ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

KENANİZM NEDİR? 3-SİNSİ ALEVİ DÜŞMANLIĞI



12 Eylül rejimi  Atatürkçülüğü en çok eriten dönemdi. Görünüşte über Atatürkçüydü, her tarafa resimler asılıyor, büstler, heykeller yapılıyor, her konuşmada Atatürk^ten ya da Atatürk'e atfedilen bir kaç özdeyiş söyleniyordu. Tek kanal ve günde dört-beş saat yayın yapan devlet televizyonunda Atatürk'ün bir resmi, bir özdeyişi çıkar, spiker kız; Diyorki diye cünleye başlayıp, özdeyişi okurdu. Lafta, sözde, laikliğe çok vurgu yapılır, diğer yandan da Aleviler fişlenir, zorbalanırdı. Alevi köylerine yol yapılmaz, elektirik, su gitmez; cami yapılırdı. Tunceli ve Alevi yoğunluklu bazı büyük yerleşimlere imam hatip yapıldı. Bu 12 Eylül sonrasındaki iktidarlarda da devam etti.Rahmetli, Tayfun Talipoğlu bir programında köylüye soruyor?

-Alevi köylerine nasıl giderim? Köylünün cevabı:

-Asfaltı olmayan, toprak yollardan git, Alevi köylerine ulaşırsın. 

Genel anlamda durum buydu. Alevi nefretini 12 Eylül icat etmedi, 12 Eylül sinsi bir hale getirdi. Maraş-Çorum gibi katliamların sorumlularının çoğuna nihai bir ceza vermediği gibi, pek çoğuna hiç ceza vermedi. 12 Eylül sonrasında Maraş bilayetindeki Aleviler, göçe zorlandı. Özal ve sonrasında da bu Alevi düşmanlığı daha da evrimleşip, daha da sinsileşti. 12 Eylül'den sonra Sivas ve Gazi Mahallesi katliamları oldu. Bunların pek çok faili bulunamadı ve ya yargılanmadı. 12 Eylül rejiminin, din dersleri zorunluluğunu ve her okulda din öğretmeni bulundurma zorunluluğunu anayasaya koymasının temel amacı, Alevileri asimile etmek ya da toplum dışına atmaktı. Bunda seksenli ve doksanlı yıllar boyunca başarılı da oldu. Özellikle seksenli yıllarda din öğretmenleri, Alevilere saldırır ve bu sık sık da haberlere konu olurdu. Bazı din hocalarının, Alevi çocukları sınıf dışına çıkarıp, biz Sünni öğrencilerle özel şeyler konuşacağız demesi,  doksanların ortalarına kadar sıradan haberdi. O yıllara Alevilerin namazı ve orucuna kada takılmıştı ve herkes beş vakit namazında ve orucunda gerçek Alevilerden bahsediyordu. Kırım Tatarı Aleviler hariç, bu bahsedilen Aleviler, Sünni komşularının baskısında olan Alevilerdir. 1990'larda son kez başbakan ve ardından cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, Kürtçülük ve Alevilik problemini ayırmaya karar verdi ve İzzettin Doğan'a Cem vakfı ve derneğini kurması destek verdi. Aleviliğin, Sibirya-Orta Asya kökleri keşfedildi.Kürt-Zaza Alevilerin, asşmşle olmuş Türkler olduğu iddia edildi.

Bu araya kendi fikrimi söyleyeyim. Alevi ya da Aleviliği biraz bilen biri, Dedem Kortkut kitabını (Çocuklar için seyreltilmiş, basitleştirilmiş baskılarını değil, orijinalini) okuduğundan Aleviliğin temel inançlarını Orta Asya-Sibirya'dan aldıklarını, Şii İslam'ın da bunun sadece boyası, örtüsü bile olmadığını anlar. Öte yandan Alevilik de, her inanç gibi çeşitli toplumlar arasında yayılmıştır. Sebataycıların ve Romanların Alevisi var da, Kürtlerin neden olmasın? Bütün bu baskı sistemleri, Alevilere sempati duyan bir kitle de çıktı. Hatta bazıları cenazesinin cemevinden kaldırılmasını falan vasiyet etti. Alevilik, tekke ve zaviyelerin kapanmasının üzerine, sağın, özellikle Ülkücülerin saldırıları sonucu Yahudiliğe benzedi, ırsi bir din oldu. Bıraksan Aleviliğe geçecek çok insan var. Hatta sığınma ve iltica taleplerinde en çok söylenen yalan, Aleviyim sözüymüş. Kürdüm derseniz Pqq vd benzeri örgütlerle ilişkili olmanız bekleniyor, Ermeniyim derseniz, Ermenistan'a iltica edin deniliyor; En iyi yalan Aleviyim demek. Bu yurt dışı, daha doğrusu Avrupa için geçerli. Asya-Afrika ülkelerinde Sünnicilik ve Şiicilik yüzünden; Amerika'da Fecöcüler yüzünden Aleviler çok da rahat değil. Avrupa'da da gurbetçiler arasında faşizm çok yaygın. Sosyal medayda gördüm, Kiel, Almanya'da Alevi mezarlarına boya atmışlar. Gurbette faşizmden ağlayıp, kendi içlerindeki azınlıklara düşmanlık ediyorlar. Türbanlılar, üniversitelere alınmadık, okullara alınmadık, ikna odaları kuruldu diye ağlıyorlar. 1978 yılının Aralık ayında Ülkücüler, Kahraman Maraş il genelinde, üç, beş yaşındaki çocukları bile katledip, sünnetsizlermiş bahanesine sığındı. 1980 yazında Çorum'da, Aleviler fırınlara atıldı. Aleviye sempati duyan Sünni olmak o kadar tehlikeli değildir. Alevilere düşmanlık sebebi olarak, solculuk bahane edilir. Oysa 1960 Milas katliamı sırasında bölgedeki Tahtacı Alevileri, hali hazırda Demokrat partiye oy veriyordu. MHP kurulmadan evvel Osman Bölükbaşı'nın başında olduğu CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partsi), özellikle Ege'de Alevilere saldırmaya başlamıştı. Diğer yandan  ben doksanlı yıllarda ve iki binli yıllarda Ülkücü Alevi, daha doğrusu Alevi kökenli Ülkücülerle de tanıştım ve onlar da itilip, kakılıyordu. Çevreleri onlardan nefret ediyordu ve bence seçtikleri yoldan da dönemedikleri için pişmandı. Namaz ve oruca gelince, pek çok Sünni, kendide kılamz ve tutmaz ama gene de Alevilere düşmandır. Bir keresi ile biri bana şöyle demişti, bana daha erken. Yani kendisi için namazı kırk-ellili yaşların, yaşlılığın bir etkinliği olarak görüyor ama benim hemen başlamamı istiyordu.

Diğer bir karşı olunması gereken konu da Aleviler çok iyi lafı. Madem Aleviler çok iyi, benim niye etrafımda bu kadar sahtekar var. Bence biz Aleviler o kadar da iyi değiliz. Sünni milletine, özellikle sağcılara, bizi ne kadar kötü anlatıyorlarsa, Alevilerin biraz içinde kalan insanlar, Aleviler çok iyi demeye başlıyor. Sonra başları belaya gelince ama Aleviler çok iyiydi diyor. Biz de diğer insanlar gibiyiz, aramızda kötüler de var.  Sünni kadınların bir kısmı, özellikle muhafazakar çevrede yetişenlerin, Alevi toplumunu daha az erkek egemen sanıyor. Toplu etkinliklerde (cem, cenaze vesaire) hizmeti erkeklerin yapması da bunu etkiliyor belki. Alevilerin daha az erkek egemen gibi görünmelerinin bir sebebi de ezilen azınlık olmaları. Azınlık toplulukları, hayatta kalmak ve kültürünü korumak adına, kadınlara daha fazla yetki ve sorumluluk vermek zorundadır. Bir etnik grup ya da dinin üyesi olmak, kimseyi günahsız ya da suçsuz biri, sevgi böceği yapmaz. Öyle olsa, silah kullanmamın günah olduğu, kan akıtmanın bağışlanmadığı Ezidi toplumundan, Ded Hasan (Aslan Usoyan) gibi bir mafya lideri çıkmazdı.

Kenanizmin takipçisi Ulusalcı takımında da benzer tavırları görürüz. Görünüşte Alevilere ciddi sempatileri vardır, oysa sevmedikleri kişinin, Alevilik, Kürtlük olmak üzere (Kürtlük meselesini ayrıca yazacağım) etnik kökenlerini sayıyorlar.

Bu iki yüzlüğü, sosyal medayada algı için topluca hareket edenbve trol dediğimiz topluluklarda da görüyoruz. Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca Sivas dahil hiç bir katliam anmasına katılmadığı gibi, kamuyuna mesaj da göndermedi. (Butlan kararı ile geri dönünce bu yılın 2 Temmuzunu hatırladı.) Butlandan sonra Kılıçdaroğlu'nu savunan troller, onun Aleviliğine vurgu yaptı. Oysa kendisi, kimlik siyaseti yapmayacağız diye Aleviliğini, Kürtlüğünü hiç ağzına almadı, halen de almıyor. Uzun yıllar Kılıçdaroğlu'nun Aleviliğine laf eden Akrtol tayfası, şimdi de Özgür Özel'in Selanik göçmenliğine laf ediyor. Osmanlı'nın Selanik vilayeti, bu günkü Yunanistan'ın Kuzeybatısının büyük bir bölgeydi. Oradan yüz binden fazla göçmen geldi. Tüm bu göçmenleri Sebataycı yapamazsınız. Özel ya da başka biri Sebataycı olsa bile bunu sorun yapmak da faşizmdir.

7 Eylül 2023 Perşembe

FAŞİZAN ÜSTÜNLÜK DUYGUSU



 Ünlü psikatirst ve psikanaliz teorisyeni, İsviçerili bilim insanı Carl Gustav Jung'un, psikoloji ile ilgilenen herkesin duyduğu meşhur bir vakası vardır. Dul bir kadın, çocuğuna mikroplu su içirmiş ve onun koleradan ölümüne sebep olmuştur. Kadın da sürekli suçluluk duygusuyla ankisiye krizleri geçirmektedir. Bu yüzden dönemin ünlü psikiatristi Yung'a başvurmuştur. Yung, kadınla konuşurken, kadının çok önceden tanıştığı bir erkekle tekrar görüştüğünü öğrenir. Bir kaç görüşme sonra kadına açıkça, çocuğa bile bile mikroplu su içirdiğini, çünkü çocuğu yeni evliliği için tehlike olarak gördüğünü ama bunu kendisine kabullenmediğini söyler. Bunu duyan kadın, tepki verse de (tahminim İsviçreli bile olsa yeri göğü inletmiştir, bu suçlama sonrasında), suçunu kabullenip, ankisiyesi azalmış.

Bir sorunu çözmede ilk problem, doğru teşhis koymaktır.  Yanlış teşhisin en çok rastlanan sebebi, kendi hatamızı bilmemek ve kendi suçumuzu kabulenmemektir. Türk halkı genelde faşistliğini kabullenmez. Oysa bazen kendi faşist kimlik dairesini çok daraltır. Özellikle taşrada memur olduğunuzda size, sen buranın yerlisi misin diye çok söylenir. Pek çok kişi, o küçük kasabadan olmadığınızı fark ettiğinde, biz buranın yerlisiyiz derken sizi resmen tehdit eder. En basit olayda bile, biz buranın yerlisiyiz lafı ile söze başlarlar. Oranın yerlisi olarak, bir yabancıyı, hele de bir memuru ezme zevkinden mahrm kalmamalıdırlar. Öğretmenliğimin ilk yıllardında bunu çok yaşadım. Bir öğretmen olarak, torpilim yoktu, yüksek yerlerde tandıklarım yoktu. Bu yüzden Isparta'nın en ücra ilçesine (Yenişarbademli) atanmıştım. Bu ilçeden başlayarak, taşrada en çok ezilen memurun, öğretmenler olduğunu öğrenecektim. Kaymakam yada diğer üst memurlar da, yerel halka şirin görünmek için öğretmeni eziyordu. Taşra insanı en fazla yönericilerden ve asker-polisten korkuyordu. Yenilşarbademli halkı, onları da gitmelerine yakın zorbalıyordu. İlçedeki jandarma astsubayları ve uzmanları (ilçedeki polis teşkilatı, benim gitmeme yakın kurulmuştu) , görev süreleri bitmelerine yakın meydan dayağı ile dövüyor, dayağa ilçedeki hemen hemen her erkek katılıyordu. Müdür ve üstü memurları da, gene görev sürelerinin sonuna doğru soruşturmalık-mahkemelik ediyorlardı. Ben oradayken, yıllarca orada ilçe milli eğitim müdürlüğüne vekalet eden, oranın yerlisi yerine, Güney Doğu illerinden bir müdür gelmişti. Kendisi zaten memleketinden, soruşturma gereği sürgün edilmişti ve Danıştay bölge idare mahkemesine dava açmıştı. O zamnalr henüz 2010 Yetmez ama evet referandumu olup da, iktidar sahiplerine, hakim ve savcılara müdahale yolu açılmamış olduğu için,  geri dönmesi kesin gibiydi.. Bir kaç ay sonra, ben askerdeyken döndü de. Dönmeden evvel de kendisine, neden olduğunu bilmediğim bir zimmet çıkarıldı ve Yalvaç'da, ağır cezada yargılandı. O kendi memleketine dönmüşken, il merkezinden bir şube müdürü de Yenişarbademli'nin ilçe milli eğitim müdürlüğüne vekalet etti. Sonra giden memur, tekrar geri geldi. Eskiden böyle bir şey vardı. Memurlar iki de bir sürgün edilir, Danıştay kararı ile geri dönerlerdi. Hatta Kırıkkale'de bir müdür, o kadar çok gidip, geri gelmişti ki, yolluk için kasten kendisini sürdürüyor diye dedikodusu çıkmıştı. Ben daha sonra Yalvaç!a tayin oldum ve ben gitmeden az evvel de ağır cezadaki davası düştü. Sonrasını da takip etmedim.

Sonra çalıştığım ilçelerde ve hatta Kırıkkale il merkezinde, biz buranın yerlisiyiz faşizmi ile karşılaştım. En net hatırladıklarımdan biri de Beypazarı'nda oldu. Bir yardım kampanyası için para bağışlamaya Ziraat bankası şubesine gitmiştim.Sıra daha çabuk gelsin diye, bankamatik kartı ile sıra aldım ama sıra bana bir türlü gelmedi. Benden sonra gelenlerin sırası geldi, benimki gelmedi. Bankacıların kaçamak bakışlarından, özellikle bana sıra vermediklerini anladım. Sıkıntıdan oflayıp, puflamaya başladım. Bana böyle eziyet etmedikleri yetmiyormuş gibi, memurlardan biri, sanki amirimmmiş gibi beni masasına çağırdı. Masada bizim okulun hizmetlilerinden biri de vardı. Benim, banka mudusi olmakla ayrıcalıklı olamayacağımı söyleyip, düpedüz azarladı. Bende kalkıp, bir-iki dolandıktan sonra, ''-S.kerim sıranızı deyip, sıra kağıdını da çöpe atıp, dışarı çıktım. Benim arkamdan hizmetli de çıktı, peşimden geldi, söylediklerimi duyduklarını söyledi ve beni tekrar bankaya sokmak istedi, girmedim. O bağışı da yapmadım. Başka bir bankadan yapabilirdim ama yapmadım. Hizmetli, bağış için orada olduğumu da söylemişti muhtemelen. Bunu da yardımdan çok, kendilerine vereceğim bir haraç olarak görüyorlardı.

Taşra halkının hemşericiliğine de Faşizm olarak mı görüyorsun diye soranlar olacaktır. Susane Sontag'ın dediği gibi Faşizm, iki kişinin ilişkisinde başlar. Kaynağı içimizdeki benlik ve kendimizi beğenme duygusu ve herşeyin en iyisini kendimize isteyiştir. Eğer güçlenirsen ve bu duygu da içimizde güçlenirse, zorbalık; bu zorbalık siyaset olursa faşizm olur. İki kişi demişken. Gene Yenişarbademli'de, ev ortağımdan neler çektiğimi anlatmıştım. (https://onbinkitap.blogspot.com/2016/07/torpilli-evliyanin-sizofren-dusleri.html)

Taşra'da yaşamı zorlaştıran, zannedildiği gibi mahrumiyet değildir, bu zorbalıklardır. En güçlü toplumsal zorbalık silahı, dedikodudur. Kendilerine yönelik dedikodu olduğunda, fitne ateşini söndürmeli, kem söz sahibine aittir, gıybet etmek, o insanın etini çiğ yemektir denirken; kendi dedikolularında ateş olmayan yerden dumaç çıkmaz, yarası olan gocunur derler. İlkel toplumlarda linç ve progrom kültürü yaygındır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/dedikodu-cihadi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/dedikodu-komplo-toplumu.html

Birilerinie istemediği halde din anlatmak, yani misyonerlik-tebliğcilik yapmakta bir zorbalık ve faşizmdir. Metafizik bilginin deneysel ve matematiksel ispatı yoktur ve bireye yıllarcas ailesinden öğrendiklerinin yanlış olduğunu söylemek, bireye karşı zorbalıktır. Faşizm, zorbalıkla başlar. Bir ara arkadaşlarımın zorlaması ile namaza başlamış, insanların sırf beni namaz ile zorlaak için ve genelde de namazı böyle kullandıklarını fark edip, namazı bırakmıştım. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/04/dini-inanclarimi-kaybetmem-2-alevilik.html)

Gerçi pek çok Alevinin, Sünni arkadaşaları yüzünden namaz kılıp, Ramazan orucu tuttuğu bir dönemi vardır. Üniversitede okurken, pek çok kişinin, benim Alevi olmamı öğrendikten sonra namaza başladığına şahit oldum. Ülkücüler arasında en çok Alevi düşmanlığı yapanlar, namaz ve oruçla arası olmayıp, arada bir başlayıp, bitirenler ile gene arada bir alkol problemi olanlardır. Ukrayna'da lokanta işleten bir Türk, şöyle diyordu. Buraya gelen Türkler, önce etlerin helal olup, olmadığını sorarlar, sonra eskort servislerini ve genelevleri. Helal olmayan eti yememek, bir kimlik meselesidir.

Faşizan üstünlük duygusu, ummadık şekilde karşınıza çıkabilir. Askerde tertipçilik olrak gördüm bunu. O zaman uzun dönemler, on sekiz ay, bir buçuk yıl yada beş yüz elli gün askerlik yapardı. Bizim birlik, er eğitim alayı olduğu için, altı tertip bulunmaktaydı. O zamanlar uzun dönemler, üç ayda bir askere alınıyordu. Her askere alınan döneme tertip deniliyordu. Bizim bölükte yada Balıkesir Ordonat'ta, şöyle bir hiyeraşi vardı. Tertip, alt tertip, piç torun, öz torun, baston. Eğer celp boşluğuysanız yada hapis yatıp (DİSiplin KOğuşu) uzatırsanız, mezartaşınızı da görürdünüz. Bizim bölükte ve er eğitimde asıl tertipçilik, eğitim alan acemilerin gidip, yeni acemiler gelmesi arasındaki 15 gün kadar süren celp boşluğunda ortaya çıkıyordu. Alt tertipler eziliyordu. Bu düzeni bozan,  sekiz ay askerlik yapan üniversire mezunu kısa dönemlerdik. Bize bu yüzden poşet diyorlardı. Usta birliklerinde ise bu tertipçilik daha yoğundu. Bir ara bizim bölükten bazı askerler, Erdek ilçesine, askeri tatil kampına geçici göreve gönderildiler. (Bu tatil kampı halen var mı bilmiyorum.) Yazın bizden askerler oraya gider, kızın da oradan bize asker gelirdi. Bir hafta geçmeden geri geldiler zira Ordonatım'da pek çok bölük, başından atmak istediği uzun dönemleri (sabıkalı, AIDS hastası, hapçı, müptela vesair), Erdek'e göndermiş, orasıda doğru-düzgün adam gönderin diye iade etmişti. Dönen askerlereden biri, oradaki tertipçiliği anlatmıştı. Er gazinosunda (gazino derken, askerlerin çay içtikleri alan, orduda dinlenme alanlarına gazino derler), televizyondaki en ön sıralar, en üst tertipleri, arka sıralar ikinci tertiplerin, televizyonu görmeyen kenarlar, üçüncü tertiplerin, diğer tertipler gazinoya giremiyor.

Askerde bu tertipçilik işi subay-astubaylar tarafından destekleniyor, hem de subay-astsubayların canını sıkıyordu. Çünkü en fazla kaza yapan ve suç işleyenler, en üst tertipler oluyordu. Çünkü en üst tertipler, her şeyi biliyorum, artık kimse bana karışamaz, ceza veremez havasındaydılar. Bir astsubay vardı, sık sık bağırırdı, ''Evladım, sen on beş aylık askersin, ben on beş yıllık askerim'' diye. Subay-astsubaylar, askerler arasında nifak sokmaktan başka bir işe yaramayan  bu şeyi neden desteklerini anlamıyordum. Uzun dönemlere göre bu, kimin-ne olduğunun belli olmasını sağlıyordu. Oysa tertipçilik yüzünden, üst tertipler, alt tertip çavuş-onbaşıyı tanımaz oluyordu. Öte yandan Erdek'in er gazinosu gibi askere yetemeyen sosyal hizmetleri, üst tertiplere ayrıcalık olarak vererek, askeri yoksulluğa alıştırıyorlardı. Hesapta her şeyimizi devlet karşılıyordu. Oysa palaska gibi bazı askeri malzemeleri kendi cebimizden alıyor, askerden sonra kullanamayacağımız için, bir sonraki celbin garibanlarına bırakıyorduk. Traş köpüğü, jilet, bot boyası gibimalzemeler de kendi cebimizden çıkıyordu. Bir de sabahları 6,30'da uyanıyorduk ve 7.00-7,30 arasında sular açık oluyor, 7,30-8,00 arasında sular kesiliyordu.7.30 da sabah içtiması olduğundan, traş olmaya yarım saat vardı. Her celp bölüklere acemiler, bölük lavabolarının ve tuvaletlerinin yarısını kullanıyordu. Bizim bölük, yedi yüz civarı acemi ve seksen- yüz kadar usta askerden oluşuyordu.

Askerler bütün bu zorluğa,  bir teskere alacaklarından çok, bir gün en üst tertip olacakları günün hayali ile katlanıyordu. Askerlikte asıl baskı, üst tertip baskısıydı. Bazı üst tertipler, şafağımı (terhis olacağı gün) sana saydırırım torum, diye bağıra bağıra son üç aylarını geçiriyordu. Askerlerin, askerlere zorbalığı, subay-satsubay baskısını geçiyordu. Yaşananlar gerçek bir faşizmdi.

En üst tertip olma beklentisi demişken, bu siyasette de farklı değildir. John Steibeck, bazı ülkelerde sosyalizm imkansızdır der. Çünkü insanlar fakir değil, geçici bir süre yoksulluk çeken zenginler olduklarını düşünür. Bir insanın gerçek bir proleter olması için fakir, aç olması yetmez. Kendisinin yada çocuklarının üst sınıfa çıkma imkanlarının da elinden alınması gerekir. Gerçek anlamda burjuva olması için de, sınıftan düşmesinin zor olması  gerekir. Bazı işçilerin sağcı olma sebebi,  üst sınıfa çıkma fırsatı aramsı, bazı burjuvaların solcu olma sebebi, sınıftan düşme korkusudur. Gene Steinbeck'ın dediği gibi, yozlaştıran güç değil, gücü kaybetme korkusudur.

Faşizm, halka şöyle der. Bizden ol, güçlü ol. Bir gün sıra sana da gelecek, sen de zengin olacaksın. Orta çağda, Haçlı seferlerine, cihada ve benzeri savaşlara katılarak, zengin olabilir, bürokraside yükselebilirdin. Dini kurumlara girmek de benzer bir yükselme noktasıydı. Ancak nepotizmin yaygınlaşması ile ortadan kalktı Nepo, Latince yeğen demek. Katolik papzların ve Ortodoks kardinallerinin evlenmesi yasak olduğundan, pek çok mevkiyi oğulları değil de, yeğenleri ile doldurmasından dolayı, adam kayırmacılığın genel adı nepotizm olmuş. Barut, top ve tüfeğin icadı da sıradan askerin gözüpekliği ile öne çıkmasını engelledi.  Sonuçta feodalite yavaş yavaş yıkıldı.

Bazı durumlarda hem yoksulluk dayanılmaz olur, hem de sınıf atlama imkanı ortadan kalkar. 1917'de Rusya'da böyle olmuştu. Rusya, bir imparatorluk olarak en geniş sınırlarına ulaşmak bir yana, toprak kaybetmeye de başlamıştı. Alaska'y satmış, Japonya'ya yenilip, az da olsa toprak kaybetmişti. Büyüse bile bir avuç aristokrat, sınıflarına kimseyi çıkarmıyordu. Sonra malum, devrim oldu ama devrim evlatlarını yemeye başladığında, devrimcilerin kendi içinde faşizm de canlandı. Stalin, konumunu sağlamlaştırmak için partiyi önce Müslümanlardan, sonra Yahudilerden temizledi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/diktatorlere-karsi-askin-bir-sonu.html) Stalin, bir Ateist olabilirdi ama Hristiyan bir  Gürcü toplumda büyümüş ve hatta İlahiyat fakültesini yarım bırakmıştı. Dinler bize sadece metazik bilgi vermez, duygusal bilgi de verir. Fransız aydınlanmasının ünlü filozofları  ve yazarları (Concorde, Diderot, Victor Hugo) ileri derecede Türk ve Müslüman düşmanıydı. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ozde-fasizmin-14-temel-ozelligi-dr.html

Faşizm, pek çok benzer özelliklerle ortaya çıkar. Aynı kibir, aynı nefret. Bu blogda faşizm aleyhine o kadar çok yazdım ki, muhtemelen kendimi çok  tekrar ettim. Uzun süredir belli bir kitlenin, iktidara bağlılığını, kendini üstün görme ve bir gün zenginleşme sırasının kendisine geleceğine dair beklentileri. Buna bir de iktidar yanlısı devasa bir meday gücünü ekleyin. Dün, yani 6 eylül 2023 tarihinde, akşamında, İstanbul'da ciddi bir sel olmuş ve bu sel, yandaş gazetelerin tamamında ya yok, ya çok küçük haber. Yandaş gazetelerin bir manşet pratiği var. Genel başkanın bel üsüt fotoğrafı ve bir cek-cak cümlesi. Enlasyon düşecek, ekonomi büyüyecek.

İktidar, sahte-montaj videolarla, muhalefetin suçlu olduğu fikrini duyurmaya çalışmadı. Kılıçdaroğlu gibi bir Alevi-Kürt kişiyi seçerseniz, üstünlük duygunuzu kaybedersiniz fikrini duyurdu. Bunun için FETÖ'nün kendi cemaatine verdiği Suriye propagandasını kullandı. (Esat ailesi Alevi'dir). Bu propaganda, daha propaganda sürecinin başında, Kılıçdaroğlu aday olmasın sıloganı kampanyası ile başladı ve kampanyayı başlatanlar aslında iktidar yanlılarıydı. Kaldı ki bazıları da ilk sebep olarak, özellikle iç Anadolu halkının Kılıçdaroğlu'nu şeytan gibi görmesi olduğunu açıkça söyledi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/neden-kilicdaroglu-istifasini-istemek.html) Sonra Akşener'in çıkışı, kusura bakmayın ama bu yenilgi ilk önce Akşener'in yenilgisidir.  Mücadele ettiğimiz faşizm, sadece iktidar değil, muhalefetteki sözde muhalif sağın da faşizmidir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/sagcilarin-alevilik-sorunu.html)

Türk faşizmi pragmatisttir. Bir Aleviyi diri diri yakmak, evlenip-boşanıp, nafaka almak yada CHP oyları ile milletvekili seçilmek aynı şeydir. Peygamberleri onlara harp, hiledir demiştir. Hile ile de olsa gaza mallarını kendilerine helal görürler. Artık Kılıçdaroğlu'nu desteklememe nedemim, seçim yenilgisinden çok, böyle tatlı su kurnazı sağcıları, CHP üzerinden beslemekte ısrar etmesidir. Hele son danışman sıkandalı, bir partiye o lafları söyledikten sonra, o partinin danışman işini kabul etmenizin tek sebebi vardır. Faşizan tatlı su kurnazlığı. Ha bir solcuyu öldürüp, cebinden maaşını almışsın, ha danışman olarak maaş almışsın. Onun için aynı şey.

Problemi çözmek için önce bu gerçeği kabul edelim ve ettirelim. Karl Jung'ın çocuğunu öldüren kadına gerçeği kabul ettirdiği gibi.


13 Temmuz 2022 Çarşamba

CECİL RODESH KİMDİR?

 


Cecil John Rhodes isimli İngiliz (1853-1902), kırk dokuz yıllık kısa hayatına pek çok kötülük sığdırmış, sömürgeciliğin görünen yüzü olmuştur. On yedi yaşında, verem tedavisi için geldiği Güney Afrika'nın efendisi olmuştur. O kadar ki, bugünkü Malavi'ye Doğu Rodezya,  bugünkü Zambiya'ya Kuzey Rodezya, bugünkü Zimbabve'ye Orta Rodezya ve bugünkü Botsvana'ya Güney Rodezya denmiş;  Zimbabve'nin resmi adı, 1965-79 arasında Rodezya olmuştur. Bu kadar geniş alanlara adını veren Rodesh, benim şahsi tahminimce adını Rodos adasından almış olabilir.

İngilizler, daha doğrusu İngiliz ordusu, Afrika'nın iç bölgelerine, Rodesh'in De Bears elmas ve De Bears madencilik şirketlerinin çıkarları için girdiği gibi,  1899-1902 arasındaki Boer savaşı da onun şirketinin çıkarlarını savunmak için yapılmıştır. Bu savaşta İngilizler 8 bin kadar savaşta,  13 bin kadar hastalıkta ( Afrika'nın ölümcül sıtması), bin kadar kayıp, 23 bin kadar yaralı (onların da çoğu sıtma ve benzeri hastalıklar) 45 bin kadar kayıp vermiştir. Bu kayıp, İngilizlerin, Napolyon savaşları ile Birinci Dünya savaşı arasında en çok kayıp verdikleri savaştır. Genelde böl-yönet ve paralı asker kullanarak savaşan İngilizler, çoğu kez, deniz haricinde öyle büyük çaplı savaşlara girmemişlerdir. İngilizlerin meşhur tarihçisi Arnold Joseph Toynbee, İngiliz imparatorluğunun geri çekilişini bu savaşla başladığını yazar. (Kendisi Ermenilerle ilgili olarak Türkleri suçlayan meşhur Mavi Kitap'ın da yazarıdır) Jack London'ın Ezilenler kitabına göre ( Bu kitap London'ın gözlemlerine dayandığından roman değildir), bu savaştan sonra terhis olan askerlerin çokluğu, İngiltere'de işsizliği arttırmıştır.

Kendisi hayatı boyunca evlenmemiş, çocuk sahibi de olmamıştır. Roman yazarı Wilbur Simith'e göre de bir homoseksüeldir. Ölünce de mirasını, kendisinin çıkarları için savaşan İngiliz devletine ve milletine değil, Güney Afrika hükumetine bırakmıştır. Güney Afrika hükumeti de aslında kendi şirketinden farklı değildir. Aslında Rodesh, mirasını kendi uşaklarına bırakan bir efendidir.



Kendisi sadece kapitalistçe eylemleri değil, fikirleri ile de kötülük  kaynağıdır. En başta ırkçıdır ve ona göre beyaz adam, tüm insanlığa hükmetmelidir. Diğer ırkların, özellikle de Afrikalıların mutluğu beyaz adama itaattir. Kendi çıkarları bozulunca, beyaz ırktan Boerlere savaş açmaktan da çekinmemiş, İngiliz ordusu Boerlerle mücadele edemeyince, kadın ve çocuklara saldırmış, ilk toplama kamplarını inşa ettirmiştir.

Johannesburg ile İskenderiye'yi demiryolu ile kurma planı üzerine çizilen bir karikatür, onu konu edinen en ünlü sanat eseridir. Etkisi halen sürmektedir. Zimbabve, Rodezya adı ile ve onun fikirlerine göre, nüfusu yüzde biri bile olmayan beyazların egemenliğinde bir devlet olarak kuruldu ve dünyada hiç bir ülke tarafından tanınmadı. Daha sonra benzer bir yönetim (Apartheid), uzun yıllar Güney Afrika'da geçerli oldu. 

Güney Afrika'daki Rodesh'in izleri, Apartheid rejimi yıkıldıktan sonra başlıyor. Yavaş yavaş heykelleri kaldırılmaya, adını taşıyan yerlerin adları da yavaş yavaş değişti ve değişiyor. Rodesh ile ilgili yazılmış çok kitap olsa da, Türkçe'ye çevrilmişi (Wilbur Simith'in romanları dışında) 



 Batıyı ve beyaz adamları anlamak, Rodesh gibileri anlamakla başlar.

15 Mayıs 2021 Cumartesi

HARPER LEE'NİN İKİ ROMANINDA FAŞİZM

 



Amerikanlı yazar Harper Lee, tüm yazı hayatı boyunca sadece iki roman yazmış, özellikle de ilk olan Bülbülü Öldürmek (1960) ile anılmıştır. Bu romanı yazdıktan sonra hemen hemen hiç  çalışmamış,  halen de sürekli olarak, hem A.B.D, hem de Dünya çapında çok satan roman, yazarı ömür boyu geçindirmiştir. Ölümüne aylar kala 2015'de aynı romanın devamı olan ve Türkçe 'ye Tespih Ağacının Altında diye çevrilen ikinci  romanını yayımlamıştır.

Konuşulması gereken ikinci romandır ama birinci okunmadan hiç bir şey anlaşılmaz. İlkinin konusu basittir ve bana Fransa'nın meşhur Dreyfus davasını hatırlatmaktadır. Yahudi kökenli bir Fransız olan Yüzbaşı Albert Dreysfus, 1894'de, Almanya için casusluk yaptığı  gerekçesi ile tutuklandı. İçinde gene Yahudi kökenli Fransız romancı Emile Zola gibi ünlülerinde olduğu ve çok tartışılan olaylar sonrasında  Yüzbaşı Dreyfus  1906 yılında sürgünden ve hapisten kurtulup, rütbelerine geri kavuştu. Olay tüm Avrupa'da ve dünyada yankılandı. Çünkü olayın bir yerinde Fransız faşizmi, ne olmuş yani masumsa, bir Yahudi olarak Fransız ordusunda ne işi var demeye başladılar. Bülbülü öldürmek dahil pek çok romana-filme ilham kaynağı olmuş.

Bülbülü Öldürmek de,  bir genç kıza tecavüzle suçlanan bir siyahi (tamam zenci demiyoruz) vardır ve onları savunacak siyah bir avukat yoktur. Romanın anlatıcısı o zamanlar okula bile gitmeyen 5-6 yaşlarında  bir kızdır ve babası da bu siyahileri, ırkçı halkın tüm baskısına kadar savunan cesur bir avukattır. Roman, küçük kızın gözünden dava sürecinin anlatılmasıdır. Babası bir kere bile pis zenci dememiş, zenci özel mülküne girmemiş,  zenci tavuğuna kışt dememiştir. Dava başarı ile biter, siyahiler kurtulur.



Yazarın ,elli beş yıl sonra yazdığı devam kitabı, olaylardan yirmi sene kadar sonrasında geçer. Genç kız, yıllardır yaşadığı New York kentinden, baba ocağı Maycomp kasabasına geri döner. Irkçılık gene vardır, hem de daha şiddetli olarak. Fakat siyahiler artık zavallı zenciler değildir. Artık ceplerinde ikinci el de olsa araba alacak ve yüksek sesli müzikle şehri turlayacak para vardır. Artık bir suç işlediklerinde onları savunmaya hazır siyahi avukatlar vardır ve her davada siyahi jüri üyesi olması için diretmektedirler. 

Epey bir aradan sonra Maycomp'a geri denen kahramanımız, hakikati görünce şok geçirmeye başlar. Babası o kadar da demokrasi kahramanı değildir çünkü. Suçsuz siyahileri, hem de avukatlık ücreti almadan savunmaya taraftardır ama ortalık siyahi hakim, savcı ve avukat olarak görmeye tahammül edememektedir. Ku Klux Klan'ın gürültü yapmasına, toplanmasına taraftardır ama siyahileri katletmesini, siyahi mülklere zarar vermesini istemez.

A.B.D ile ilgili pek çok yanılgımızın sebebi, film sanayisi sayesinde dünyaya onların gözünden bakmaya başlamamız. Örneğin ikinci dünya savaşında Alman askerlerinin yüzde sekseninden fazlası doğuda savaştığı halde, bize savaş daha çok Fransa'da olmuş gibi gelir.  Doğu cephesine Alman ordusunun en az yüzde onu partizan denen direnişçilerle uğraştığı halde ve Fransa'da Normandiya çıkarmasında De Goule'ün radyo konuşmasına kadar hemen hiç direniş olmadığı halde, direniş diye aklımıza Fransızlar gelir. O kadar ki, pek çok Alman subayı, cepheden sonra dinlenmek için Fransa'ya gidiyordu, çünkü müttefikler Fransa'yı bombalamıyordu. Ya da Vietnam savaşında Amerikan ordusunu  sivil halka acımasızlığından ziyade Vietkong militanlarının acımasızlığını hatırlarız.

Amerikan iç savaşı bittiğinde kölelik kalkmadı. Beyaz polisler, siyahileri özellikle pamuk hasadı döneminde toplayıp, mahkum olarak tarlalarda zorla çalıştırmıştır. A.B.D'de halen hapisteki siyahi sayısı, üniversite okuyan siyahi sayısının iki katı. A.B.D, dünyada hem en fazla mahkum olan ülke, hem de nüfusuna göre en fazla mahkum olan ülkedir. Diktatörlük olan Çin'in üçte birinden daha az nüfusu olduğu halde, Çin'in iki katı mahkumu vardır. Üstelik A.B.D, elektronik kelepçe, şartlı salıverme gibi uygulamaları ilk yapan ülkesidir.

Sadece bu kadar değil. Jim Crow yasaları ile siyahlar, özellikle yoğun oldukları güney eyaletlerinde oy veremediler, okula gidemediler,  otobüslere bile binmediler. Bütün bu hakları isyan ede ede teker teker aldılar. Merkezi yönetim ancak 1965'e Jim Crow yasalarını yasakladı.

Gerçekte faşizm, Nazizm ya da benzeri ideolojiler kadar saf değildir. Yugoslavya iç savaşı öncesinde milletler arasında evlilik çok yaygındı. Pek çok Sırp'ın annesi ya da ninesi Müslümandı. Boşnak ordusunun da dörtte biri Sırp'dı ve Boşnaklar asi Sırplara, Çetnik diyordu. 

Pek çok faşiste göre öteki, göçmen  ya da azınlık olan haddini bilmelidir. Ucuz işçi ya da küçük esnaf olarak sempati ile bakar ya da en fazla küçük memur olarak diyelim. 

Bülbülü Öldürmek'de saf faşizm ve ona karşı çıkışı görüyoruz. Bu tür faşizm saf ve nettir, gerçek düşmandır. Tespih Ağacının Altında romanında ise daha bulanık, daha iki yüzlü bir faşizmle karşılaşıyoruz. Aynı yazarın iki romanı arasında yarım yüz yıldan fazla zaman var ve birbirini bu kadar tamamlayan iki roman çok az.

 



14 Haziran 2020 Pazar

SABATAYCILAR VE TÜRK SAĞI

Kendini Mesih İlan Ederek 17. Yüzyıl Osmanlı Tarihine Damga Vurmuş ...
Sabatay Sevi ile ilgili çok fazla bilgi ile başlamayacağım. Zaten bu adı google'da arattığınızda bile  fazlası ile bilgiye boğuluyorsunuz.  Özetle kendisi 18. yüz yılda Osmanlı topraklarında doğup,  yaşamı bir Yahudi din adamı.
Onu özel yapan bir dönem mesih-peygamber olma iddiası ile Yahudileri (özellikle Selanik Yahudileri) arasında taraftar bulması, sonra kendisi ve taraftarlarının açıkta Müslüman, gizlide Yahudi olarak yaşaması ve bu günlere kadar varlıklarını sürdürmeleri.
Sebataycılık her zaman tartışma konusu oldu. Atsız'dan itibaren faşistler her yerde Sebatacı aradı ve işine gelmeyen her Rumeli göçmeninlerinin ya da her hangi birisini Sebataycılıkla suçladı.
Genelde ülkemizde sağcılar, canlarını sıkan hemen herkesin atalarında Ermenilik, Rumluk vs araması geleneksel hale geldi.
Hele de buldu mu mal bulmuş Mağribi gibi saldırması da yok mu?
Sabataycılar kendilerini gizlemeye çalışırmış bile olsalar, hem kalabalık olmaları, hem de bir çok alışkanlıkları nedeniyle gizli kalmamışlardır. 
Bir ortamda önce kendilerinden olanları selamlamaları, yeme-içme konusunda Seferad Yahudiliği alışkanlıklarını devam ettirmeleri (örneğin et ile sütü bir arada yemezler, bu yüzden İskender kebab yemezler.), kendilerine özel törenleri nedeniyle her Sabataycıların hepsi hem Osmanlı, hem de Türkiye cumhuriyeti devletinde bilindi.
Hatta yıllar önce haklarında bir yazı dizisi okumuştum. Sabataycı olduğunu iddia eden ve adını vermeyen kişi, hepsinin pasaportlarının ilk (ya da son muydu) iki rakamının hep aynı olduğunu yazmıştı. Yani hepsi biliniyordu.
Sabataycılar, Müsülümanlar için Yahudi, Yahudiler için Müslümandılar. 
Siyonistler onları aralarına almadılar.Çünkü Sabataycılık sadece kendisini Müslümanmış gibi gösteren Yahudiler değildi. