posttravmatik stres bozukluğı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
posttravmatik stres bozukluğı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2026 Pazartesi

ERKEK EGEMEN TOPLUMLARDA BABA TRAVMALARI



Sosyoloji öğrenmenin faydası, bireysel sandığın promlemlerin önce toplumsal, sonra da evrensel olduğunu öğrenmektir. Toplumlar zaten pek çok açıdan birbirine benzerken, kitle iletişimi ve benzer kapitalist ekonomiler yüzünden iyice birbirine benzemeye başladılar. Kapitalizimden ya da coğrafi keşiflerden önce de insanlıkta pek çok benzerlikler vardı. Bir kere dünyada pek az kadın egemen toplum vardır. En büyükleri Endonezya'da yaşayan Minangkabaular. Müslüman olmalarına rağmen erkeklerin boşanma ve mülk edinme hakkı yok. Buna benzer pek az kadın egemen topluluk var. Diğer bir dünya genelinde ortak unsur da tek eşlilik, hemen her toplumda en yoğun evlilik, tek eşlilik. Diğer yandan bu tek eşliliğe rağmen, zengin ya da hali vakti yerinde erkeklerin çok eşliliği veya metres tutmaları da çok yaygın. Aslına pek çok toplumsal olgu, bu erkek egemenliğin yayılması ile de yayılmış. Bu yüzden dünya çaoında ciddi bir feminist sosyoloji akımı var. Pek çok kadın sosyolog, tomlumsal sorunlarda erkek egemenlik sorununu tartışıyor.

Erkek egemenliğin bu kadar yaygın olmasının temel nedeni, erkeklerin kas kuvveti ve pek çok işte bu kas kuvvetine ihtiyaçtır. Oysa makineleşme erkek egemenliği geçersiz hale getiriyor. Büyük savaşlardan sonra ağır işlerde kadınların da çalışabildiği görününce insanlık her yetkiyi erkeklere vermekten vazgeçti. Gene de erkekler bu egemenlikte direniyor, iktidar alanlarını kaybetmek istemiyor. Kadınlar da erkek koruyuculuğunu, erkeklerin dünyasınan faydalanmayı, her şey rağmen istiyor. Egemenliğini kaybeden erkeklerse, eskisi gibi koruyucu olmak istemiyor. Türkiye gibi ülkelerde erkekleri bu sözde ve giderek daha da sözde kalan erkekliğin bedelini, üstelik yer yer artarak ödemeye devam ediyor.

