kenanizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kenanizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

KENANİZM NEDİR? 3-SİNSİ ALEVİ DÜŞMANLIĞI



12 Eylül rejimi  Atatürkçülüğü en çok eriten dönemdi. Görünüşte über Atatürkçüydü, her tarafa resimler asılıyor, büstler, heykeller yapılıyor, her konuşmada Atatürk^ten ya da Atatürk'e atfedilen bir kaç özdeyiş söyleniyordu. Tek kanal ve günde dört-beş saat yayın yapan devlet televizyonunda Atatürk'ün bir resmi, bir özdeyişi çıkar, spiker kız; Diyorki diye cünleye başlayıp, özdeyişi okurdu. Lafta, sözde, laikliğe çok vurgu yapılır, diğer yandan da Aleviler fişlenir, zorbalanırdı. Alevi köylerine yol yapılmaz, elektirik, su gitmez; cami yapılırdı. Tunceli ve Alevi yoğunluklu bazı büyük yerleşimlere imam hatip yapıldı. Bu 12 Eylül sonrasındaki iktidarlarda da devam etti.Rahmetli, Tayfun Talipoğlu bir programında köylüye soruyor?

-Alevi köylerine nasıl giderim? Köylünün cevabı:

-Asfaltı olmayan, toprak yollardan git, Alevi köylerine ulaşırsın. 

Genel anlamda durum buydu. Alevi nefretini 12 Eylül icat etmedi, 12 Eylül sinsi bir hale getirdi. Maraş-Çorum gibi katliamların sorumlularının çoğuna nihai bir ceza vermediği gibi, pek çoğuna hiç ceza vermedi. 12 Eylül sonrasında Maraş bilayetindeki Aleviler, göçe zorlandı. Özal ve sonrasında da bu Alevi düşmanlığı daha da evrimleşip, daha da sinsileşti. 12 Eylül'den sonra Sivas ve Gazi Mahallesi katliamları oldu. Bunların pek çok faili bulunamadı ve ya yargılanmadı. 12 Eylül rejiminin, din dersleri zorunluluğunu ve her okulda din öğretmeni bulundurma zorunluluğunu anayasaya koymasının temel amacı, Alevileri asimile etmek ya da toplum dışına atmaktı. Bunda seksenli ve doksanlı yıllar boyunca başarılı da oldu. Özellikle seksenli yıllarda din öğretmenleri, Alevilere saldırır ve bu sık sık da haberlere konu olurdu. Bazı din hocalarının, Alevi çocukları sınıf dışına çıkarıp, biz Sünni öğrencilerle özel şeyler konuşacağız demesi,  doksanların ortalarına kadar sıradan haberdi. O yıllara Alevilerin namazı ve orucuna kada takılmıştı ve herkes beş vakit namazında ve orucunda gerçek Alevilerden bahsediyordu. Kırım Tatarı Aleviler hariç, bu bahsedilen Aleviler, Sünni komşularının baskısında olan Alevilerdir. 1990'larda son kez başbakan ve ardından cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, Kürtçülük ve Alevilik problemini ayırmaya karar verdi ve İzzettin Doğan'a Cem vakfı ve derneğini kurması destek verdi. Aleviliğin, Sibirya-Orta Asya kökleri keşfedildi.Kürt-Zaza Alevilerin, asşmşle olmuş Türkler olduğu iddia edildi.

