Sosyoloji öğrenmenin faydası, bireysel sandığın promlemlerin önce toplumsal, sonra da evrensel olduğunu öğrenmektir. Toplumlar zaten pek çok açıdan birbirine benzerken, kitle iletişimi ve benzer kapitalist ekonomiler yüzünden iyice birbirine benzemeye başladılar. Kapitalizimden ya da coğrafi keşiflerden önce de insanlıkta pek çok benzerlikler vardı. Bir kere dünyada pek az kadın egemen toplum vardır. En büyükleri Endonezya'da yaşayan Minangkabaular. Müslüman olmalarına rağmen erkeklerin boşanma ve mülk edinme hakkı yok. Buna benzer pek az kadın egemen topluluk var. Diğer bir dünya genelinde ortak unsur da tek eşlilik, hemen her toplumda en yoğun evlilik, tek eşlilik. Diğer yandan bu tek eşliliğe rağmen, zengin ya da hali vakti yerinde erkeklerin çok eşliliği veya metres tutmaları da çok yaygın. Aslına pek çok toplumsal olgu, bu erkek egemenliğin yayılması ile de yayılmış. Bu yüzden dünya çaoında ciddi bir feminist sosyoloji akımı var. Pek çok kadın sosyolog, tomlumsal sorunlarda erkek egemenlik sorununu tartışıyor.
Erkek egemenliğin bu kadar yaygın olmasının temel nedeni, erkeklerin kas kuvveti ve pek çok işte bu kas kuvvetine ihtiyaçtır. Oysa makineleşme erkek egemenliği geçersiz hale getiriyor. Büyük savaşlardan sonra ağır işlerde kadınların da çalışabildiği görününce insanlık her yetkiyi erkeklere vermekten vazgeçti. Gene de erkekler bu egemenlikte direniyor, iktidar alanlarını kaybetmek istemiyor. Kadınlar da erkek koruyuculuğunu, erkeklerin dünyasınan faydalanmayı, her şey rağmen istiyor. Egemenliğini kaybeden erkeklerse, eskisi gibi koruyucu olmak istemiyor. Türkiye gibi ülkelerde erkekleri bu sözde ve giderek daha da sözde kalan erkekliğin bedelini, üstelik yer yer artarak ödemeye devam ediyor.
Erkek egemenlikte çocuklar da çok ezilir. Babalar çocuklardan başarı bekler. Çocuğun bakımıyla minimum ilgilidir. Pek çok baba, çocuğunun hangi sınıfına gitmez, veli toplantılarında pek çok kez sadece anneler görülür. Boşanmalarda çocuklar babasız kalır. Özellikle muhafazakar babalar, kadından -boşanınca, çocuktan da boşanmış gibi yapıyorlar. 17-25 Aralık 2013'den sonra muhafazakar kesimde boşanmalar, patlama yaptı; 15 Temmuzdan sonra da astronomik hale geldi ya da bir öğretmen olarak ben öyle gördüm. Buraya kendi babamla ilişkilerimi yazacaktım ama bir sosyolog olarak, olayı bireyselleştirmemek gerektiğini fark ettim. Gene de biraz anlatmam şart. Ben disleksi (yani dikkat eksikliği, hiperaktivite ve özel öğrenme güçlüğü) ve biraz da otistik (içe dönük) birey olarak hayatta hiç başarılı olamadım. Bana karşı hep sinirliydi Bendeki sorunu ilk defa ilkokul birinci sınıftayken fark etti. O zaman ilk okulun arkasında kepçe çalışıyor ve kalabalık bir topluluk da bu kepçeyi seyrediyordu, ben de onlarla seyrediyor, zili de duymuyordum. Öğretmenimiz de bu durumu umursamıyordu. Birinci sınıfın ilk haftalarında ben uzun süre derslere girmedim. O zamanlar orada bir su tulumbası vardı, onunla oynuyordum. Babam bunu öğrenci, önce bei dövdü, sonra tulumbadan su içirip, sınıfıma yolladı. Geçmişe bakınca, babamın benimle duygu bağını koparmıştı. Bana Jorandi deyip, duruyordu. Jorandi, dedemin lakabıydı ve bana denildiğine göre yas tutan, ağlayan demekmiş. Rahmetli dedem, fiziksel olarak bana benzemezdi, uzun boylu ve mavi gözlüydü; muhtamalen gençliğinde sarısşındı.Bana benzeyen tarafı, hiperaktivitesiydi. Üstelik yetim büyüdüğünden, poblemleri ile tek başına mücadele etmişti. Babası, yani büyük dedem, Koçgiri isyanında öldürülmüştü. Babasız büyüdüğü için sevecen bir baba olamamıştı ve babam, sürekli kendi babasının gaddarlıklarını anlatmaktan zevk duyuyor gibiydi. Babamla ilgili asıl kırılmam, sünnetimdi. Son derece geç bir yaşta, orta iki, yani yedinci sınıfın yaz tatilinde, bir gün ansızın oldu. Ankara dışında bir yerlerde kamyonuyla harfiyat işinde olması gereken babam, ansızın eve geldi ve beni alıp, emekli cerrah Vahap'un muayenesine götürdü. Bir kaç saat içinde iş bittiyse de yarası yaz sonuna kadar iyileşmedi. Kötü bir sünnetçiydi. Bana bir sünnet düğünü yapmadığı gibi, ailem ve akrabalarım, bir oyuncak ve ya benzeri bir avuntu bile vermedi, akrabalar ve mahalleden de bir hediye gelmedi. Babam yaz bitene kadar eve uğradıysa da, bana bir geçmiş olsun bile demedi. Sevilmeyen evlat olduğumu orada hissettim. Çocukluğum ve gençliğime dair her ayrıntıyı anlatmayayım, Murathan Mungan'ın dediği gibi, örselenmiş bir çocukluk, işte benim hikayem. Orta üç, yani sekizinci sınıfla, lide bir yani dokuzuncu sınıfta kaldım. Bu süreçlerde okuldan aurıldım ve bana beklemeye kaldın dediler. İlkinde bir saatçide, ikincisinde de benden yirmi yaş kadar büyük kuzenimin otomobil-kamyon sattıpı dükkanda çalıştım. Saatçi çok zoru, bana iş öğretmendiği gibi beni dövüyordu, onun babama şikayet etmeyi düşünüyordum ama o beni babama şikayet etti. Bütün bunlara bir de çevrenin benimle uğraşması da vardı. Gene de ben, bir şekilde 1993 yılında liseden mezun oldum. O yıl Ülkü ocağına takıldığım yıldı aynı zamanda. Bunu ailem de öğrendi ve evin içinde dışlanma dönemim başladı. Zaten politik konularla uğraşmaktan, pek de ders çalışmamıştım, ailem Ankara dışını yasaklayınca, sınavı da kazanamadım. O yıl babam beni tekrar dershaneye göndermedi, bir kaç ayrı işte çalıştım. Babam beni bir de sürücü kursuna yazdırdı. Kurstan sonra azarlayıp, linçledi ve bir daha direksiyonu elime vermedi. O yıl sınava girmem için askerliği tecil ettirmem gerekiyordu. O zamanlar askerlik şubesi Bahçelievler'deydi ama işlemler için aynı gün Dışkapı'daki Mevki hastanesine (askeri hastane) gitmemiz gerekliydi. İşleri arabayla kovalıyorduk, o gün iki ya da üç kere gidip, geldiğimizi hatırlıyorum. Bir ara babam, arabada bana döndü ve şöyle dedi:
-Sinan, sen ne bu sınavı kazanırsın, ne de bu okulu okursun. Ümit kalacağına, emek kalsın, dedi. Ben ertesi yıl, babam dahil bana inanmayanlara inat, hem üniversite sınav puanımı az da olsa arttırdım, hem de sınavı kazandım; dört senede mezun olup, öğretmen atandım. Buna rağmen babamın alaycı, zorbalayıcı tavırları değişmedi. Hatta kırk yaşımdan sonra araba kullanma konusunda gene beni aşağıladı.
Oysa hayat, bana olduğu kadar babama karşı da acımasızdı. Ben disleksi, hatta biraz otistiksem, o da alzeimer oldu. Hastalık yavaş yavaş ilerledi. Üzerine kalp sorunları zaten eskiden beri vardı. Yaşlandıkça ticari girişimleri de başarısız oldu, ortağı tarafından dolandırıldı. Yaşlandıkça ve hastalandıkça etrafındaki insanlar azaldı. O ise benimle konuşmak istiyordu. Bense artık onunla bağımı fazlasıyla koparmıştım. Benimle konuşmak istedikçe, nasılsın diye sordukça; bu sefer ben eskileri ortaya attım, Nasıl diye sorduğunda, okuldan gözüm mor döndüğümde, sen böyle nazik çocuksun, dayak ye ye gel demesini hatırlattım. Bana sünnet için bir hediye bile almayıp, kuzenlerimin düğünü için koşuşturmasını, kuzenlerime araba sürmeyi öğretip, bana kavşağa girerken biraz geç fren yaptığım için o.ç diğe bağırmasını ev daha nice şeyleri hatırlattım.
Bütün bu süreçte babama karşı tek tavrım, onuna sohbet etmeyi red etmekti. Annemle beraber, bakımını ve ihtiyaçlarını hiç ihmal etmedim, daha doğrusu etmedik. Konuşma ve kas becerileri giderek geriledi. Sonunda şubatın sonlarına doğru öldü ve ben babamla küs gittim.
Baba olmak kolay, babalık yapmak zordur. Erkek egemenliğine, babalık konumunuza çok güvenerek, ilgisizlik, horgörü yapmakve genç insanı ezmek, öğüt verme bahanesiyle herkesin önünde aşağılamk falan; bunlar kolay işler. Yirmi sekiz yılda ço çeşitli okullarda çalıştım. İlk yüzde birden, son yüzde bire kadar. Bir kaç güne kadar da emekli oluyorum Bu süreçte çocuklarda ve gençlerde yüzde doksan beş oranında baba travması gördüm. Ben de onlardan farklı değildim.