Erkek egemenlikte çocuklar da çok ezilir. Babalar çocuklardan başarı bekler. Çocuğun bakımıyla minimum ilgilidir. Pek çok baba, çocuğunun hangi sınıfına gitmez, veli toplantılarında pek çok kez sadece anneler görülür. Boşanmalarda çocuklar babasız kalır. Özellikle muhafazakar babalar, kadından -boşanınca, çocuktan da boşanmış gibi yapıyorlar. 17-25 Aralık 2013'den sonra muhafazakar kesimde boşanmalar, patlama yaptı; 15 Temmuzdan sonra da astronomik hale geldi ya da bir öğretmen olarak ben öyle gördüm. Buraya kendi babamla ilişkilerimi yazacaktım ama bir sosyolog olarak, olayı bireyselleştirmemek gerektiğini fark ettim. Gene de biraz anlatmam şart. Ben disleksi (yani dikkat eksikliği, hiperaktivite ve özel öğrenme güçlüğü) ve biraz da otistik (içe dönük) birey olarak hayatta hiç başarılı olamadım. Bana karşı hep sinirliydi Bendeki sorunu ilk defa ilkokul birinci sınıftayken fark etti. O zaman ilk okulun arkasında kepçe çalışıyor ve kalabalık bir topluluk da bu kepçeyi seyrediyordu, ben de onlarla seyrediyor, zili de duymuyordum. Öğretmenimiz de bu durumu umursamıyordu. Birinci sınıfın ilk haftalarında ben uzun süre derslere girmedim. O zamanlar orada bir su tulumbası vardı, onunla oynuyordum. Babam bunu öğrenci, önce bei dövdü, sonra tulumbadan su içirip, sınıfıma yolladı. Geçmişe bakınca, babamın benimle duygu bağını koparmıştı. Bana Jorandi deyip, duruyordu. Jorandi, dedemin lakabıydı ve bana denildiğine göre yas tutan, ağlayan demekmiş. Rahmetli dedem, fiziksel olarak bana benzemezdi, uzun boylu ve mavi gözlüydü; muhtamalen gençliğinde sarısşındı.Bana benzeyen tarafı, hiperaktivitesiydi. Üstelik yetim büyüdüğünden, poblemleri ile tek başına mücadele etmişti. Babası, yani büyük dedem, Koçgiri isyanında öldürülmüştü. Babasız büyüdüğü için sevecen bir baba olamamıştı ve babam, sürekli kendi babasının gaddarlıklarını anlatmaktan zevk duyuyor gibiydi. Babamla ilgili asıl kırılmam, sünnetimdi. Son derece geç bir yaşta, orta iki, yani yedinci sınıfın yaz tatilinde, bir gün ansızın oldu. Ankara dışında bir yerlerde kamyonuyla harfiyat işinde olması gereken babam, ansızın eve geldi ve beni alıp, emekli cerrah Vahap'un muayenesine götürdü. Bir kaç saat içinde iş bittiyse de yarası yaz sonuna kadar iyileşmedi. Kötü bir sünnetçiydi. Bana bir sünnet düğünü yapmadığı gibi, ailem ve akrabalarım, bir oyuncak ve ya benzeri bir avuntu bile vermedi, akrabalar ve mahalleden de bir hediye gelmedi. Babam yaz bitene kadar eve uğradıysa da, bana bir geçmiş olsun bile demedi. Sevilmeyen evlat olduğumu orada hissettim. Çocukluğum ve gençliğime dair her ayrıntıyı anlatmayayım, Murathan Mungan'ın dediği gibi, örselenmiş bir çocukluk, işte benim hikayem. Orta üç, yani sekizinci sınıfla, lide bir yani dokuzuncu sınıfta kaldım. Bu süreçlerde okuldan aurıldım ve bana beklemeye kaldın dediler. İlkinde bir saatçide, ikincisinde de benden yirmi yaş kadar büyük kuzenimin otomobil-kamyon sattıpı dükkanda çalıştım. Saatçi çok zoru, bana iş öğretmendiği gibi beni dövüyordu, onun babama şikayet etmeyi düşünüyordum ama o beni babama şikayet etti. Bütün bunlara bir de çevrenin benimle uğraşması da vardı. Gene de ben, bir şekilde 1993 yılında liseden mezun oldum. O yıl Ülkü ocağına takıldığım yıldı aynı zamanda. Bunu ailem de öğrendi ve evin içinde dışlanma dönemim başladı. Zaten politik konularla uğraşmaktan, pek de ders çalışmamıştım, ailem Ankara dışını yasaklayınca, sınavı da kazanamadım. O yıl babam beni tekrar dershaneye göndermedi, bir kaç ayrı işte çalıştım. Babam beni bir de sürücü kursuna yazdırdı. Kurstan sonra azarlayıp, linçledi ve bir daha direksiyonu elime vermedi. O yıl sınava girmem için askerliği tecil ettirmem gerekiyordu. O zamanlar askerlik şubesi Bahçelievler'deydi ama işlemler için aynı gün Dışkapı'daki Mevki hastanesine (askeri hastane) gitmemiz gerekliydi. İşleri arabayla kovalıyorduk, o gün iki ya da üç kere gidip, geldiğimizi hatırlıyorum. Bir ara babam, arabada bana döndü ve şöyle dedi:

-Sinan, sen ne bu sınavı kazanırsın, ne de bu okulu okursun. Ümit kalacağına, emek kalsın, dedi. Ben ertesi yıl, babam dahil bana inanmayanlara inat, hem üniversite sınav puanımı az da olsa arttırdım, hem de sınavı kazandım; dört senede mezun olup, öğretmen atandım. Buna rağmen babamın alaycı, zorbalayıcı tavırları değişmedi. Hatta kırk yaşımdan sonra araba kullanma konusunda gene beni aşağıladı.

