linç kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
linç kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2026 Salı

NEFRET VE ÖFKE EKSİKLİĞİ



 Doğruluğundan emin değilim ve nerede okuduğumdan ya da duyduğumdan emin değilim; Malcom X ya da başka bir siyasi Siyahi lider, bir keresinde, Beyazlardan yeterince nefret edemiyoruz, demiş. Dajango filminde de Leonarda Di Caprio'nun rol verdiği karakter, zenciler neden kafamızı kesmiyor, hayret ediyorum demişti. Kölelik denilince aklımıza Kuzey ve Güney Amerika kıtaları boyunca köle edilen Siyahiler gelir. Bunun tek sebebi, Kunta Kinte, Köle İsaura, Kunta Kinte dizileri ya da benzeri filmler falan değildir; bu kölelik, insanlık tarihindeki en kötü kölelik türü olmuştur. Milyonlarca insan, Afrika'nın bir yerlerinden zorla alıkoyulmuş, Atlas Okyanusunun ötesinde, kilometrelerce öteye götürüldü, zorla çaıştırılıdı, kimlikleri ve gelecekleri yok edildi. 1865'de İç savaş bitse de, kölelik bitmedi, şekil değiştirdi. Polisler siyahileri yok yere serserilikten tutuklayıp, mahkum olarak beyazların işlerinde çalıştırdı. Yüzlerce yıl vatandaş yaptırılmadılar, jür, hakim, savcı, polis ve subay yaptırılmadılar. Oysa Atina, Korint gibi pek çok Yunan şehrinde polislik-jandarmalık denen işi, bir kaç subay-amir dışında, devlete ait köleler yapardı.(Düşünsenize; Amerika Birleşik Devletlerinde bir şehirde, bir kaç amir-komiser dışında tüm polislerin zenci olduğunu. Hakiki kabus olur, onlar için.) Tarih boyunca kölelik hep oldu, hatta halen var; en iğrenç ve katlanılmazı Amerika'da olandı. Bir de eski dönemde özgür olan köleler,  diğer insanlarla aynı haklara sahip olurdu; Amerika'daysa teninin renginden dolayı, Malcon X'in yaşadığı yıllarda halen ikinci sınıftı. Buna rağmen Siyahileri (Zanzibar adasından dolayı-zincirden dolayı da olabilir, bu adın kökeni ile ilgili rivayetler çeşitli-Zenci, Nijerya'dan dolayı Negro ve Habeşistan denen bu insanlar, halen vatandaşlık hakları için örgütlenememesini nefret azlığına bağlıyordu. Bu durumu, İngiliz egemenliği zamanında Hindistan için Muhammed İkbal hissetmişti. Bizim Hintliler (O zamanlar Pakistan, Hindistan'ın bir parçasıydı), İngilizler Hindistan'ı terk etse bile, taştan, çamurdan İngiliz yapar, hizmet eder, demişti.

