yavşak faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yavşak faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

KENANİZM NEDİR? 3-SİNSİ ALEVİ DÜŞMANLIĞI



12 Eylül rejimi  Atatürkçülüğü en çok eriten dönemdi. Görünüşte über Atatürkçüydü, her tarafa resimler asılıyor, büstler, heykeller yapılıyor, her konuşmada Atatürk^ten ya da Atatürk'e atfedilen bir kaç özdeyiş söyleniyordu. Tek kanal ve günde dört-beş saat yayın yapan devlet televizyonunda Atatürk'ün bir resmi, bir özdeyişi çıkar, spiker kız; Diyorki diye cünleye başlayıp, özdeyişi okurdu. Lafta, sözde, laikliğe çok vurgu yapılır, diğer yandan da Aleviler fişlenir, zorbalanırdı. Alevi köylerine yol yapılmaz, elektirik, su gitmez; cami yapılırdı. Tunceli ve Alevi yoğunluklu bazı büyük yerleşimlere imam hatip yapıldı. Bu 12 Eylül sonrasındaki iktidarlarda da devam etti.Rahmetli, Tayfun Talipoğlu bir programında köylüye soruyor?

-Alevi köylerine nasıl giderim? Köylünün cevabı:

-Asfaltı olmayan, toprak yollardan git, Alevi köylerine ulaşırsın. 

Genel anlamda durum buydu. Alevi nefretini 12 Eylül icat etmedi, 12 Eylül sinsi bir hale getirdi. Maraş-Çorum gibi katliamların sorumlularının çoğuna nihai bir ceza vermediği gibi, pek çoğuna hiç ceza vermedi. 12 Eylül sonrasında Maraş bilayetindeki Aleviler, göçe zorlandı. Özal ve sonrasında da bu Alevi düşmanlığı daha da evrimleşip, daha da sinsileşti. 12 Eylül'den sonra Sivas ve Gazi Mahallesi katliamları oldu. Bunların pek çok faili bulunamadı ve ya yargılanmadı. 12 Eylül rejiminin, din dersleri zorunluluğunu ve her okulda din öğretmeni bulundurma zorunluluğunu anayasaya koymasının temel amacı, Alevileri asimile etmek ya da toplum dışına atmaktı. Bunda seksenli ve doksanlı yıllar boyunca başarılı da oldu. Özellikle seksenli yıllarda din öğretmenleri, Alevilere saldırır ve bu sık sık da haberlere konu olurdu. Bazı din hocalarının, Alevi çocukları sınıf dışına çıkarıp, biz Sünni öğrencilerle özel şeyler konuşacağız demesi,  doksanların ortalarına kadar sıradan haberdi. O yıllara Alevilerin namazı ve orucuna kada takılmıştı ve herkes beş vakit namazında ve orucunda gerçek Alevilerden bahsediyordu. Kırım Tatarı Aleviler hariç, bu bahsedilen Aleviler, Sünni komşularının baskısında olan Alevilerdir. 1990'larda son kez başbakan ve ardından cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, Kürtçülük ve Alevilik problemini ayırmaya karar verdi ve İzzettin Doğan'a Cem vakfı ve derneğini kurması destek verdi. Aleviliğin, Sibirya-Orta Asya kökleri keşfedildi.Kürt-Zaza Alevilerin, asşmşle olmuş Türkler olduğu iddia edildi.

Bu araya kendi fikrimi söyleyeyim. Alevi ya da Aleviliği biraz bilen biri, Dedem Kortkut kitabını (Çocuklar için seyreltilmiş, basitleştirilmiş baskılarını değil, orijinalini) okuduğundan Aleviliğin temel inançlarını Orta Asya-Sibirya'dan aldıklarını, Şii İslam'ın da bunun sadece boyası, örtüsü bile olmadığını anlar. Öte yandan Alevilik de, her inanç gibi çeşitli toplumlar arasında yayılmıştır. Sebataycıların ve Romanların Alevisi var da, Kürtlerin neden olmasın? Bütün bu baskı sistemleri, Alevilere sempati duyan bir kitle de çıktı. Hatta bazıları cenazesinin cemevinden kaldırılmasını falan vasiyet etti. Alevilik, tekke ve zaviyelerin kapanmasının üzerine, sağın, özellikle Ülkücülerin saldırıları sonucu Yahudiliğe benzedi, ırsi bir din oldu. Bıraksan Aleviliğe geçecek çok insan var. Hatta sığınma ve iltica taleplerinde en çok söylenen yalan, Aleviyim sözüymüş. Kürdüm derseniz Pqq vd benzeri örgütlerle ilişkili olmanız bekleniyor, Ermeniyim derseniz, Ermenistan'a iltica edin deniliyor; En iyi yalan Aleviyim demek. Bu yurt dışı, daha doğrusu Avrupa için geçerli. Asya-Afrika ülkelerinde Sünnicilik ve Şiicilik yüzünden; Amerika'da Fecöcüler yüzünden Aleviler çok da rahat değil. Avrupa'da da gurbetçiler arasında faşizm çok yaygın. Sosyal medayda gördüm, Kiel, Almanya'da Alevi mezarlarına boya atmışlar. Gurbette faşizmden ağlayıp, kendi içlerindeki azınlıklara düşmanlık ediyorlar. Türbanlılar, üniversitelere alınmadık, okullara alınmadık, ikna odaları kuruldu diye ağlıyorlar. 1978 yılının Aralık ayında Ülkücüler, Kahraman Maraş il genelinde, üç, beş yaşındaki çocukları bile katledip, sünnetsizlermiş bahanesine sığındı. 1980 yazında Çorum'da, Aleviler fırınlara atıldı. Aleviye sempati duyan Sünni olmak o kadar tehlikeli değildir. Alevilere düşmanlık sebebi olarak, solculuk bahane edilir. Oysa 1960 Milas katliamı sırasında bölgedeki Tahtacı Alevileri, hali hazırda Demokrat partiye oy veriyordu. MHP kurulmadan evvel Osman Bölükbaşı'nın başında olduğu CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partsi), özellikle Ege'de Alevilere saldırmaya başlamıştı. Diğer yandan  ben doksanlı yıllarda ve iki binli yıllarda Ülkücü Alevi, daha doğrusu Alevi kökenli Ülkücülerle de tanıştım ve onlar da itilip, kakılıyordu. Çevreleri onlardan nefret ediyordu ve bence seçtikleri yoldan da dönemedikleri için pişmandı. Namaz ve oruca gelince, pek çok Sünni, kendide kılamz ve tutmaz ama gene de Alevilere düşmandır. Bir keresi ile biri bana şöyle demişti, bana daha erken. Yani kendisi için namazı kırk-ellili yaşların, yaşlılığın bir etkinliği olarak görüyor ama benim hemen başlamamı istiyordu.