Oysa hayat, bana olduğu kadar babama karşı da acımasızdı. Ben disleksi, hatta biraz otistiksem, o da alzeimer oldu. Hastalık yavaş yavaş ilerledi. Üzerine kalp sorunları zaten eskiden beri vardı. Yaşlandıkça ticari girişimleri de başarısız oldu, ortağı tarafından dolandırıldı. Yaşlandıkça ve hastalandıkça etrafındaki insanlar azaldı. O ise benimle konuşmak istiyordu. Bense artık onunla bağımı fazlasıyla koparmıştım. Benimle konuşmak istedikçe, nasılsın diye sordukça; bu sefer ben eskileri ortaya attım, Nasıl diye sorduğunda, okuldan gözüm mor döndüğümde, sen böyle nazik çocuksun, dayak ye ye gel demesini hatırlattım. Bana sünnet için bir hediye bile almayıp, kuzenlerimin düğünü için koşuşturmasını, kuzenlerime araba sürmeyi öğretip, bana kavşağa girerken biraz geç fren yaptığım için  o.ç diğe bağırmasını ev daha nice şeyleri hatırlattım. 

Bütün bu süreçte babama karşı tek tavrım, onuna sohbet etmeyi red etmekti. Annemle beraber, bakımını ve ihtiyaçlarını hiç ihmal etmedim, daha doğrusu etmedik. Konuşma ve kas becerileri giderek geriledi. Sonunda şubatın sonlarına doğru öldü ve ben babamla küs gittim.

Baba olmak kolay, babalık yapmak zordur. Erkek egemenliğine, babalık konumunuza çok güvenerek, ilgisizlik, horgörü yapmakve genç insanı ezmek, öğüt verme bahanesiyle herkesin önünde aşağılamk falan; bunlar kolay işler. Yirmi sekiz yılda ço çeşitli okullarda çalıştım. İlk yüzde birden, son yüzde bire kadar. Bir kaç güne kadar da emekli oluyorum Bu süreçte çocuklarda ve gençlerde yüzde doksan beş oranında baba travması gördüm. Ben de onlardan farklı değildim.


10 Mayıs 2024 Cuma

İKTİDARLARIN TRAVMA SONRASI STRESİNDE İNKAR VE ÖFKE AŞAMASI

 


Travma Sonrası Stres bozukluğu yada Posttravmatik Stres bozukluğu, insan dahil tüm  canlıların, büyük felaketler sonrasında (gerçi her felaket büyüktür) yaşadığı psikoloji durumudur. Bu durumun aşamaları, inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul olarak sıralanır. Bunun geri kalanını psikologlara sorarsınız. Ben inkar ve öfke aşamasından bahsedeceğim, o da siyasi olarak.

Birebir diyemeyeceğim ama kitleler, partiler, devletler ve benzeri toplumsal oluşumlarda şoklara benzer tepkiler veriyor. Önce inkar ve öfke aşamasında oluyorlar ve cahil bir topluluksalar, uzun süre o aşamada kalıyorlar. Sürekli bir inkar, sürekli bir kendini büyük görme çabasında oluyorlar. Yer yer depresyon da uzun sürüyor. Biz adam olmayız, böyle gelmiş, böyle gider söylemleri sürüp, gidiuyor.

Osmanlı tarihini ele alalım. İlk büyük yenilgisi olan 1571, İnebahtı (Avrupalılar Lepanto) 'dan sonra, dönemin kudretli sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, gerçek bir devlet adamı tepkisiyle, yakılan donanmanın yenisini yaptırmış, bunun içinde hem devlet hazinesini, hem de devlet kademesini seferber etmiştir. Tüm şehzadeler, hanedan üyeleri, şehzadeler, vezirler, valiler, kısaca tüm has ve zeamet denen büyük tımar sahipleri, büyük servet sahiplerini, devlete en az birer gemi vermesini istemiştir. Sonrasında o meşhur sözünü söylemiştir.

Biz onların kolunu (Kıbrıs'ın fethini kastediyor) kestik, onlar bizim sakalımızı traş etti. Kesilen sakalın yerine, yenisi daha gür çıkar ama kesilen kolun yenisi çıkmaz.