İnsan bilgisayar gibi sadece matematiksel bir mantıkla düşünmez, duygularıyla da düşünür. Bazı şeyleri anlamamız için o şeyleri sevmemiz ya da nefret etmemiz gerekir. Bu empati, yani kendimizi mazlum yerine koymak ile aynı şey değildir; sadece o mazlum adına değil, dünyanın kötü bir yer olmasına karşı olmaktır. Bu duyguyu yoğun ve uzun süre yaşamaktır. Bunun için de güçlü bir hafızaya sahip olunmalı ve sık sık anmalar yapmalı ve sanatın da konusu yapılmalıdır. Amerika, yaklaşık otuz -kırk yılda bir, Pearl Harbour baskını ve Omaha plajı çıkarması filmi yapıyor. Bol bol savaş filmi yapıyor. Bunların amacı sadece para kazanmak ya da Amerikan gücünü dünyaya tanıtmak değil, o ülkenimn düşmanlarına karşı nefret duygusunu; dünyayı kurtarmanın kahramanlık duygusunu da korumak. Aleviler olarak hangi katliamın filmini yapabildik. Madımak Carinan'nın Günlüğü filmini iki kere sinemada izledim, bence mükemmel bir filmdi. Ekşisözlük merkezli bir sosyal medya lincinin kurbanı oldu, sebebi de katliamı konu almasıydı, otobüs sahnesinde anlatılan fıkrayı bahane ettiler. Oysa Süleyman Demirel hakkında böyle fıkralar hep anlatılırdı. Asıl istenmeyen şey, bu filmin olmasıydı. Böylece katliam, pek çok katliam gibi unutulacaktı ve kısmen başarılı da oldular. 2 Temmuz anmaları her sene biraz daha sönükleşiyor.Muhalif kanallarda bile uzun zamandır Maraş-Çorum katliamları ile ilgili program yapılmıyor. Herkes bu olayları sağ-sol kavgası, Ülkücülerin Alevi düşmanlığının sebebini de Alevilerin solcu olması olduğunu sanıyor. Oysa Milas, Ula ve Aydın'da katliamlar daha 1961'de sağ-sol kültğrü tam oluşmamışken olmuştu. İlk saldırıların olduğu 1956-57 gibi tarihlerde Alevilerin çoğu Demokrat Partiye oy veriyordu. Biz kendi tarihimizi yazmadığımız, anlatmadığımız için bizim yerimize tarih yazılıyor. 12 Eylül rejimi, Alevilere yaptığının azıcığını Kürtlere yaptı ve terör önce tüm Güney Doğu'yu, sonra tüm Türkiye'yi sardı. Diyarbakır cezaevinin işkenceci başı Esat Oktay Yıldıran, adını değiştirip, yüzünü tanısa da sesinden tanıdı ve bindiği otobüste vuruldu. Son sözü, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu.

Pek çok Alevi ise sisteme karşı öfkesini Marksist-Leninist örgütler ile, Kürt olmadığı halde Pqq'da buldu. Aleviler olarak o kadar katledildiğimiz halde intikam peşine düşmedik, çünkü yeterince öfkelenmedik, yeterince nefret etmedik. Onların bize nefretinin sistematik olduğunu anlamadık. Oysa her katliam, uzun süreli bir hazırlığın ürünüdür, bir anlık öfkenin değil.2 Temmuz 1993'de hedef Aziz Nesin falan değildi, tüm Sivas ilindeki Alevi yerleşimleriydi; Muhsin Yazıcığlu ve Temel Karamollaoğlu'nun asıl hedefi 1978 'de Maraş'da yapıldığı gibi bir katlaim yapmaktı; hem de SHP iktidar ortağıyken. Kendimize itiraf edemesek bile, 5 Temmuz 1993, Başbağlar katliamı olmasaydı, bunu gerçekleştirebilirlerdi. Pqq'nın hedefi, oluşan nefreti, kendisine sempatiye çevirmekti. Sağcılar bunu anladı ve Kürt sorunu ile Alevi sorununu ayırmak için Cem vakfını kurdurdu. O zamanlar ülke, Siyasal İslam'ın iktidarına hazırlanıyordu. 1995 yılında Refah Partisinin seçimleri kazanmasından sonra Mehmet Barlas, Sabah gazetesiindeki bir köşe yazısı ile bunun başlangıcını yapmıştı. Aynı yıl, 1995'de olan Gazi Mahallesi progromu, Alevilere sıpındıkları büyük şehirlerde de rahat bırakmama planıydı. Güner Ümit ve Mehmet Ali Erbil gibi medya maymunlarının söyledikleri sözler gaf değil, planlı saldırının bir parçasıydı. İçimizde yeterince nefret olmadığı için anlayamadık.

Oysa muhafazakar-dinci kesimin içinde yeterince nefret vardı, bu yüzden Kılıçdaroğlu'na hiç ısınamadılar ve o olduğu müddetçe CHP,  %25 cam tavanı aşamadı. Bu nefretleri sayesinde onun %1' bile etmeyen partilere baüışladığı 39 milletvekiliğinin zavallılığını, mühürsüz oylara itiraz etmemesinin işbirlikçiliğini anladılar. Sol ise, sağdan yeterince nefret etmediği için, altılı masa ya da Ekmeleddin'i tam anlayamadı.