Bu araya kendi fikrimi söyleyeyim. Alevi ya da Aleviliği biraz bilen biri, Dedem Kortkut kitabını (Çocuklar için seyreltilmiş, basitleştirilmiş baskılarını değil, orijinalini) okuduğundan Aleviliğin temel inançlarını Orta Asya-Sibirya'dan aldıklarını, Şii İslam'ın da bunun sadece boyası, örtüsü bile olmadığını anlar. Öte yandan Alevilik de, her inanç gibi çeşitli toplumlar arasında yayılmıştır. Sebataycıların ve Romanların Alevisi var da, Kürtlerin neden olmasın? Bütün bu baskı sistemleri, Alevilere sempati duyan bir kitle de çıktı. Hatta bazıları cenazesinin cemevinden kaldırılmasını falan vasiyet etti. Alevilik, tekke ve zaviyelerin kapanmasının üzerine, sağın, özellikle Ülkücülerin saldırıları sonucu Yahudiliğe benzedi, ırsi bir din oldu. Bıraksan Aleviliğe geçecek çok insan var. Hatta sığınma ve iltica taleplerinde en çok söylenen yalan, Aleviyim sözüymüş. Kürdüm derseniz Pqq vd benzeri örgütlerle ilişkili olmanız bekleniyor, Ermeniyim derseniz, Ermenistan'a iltica edin deniliyor; En iyi yalan Aleviyim demek. Bu yurt dışı, daha doğrusu Avrupa için geçerli. Asya-Afrika ülkelerinde Sünnicilik ve Şiicilik yüzünden; Amerika'da Fecöcüler yüzünden Aleviler çok da rahat değil. Avrupa'da da gurbetçiler arasında faşizm çok yaygın. Sosyal medayda gördüm, Kiel, Almanya'da Alevi mezarlarına boya atmışlar. Gurbette faşizmden ağlayıp, kendi içlerindeki azınlıklara düşmanlık ediyorlar. Türbanlılar, üniversitelere alınmadık, okullara alınmadık, ikna odaları kuruldu diye ağlıyorlar. 1978 yılının Aralık ayında Ülkücüler, Kahraman Maraş il genelinde, üç, beş yaşındaki çocukları bile katledip, sünnetsizlermiş bahanesine sığındı. 1980 yazında Çorum'da, Aleviler fırınlara atıldı. Aleviye sempati duyan Sünni olmak o kadar tehlikeli değildir. Alevilere düşmanlık sebebi olarak, solculuk bahane edilir. Oysa 1960 Milas katliamı sırasında bölgedeki Tahtacı Alevileri, hali hazırda Demokrat partiye oy veriyordu. MHP kurulmadan evvel Osman Bölükbaşı'nın başında olduğu CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partsi), özellikle Ege'de Alevilere saldırmaya başlamıştı. Diğer yandan  ben doksanlı yıllarda ve iki binli yıllarda Ülkücü Alevi, daha doğrusu Alevi kökenli Ülkücülerle de tanıştım ve onlar da itilip, kakılıyordu. Çevreleri onlardan nefret ediyordu ve bence seçtikleri yoldan da dönemedikleri için pişmandı. Namaz ve oruca gelince, pek çok Sünni, kendide kılamz ve tutmaz ama gene de Alevilere düşmandır. Bir keresi ile biri bana şöyle demişti, bana daha erken. Yani kendisi için namazı kırk-ellili yaşların, yaşlılığın bir etkinliği olarak görüyor ama benim hemen başlamamı istiyordu.

Diğer bir karşı olunması gereken konu da Aleviler çok iyi lafı. Madem Aleviler çok iyi, benim niye etrafımda bu kadar sahtekar var. Bence biz Aleviler o kadar da iyi değiliz. Sünni milletine, özellikle sağcılara, bizi ne kadar kötü anlatıyorlarsa, Alevilerin biraz içinde kalan insanlar, Aleviler çok iyi demeye başlıyor. Sonra başları belaya gelince ama Aleviler çok iyiydi diyor. Biz de diğer insanlar gibiyiz, aramızda kötüler de var.  Sünni kadınların bir kısmı, özellikle muhafazakar çevrede yetişenlerin, Alevi toplumunu daha az erkek egemen sanıyor. Toplu etkinliklerde (cem, cenaze vesaire) hizmeti erkeklerin yapması da bunu etkiliyor belki. Alevilerin daha az erkek egemen gibi görünmelerinin bir sebebi de ezilen azınlık olmaları. Azınlık toplulukları, hayatta kalmak ve kültürünü korumak adına, kadınlara daha fazla yetki ve sorumluluk vermek zorundadır. Bir etnik grup ya da dinin üyesi olmak, kimseyi günahsız ya da suçsuz biri, sevgi böceği yapmaz. Öyle olsa, silah kullanmamın günah olduğu, kan akıtmanın bağışlanmadığı Ezidi toplumundan, Ded Hasan (Aslan Usoyan) gibi bir mafya lideri çıkmazdı.

Kenanizmin takipçisi Ulusalcı takımında da benzer tavırları görürüz. Görünüşte Alevilere ciddi sempatileri vardır, oysa sevmedikleri kişinin, Alevilik, Kürtlük olmak üzere (Kürtlük meselesini ayrıca yazacağım) etnik kökenlerini sayıyorlar.

Bu iki yüzlüğü, sosyal medayada algı için topluca hareket edenbve trol dediğimiz topluluklarda da görüyoruz. Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca Sivas dahil hiç bir katliam anmasına katılmadığı gibi, kamuyuna mesaj da göndermedi. (Butlan kararı ile geri dönünce bu yılın 2 Temmuzunu hatırladı.) Butlandan sonra Kılıçdaroğlu'nu savunan troller, onun Aleviliğine vurgu yaptı. Oysa kendisi, kimlik siyaseti yapmayacağız diye Aleviliğini, Kürtlüğünü hiç ağzına almadı, halen de almıyor. Uzun yıllar Kılıçdaroğlu'nun Aleviliğine laf eden Akrtol tayfası, şimdi de Özgür Özel'in Selanik göçmenliğine laf ediyor. Osmanlı'nın Selanik vilayeti, bu günkü Yunanistan'ın Kuzeybatısının büyük bir bölgeydi. Oradan yüz binden fazla göçmen geldi. Tüm bu göçmenleri Sebataycı yapamazsınız. Özel ya da başka biri Sebataycı olsa bile bunu sorun yapmak da faşizmdir.

26 Haziran 2026 Cuma

YAŞAYAN KENANİZM-1-GARDROPÇU İKİYÜZLÜLÜK

 


12 Eylül darbesinin önderi, Genelkurmay eski başkanı, darbe yönetimi  boyunca genel kurmay başkanı, Türkiye cumhuriyetinin yedinci cumhurbaşkanı Kenan Evren'in adı bir zamanlar bir sürü okula, meydana, caddeye, sokağa ve kamu tesislerine verilmişt, şimdi silindi gitti. Şimdiki neslin bildiği Kenanlar, dizi-sinema oyuncusu Kenan İmirzalıoğlu, şarkıcı Kenan Doğulu, Futbolcu Kenan Yıldız falan. Sorsanız hepsi 12 Eylül darbesinden nefret ederler ama darbecilerin çizdiği ideolojideler.  Bu ideolojinin ana hatlarını yazayım:

1)Gardrop Atatürkçülüğü: Sadece kıyafette değil, her türlü görünümde abartılı bir Atatürkçülüktür. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykelciği de yetmez, konuşurken Atatürk'teb bir kaç özdeyiş söylemek, onun hayatından örnekler vermek gereklidir. Thomas Edward Lawrence demiş ya, kimse yokken de gece kalkıp, namazımı kılıyordum, tam o hesap. Gösterideki bu yoğun Atatürkçülük,  devlet politikaları ile çelişiyordu. Atatürk'ün dilde sadeleşmesine inat, zoraki bir Osmanlıcalaştırma çabaları vardı. Pek çok Öztürkçe kelime yasaklandı, Osmanlıcaları zorunlu tutuldu (TRT ve Ders kitaplarında) Hatta yasaklanan kelimelerden biri de diktatröün soy adıydı ve kapalı kapılar arasında Kenan Kainat diye kendisi ile dalga geçilirdi. Evren ve diğer üst düzey generaller, Devlet Güzel Sanatlar Müzesindeki resimleri kendi odalarına astırdı. Bu resimlerin pek çoğu kayboldu, bazılarının fotoğrafı bile yoktu. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, birleştirilerek, yok edildi. Din dersleri zorunlu oldu ve bu zorunluluk, anayasaya girdi. Alevi köylerine cami yapımı ve imam atanmasına hız verildi. TEKEL idaresi önce orgeneraller ve korgenerallere, sonra on binlerce bürokrata devasa yılbaşı, hediye sepetleri gönderdi. (İçinde yirmi civarı farklı sigara, bir kaç çeşit şarap, puro, viski, brendi gibi alköllü içecekler vardı. Doksanlarda, özelleştirmeye yakın vazgeçildi bu uygulamadan.) Kamu İktisadi Teşebbüsleri, ucuza özelleştirilsin diye bu ve benzeri yollarla zarar ettirildi ve zararları arttırılıdı. Basın yoluyla bu zararların sebebi işçilik maliyetleri gibi gösterildi.