Oysa asıl kolu kesilen, Osmanlı'ydı. Osmanlı, ölü ve esir olarak kaybettiği on binlerce denizcinin yerine yenisini yetiştiremedi. Ticaret rotalarının değişmesi, mini buzul çağının ürettiği kuraklık ve seller, Celali isyanları ve benzeri olaylar yüzünden ekonomi krizde olan Osmanlı; Hint okyanusu donanması ve Tuna- İdil gibi nehirlerde savaşacak ince donanmasına önem veremedi. Yani aslında kolu kesilen Osmanlı oldu.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/inebahtida-kesilen-kolumuz.html

Oysa bu zafer, Haçlı ittifakı açısından da pahalı olmuş, hatta bir ara Osmanlı kazanıyor gibi olmuştu. Osmanlı, Uluç Ali Reis önderliğinde donanmasının bir kısmını kurtarmıştı. Fakat Osmanlı, denizci bir millet olamamıştı. Tüccar bir millet de değildi Osmanlı.Ticaret büyük ölçüde gayrı Müslümlerin, çoğu kez de Yunan ve Yahudilerin işiydi. Osmanlı, dini hukuk gereği Müslüman olmayanlardan daha fazla vergi alıyor, Hristiyanların da (devşirilmesi elzem olan kalifiye kişiler dışında) Müslüman olmasını engelliyordu. Kanuni, sırf bu yüzden Balkanlarda, Millet sistemi denen düzeni kurmuştu. Sokullu Mehmrt Paşa ise, istersek direklerini altından, iplerini sırmdan, yelkenlerini atlastan yaparız bu gemilerin diyerek, inkar tepkisi göstermiştir. 

Oysa İnebahtı yüzünden Osmanlı, Hint filosuna önem verememiş, Endonezya'daki Açe sultanlığına gerekli yardımı gönderememiştir.  İleride Rus imparatorluğu olacak Moskova knezliği ile mücadele eden Kazan ve Astargan hanlıklarına ince donanmayla (nehir donanması) yardım da gönderemedi. Yani bu yenilgi, Moskova'dan, Jakarta'ya, geniş bir dünyayı doğrudan etkiledi.

Osmanlı, bu inkar ve öfke durumunu hep sürdürdü. Uzun duraklama yılları boyunca , okul tarih kitaplarında anlatılmayan veya pek az anlatılan yenilgiler yaşadı. Girit adasının fethi ise 24 yıl sürdü.  Yayla İmamı tarihi tarihi diye döneminde yazılmış bir kitap vardır. Bir kaç yerde bu savaşa da değinir. Savaşa, Kalenderoğlu başta olmak üzere pek çok Celali elebaşı asker olarak gönderilir. Onlarda savaştan kaçarlar, askersiz kalan gemiler, kolayca Venediklilerin elinne geçer. Böyle nice olaylar olur. Savaş daha ziyade adanı  merkezindeki Kandiye şehrinin kalesinin kuşatması merkezli de olsa, Adriyatit ve Ege kıyıları da çatışma alanı olmuştur. 1939-40, Fin Sovyet savaşından sonra,  rivayet odur ki Fin delegesinden bir kişi Rus delegesine, Umarım aldığınız topraklar, ölülerinizi gömmeye yeter demiştir. (Rus kayıplarını internetten siz araştırın) Aynısını Venedikliler, Osmanlı için de söyleyebilirdi.  Karlofça antlaşmasına bir günde gelinmedi. Osmanlı, duraklama dönemi streslerinde (özellikle zafer gibi görünen bir yenilgi olan Haçova savaşına) inkar ve öfkeden öteye gidemedi. Sonuçta Karolfça antlaşması gümbür gümbür geldi.

Karlofça'dan sonra da Lale devri ile inkar dönemi başladı. Bu dönemim boş vermişliği ve yaşanan lüks de inkarın başka bir türüydü. Sonra bir öfke eylemi olan Patrona Halil isyanı ile sona erdi. Bu inkar dönemi, Rusların, Kafkasya'ya girmesi ve bugün adı Azerbaycan olan, İran'ın Kuzey Hazar kıyılarını ele geçirmesine sebep oldu.

İşin doğrusu Lale devrimde kabullenme de vardır. İlk defa müziğin notalara alınması, batı tarzı kesimde elbiselerin yavaş yavaş yaygınlaşması, Türk rokokosu ile mimaride batılılaşma gibi inceden pazarlık ve kabullenme başlamıştı. Ancak bu kabulleniş çok yavaş oldu. Sadece devlette değil, aydınlarda da vardı bu inkar ve öfke. Şinasi'nin tüm eserlerini içeren bir kitap elime geçti.