Soldaki ya da Atatürkçülerdeki (Kenanistler değil) nefret eksikliğinin sebebi, propaganda eksikliği ve herşeyi anlatmama, tarihi tam öğretmeme eksikliğidir. Sağcılar sadece basın kurumları ile değil, Kuran kursları, imam hatipler, Ülkü ocakları ve benzeri bir çok yerde yalanları sıralıyorlar. Bu yalanlar açığa çıkınca, daha büyüğünü anlatıyorlar. Bizse olan gerçekliği dahi anlatamıyoruz, anlatınca eksik anlatıyoruz. Son padişah Vahdettin'in saraydan, bir ambulansa binerek gittiğini, gemiye de ambulans içinde gittiğini anlatmıyoruz. San Remo'da kırk odalı bir sarayda yaşadığını anlatmıyoruz. Siz hiç kırk odalı bir eve misafir oldunuz mu? Meşhur dizilerin yapıldığı Boğaz Yalıları kırk odalı değil; mesela meşhur Sait Halim Paşa yalısı o kadar büyük değil. Sait Halim Paşa, Osmanlı'da uzun yıllar sadrazamlık yaptı. Padişah, San Remo'ya sadece üzerinde taşıdığı değerli eşyaları değil,  bankadaki parasıyla da yerleşmişti. Saltanatın kaldırılmasıyla gelenler yüzünden bu saray da dar gelmişti. Kumarbaz damatları yüzünden borçlanınca, naaşına el konmuştu. Herkes Osmanlı'daki Alevi katliamlarını biliyor, oysa Osmanlı, işine gelmediği zaman, Mevlevileri ve Nakşibendileri de katletmesini bilmişti. Kadızade ailesinin Mevlevi katliamları, Alevi katliamlarından daha büyüktür. Osmanlı'da Aristokrasi yok sanıyorsunuz. Faik Reşat'ın Eslaf adlı kitabında basbayağı bir Aristokrasi görüyorsunuz, özellikle din bürokrasisi anlamında. Ben Kadızadeleri, ilk defa Kanuni döneminde ortaya çıktılar sanıyordum, meğer Fatih döneminde de etkinmişler, müfdü, kazasker falan oluyorlarmış. Monarşi olan her yerde, aristokrasi de olur. Bazi aileler zamanla gözden düşmüş, bazıları sonradan aristokrasiye katılmış ama aristokrasi hep varmış. Bu aristokrasi, İstanbul'la sınırlı da değilmiş.Taşra şehirlerinde de benzer aristokrat aileler, yani ayanlar (çoğunlukla mültezimlik yapan) aileler varmış.

Bugün pel çok kişinin keşke Yunan kazansaydı demesinin sebebi, toplumdaki konumlarından daha çok sevmesi ve dedelerinin Osmanlı dönemindeki konumu istemeleridir. 2026 İran-İsrail ve A.B.D savaşı sırasında, sosyal medyada İran Şii diye bağıranlar, konumlarını kaybetmekten korkanlardır. Zamanında İngilize uşaklık edenler, bu gün efendileri Amerika'nın hizmetindedir ve onların da çocukları bir gün keşke İsrail yıkılmasaydı diyecektir.