Ben 12 Eylül generallerinin kapalı kapılar ardında Atatürk'e küfrettiğine yemin edebilirim ma ispatlayamam. Bu rejim, Almanya'daki Diyanet imamlarının parasını Suudilerin Rabıta örgütüne ödetmişti. (Uğur Mumcu'nun Rabıta kitabını öneririrm.) O dönem, Kenan Evren'in Kara Ses adını verdiği Cemalettin Kaplan'la sözde mücadele edilirken, Fecö ve Nursi tayfası arka kapıdan, polis teşkiletı ve adliye başta olmak üzere devlete süratle sızıyordu. Bu sızma o kadar yoğundu ki daha seksenlerde Nokta dergisi kapağına taşımıştı. (17-25 Aralıktan sonra yayımlanan ve eski Nokta'nın birebir tasarım taklidi olan Fecöcü Nokta ile katıştırmayın)

Orta Doğuda, İngiliz, Fransız, İsrail, Amerika ya da herhangi bir işgalci yabancı gücün, böyle kolayca at koşturduğunu anlamak için, bu bölgenin, daha doğrusu gelenekselci -muahfazakar geçinen kitlelerin inanılmaz ikiyüzlülüğüne, iki de değil, düpedüz yüzsüzlüğüne bakmak ve anlamak gerekir. 17 Aralık 2013'de ülkenin neredeyse dörtte biri, darbeci tarikatın üyesi ya da sempatizanıydı. Neredeyse tüm dükkanlarda Zaman gazetesi, en önce, herkesin göreceği şekilde dururdu. 17 Aralıktan ve 25 Aralık operasyonlarından sonra bir hafta daha bekledi tarikat kitlesi ve 2014'de girilirken, ilk önce esnaf terk etti. Dükkanlardan Zaman gazetesi ve duvar takvimleri falan yok oldu. Gazete dağıtıcıları kovuldu. Ocak ayı ortalarına doğru memurlar tarikattan ayrılmaya başladı. Ben gene de bu çatışmanın Mart ayındaki seçimlerde iktidara oy kaybettireceğini sanıyordum, tam tersi oldu. Diğer tarikatlar ve hatta diğer Nurcular, hocaefendilerini terk etti. Sonrasını biliyorsunuz.

Pek çok iki yüzlülük gözümüzün önünce oluyor. Koç Holding, resmi bayramlarda ve 10 Kasımlarda, insanı ağlatan reklamlar yayımlıyor yıllardır. Sadece koç holding değil, pek çok holding böyle. Koç Holging, her yıl Süleymancı tarikatın geleneksel bir yemeğini organize eder ve bu tarikatın en büyük destekçilerindendir.Süleymancılar, Atatürk'de Deccal der. Süleymancılar aynı zamanda ciddi anlamda antisemitist ve antisiyonisttir, Koç'un önemli yönetici ve ortakları arasında hep Yahudiler oldu.