Şinasi, ülkemizde bugün herkesin bildiği bir isimdir çünkü ülkemizdeki ilk Türkçe tiyatro oyununu yazmış, Tazminat döneminin ilk ciddi sözlük yapıcısıdır. Bu kişinin şiirlerinde aydınlanma bekleriz. Oysa kendisi bir Skolastik ve Tasavvuf meraklısı. Şiirlerinde Newton, Farabi, Eflatın (Platon) ve El Kındi'ye laf atıyor, bunlar sırra eremez diye. Belki de Newton'dan bahseden ilk Türk ve Osmanlıdır zira daha öncesine rastlamadım. O da Newton'u hor görüyor. Birincisi o övdüğü sufilerin hepsini topla, dünyaya bu üç kişi,den herhangi birinin tırnağı kadar faydaları yoktur. Newton'u bilmem anlatmama gerek var mı? Mühendislik eğitiminde halen Newton fiziği okutulur. Akışkanlar mekaniği, statik, mekanik, aerodinamik gibi fizik alt dallarında halen Einstein fiziği yada kuantum fiziğinden çok, Newton fiziği geçerlidir (hesaplaması daha pratik diye.) Newton ayrıca son genelgeye müfredattan kaldrıılan integral dahil, pek çok matematiksel buluşun da sahibidir. Farabi, mantık ve kelamda o kadar önemli bir isimdir ki, Gazali gibi onu tekfir edenler (din dışı ilan edenler) bile, kelam ve mantıkta onun izinden gitmiştir. Mantık bilimine katkılarınan dolayı Muallim-i Sani (ikinci öğretmen, Muallim-i Evvel, yani birinci öğretmen, mantık biliminin kurucusu Aristo'dur) ünvanını almıştır. Descartes'e kadar mantık, onun izinden gitmiştir. Türk halkının adını pek bilmediği El Kındi ise, meşhur Beyt-ül Hikme'nin kucularından, ilk Arap ve İlk Müslüman filozoftur. Meşailik diye bilinen İslam Aristoculuğunun kurucularındandır. İbni Sina ve Farabi dahil tüm Meşailerin hocası sayılır ve İslam orta çağındaki önemli fizik-kimya-tıb ve matematik alanındaki tüm önemli buluş ve icatlar, meşailerin eseridir. Tasavvufçuların pozitif bilmlere katkıları sıfırdı. El kındi, tıpta İbni Sina, kelamda Farabi, matematikte Harezmi kadar öneml bir kişidir.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/farabi-tipi-baskanlik-sistemine-gazali.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/06/ibni-sinanin-muslumandir.html

O sırra eren sufiler, tasavvufçular ne yapmıştır? Medrese müfredatından mantık dahil müfredattan kaldırmıştır. (oysa Gazali, mantık olmadan hiç bir şey olmaz demiştir. Tasavvufçu medereselerin Gazali'yi okuduklarından da şüpheliyim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/gazalinin-omuzundan-atilan-tufekler.html) Gerçi bence Gazali, filozoftan çok, Şia kültürüne saldıran ve insanlara devlete itaati emreden bir propagandacıdır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/12/dini-inanclarimi-kaybetmem-3-imam-gazali.html) Osmanlı, meleklerin eteklerinin atlından delikli borularla bakılıyor gerekçesiyle rasathaneyi top atışlarıyla yıkmıştır. Humbaracı (havan topu) Ahmet Paşa bile bu cahilliğe hayret etmiştir. (Aslında kendisi bir Fransız soylusuydu. Müslüman olup, Osmanlı hizmetine girmişti) Medrese müderrislerine, bir üçgenimn iç açılarının toplamını sormuş, üçgenine göre değişir cevabı almıştır. Bu ve benzeri cahillikler, tasavvuf  sayesinde ülkede kökleşmiştir.