Diğer bir karşı olunması gereken konu da Aleviler çok iyi lafı. Madem Aleviler çok iyi, benim niye etrafımda bu kadar sahtekar var. Bence biz Aleviler o kadar da iyi değiliz. Sünni milletine, özellikle sağcılara, bizi ne kadar kötü anlatıyorlarsa, Alevilerin biraz içinde kalan insanlar, Aleviler çok iyi demeye başlıyor. Sonra başları belaya gelince ama Aleviler çok iyiydi diyor. Biz de diğer insanlar gibiyiz, aramızda kötüler de var.  Sünni kadınların bir kısmı, özellikle muhafazakar çevrede yetişenlerin, Alevi toplumunu daha az erkek egemen sanıyor. Toplu etkinliklerde (cem, cenaze vesaire) hizmeti erkeklerin yapması da bunu etkiliyor belki. Alevilerin daha az erkek egemen gibi görünmelerinin bir sebebi de ezilen azınlık olmaları. Azınlık toplulukları, hayatta kalmak ve kültürünü korumak adına, kadınlara daha fazla yetki ve sorumluluk vermek zorundadır. Bir etnik grup ya da dinin üyesi olmak, kimseyi günahsız ya da suçsuz biri, sevgi böceği yapmaz. Öyle olsa, silah kullanmamın günah olduğu, kan akıtmanın bağışlanmadığı Ezidi toplumundan, Ded Hasan (Aslan Usoyan) gibi bir mafya lideri çıkmazdı.

Kenanizmin takipçisi Ulusalcı takımında da benzer tavırları görürüz. Görünüşte Alevilere ciddi sempatileri vardır, oysa sevmedikleri kişinin, Alevilik, Kürtlük olmak üzere (Kürtlük meselesini ayrıca yazacağım) etnik kökenlerini sayıyorlar.

Bu iki yüzlüğü, sosyal medayada algı için topluca hareket edenbve trol dediğimiz topluluklarda da görüyoruz. Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca Sivas dahil hiç bir katliam anmasına katılmadığı gibi, kamuyuna mesaj da göndermedi. (Butlan kararı ile geri dönünce bu yılın 2 Temmuzunu hatırladı.) Butlandan sonra Kılıçdaroğlu'nu savunan troller, onun Aleviliğine vurgu yaptı. Oysa kendisi, kimlik siyaseti yapmayacağız diye Aleviliğini, Kürtlüğünü hiç ağzına almadı, halen de almıyor. Uzun yıllar Kılıçdaroğlu'nun Aleviliğine laf eden Akrtol tayfası, şimdi de Özgür Özel'in Selanik göçmenliğine laf ediyor. Osmanlı'nın Selanik vilayeti, bu günkü Yunanistan'ın Kuzeybatısının büyük bir bölgeydi. Oradan yüz binden fazla göçmen geldi. Tüm bu göçmenleri Sebataycı yapamazsınız. Özel ya da başka biri Sebataycı olsa bile bunu sorun yapmak da faşizmdir.

8 Kasım 2025 Cumartesi

YAVSAK FAŞİZMİN ANONİM MASKELİ SALDIRILARI

 


Bu blogdaki daha önceki yazılarımda a yerine o demiştim ama mahkemeler yavşak kelimesini hakaret saymadığı için böyle kullanacağım artık. Bu blogda faşizmi, kaba faşizm ve yavşak faşizm diye iki ayırıyorum. Önceki yazılarımda yavşak kelimesini yovşak yada y.şak gibi yazıyordum ama artık dümdüz yazacağım zira mahkemeler bile hakaret olarak kabul etmiyor. Bu kelime hem, Türk argosundaki pek çok kelime gibi pasif eşcinsel anlamına gelmekte, hem de güvenilmez, ikiyüzlü yada yüzsüz anlamına gelmektedir. Faşizm veya genel anlamda kötülük, kurbanlarını hazırlıksız yakalama adına her zaman biraz sevimlli görünme çabasındadır. Diğer yandan kaba faşizm, en başlangıçta ötekine, sadece öteki olduğu için nefret kusan ve ayrım yapan faşizmdir. Sizi ötekileştirmiştir ve sizinle ilişkisi mümkün olanın altındadır. 

Dünya tarihinde faşizm hep oldu, çoğunlukla yavşakça oldu. Toplumlar, birbirlerine olan nefreti, her zaman açık açık kusamadı. İlk çağlarda toplumların köleleri genelde kendi toplumlarından oldu. Belli etnik grupların köleleştirilmesi de sık sık görülürdü ama genelde fethedilen yerlerin elitleri de vatandaş yapılırdı; Pers ve Roma imparatorluklarında durum böyleydi. Bu milletler, başka milletlerden insanlara vatandaşlık veriyor, asker alıyordu. Her millete bir şekilde ihtiyaç vardı. 

Bunun istisnaları da vardı tabi; bazı toplumlar o kadar asi oluyordu ki, toptan köleleştiriliyor ve lanetleniyordu. Bunun en önemli örneği Yahudilerdi. Yahudi isyanları, Roma'ya o kadar çok asker ve paraya mal oldu ki, Yahudilerden toptan nefret etti ve bu nefreti imparatorluktaki tüm milletlere sindi. Özünde Yahudi inancı olarak başlayan Hristiyanlık bile, İsa'nın çarmıha gerilmesi hikayesi ile Yahudi düşmanı oldu. Orta çağda en yaygın faşizan nefret, Yahudiler üzerine olandı. 

Kaba faşizmin yayılması ve güçlenmesi, coğrafi keşiflerle oldu. Avrupalılar'ın keşfettiği ülkeler, teknolojiden bihaber, bilimin ne olduğunu bilmeyen insanlarla doluydu; Türkler olarak elde mızrak, götte yaprak tarzında yaşıyorlar, demiri dahi bilmiyorlardı. Bu sömürülen yerlerin ikincil bir özelliği de millet bilincinden uzak olmalarıydı. Pek çoğu için biz kavramı bir kaç yüz kişilik kabilesi, bir kaç bin kişilik kılanı ve belki de bşr kaç on bin kişilik aşireti ile sınırlıydı. Bir kaç nesil öteden kuzeninden bile nefret ediyor, bir araya gelemiyor, gelse de bir süre sonra eski nefretleri ortaya çıkıyordu. İngilizler üç yüzden az (Daron Acemoğlu kitabında yazmıştı ama unuttum tam olarak kaç sayıydı, 283'dü galiba) İngilizle, Afrka'nın devi Nijerya^yı yönetmişti. O zamanlar Pakistan, Bangladeş, Nepal, Srilanka ve hatta bir ara Myanmar ve Afganistan'ın da dahil olduğu Hindistan'ı, yüz bin kadar İngiliz'le yönetmişti. Sonuçta batılılar, bu zavallı halklara saygı duymadılar. Bu halklarla aralarında belirgin bedensel farklar vardı. Bu sebeple de ırkçıl, fiziksel özellikler ırkçılığına döndü. Oysa doğruda bu işler tam tersiydi çoğunluklar. İlk başlangıçta Sümerler, arkeologların Obeydi dediği ve kitemit-tuğlayı icat edip, her yere yerleşim kuran topluma egemen oldu ve kendilerine Anunaki (gökten inenler) dedi. Akadlar ise Sümer yazısının ve kültürünün üzerine Babil medeniyetini kurdu. Sonraki her medeniyet, çoğu kez bir öncekinin vassalı yada onlardan yeni şeyler öğrendiği için, öyle açıktan bir faşizm yapamadı. Yunanlılar bile; zeytinyağı, şarap ve incir satıp, buğday aldıkları Mısırlılara o kadar hayrandılar ki, her şey Mısır'da başladı, dediler. Bugün Yunanlı matematikçilerin adını taşıyan pek çok formül, aslında Mısırlıların çoktan bildiği şeylerdi. Araplar, pirinci bile bilmeyen bir toplum olarak Doğu Roma (Bizans) ve İran medeniyetini yönetti. Türkler ise, göçebe bir kavim olarak, sadece iyi savaştığı için yüz yıllarca, hatta bin yıla yakın, İngilizlerin 20. yy'da Orta Doğu denen bölgeyi yönetti. Çoğu kez yönettiği milletlerin okur-yazarlığı, Türklerden yüksekti (Kürtler ve Roman-Çingene toplumları hariç). Bu yüzden de bolca asimile oldu ve asimile etti; yönettiği toplumlarla bol bol evlilik yaptı. Sadece gelin-cariye almadı; Türkler ezelinden beri iç güveysi damadı sever, Anadolu'da halen yaygındır. Sosyolog Mübeccel Belik Kuray, Ereğli adlı eserinde, kıza yönelik büyüyen aile diye tespit etmiştir.

Osmanlı'nın millet sisteminde, her milletin kendi görevi vardı; örneğin bir yöre felaket yaşamışsa, oraya bir grup Yahudi yerleştirilirdi.  Osmanlı için bir yöreye Yahudi yerleştirmek,  doğrudan maddi yardım yapmak gibi bir şeydi: Rodos, Girit ve Kıbrıs'a, Türk yada Müslüman yerleştirmeden evvel, Yahudi yerleştirmişti. 1915'de bile, Dışişleri bakanlığının kadroları Ermeni doluydu, önemli büyükelçilerin çoğu Ermeni'ydi. Tehcirde belli yöreler yada belli meslekten Ermeniler hariç tutuldu. Bunlar Türklerde ayrımcılık ve ırkçılık yok anlamına gelmiyordu. Yeniçeri isyanları, aynı zamanda Gayrı Müslümlerin mülklerinin yağması anlamına geliyordu. 1860 Halep, 1909 Adana gibi pek çok progrom olmuştu. Olası azınlık isyanları, kanla bastırılmıştı. Osmanlı ailesi, bir imparatorluk olarak  Türklerden de nefret eder, Türkü vurun, öldürün diye şiirler yazardı. Osmanlı için her milletin bir görevi vardı ve her millet haddini bilmeliydi. Cumhuriyet döneminde de faşizm, benzer şekilde ilerledi;1934 Trakya progromu,  Atsız'ın tüm gayretlerine rağmen İzmir Yahudilerine uğramadı; 1944 Varlık Vergisi, Ankara Yahudilerinden alınmadı. Bu ikiyüzlü tavır, progromlar değerlendirilirken de yapıldı.

Kaba faşizm, halkların güçlenmesi sebebiyle yerini daha fazla yavşak faşime bırakıyor. Zulm görenlerin de eli-ayağı, seveni, destekleyeni var; bedelinin ne olabileceğini gördüler. Adolf Eichmann'ın Arjantin'de paketlenip, İsrail'de yargılanması ve idamı, sonrasında pek çok Nazi'nin başına benzer şeyler gelmesi; kalan Nazileri, her an yakalanma korkusu ile yaşamasına sebep oldu. Faşizmin cezalandırma korkusu hep vardı. Hitler'in, Ermenilere olanları kim hatırlıyor dediğini sanmıyorum çünkü 1921'de,  Berlin'de, Talat Paşa'yi öldüren Soğomon Tehliryan'ın mahkemece masum bulunması bir saatten az sürdü (wikipedi). Şevket Süreyya Aydemir'in yazdıklarına göre, Osmanlı'nın müttefiği olan Almanlar, savaş bitince ellerindeki uçakları Ermenilere verdiklerini yazmıştır. Sadece Talat ve Cemal paşalar değil, tehcire karışan pek çok İttihatçı subay, İstanbul'da, işgal döneminde suikaste uğradı. Sonraki yıllarda da Faşist liderlerden suikaste uğrayanlar oldu. Ülkemizde de faşist olmak her zaman riskli oldu. General Mustafa Muğlalı, görevden alındı. Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, o kadar ciddi bir hedef olmuştu ki, estetik ameliyat olduğu halde, sesinden tanındı. Bir halk otobüsünde, eşinin ve küçük oğlunun yanında vuruldu. Son sözü umutsuzca, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu. Faşistlerin tek korkusu kendi hayatları değildir. Bazen bu dehşet çocuklarına da sıçrar. Atsız'ın iki oğlu, babalarının son günlerinde yanında olmadıkları gibi, ona telgraf (o zamanın teknolojisiyle) bile çekemediler. İki kardeş de, babalarının nefret ettiği Cumhuriyet gazetesinde çalıştı. Buğra Atsız, Kanada'ya yerleşti, orada Türkoloji profesörü oldu; Yağmur'da yıllarca Cumhuriyet gazetesinde çalıştı, bir ara artık olmayan, meşhur 142. maddeden (Komünizm propagandası) yargılandı. Yağmur Atsız, ölümüne yakın, babası tarzında yazılarla, İŞİD'de karşı Kobani (Ayn El-Arab) direnen Kürtler aleyhine yazılar yazdı. Buğra Atsız'sa son seçimlerde Zafer Partisini destekledi ama Buğra'nın kızı Maya Atsız'ın Türkçülükle bir ilgisi yok. Sosyal medyadan kendisi ile Türkçe konuşmaya çalışanları derhal engelliyor. En son hatırladığım rock müzik yapan, uzun saçlı ve Türk olmadığı kesin bir sevgilsi vardı. Şamanizm üzerine dersler veriyor. Atsız'ın iki oğlu, neden yıllarca babalarının görüşlerinin tesine gitti? Bence muhtemelen tehdit edilmişlerdi. Babaları, 1934 Trakya progromunun planlayıcısı, Antisemitizm'in önemli bir ismiydi ve onun ölümünden sonra Antisemitizm bayrağını devralmaları, Türkiye'deki Yahudiler için işlerin daha da zorlaşmasına sebep olabilirdi. Sonuçta Atsız'ın bu gün Türkçe konuşmayan bir torunu var.

Faşizmin tek sorunu, hedef olan katiller ve cellatlar değildir. Kapitalistleşen dünyada, azınlıkların artık eskisi kadar azınlık yada güçsüz olmaması, taş gibi yerlerinde ağır olmasıdır. Dünyada bizden nefret eden birileri olduğu gibi, bizi seven birileri de vardır; aksi gibi,  bizim sevdiğimiz insanlardan nefret eden veya bizim nefret ettiğimiz insanları seven birileri de vardır. Sen muhafazakar şehrinde,  köyünde, Alevi'yi ezebilir, zorbalayabilir, aşağılayabilirsin; büyükşehirlerde ve Ege'nin zengin kıyı ilçelerinde Aleviler, çoğunluk gibi güçlüdür, oralara işin düşmeyecek mi? Türkiye veya Azerbaycan'da Ermenileri horgörebilirsin; Avrupa, Amerika, hatta Arap ülkelerinde hayalkırıklığına uğrayacaksın. Başka bir sorun da, azınlığın bugün azınlık, yarın her şey değişebilir. 1955'de Endonezya'da, Komünistlerle beraber, Çinli azınlıkta hedef olmuştu. Şimdilerde bunu yapmak daha bir cesaret ister. Gene o yıllarda belki Türk düşmanlığı da daha kolaydı, hem Türkiye bu kadar güçlü değildi, hem de dünyanın her tarafında Türk işçi ve esnaf yoktu.

Bütün bunlar yüzünden faşizm, daha da yavşaklaşıp, daha başka maskeler takıyor. Azınlıklara saldırıları siyasi gibi gösteriyorlar. Oysa MHP, komando kamplarını 1961'de, henüz sağ-sol çatışması ufukta yokken, silahlı sol örgütler kurulmamışken, hatta ortada MHP yokken, partinin başında henüz Osman Bölükbaşı varken ve adı da CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) iken kurmuştu. Diğer bir maskede suçu başkasına atmak, olayları yapanlar, dışarıdan gelenlerdi demek; sağ kalan kurbanlar bunu böye anlatmıyor.

