzey Hazar kıyılarını ele geçirmesine sebep oldu.

İşin doğrusu Lale devrimde kabullenme de vardır. İlk defa müziğin notalara alınması, batı tarzı kesimde elbiselerin yavaş yavaş yaygınlaşması, Türk rokokosu ile mimaride batılılaşma gibi inceden pazarlık ve kabullenme başlamıştı. Ancak bu kabulleniş çok yavaş oldu. Sadece devlette değil, aydınlarda da vardı bu inkar ve öfke. Şinasi'nin tüm eserlerini içeren bir kitap elime geçti.

Şinasi, ülkemizde bugün herkesin bildiği bir isimdir çünkü ülkemizdeki ilk Türkçe tiyatro oyununu yazmış, Tazminat döneminin ilk ciddi sözlük yapıcısıdır. Bu kişinin şiirlerinde aydınlanma bekleriz. Oysa kendisi bir Skolastik ve Tasavvuf meraklısı. Şiirlerinde Newton, Farabi, Eflatın (Platon) ve El Kındi'ye laf atıyor, bunlar sırra eremez diye. Belki de Newton'dan bahseden ilk Türk ve Osmanlıdır zira daha öncesine rastlamadım. O da Newton'u hor görüyor. Birincisi o övdüğü sufilerin hepsini topla, dünyaya bu üç kişi,den herhangi birinin tırnağı kadar faydaları yoktur. Newton'u bilmem anlatmama gerek var mı? Mühendislik eğitiminde halen Newton fiziği okutulur. Akışkanlar mekaniği, statik, mekanik, aerodinamik gibi fizik alt dallarında halen Einstein fiziği yada kuantum fiziğinden çok, Newton fiziği geçerlidir (hesaplaması daha pratik diye.) Newton ayrıca son genelgeye müfredattan kaldrıılan integral dahil, pek çok matematiksel buluşun da sahibidir. Farabi, mantık ve kelamda o kadar önemli bir isimdir ki, Gazali gibi onu tekfir edenler (din dışı ilan edenler) bile, kelam ve mantıkta onun izinden gitmiştir. Mantık bilimine katkılarınan dolayı Muallim-i Sani (ikinci öğretmen, Muallim-i Evvel, yani birinci öğretmen, mantık biliminin kurucusu Aristo'dur) ünvanını almıştır. Descartes'e kadar mantık, onun izinden gitmiştir. Türk halkının adını pek bilmediği El Kındi ise, meşhur Beyt-ül Hikme'nin kucularından, ilk Arap ve İlk Müslüman filozoftur. Meşailik diye bilinen İslam Aristoculuğunun kurucularındandır. İbni Sina ve Farabi dahil tüm Meşailerin hocası sayılır ve İslam orta çağındaki önemli fizik-kimya-tıb ve matematik alanındaki tüm önemli buluş ve icatlar, meşailerin eseridir. Tasavvufçuların pozitif bilmlere katkıları sıfırdı. El kındi, tıpta İbni Sina, kelamda Farabi, matematikte Harezmi kadar öneml bir kişidir.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/farabi-tipi-baskanlik-sistemine-gazali.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/06/ibni-sinanin-muslumandir.html

O sırra eren sufiler, tasavvufçular ne yapmıştır? Medrese müfredatından mantık dahil müfredattan kaldırmıştır. (oysa Gazali, mantık olmadan hiç bir şey olmaz demiştir. Tasavvufçu medereselerin Gazali'yi okuduklarından da şüpheliyim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/gazalinin-omuzundan-atilan-tufekler.html) Gerçi bence Gazali, filozoftan çok, Şia kültürüne saldıran ve insanlara devlete itaati emreden bir propagandacıdır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/12/dini-inanclarimi-kaybetmem-3-imam-gazali.html) Osmanlı, meleklerin eteklerinin atlından delikli borularla bakılıyor gerekçesiyle rasathaneyi top atışlarıyla yıkmıştır. Humbaracı (havan topu) Ahmet Paşa bile bu cahilliğe hayret etmiştir. (Aslında kendisi bir Fransız soylusuydu. Müslüman olup, Osmanlı hizmetine girmişti) Medrese müderrislerine, bir üçgenimn iç açılarının toplamını sormuş, üçgenine göre değişir cevabı almıştır. Bu ve benzeri cahillikler, tasavvuf  sayesinde ülkede kökleşmiştir.