Şairinen tek tiyatro esesri de böyle bir softalığın, toplumdaki sonuçlarını anlatır. Oyunun tam adı, Kuyruklu Yıldız Altında, Bir Şair Evlenmesi'dir. Oyunda hem yetmiş altı yılda bir dünyamızın yakınından geçen Halley kuyruklu yıldızı üzerinden dönen kıyamet iddaları ve dedikoduları, hem de vekil ile nikah kıyma hicvedilir. Bu vekil ile nikah kıymayı bilmiyor olabilirsiniz, neyse ki untulumuş bir  Osmanlı adeti. Nikahta çiftler değil de, çiftleri temsilen başka birileri ile nikah kıyılıyor, üstelik de gelinin yüzü duvakla tamamen kapalıyken. Bu numara ile kimbiliri kaç çift, başka başka kişilerle evlendirildi. Oyunda da şairimiz, kızın ablası ile evlendiriliyor. Bu geleneği ilk yıkan kişi Atatürk'dür. Latife hanımla meşhur evliliğinde vekil kullanmamış, ondan cesaretle bu adet kalkmıştır. Muhtemelen artık tamamen untulan bu adet ve oyundaki diğer cahilce alışkanlıklar, o şiirleri ile övdüğü sufilerin işiydi.

Osmanlı aydını, batı karşısındaki yenilgi travmasını yavaş yavaş kabullenmiştir. Şinasi'ye hitaben, Ben Felatun'u beğenmez ne salaklar gördüm denmiştir. Atatürk, Türklerin travmasını tam olarak kabul edip, gerçek bir çağdaşlaşma ve devrimler yapma işine girmiştir. İzmir'in kurtarılmasından sonra önceliği Türkiye'yi güçlendirmeye ayırdı.

Yenilgi, en büyük travmadır. Bu yüzden yenilginin sebeplerini tahlil etmek zordur. İngilizleri, o devasa imparatorluklarını kurmalarının değil, yıkmalarının hayranı olmuşumdur. Dünya yüz ölçümünün üçte biri ve hatta daha fazlası olan o devasa imparatorluklarını, 1945'den itibaren sürdüremeyeceklerini anlayıp, 1980'e kadar adım adım tahliye etmişlerdir. İmparatorluklarını kurarken de, deniz savaşları hariç, çok fazla kan dökmemişlerdir. Napolyon savaşları ile, birinci dünya savaşı arasında, İngilizlerin en çok ölü verdiği savaş, Güney Afrika'daki Hollanda kökenli bezaların isyanı olan Boer savaşıdır. İngilizler koca Hindistan'ı (ki o zamanların Hindistan'ına, Pakistan, Bangladeş, Nepal, Maldiv adaları, hatta Myanmar bile dahildir), ki nüfusu 20. yüzyıl başında bile yüz milyon kadardır,  İngilizler bu devasa ülkeyi, daha doğrusu kıtayı, yüz bin kadar subayla yönetir, birbirine düşman kabileleri kendisine asker yapar. Ancak ikinci dünya savaşı itibarıyla,  küçük ada devletlerinin bu imparatorluğu taşıyamayacağını anlamışlardır.

İngilizlerin, Türkler yada diğer düşmanları ile ilgili anlatılara bakıldığında öyle kör bir nefret yoktur. Hatta bir parça sempati duyduklarını fark edersiniz. Gerçek düşmanlık, kör bir öfke ve nefretten ibaret değildir. Düşmanı gerçekten tanımak için, ona az da olsa sempati duymalısınız. Rakibini tartan sporcu gibi, düşmanı gerçek anlamda tanımalısınız. Meşhur İngiliz soğuk kanlılığı da buradan geliyor.

CHP'nin de, genel seçim yenilgisinden on ay sonra gelen yerel seçim zaferinin ardında yenilgiyi kabullenmesi ve travmayı atlatması yatıyor. İktidar  partimiz ise halen biz bitti bitmeden, bitmez, yeni anayasa, yeni müfredat derdinde. İktidarların asıl muhalefeti,  yaptıkları icraatlardan oluşan hoşnutsuzluktur. İktidarın mücadele etmesi gereken muhalefet partileri değil, halkın muhalefete yönelmesine sebep olan kendi kötü icraatleridir. Yapması gereken icraatlerini düzeltmek  yada iktidarını kime devredeceklerini tespit etmektir.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/05/gitmenin-siyaseti.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/dusecegini-hatirla-memento-cades-1.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/dusecegini-hatirla-memento-cades-2.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kendin-inmek-zordur-ama-gene-de.html,

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/memento-cades-dusmeme-tedbirleri-2.html