İnternet ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla bu yavşaklık takma yada sahte isimli trolleri kullanarak linç etme, adam karalamaya dönüştü; bazen de sosyal medya üzerinden faşist liderleri övüyor, azınlıklara hakaret ediyorlar. Bunlardan en ilgincini anlatayım sizlere. Japonya'ya göç etmiş Kürtlere karşı, Ekşisözlük merkezli, Japon sözde bir gazetecinin de işin içine katıldığı bir linç süreci var. Japonya'nın nüfus azalması sebebi ile göç alması ve sonrasında oluşan yabancı düşmanlığını, Kürtlere özel indirgeyen sahte haberler üretiliyor. Amaç göçmenlerin orada güçlenmesini engellemek zira Türkiye'den göç edenler, 1978 Aralık ayındaki katliamda sağ kalanların torunları; diasporada güçlenecek mazlumlardan korkuyorlar. Saldırılar, sadece Ekşisözlük değil, diğer sosyla medya platformu ve sitelerindeki yorumlarda planlı ve örgütlü.

Ekşisözlük de satılıp, kapanıp, açıldıktan sonra faşizan linçlerin merkezi haline geldi. Uzun zamandır girmiyorum.

10 Ocak 2024 Çarşamba

FAŞİZM VE Y.VŞAK FAŞİZM

 


Bu blogda iki yüzlülük üzerine nice yazılar yazdım, haddi hesabı yok. Mesela:

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/din-ve-iki-yuzluluk.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/bakara-makara.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/06/fasizmin-farkli-davranis-bicimleri-2.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/01/ozelde-turk-fasizminin-genelde-fasizmin.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/07/fasizmin-degisik-davranis-bicimleri-3.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2021/05/harper-leenin-iki-romaninda-fasizm.html

Ben şimdi homoseksüellerden ve bit yavrularından özür dileyerek bu tür faşizme yavşak faşizm diyeceğim. Bu kelime, Türkçedeki pek çok kelime gibi pasif homoseksüel anlamına gelse de, iki yüzlü, sinsiz ve güvenilmez insanları daha çok anlatmakta. Cinsel zevk yöneliminin karakterle doğrudan bağlantısını öğrenecek kadar yaşlandım. Erkek egemenlik faşizmin on dört temel kuralından biri. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ozde-fasizmin-14-temel-ozelligi-dr.html) Doğu toplumlarında erkeklilk, erkek cinsen organına çok fazla değer yüklendiğinden,  aktif homoseksüellik, yani oğlancılık da erkeklikten sayılır. Bu yüzden Türkçe^de erkekten erkeğe edilen bir küfür veya hakaret kelimesi öncelikle, ya pasif eşcinsel yada kadın satıcısı anlamına gelir. Bu kelime de yan bir anlam olarak iki yüzlü ve güvenilmez olmanın da ötesinde aşırı sinsi ve kurnaz insanlar için kullanımı yaygınlaşmıştır. Ben de son Gazze olaylarından sonra iktidar yanlılarının tavırlarından sonra bu duruma artık gizli, sinsi yada iki yüzlü demek yerine, doğrudan yavşak faşizm demeye karar verdim.  Sen İsrail askerinin içliğini, İsrail ordusunun çeliğini, kablosunu kendin at, İsrail'in çöpünü bie al; sonra yok kahveciye neden gittin, yok hamburgerciye neden gittin, nedne kola içtin muhabbeti. Bir de Filistin bahanesi ile halifelik mitingleri var.

Faşizmin özü egomuz, benlik sevgimizdir. Bu benlik sevgisi, bizlik kavramını da içerir (milliyet ve din gibi). Bunu politikaya uyguladığımızda faşizm olur. Politika genelde kaypak ve iki yüzlü olduğu için, genelde faşizm de böyledir. Basit faşizm için, hor gördüğünüz topluluk çok güçsüz ve örgütsüzolmalı, mümkünde köleleştirilmelidir. Örgütlü ve güçlü bir topluma karşı nefret, daha ziayde belli progrom dönemlerinde ortaya çıkar. (1978 Maraşi 1980 Çorum, 6-7 Eylül 1955 vesaire) Bildik faşizmin yaygınlaşmsı, coğrafi keşifler ve Avrupa deniz imparatorluklarının kurulması ile oldu.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ozde-fasizmin-14-temel-ozelligi-dr.html) 

Avrupalılar, gemilerine binip, dünyayı önce keşfetti, sonra işgal etti. Çoğu kez de kolayca işgal etti. Vardıkları yerlerdeki halklar hem teknolojik açıdan geriydiler (İnkalar ve Mayalar, demiri-bakırı bile bilmiyordu, Top-tüfek kullanan İspanyollara karşı taş baltalarla kendilerini savunuyorlardı) hem de bir millet duygusna sahip değillerdi. Kabilelere, dinlere ve mezheplere bölünmüşlerdi. Çabucak birbirlerine karşı kışkırtılıyorlardı. Bu yüzden Avrupa ülkelerinin deniz aşırı ülkeleri fethi çoğu kez komik denecek kadar kolay olmuştu. Çoğu kez sadece yürüyerek fethetmişler, doğal engeller, yerli halktan daha büyük bir direnç oluşturmuştu. Arjantin ve Şili devletleri, 19. yüzyılın ikinci yarısı Patagonya'yı fethedebildi. Batılı devletler, beyaz insanların sıtma ve hummaya karşı dayanıksızlığı yüzünden  kinin ve BCG aşısının icadına kadar Afrika'nın içlerine giremediler. Bunun yerine milyonlarca Afrikalı'yı köle yaparak Kuzey ve Güney Amerika kıtasındaki çiftlik ve madenlerinde köle yaptılar. Bu köleler çoğunlukla savaşan kabilelerin birbirlerinden aldıkları esirleri, saçma sapan Avrupa malı süslerlerle (cam boncuk, tüylü şapka vesaire) değişmeleri sonucunda elde ediliyordu.  Pek çok işgali, batılı devletler değil, şirketler yaptı. Koca, Hindistan'ı, İngiliz,    İngiliz Hindistan şirketi önce kontrol altına aldı. Son, Babür devleti kralını, şirketin memuru haline getirdi. (Son, İran Şahı Rıza Pehlevi'de BP petrol şirketinin yerel memurundan başka bir şey değildi.) Sonra ülkeyi bizzat işgal etti ama başedemeyince İngiltere kraliçesine, Hindistan kraliçesi tacı taktı. Aynısını Hollahnda Doğu Hindistan kumpanyası, ücretli Filipinli ve Japon askerleri kullanıp, bu günkü Endonezya adalarında yaptı. Ülkeye de adını Hollandalılar verdi. Bu isim, bir Latince İndo (iç), bir de Yunanca Asya kelimelerinden oluşuyordu. Şirket iflas edince de, tüm borçlarını ve mülklerini Hollanda devleti satın aldı.