Solcu-Atatürkçülerde iktidar hırsı yeterli olmadığı için öfkesi ve nefreti de eksin, saman alevi gibi parlayıp, sönüyor çabucak. İçimizdeki hainlere karşı da bu böyle, Kılıçdaroğlu'nun, butlancılığının affedileceği, tekrar CHP'nin %25'lik konfor alanına döneceği ümidi de buradan geliyor. Yetmez ama evetçileri nasıl unuttuk? Nobel ödülü unutulmuşken, Netflix dizisi geldi ve yetmez ama, aptalca bir gençlik hatası gibi görülmeye başlandı. Sadece Pamuk değil; Adalet Ağaoğlu, Sezen Aksı vesaire; Ağaoğlu, en büyük enayiliğim dedi. Ölünce ailesi para gücü ile uzun süre Ağaoğlu'nu o zamanlar sayısı çok fazla olan edebiyat dergilerine kapak oldu. Bu daha çok ailenin maddi gücünü kullanması ile ilgiliydi. Gene de ne çabuk unuttuk yeymez amacıları? Unuttuğumuzu unuttuğumuz başka bir var; Bülent Ecevit; Kılıçdaroğlu tam da onu taklit ediyor. Kendisi Maraş katliamına engel olamadığı (ya da olmadığı ) gibi, 12 Eylül'den sonra yasaklı olduğu halde karısı Rahşan'a kendi partisini (DSP) kurdurtup, 12  Eylül öncesi CHP'lilerden hiç birini partisine almadı. Yıllarca muhalefete muhalefet yapıp SHP 'ye (12 Eylül'de CHP kapaınınca kurulmuştu) saldırmakla vaktini geçirdi. SHP, Deniz Baykal'ın tekrar kurduğu CHP ile çelişip oy kaybettikçe, DSP oy kazandı ve nihayet o zamanın barajı %10'u geçti. SHP, hem CHP ile rekabetten oy kaybedip durduğu ve Atatürk'den kalan miras'a yazık olduğu gerekçesi ile CHP çatısında birleşti. Deniz Baykal zerre kadar sevilmediğinden, CHP gene oy kaybetti ve en nihayetinde baraj altı kaldı. Sonra bu oylarda 1999'da DSP birinci parti oldu. 2002'de aynı oylarla CHP, ikinci parti oldu, barajı geçen iki partiden biri oldu.

Sağda gözden düşen tam düşüyor. Bir zamanlar sağ medyanın amiral gemisi Tercüman gazetesiydi. Bu gazete İLKSAN yolsuzluğu davasından sonra gözden düştü. Şimdi adını anan yok. 28 Şubattan faydalanmak isteyen, baba diye anılan ve tüm sağ siyaseti bir orkestra şefi gibi yöneten Süleyman Demirel, unutuldu.Çünkü sağıclar öfke ve enfreti iyi biliyorlar, çünkü 1950'den beri elde tuttukları iktidarı kaybetmek istemiyorlar. Atatürkçüler, solcular ise iktidar yolunda kendilerine yapılan kötülükleri yapanlara misliyle ödetmeden ciğerimizi soğutmamalıyız. Bir insandaki  iyiliği görmek için o insanı az da olsa sevmek ne kadar gerekliyse, o insanın kötülüğünü görmek için o insandan kötülüğü kadar nefret etmeliyiz.

Bize yapılanları unutmamak için tekrar tekrar anmalıyız.

7 Mayıs 2023 Pazar

BOĞA BOĞA FİLMİ SICAK GÜNLER'DE LİNÇ KÜLTÜRÜ

 


Boğa Boğa filmini taze izlemişken, kendi yorumumu yazmaya karar verdim. Her iki filmi de izleyenlerin pek çoğu, nesini benzettiğimi anlamamış olabilirler. Her iki filmin konusu da linç de suçu anonimleştirme. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/kurak-gunler-ve-suru-davranisi.html ) Filmde Kıvanç Tatlıtuğ'un oynadığı Yalın karakterine saldırılar bireysel gibi de görünse, sürü davrnışı. Yalın karakteri bir Ponzi dolandırıcılık sisteminin görünen yüzü ve sürekli hedef oluyor. Ponzi denen kitlesel dolandırıcılık sistemlerine girenlerin çoğu gönüllü girer ve bu sistemlerde paranızı son anda çekerseniz çok para kazanırsınız. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/02/elon-musk-bitcoin-yimpas-kombasan-ve.html ) Bu son an çoğu zaman kaçırılır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/01/kandirilmanin-kabul-edilebilirlik_21.html) Para yatıranlar kandırılmış değildir. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/05/dolandiricilari-ve-dolandiriciligi.html ) O sadece zamanlama hatası yapmıştır. Jet Fadıl diye biline Fadıl Akgündüz, her seferinde yüzde seksen aynı kişilerden vurgun vuruyor. Çünkü pek çoğu, parasının bir kısmını kurtarıyor. Ponziye para yatıranların pek çoğuna dikkat edin, etrafındaki arkadaşları sisteme yönlendirir. Titan saadet zinciri gibi bazı pomzilerde birilerini davet etmen, kazanman ya da daha çok kazanman için şarttır. Titan gibi illa sisteme birilerini sokman gerekenler olduğu gibi, bayilik adı altında, yiyecek, makyaj malzemesi veya başka şeyler satan ya da satıyormuş gibi yapan ponzilerde de sisteme yeni kişiler katarak, kazancı arttırabilirsin. Oysa bazı ponzilerde, sisteme birilerini davet etmenin herhangi bir kazancı ( görünürde) yoktu. Bunu yapmalarının temel sebebi, sistemin yaşaması ve ilk katıalanların daha fazla katılması için, katılımcı sayısının çok olması gereklidir. 

Filmde oyunculuklar dört dörtlük. Hele Kıvanç döktürüyor. Oysa çarpışma dizisindeki kötü oyunculuğunu bayağı eleştirmiştim. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/11/carpisma-ve-diger-mafya-derin-devlet.html ) Kıvanç'ın Erkan Baş'a benzediği makyaj ve saç-bıyık sitili de, hem Onur Saylak'ın Türkiye İşçi Partisinden aday olması ile ilgisi var mı acaba? Tatlutığ'un bu makyajı kabul etmesi, sadece jön değil, karakter oyuncusu olmaya karar verdiğinin de göstergesi. Sadece bu kötü makyaj değil, böyle ünlü bir jön olmasına rağmen, Yalın gibi ezik bir karakteri oynaması da bir cesaret işi. Filmdeki Yalın, filmin sonuna az kalaya kadar karısının kontrolünde. Jıvanç'ın eşini oynayan Funda Eryiğit, filmin gizli başrolü. Filmde Yalın, tutuksuz yargılandığı ponzi olayından dolayı hedef. Onu tek kıstıranlar, ya öldürmeye kalkıyor ya da jandarma astsubayı gibi tehdit ediyor. Filmi izlediğinizde Yalın'ı tüm bu linçlere gönderenin karısı olduğunu göreceksiniz. (Ben filmin sonunda anladım) Filmin ucu açık sonla bitmesi de enteresan.

Filmin en dikkat edilesi karakteri jandarma astsubayı. Kayıp birinin dosyası nasıl böyle birdenbire kapatılır ve o kayıp ile son görüşen, üstelik o kayıpla husumet sebebi varken? Astsubay da nasıl olsa karşıya (Yunanistan) gemiştir, diyor. Demek ki linç için kışkırtanlar, bazı kayıpları göze almış.

Bence film, sık sık izlenecek, son yılların entellektüel ağırlığı en yüksek filmlerinden biri. Özellikle linç kültürünü çok iyi anlatıyor. Ben bir daha izleyeceğim, çünkü görmediğim ayıntılar var. Hiç bir linç girişimi, bireylerin veya kitlelerin anlık gafleti değildir. Bunu bu blogda daha önce de yazdım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/ahmet-kaya-olayi-orneginde-progrom-ve.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/12/maras-corum-sivas-ve-diger-katliamlar.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/03/maras-corum-sivas-ve-diger-katliamlar.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/12/maras-katliami-konusunda-konusulmayanlar.html

8 Nisan 2022 Cuma

AHMET KAYA OLAYI ÖRNEĞİNDE PROGROM VE LİNÇLERİN ÜÇ YALANI



 1)Ani öfke krizi: 

Ahmet Kaya'nın saldırıya uğradığı gecenin, Gülten Kaya'nın ağzından anlatıldığı Ordaydım belgeselini izledim. Orada saldırganların ani öfke krizinin yalan olduğunu anladım. Aslında saldırganlar, çok önceden örgütlenmiş,  ne söyleyeceklerini ve nerede duracakları bile önceden belirlemiş.  Bu örgütlenmeye katılmayan sanatçıların bir kısmı ortadan sıvışmış, bir kısmı da Ahmet ve Gülten Kaya'yı savunmaya çalışmış.

Basın mensupları ise ilginç bir şekilde saldırganları net çekme çabasında. Ayrıca her şey bitip, evlerini dönmek için arabalarına binerken de suratlarına flaşları patlatıp, daha da yaralama çabasından da olayların planlı olduğu anlaşılıyor.

Öte yandan linçe katılanlar, o yıllarda Tansu Çiller-Sedat Peker etrafında dolaşan, bu ikilinin her etkinliğine koşan sanatçılar. Sonraki yıllarda da Reisçi olmuşlar, kazara bile muhalif olmamışlar.  Zaten pek çoğu yırtık dondan çıkarcasına iktidar yanlısı ya da muhafazakar açıklamalar yapıyor.

Sivas katliamı için de benzer şeyler denildi. Oysa yıllar sonra ortaya çıkan bazı fotoğraflarda, pek çok kişinin camiden ellerinden benzin-gaz yağı bidonlarıyla çıktığı görülüyor. Yani masumca namaz kılmaya gittiğiniz camilerde, progrom yapmak için silah ve yanıcı maddeler olabilir.

Ahmet Kaya'nın linç gecesi öncesi Kürtçe klip çekeceğini belli ki daha önce birilerine söylemiş. Oradakilere pek de sürpriz olmamış. Öyle olsaydı tek tük bağıran ya da ortamı terk eden olurdu. İnsanlar kolay kolay kalabalıklarda tek başına saldırıda bulunmaz. Oysa görüntülere baktığınızda koro halinde bağırıyorlar.

Ayrıca bu grup, daha sonra çözüm süreci ve Habur sınır kapısında olanlara ses çıkarmadığı gibi, bu sanatçıları, her hangi bir şehit cenazesi veya her hangi bir milliyetçi etkinlikte görmedik. Hatta bu ekipten bazıları çözüm sürecini desteklemişti.



Maraş katliamının en erken hazırlıkları iki yıl öncesidir denilmekte. Oysa 1972 yılında işlenen Ali Balseven cinayetine dikkat çekmeli. 1973'de öldürülen Alevi-Ülkücü gencin cinayetinin suçunu Atsızcılar, Türk-İslam sentezcilerine, yani Türkeş taraftarlarına atarlar.

Oysa bu önermede iki eksik olan şey vardır. Birincisi Ülkücülerin ya da Türkeşçilerin içinde zannettiğinizden daha fazla Alevi, Kürt ve hatta Ermeni vardı ve halen gerek MHP, gerekse diğer ırkçı-milliyetçi grupların içinde bolca azınlıklardan vardır. Türklerin azınlıkları ya da yönettikleri etnik gruplardan bireyleri devşirme almalarının geleneği çok eskidir. Ben Osmanlı'dan başladı sanıyordum ama Selçuklularda da Yeniçerilik ve Enderun benzeri kurumlar varmış. Gerçi Osmanlı, tımarlı sipahiler, yeniçerilik ve Enderun'u doğrudan Doğu Roma, yani yanlış bildiğimiz adla Bizans'dan almıştır. Hatta Enderun, adı bile pek değişmeden Andarun adı ile Asur devletinde bile vardı. Çok uluslu imparatorluklar, egemen oldukları toplulukları, içlerinden bazılarını kendilerinden yapmadan yönetmeleri çok zordur.

İkinci eksik olan şeyse, Ülkücülerin ya da Atsızcıların Alevi katliamları, Türkiye'de sağ-sol çatışmalarından ve Türkeş'in Atsızla (sözüm ona yolunu ayırdığı) 1968 Adana kongresinden çok önce başlamıştır. 1961'de Aydın şehir merkezinde sekiz Alevi katledilmiştir. Bu tarihten daha önce de saldırılar vardır ve 1961'de henüz Türkiye'de henüz sağ-sol kamplaşması yoktu. Kaldı ki bu tarihten önce de

Peki Ali Balseven'in öldürülmesi, fikir ayrılıkları mıydı? Ülkücülükte de tüm faşizan örgütlerde fikir ayrılıkları öyle ölümcül çatışmalara sadece süper liderleri (burada Başbuğ Alparslan Türkeş oluyor) öldükten sonra olası makam çatışmalarında olasıdır.

Öyleyse Ülkücüler, içlerindeki Alevi bireyi neden öldürdüler? Burada Ali Balseven'in Maraşlı olduğunu öğrendiğimizde cinayetin sebebini anlayabiliriz. Zaten ailesini öldürecekleri arkadaşlarını daha önce öldürmüşlerdir; sonradan kendilerine düşman olmasın diye. Atsız'ın sonradan yazdıkları sadece katliam planlarını saklama çabasıdır.

Kaldı ki Atsız'da, Niğdeli Kadı Ahmet'in Taptukiler üzerine yazdıklarını kullanarak, Türkiye'de sağ-sol kavramları daha hiç bilinmiyorken Alevi düşmanlığını körüklemiştir. (Şimdilerde çocuklarına Yunus Emre adını koyan muhafazakar Sünni aileler üzülmüş müdür, sanmam.) Ülkemizdeki pek çok progrom, böyle uzun süreli bir hazırlığın sonucudur.

2)Pek çok şeyden habersiz masum saldırganlar: O gece madem o saldırganlar çok sinirliydi ve öfke krizindeydi, neden Ahmet Kaya ve Gülten Kaya öldürülmedi ve ciddi bir yara almadı? Çünkü öyle planlanmıştı. Zira asıl linç, sonraki günlerde Ertuğrul Özkök'ün yönetimindeki koro tarafından yapıldı. O kalabalık, nereye ne kadar saldıracağını biliyordu. Hiç biri Ahmet Kaya ve Gülten Kaya'ya ölümcül bir şekilde saldırmadı. Gülten Kaya'nın alnına gelen çatal bile hesaplıydı.

Trakya (1934), Maraş, Çorum, Sivas ve benzeri progromlarda saldırganların çok az, çoğu kez de hiç devlet kurumuna saldırmadığına ya da hasar vermediğine hiç dikkat ettiniz mi? Her saldırgan, gitmesi gereken yeri bilir. Mesela hem Maraş, hem de Çorum'da camide cenaze sahiplerine saldırır ama camiye zarar vermezler.

Ama pek çoğunun savunması, tesadüfen orada oldukları ve sonradan olacaklardan haberi olmadığı yalanıdır. Hatta Sivas olaylarının ertesinde, o zamanlar Hürriyet gazetesi, o zamanlar gazetede köşe yazarlığı yapan Emin Çölaşan'a yazılmış ya da yazıldığı iddia edilen bir mektubu manşetine taşımıştı. Bu masum adam, camiden benzin bidonları ile çıkanları görmemiş mi?



3)Faşizmin yalancı pişmanlığı:

Olaya katılanların ve olayın basın saldırısının koro şefi Ertuğrul Özkök'ün, özellikle çözüm sürecindeki yalancı pişmanlığına. Siyasi düzen değişse, gene Ahmet Kaya'yı linç ederler.

Acı gerçek şu ki, kimse cezasını çekmeden pişman olmaz. Ben katliamlardan dolayı pişman olmayı bırakın, üzgün olan bir Maraşlıya, Çorumluya, Sivaslıya rastlamadım. Bu şehirler de Drasden, Hiroşima ve Nagazaki gibi bombalansaydı, belki de pişman olurlardı.

Gene Atsız demişken. Oğlu Yağmur Atsız neden yetmişinden sonra tüm sola ve Kürtlere sırt çevirdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/yagmur-atsizin-muhtesem-bitisi.html) Çünkü gerçekte solcu falan değildi. Sadece babasının suçlarının bedelinden kaçtı. Bir ara kardeşi Buğra'da Cumhuriyet gazetesinin Almanya bürosunda çalışıyordu. Kanada'da bir süre Ateizm peygamberliği yaptı, şimdi yeniden Türkçü-ırkçı tavırlar içinde. Çünkü iki kardeş de ırkçı olarak babalarının bedelini veremezdi. İkisi de yurt dışında olsa, babalarının ideolojisi yalan olacaktı.,

Buğra bey Kanada gibi medeni bir memlekette, Türk ırkçılarının gururunu okşayıp babasının kitaplarından telifini yiyor. Oysa onu Kanada'da rahatsız eden olsa böyle ırkçılık yapmaz. Ya da o ırkçılığı Kanada'da yapsın bakalım.