Şairinen tek tiyatro esesri de böyle bir softalığın, toplumdaki sonuçlarını anlatır. Oyunun tam adı, Kuyruklu Yıldız Altında, Bir Şair Evlenmesi'dir. Oyunda hem yetmiş altı yılda bir dünyamızın yakınından geçen Halley kuyruklu yıldızı üzerinden dönen kıyamet iddaları ve dedikoduları, hem de vekil ile nikah kıyma hicvedilir. Bu vekil ile nikah kıymayı bilmiyor olabilirsiniz, neyse ki untulumuş bir  Osmanlı adeti. Nikahta çiftler değil de, çiftleri temsilen başka birileri ile nikah kıyılıyor, üstelik de gelinin yüzü duvakla tamamen kapalıyken. Bu numara ile kimbiliri kaç çift, başka başka kişilerle evlendirildi. Oyunda da şairimiz, kızın ablası ile evlendiriliyor. Bu geleneği ilk yıkan kişi Atatürk'dür. Latife hanımla meşhur evliliğinde vekil kullanmamış, ondan cesaretle bu adet kalkmıştır. Muhtemelen artık tamamen untulan bu adet ve oyundaki diğer cahilce alışkanlıklar, o şiirleri ile övdüğü sufilerin işiydi.

Osmanlı aydını, batı karşısındaki yenilgi travmasını yavaş yavaş kabullenmiştir. Şinasi'ye hitaben, Ben Felatun'u beğenmez ne salaklar gördüm denmiştir. Atatürk, Türklerin travmasını tam olarak kabul edip, gerçek bir çağdaşlaşma ve devrimler yapma işine girmiştir. İzmir'in kurtarılmasından sonra önceliği Türkiye'yi güçlendirmeye ayırdı.

Yenilgi, en büyük travmadır. Bu yüzden yenilginin sebeplerini tahlil etmek zordur. İngilizleri, o devasa imparatorluklarını kurmalarının değil, yıkmalarının hayranı olmuşumdur. Dünya yüz ölçümünün üçte biri ve hatta daha fazlası olan o devasa imparatorluklarını, 1945'den itibaren sürdüremeyeceklerini anlayıp, 1980'e kadar adım adım tahliye etmişlerdir. İmparatorluklarını kurarken de, deniz savaşları hariç, çok fazla kan dökmemişlerdir. Napolyon savaşları ile, birinci dünya savaşı arasında, İngilizlerin en çok ölü verdiği savaş, Güney Afrika'daki Hollanda kökenli bezaların isyanı olan Boer savaşıdır. İngilizler koca Hindistan'ı (ki o zamanların Hindistan'ına, Pakistan, Bangladeş, Nepal, Maldiv adaları, hatta Myanmar bile dahildir), ki nüfusu 20. yüzyıl başında bile yüz milyon kadardır,  İngilizler bu devasa ülkeyi, daha doğrusu kıtayı, yüz bin kadar subayla yönetir, birbirine düşman kabileleri kendisine asker yapar. Ancak ikinci dünya savaşı itibarıyla,  küçük ada devletlerinin bu imparatorluğu taşıyamayacağını anlamışlardır.

İngilizlerin, Türkler yada diğer düşmanları ile ilgili anlatılara bakıldığında öyle kör bir nefret yoktur. Hatta bir parça sempati duyduklarını fark edersiniz. Gerçek düşmanlık, kör bir öfke ve nefretten ibaret değildir. Düşmanı gerçekten tanımak için, ona az da olsa sempati duymalısınız. Rakibini tartan sporcu gibi, düşmanı gerçek anlamda tanımalısınız. Meşhur İngiliz soğuk kanlılığı da buradan geliyor.

CHP'nin de, genel seçim yenilgisinden on ay sonra gelen yerel seçim zaferinin ardında yenilgiyi kabullenmesi ve travmayı atlatması yatıyor. İktidar  partimiz ise halen biz bitti bitmeden, bitmez, yeni anayasa, yeni müfredat derdinde. İktidarların asıl muhalefeti,  yaptıkları icraatlardan oluşan hoşnutsuzluktur. İktidarın mücadele etmesi gereken muhalefet partileri değil, halkın muhalefete yönelmesine sebep olan kendi kötü icraatleridir. Yapması gereken icraatlerini düzeltmek  yada iktidarını kime devredeceklerini tespit etmektir.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/05/gitmenin-siyaseti.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/dusecegini-hatirla-memento-cades-1.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/dusecegini-hatirla-memento-cades-2.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kendin-inmek-zordur-ama-gene-de.html,

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/memento-cades-dusmeme-tedbirleri-2.html