Avrupalıların egemenlikleri, özellikle Afrika ve Amerika kıtalarında sadece siyasi olmadı, kültürel de oldu. Afrika kıtasında sadece Etiyopya,  yalnızca kendi yerel dilini resmi dil olarak konuşuyor. (Mali ve Burkina Faso, Fransızca'yı resmi dilden, çalışma dili statsüsüne düşürdüler ama Fransızca, pratikte resmi dil olmaya devam ediyor) Diğerlerinde Arapça, İnglizce, Fransızca, Portekizce ve sadece Ekvator Ginesi'nde İspanyoca resmi dil. Batılı sömürgecilerin kültürel hegamonyaları o kadar yaygun ki, Afrika'da İspanyolca konuşan tek ülke Ekvator Ginesi'dir diye bir cümle kurabiliyoruz. Mesela Japonca konuşan tek Afrika ülkesi yada Türkçe konuşan Amerika ülkesi diyemiyoruz.

Bu sebeple Avrupalılar, yani beyaz adam, doya doya ayrımcılık ve ırkçılık yaptı. Egemenliği altına aldığı halklar ile fiziksel ayrılığı da belirgindi. (Deri renkleri, gözler başta olmak üzere yüz hatları çok farklıydı.) Sömürgelere gitmeyen Avrupalılar da bu zenginlik için elinin altındaki Yahudilere yöneldi. Coğrafi keşifler ve sömürgeleşmeyle beraber, antisemitizm yani Yahudi düşmanlığı da arttı. Hitler, Kavgam kitabında, bizim imparatorluğumuz, doğuda ve kara imparatorluğu olacak, diyor. Bize tarih derslerinde, birinci dünya savaşının asıl nedeninin Alsas Lorine bölgesindeki kömür yatakları olduğu yazılmıştı. Oysa, Hitler, Kavgam'da iki defa Kamerun'dan bahsederken, hiç Alsas demiyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/05/kavgam-incelemesi-2-kitabin-genel.html)

Diğer toplumlarda, özellike Araplar, Türkler ve Ruslar'da faşizm normal yollardan ilerlemedi. Çünkü bu toplumlar,  kendilerinden daha gelişmiş ve güçlü toplumlara hükmetmek zorundaydılar. Araplar, Karolenj imparatorluğuna karşı Puvatya yenilgisi aldıktan sonra, tek başlarına bir zafer kazanamadılar. Meşhur Ayn Callud zaferi, Memluk, yani köle askerlerin zaferdir. Bu köle askerler de Türk, Kürt ve Çerkezlerden oluşmaktadır. 1040 Dandanakan savaşından sonra ise Türklerin koruyuculığna girdiler. Barbaros Hayrettin Paşayı da bizzat Cezayir'e kendileri davet etti.  Türkler olmasaydı, Afrika'nın kuzeyi Müslüman kalmayabilirdi. Türkler ise Araplara egemen olduklarında dünyada Matematik, Kimya, Geometri ve Tıp bilimlerinde öncü güç Araplardı ve bu bilimlerde ilerlemek için Arapça bilmek şarttı. Türkler, çoğunluka göçebeydi ve genelde egemen oldukları milletlerin okuma-yazma oranları, Türklerden daha yüksekti. Osmanlı yıkılana kadar da genelde öyle oldu. Cumhuriyet döneminde de Kürtler'de okullaşma oranı düşük kaldı. Alevilerde ise Sünnilere göre yüksek oldu. Ruslar ise Tatar -Moğol egemenliğinden çıkıp,  efendilerinin egemenliğini devraldılar. Bu yüzden Ruslar, Yahudiler haricinde yavşak faşizmde kaldılar, sadece Yahudilere karşı açık faşizm ve progromlar yaptılar. Sovyet ihtilalinden sonra Yahudi düşmanlığı da yavşaklaştı. Troçki'nin Bolşevik partisinden atılma ve ülkeden sürülmesinin asıl sebebi Yahudi kökenli olmasıydı. Menşevik partisindeki Yahudi düşmanlığı açıktı. Rus iç savaşı boyunca Menşevikler, bir milyon kadar Yahudi öldürdü. Stalin ise Yahudileri ve Müslümanları Bolşevik partisinden temizledi. Sultangaliyef'in yazdıklarını (Türkçe'ye çevrildiği kadar) okudum. Kendisinin Turancılık yada İslamcılık düşünceleri yoktu. Sonuçta Stalin'de, ateist olduğu halde, Yahudi ve Müslüman kişilerden nefret ediyordu. Gücü eline alınca, partide üst düzey mevkileri Gürcü ve Ermenilerle doldurdu. Sonra Kruşçev geldi ve üst düzey kadroları Rus olmayanlardan temizledi. 

Faşizm, köle de olsa azınlıklara her zaman güç yetiremez. Azınlıklar içinden kompradorlar (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/10/kompradorlar-isgalciler-kadar.html), işbirlikçiler yetiştirilmelidir. Nazi kampları bile büyük ölçüde kapo (capo) denen işbirlikçi mahkumlara emanetti. 1930' larda bir İngiliz Binbaşısı, bir sebepten Hintlilere öfkelendi ve binlece Hintliyi, İngilzi bayrağının altından geçirdi. İsyan tehlikesi yüzünden meslekten atıldı ama bu sefer de İngiliz halkının bağışlarıyla zengin oldu, lüks içinde yaşadı. İngiliz subayları bölgeye zengin olmak için gidiyordu çünkü. Yoksa Kraliçe bir daha savaşmaya subay bulamayabilirdi. Fakat olay gene de Hintlilerin gururnu yaralamıştı. Zengin bir Hintli genç, Oxfort'a okumaya İngiltere'ye gitmişken,  emekliliğinin tadını çıkaran binbaşıyı öldürüp, kahraman oldu. İmgilizler olayı saklamaya çalışırken, Nazi Almanyası manşet yaptı. İngilizlerin, Hindistanı ciddi anlamda terk etmeye bu aşamda başladıklarına inanıyorum. Çünkü Rajaları, Ağa Hanları, Şeyhleri ve bilumum üst kast Hintlileri yanlarına çekmeden Hindistan'ı yönetemezlerdi. Gene de gerçek faşizmde, net ırk ayrımları, o ırkların yaşadığı getto mahalleleri vardır. Yavşak faşizmde ise, yağma zamanları haricinde azınlıklarla iyi geçinilinir. O azınlık üyelerinden dost ve arkadaş edinilmeye dikkat edinilir. Hatta progromlar yaklaşırken, hem kurbanları gafil avlamak, hem de katliamın suçunu kurbanlara atmak için yapılınır bu. Onlar bizi kışkırttı, aramız aslında çok iyiydi, demek için bunu yaparlar. Kendi aralarında azınlık yada ötekileştirdikleri kişiler için kendi aralarında en rezil dedikoduları yaparlar. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/dedikodu-cihadi.html)

Dedikodu, her türlü yavşaklığın ama malzemesidir. Dedikodu, Goebbels ilkelerinin temelini oluşturur. 

(https://onbinkitap.blogspot.com/2021/09/duygu-egitimi-nasil-olur-1goebbels.html) Dedikoduların en büyük delili kendisidir. Herkesin bunu konuşmasıdır. Olayı çoğu kez gören olmamıştır ama bir görenden duymuşlardır. Dedikodular hem linç ve progromdan önce, hem de sonra yaygınlaşır. Öncesi progroma hazırlık, sonrası da progromu haklı çıkarma çabasıdır. Böylece linç edilen azıklıklara suç yüklenmiş olunur.

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/09/azinlik-suclari-koku-ve-azinlik-ateizmi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/08/azinlik-suclari-siyasi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/12/maras-corum-sivas-ve-diger-katliamlar_21.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/08/kavgam-elestirisi-8-otekilerin-ve.html

Faşizanca tavırlar sadece progromlardan ibaret değildir. Faşizan ayrımcılık da vardır ama yavşakça, yani çoğu çok açıkça değildir. Genelde ya suç başkasına atılır, yada başka bir bahane bulunur. Mesela, Kılıçdaroğlu'na Alevi olduğu için oy vermem demez, Kılıçdaroğlu'na Alevi diye oy vermeyecekler, başka aday bulalım denir. 