Süleymancılar demişken, son yirmi yılın gardrop İslamiyetinden bahsedeyim. Süleymancılar denen grup, kurulduklarından beri büyük ve kalabalık oldular; her zaman da iktidara yakın oldular. Ülkemizdeki özel yurt, pansiyon ve yatılı Kuran kursları, bu gruba aittir ve yurt dışında da buna benzer pek çok kurum ve işletemleri vardır. Kurulduklarından beri hep güçlü oldular ama asla birinci ya da asıl tarikat olmadılar, hep Nurcuların gerisindeydiler. Uzun yıllar, Nurcularla kavga ettiler. İmam hatip liselerini kendi Kuran kurslarına rakip görüp, karşı çıktılar. Son nefesini verene kadar ANAP2tan yana oldular, hatta sempatizanlarına, bu davaanın bir çorbasını içen Allah rızası için ANAP'a oy versin diye mesajlar attılar, otobüslerle mitinglere insan taşıdılar. Sonradan AQP  ile de araları pek iyi olmadıysa da, kötü de olmadı. 15 Temmuzdan sonra bir ara bazı Süleymancı yurtlarına baskın-boşaltma falan yapıldı. Bu örgüt asıl büyük çıkışını, 12 Eylül rejiminin kurban derisi tekeli ile ilgili kanunu kaldırması ile yaptı. Hali hazırda en büyük kurban postu toplayıcısıydı.

Bu gün tarikat denilince ilk alka gelen şey, sahip oldukları holdingler, dev işletemlerdir. Pek çoğunun da dışına baksanız, tarikatçı demezsiniz. Yaz ayları boyunca, solcu gazetelere bol bol Atatürk posterli reklam veren pek çok özel okulun sahibi tarikatlara aittir. Özel sağlık-hastane sektörü, günah çıkarması ile ünlü, bu günlerde  üçe bölünen tarikata aittir. Bu hastanelerin havalı, çoğu kez İngilizce adları bir yana; bu hastanelerde türbanlı doktor-hemşire de pek nadir görülür. Bu tarikatçı işletmelerin türbanlı ayrımcılığı, basın ve iktidar tarafından çoğu kez görmezden gelinir. 

Gardropçu İslam, NATO liderlerine yaranmak için TEMA gönüllüğü emeklilere varıncaya kadar tutuklayıp, aynı zamanda ciddi bir sanayi, ticaret ve tarım şehri olan Ankara'yı zindana çevirir, batılı şirketler için kendi köylüsünü ezer ama çok dindardır. Gazze konusunda da benzer bir gardrop İslamı vardır. Milletvekilinin şirketi, İsrail devletinin çok kritik tedarikçisidir ve sabah akşa İsrail'e sosyal medyadan küfreder. Şehir hatları vapusu olan ve geniş salonlarıyla, her türlü saldırıya açık olan Mavi Marmara, bu seyahati için Seyşeller'den bandıra (denizde vergi vermemek için ucuz bayrak) alır ve İsrail'de Müslüman olmayanın vatandaşı olması yasak olan Seyşellerden izin alıp, operasyon yapar. Sonradan Gazze'ye giden tüm gemilerde, ucuz kahramanlık için buna benzer öğeler tekrarlanır. Oysa bu gemiler, vergi masrafına kıyıp, Türk bandırası alsa, İsrail devleti, uluslar arası sularda operasyon için Türk hükumetinden izin almak zorunda kalacaktır.

İdeolojisini, inancını sevdiğiniz kararkterlere benzemeye çalışmak, iyi bir şeydir ama zorunluluk değildir. Mesela ben bir Atatürkçü olarak rakıyı zerre kadar sevmem; anasonun kokusu, duş almazsanız üzerinizde günlerce kalabilir ve bu yüksek alkollü içki, siz birden çarpar. Rahatına aşırı düşkün ve kocaman bir göbeği olan biri olarak, Atatürk dönemi bedene tam oturan ve illa beyaz gömlekli şık takım elbiseleri giymiyorum. Bende çok da liderlik vasfı yok, lider olmak istiyorsanız iyi giyinmeyi ve giyime para harcamayı öğrenmelisiniz.Nasıl ki Müslüman olarak bin dört yüz yıl önceki Arap kıyafetleri ve adetlerine mecbur değilseniz, Atatürkçü olarak kendinizi yirminci yüzyılın ilk yarısı ile sınırlandırmayın.

Gardropçu kişilerden de hep şüphelenin. Gardropçuluk çoğu kez kişinin şüphelerini kendinden bile sakalmak için yapılır. Meşhur casus Lawrence'da, artık tek başınayken de geceleri namaza kalktığı ile övünüyordu.