(Buraya gelecek için öngörü notu: Biz solcular, doksanlarda Necmettin Erbakan'ın başbakanığını istememiştik. Aslında, Erbakan'ı merkez sağ da istememişti. Onunla yapılan koalisyonlar hep kehren olmuştu. Sonuçta onun yerine daha beteri gelip, öncelikle onunla koalisyonları sürdürmeyen merkez sağı yok etti. Ocakzade, Tuncellili bir Alevi olduğu için Kılıçdaroğlu'nu istemeyen sağcıların, daha beterini göreceğine dair bir his var içimde. Kılıçdaroğlu uzlaşma adamıydı, hatta bence fazla uzlaşma adamıydı ve sonuçta bir iderai maslahatçı olarak anılacak) (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/neden-kilicdaroglu-istifasini-istemek.html)

Aslına bakarsanız azınlıklar güçlendikçe, demokrasi bilinci arttıkça,  nefret duygusu sinsileşiyor. ve yavşaklaşıyor.  İçimizde başkalarına karşı nefret oldukça, hiç birimiz masum değiliz.

8 Ocak 2022 Cumartesi

ÖZELDE TÜRK FAŞİZMİNİN , GENELDE FAŞİZMİN İKİ YÜZLÜLÜĞÜ



 Atsızcılar ve bir kısım ana akım Türk faşizminden ayrılan faşizan ateistler, Aleviliğe kanca takmaya çalışıyorlar. Amaçları Alevileri Türk-Kürt ve Arap gibi daha küçük parçalara ayırmak. Ülkücülerin,  Maraş, Çorum ve bilumum katliamlarını, Atsız'ın izinden gitmeyen Ülkücülerin yaptığını söylerler.

Oysa Atsız daha otuzlu yıllarda, Niğdeli Kadı Ahmet'in kitabını, tarihsel bir gerçek bir belge gibi sunma çabası, Alevi katliamına zemin hazırlama çabasından başka bir şey değildir. Bu tür iftiralar, Babek isyanı taraftarlarına bile atılmıştır.  Deli Kurt romanında da Şeyh Bedrettin'le isyan edenleri, Bedrettin Resullullah diye bağırdığını iddia eder. Bu olay da Atsız'ın uydurmasıdır. 

Aleviliğin kökeninin Şamanizm olduğunu ilk söyleyen profesör Fuat Köprülü'dür ve Atsız'da bir dönem onun asistanlığını yapmıştır. Ancak faşizmin derdi, güç derdidir. Türklük, vatan, millet derdi değildir. Yüzlerce yıldır hor görülen Alevileri, Abdalları, Tahtacılardan da elbette nefret edecektir. 1972'de katledilen (Alevi-Ülkücü) Ali Balseven hakkında yazdıkları ise, hem bir günah çıkarma, hem de muhtemelen daha o yıllarda planlanmış olan Maraş katliamını saklamaktır.

Aslında Atsız, Türk ırkçılığının teorisyenleri arasında en dürüst olan, açıkça ırkçıyım diyendir. Irkçılık, daha doğrusu içinde kötülük yapma amacı taşıyan hemen her ideoloji, en azından başlangıcından iki yüzlüdür. Modern anlamda ve an açık olarak faşizm, Avrupa devletlerinin deniz aşırı sömürgeler elde ettiğinde başlamıştır. Avrupa devletleri bu bölgeleri çoğu kez gülünecek kadar kolay fethetmiş ve yönetmiştir. Avrupalıların işgal ettikleri pek çok bölgenin halkının dilinin yazısı bile yoktu ve yazı olsa bile, okuma-yazma bilenler komik denecek kadar azdı. Hindistan'ı ilk işgal eden İngiliz ordusu değil, İngiliz-Hindistan şirketiydi ve bu dev ülkeyi (O dönem Hindistan kavramına bugünkü Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal ve hatta Myanmar'da dahildi), yüz bin kadar subay ve paralı askerlerle işgal etti ve yönetti. Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve civarında bugün bile okuma-yazma oranı çok düşüktür.

Öte yandan Avrupalılar, genelde savaş teknolojisi geri olan ve halkı örgütlenmemiş ülkeleri işgal etmiştir. Mesela Amerika kıtası milletleri, altın hariç hiç bir metali işleyemiyordu ve işgalcileri taş baltalarla karşılıyorlardı. Ruslar, Yakutsky'i daha 1621'de işgal etmişti ama Buhara hanlığı gibi Orta Asya devletlerini 1860'a kadar işgal edemedi. Çünkü Osmanlı devleti, İran'ı baskılaması için Özbeklere top ve tüfek ustaları göndermişti. Silah teknolojisi gelişince Ruslar, bu bölgeyi on yılda, 1870 olduğunda fethetmiştir. İtalyan Habeşistan'ı (şimdiki Etiyopya) 1933 gibi geç bir tarihte,  gaz bombaları ile işgal edebildi. Tayland'a ise hiç giremediler. Afrika kıtasına ise, hummalı sıtma yüzünden giremeyip, köle toplamakla yetindiler. Ancak 19. yy ortalarından sonra, kinin ve benzeri ilaçlar gelişince kıtayı paylaştılar.

Türkler ise genelde askerlik hariç her açıdan geri oldukları toplumların üzerinde hakim oldular. Tarih boyunca Türklerin egemenliğine giren toplumlarda genelde okuma-yazma, Türklerden daha fazla oldu. Türkler matbaayı teoride üç yüz yıl (Lale devri), pratikte dört yüz yıl (Tanzimat fermanı) kadar geç alırken, Hristiyan azınlıklar bir kaç yıl kadar sonra kendi matbaalarını kurmuştu. Türklerin ünlü sanatçıları , alimlerinin, esnaflarının ve tüccarlarının pek çoğu azınlık veya devşirmedir.

Devşirme demişken: Türkler egemen oldukları toplumlardan kızlarla evlenmiş, onlardan çocuklar yapıp, evlatları olarak kabul etmişlerdir. Sadece gelin-kız almakla kalmamış, devşirdikleri bazı erkekleri de damatları yapmışlardır.  Bunun sonucunda da bir kaç nesil sonra fiziksel olarak egemen oldukları milletlere benzemiş, onlarla fiziksel farkları yok denecek kadar az olmuştur. Avrupalılar ise genelde sömürgelerdeki halklardan kadınlarla eğlenmişlerse de evlenmemişler, onlarda peyda ettikleri çocukları sahiplenmemiş, bu sebepten de genelde fiziksel özelliklerini korumuşlardır.

Bu sebepten Türklerde faşizan duygu ve tavırlar ara ara çıkmış, genel bir politika olmamıştır. Azınlıklar da ara ara progromlara, sürgünlere maruz kalsalar da, biraz zaman geçince, hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmişler ya da etmeye çalışmışlardır.



Avrupalılarda da faşizm, Türklerdeki gibi iki yüzlülüğe doğru eviriliyor. Onların da artık birilerini pis Zenci, barbar Türk diye açık açık aşağılayacak gücü yok. Bir kaç yıl önce bir haber dinlemiştim. Kanada'da bir kadın, hastanede beyaz doktor bulamayınca krize girmiş. Narin ve şımarık büyümüş Kanadalı çocuklar, o zor tıp derslerini almak istemiyorlar. Kanada, her sene tüm dünyadaki siyasi mültecilerin en az yüzde onunu ülkesine kabul ediyor. Dünyanın ikinci en büyük ülkesi ama nüfusu kırk milyon bile değil ve doğum oranları çok düşük. Dünyadaki ülkelerin üçte birinde doğum oranları, mevcut nüfusu korumaya yeterli değil. Artık ülkeleri işgal etmek, işgal edilse bile elde tutmak kolay değil.

Bu, faşizm bitiyor ya da bitecek anlamına gelmez, zaten duygular bitmez, bilinç altına itilir, ideolojiler de bitmez,  yeraltına çekilir. Alevi-Kürt vesaire  arkadaşlarım da var diyen tipler, en tehlikeli tiplerdir. Çünkü onlar sizi incitmek için en uygun zamanı beklemektedir ve size yakınlığı, sizin güveninizi kazanmaktır.

Türkçü, Atsızcı, Turancı tiplerin genelde ergen olması da bu zorunlu iki yüzlülüktendir.  Ergenlik, insanın siyasetle ilk tanıştığı zamandır ve yarı çocukluk olduğu için ergen, umursamazdır. Birilerini ırkı ya da dinine göre aşağılamış olmayı çok da umursamaz zira hayatı tam tanımamıştır.  Lakin biraz büyüyüp, başka insanlarla ilişkiye girdiğinde, faşistliğin o kadar kolay olmadığını öğrenir. Bu yüzden ya faşizan duygularını törpüler ya da saklar.

Bu saklama, din faşizmi içinde geçerli. Din kültürü bir öğretmenin anlattığına göre artık milli eğitim, seminerlerde din öğretmenlerine daha hoşgörülü olmalarını çünkü din öğretmenlerinin yarattığı travmaların insanları dinsiz bıraktığını söylüyormuş.



15 Mayıs 2021 Cumartesi

HARPER LEE'NİN İKİ ROMANINDA FAŞİZM

 



Amerikanlı yazar Harper Lee, tüm yazı hayatı boyunca sadece iki roman yazmış, özellikle de ilk olan Bülbülü Öldürmek (1960) ile anılmıştır. Bu romanı yazdıktan sonra hemen hemen hiç  çalışmamış,  halen de sürekli olarak, hem A.B.D, hem de Dünya çapında çok satan roman, yazarı ömür boyu geçindirmiştir. Ölümüne aylar kala 2015'de aynı romanın devamı olan ve Türkçe 'ye Tespih Ağacının Altında diye çevrilen ikinci  romanını yayımlamıştır.

Konuşulması gereken ikinci romandır ama birinci okunmadan hiç bir şey anlaşılmaz. İlkinin konusu basittir ve bana Fransa'nın meşhur Dreyfus davasını hatırlatmaktadır. Yahudi kökenli bir Fransız olan Yüzbaşı Albert Dreysfus, 1894'de, Almanya için casusluk yaptığı  gerekçesi ile tutuklandı. İçinde gene Yahudi kökenli Fransız romancı Emile Zola gibi ünlülerinde olduğu ve çok tartışılan olaylar sonrasında  Yüzbaşı Dreyfus  1906 yılında sürgünden ve hapisten kurtulup, rütbelerine geri kavuştu. Olay tüm Avrupa'da ve dünyada yankılandı. Çünkü olayın bir yerinde Fransız faşizmi, ne olmuş yani masumsa, bir Yahudi olarak Fransız ordusunda ne işi var demeye başladılar. Bülbülü öldürmek dahil pek çok romana-filme ilham kaynağı olmuş.

Bülbülü Öldürmek de,  bir genç kıza tecavüzle suçlanan bir siyahi (tamam zenci demiyoruz) vardır ve onları savunacak siyah bir avukat yoktur. Romanın anlatıcısı o zamanlar okula bile gitmeyen 5-6 yaşlarında  bir kızdır ve babası da bu siyahileri, ırkçı halkın tüm baskısına kadar savunan cesur bir avukattır. Roman, küçük kızın gözünden dava sürecinin anlatılmasıdır. Babası bir kere bile pis zenci dememiş, zenci özel mülküne girmemiş,  zenci tavuğuna kışt dememiştir. Dava başarı ile biter, siyahiler kurtulur.



Yazarın ,elli beş yıl sonra yazdığı devam kitabı, olaylardan yirmi sene kadar sonrasında geçer. Genç kız, yıllardır yaşadığı New York kentinden, baba ocağı Maycomp kasabasına geri döner. Irkçılık gene vardır, hem de daha şiddetli olarak. Fakat siyahiler artık zavallı zenciler değildir. Artık ceplerinde ikinci el de olsa araba alacak ve yüksek sesli müzikle şehri turlayacak para vardır. Artık bir suç işlediklerinde onları savunmaya hazır siyahi avukatlar vardır ve her davada siyahi jüri üyesi olması için diretmektedirler. 

Epey bir aradan sonra Maycomp'a geri denen kahramanımız, hakikati görünce şok geçirmeye başlar. Babası o kadar da demokrasi kahramanı değildir çünkü. Suçsuz siyahileri, hem de avukatlık ücreti almadan savunmaya taraftardır ama ortalık siyahi hakim, savcı ve avukat olarak görmeye tahammül edememektedir. Ku Klux Klan'ın gürültü yapmasına, toplanmasına taraftardır ama siyahileri katletmesini, siyahi mülklere zarar vermesini istemez.

A.B.D ile ilgili pek çok yanılgımızın sebebi, film sanayisi sayesinde dünyaya onların gözünden bakmaya başlamamız. Örneğin ikinci dünya savaşında Alman askerlerinin yüzde sekseninden fazlası doğuda savaştığı halde, bize savaş daha çok Fransa'da olmuş gibi gelir.  Doğu cephesine Alman ordusunun en az yüzde onu partizan denen direnişçilerle uğraştığı halde ve Fransa'da Normandiya çıkarmasında De Goule'ün radyo konuşmasına kadar hemen hiç direniş olmadığı halde, direniş diye aklımıza Fransızlar gelir. O kadar ki, pek çok Alman subayı, cepheden sonra dinlenmek için Fransa'ya gidiyordu, çünkü müttefikler Fransa'yı bombalamıyordu. Ya da Vietnam savaşında Amerikan ordusunu  sivil halka acımasızlığından ziyade Vietkong militanlarının acımasızlığını hatırlarız.

Amerikan iç savaşı bittiğinde kölelik kalkmadı. Beyaz polisler, siyahileri özellikle pamuk hasadı döneminde toplayıp, mahkum olarak tarlalarda zorla çalıştırmıştır. A.B.D'de halen hapisteki siyahi sayısı, üniversite okuyan siyahi sayısının iki katı. A.B.D, dünyada hem en fazla mahkum olan ülke, hem de nüfusuna göre en fazla mahkum olan ülkedir. Diktatörlük olan Çin'in üçte birinden daha az nüfusu olduğu halde, Çin'in iki katı mahkumu vardır. Üstelik A.B.D, elektronik kelepçe, şartlı salıverme gibi uygulamaları ilk yapan ülkesidir.

Sadece bu kadar değil. Jim Crow yasaları ile siyahlar, özellikle yoğun oldukları güney eyaletlerinde oy veremediler, okula gidemediler,  otobüslere bile binmediler. Bütün bu hakları isyan ede ede teker teker aldılar. Merkezi yönetim ancak 1965'e Jim Crow yasalarını yasakladı.

Gerçekte faşizm, Nazizm ya da benzeri ideolojiler kadar saf değildir. Yugoslavya iç savaşı öncesinde milletler arasında evlilik çok yaygındı. Pek çok Sırp'ın annesi ya da ninesi Müslümandı. Boşnak ordusunun da dörtte biri Sırp'dı ve Boşnaklar asi Sırplara, Çetnik diyordu. 

Pek çok faşiste göre öteki, göçmen  ya da azınlık olan haddini bilmelidir. Ucuz işçi ya da küçük esnaf olarak sempati ile bakar ya da en fazla küçük memur olarak diyelim. 

Bülbülü Öldürmek'de saf faşizm ve ona karşı çıkışı görüyoruz. Bu tür faşizm saf ve nettir, gerçek düşmandır. Tespih Ağacının Altında romanında ise daha bulanık, daha iki yüzlü bir faşizmle karşılaşıyoruz. Aynı yazarın iki romanı arasında yarım yüz yıldan fazla zaman var ve birbirini bu kadar tamamlayan iki roman çok az.

 



9 Eylül 2020 Çarşamba

FAŞİST MİTOMANİ



Yalan, konuşmanın kendisinden bile öncedir. Mesela pek çok kelebeğin kanadında iki tane kocaman göz deseni vardır. Kendisini avlamaya gelen kuşlar, kendisini kedi sansın isterler. Pek çok böcek, dala, yaprağa, kuş gübresine benzetir, aynı amaç için.
Yalan koku ile de olabilir. Bir tür örümcek var, ağlarını ucunca yapışkanlı bir topla sallayıp, dişi kokusu sanan güveleri avlıyor.
Yalanın kötü yanı, insanların bu yalanlara kendilerinin de inanmasıdır. Çünkü yalan pek çok insan farkına varmasa da başkasını kandırmak kadar, kendisini kandırmak için de yalan söyler. En gerçekçi, hatta karamsar insan bile, gerçekleri biraz yalanla şekerlemedikçe yiyemez. Gerçekler aslında hiç bir insanın hazmedemeyeceği kadar acıdır.
Yalan insan ruhuna o kadar yerleşmiştir ki çoğu toplumda nasılsın sorusuna, iyiyim demek bir selamlaşma töreninin bir parçası olmuştur.
Mitomani ise yalan söyleme hastalığıdır. Amacı toplumda odak noktası olmak, başkalarının gözünde yücelmektir.
Topluluklar içindeki mitomani, kendilerini fazla yüceltmek, başkalarını fazla kötülemek şeklinde olur.
Destanlar ve efsaneler bu şekilde oluştuğu gibi başka toplumlar üzerine söylentiler de bu şekilde oluşur. Yahudilerin yılda bir kez Hristiyan çocukları iğneli fıçıda öldürüp, kanını içtikleri; Alevilerin mum söndü yaptığı veya putperest Yunanların orgy (grup seks) yaptıkları gibi dedikodular da bunu sonucudur.
Bu faşizan mitomanide insanlar yalanlara inanmasalar da, işlerine gelince inanıyormuş gibi yaparlar. Naziler, Yahudi kanının kirli olduğundan bahsederlerken, yaralı askerler için toplama kamplarındaki Yahudiler ve Romanlar olmak üzere bütün esirlerin kanlarını hunharca sömürüyorlardı.
Faşizan mitomani, kendisini yüceltmenin bir bahanesini hep bulur. Müslümanlar savaşlarını cihat, yani İslamı yaymak için yapar.
Oysa Osmanlı Balkanlarda, Emeviler İber yarım adasına, Tatarlar Rusya'da halkı Müslüman etmek için o kadar da uğraşmamışlardır. Yüksek cizye vergisi toplamayı tercih etmişlerdir.
İngilizler  ve Fransızlar işgal ettikleri yerleri medenileştirme iddiasında bulunmuşlardır. Oysa bu gün dünyanın en yoksul ülkeleri, bu ülkeleri eski sömürgeleridir.
Çocukluk ve gençlik yıllarımda Sünnilerin önemli bir bölümünün bu mum söndü rivayetine inandıklarını sanırdım. Lakin üniversite biter bitmez öğretmenliğe başlayınca, dünürcülük yapıp, beni evlendirmek isteyen Sünni, hatta Sağcı arkadaşlarım oldu. Sonra Faşizmin böyle yalanları hep ürettiğini, işine gelince suçlamak için kullandığını, gelmeyince de yokmuş gibi yaptığını öğrendim.
Bu mum söndü yalanının kökeninin çok eski olduğunu, Sünni ulemanın kendisine biraz muhalif herkes için bu iftirayı attığını da öğrendim.
Öğretmenliğe ilk başladığımda, sağcılarda bu mitomaninin ne kadar çok olduğunu bilmiyordum.
Sadece solcular için değil, birbirleri hakkında da ağza alınmaz dedikoduları oracıkta üretiyorlardı.
Joseph Goebbels'in meşhur ilkelerini hatırlayalım. Sürekli yalan söyle, yalanında ısrar et, yakalanıca daha büyük yalan söyle gibi ilkeleri Goebbels kendisi uydurmamıştı.
Naziler, anlattıklarına göre bu ilkeleri kiliseden almışlardı. İsa'nın hikayesini sürekli anlatıp, herkesin gerçek yapmıştı.
Gene ilk atandığım ilçe-köye kadar mitomanlığı başka yerde görmedim ama mitomanlık tanıdığım sağcı herkeste vardı. Sonra okuduğum eserlerde de mitomanlık gördüm.
En meşhuru, uzaya giden ilk insan olan Gagarin'in uzayda Allah'ı göremediğini söylediği iddiasıdır ki, bu dedikodu da Kısakürek'in Büyük Doğu topluluğunun çıkardığı bir dedikodudur ve amacı da uzaya ilk komünistlerin gitmesinin yarattığı etkiyi azaltmaktı. Kısakürek bunun için şiir bile yazdı. Oysa bu kocaman bir yalandı. Din kültürü bu yalanı uzun yıllar okullarda anlattı. Gagarin inançlı bir komünist olarak muhtemelen bir Ateistti ama ne o, ne de Sovyet yönetimi dindarları kızdıracak böyle bir kışkırtmaya izin vermezdi.
Cemil Meriç'de Diderot'un Fransız ordusuna çürük yumurta sattığını falan yazmakla kalmaz, Fransız aydınlanmasını ünlü tüm yazarlarına, filozoflarına bir bahane ile hakaret eder.
Bu Faşizan mitomani halen de devam ediyor.
Bilmem kaç haftadır camide içki içenlerin videoları gösterilecek. Caminin imamı bile bu olayı ret etti ama halen ne videoyu yayımlıyor, ne de iddialarını geri çekiyorlar. Benzer bir durum, Kabataş'da yarı çıplak, deri elbiseli adamlar olayı için de geçerli.
Bundan yirmi yıl kadar sonra da söz konusu videoyu yok ettiler diyecekler.
Camilerin ahır yapılması ya da Atatürk-İnönü dönemi hakkında atılan hakaretler de böyledir.
Her sene Eylül ayında fındık ve diğer tarım ürünleri ile inşaat işçileri bayrak yakma veya Apo'yu dersteklemeden dolayı linç edilirler. Oysa asıl sebep, işverenin üç kuruşluk yevmiyeleri vermek istememesi ya da daha ucuza işçi bulmasıdır.
Faşist mitomani evrenseldir.
Kendi yalanına inanma hastalığı: Mitomani,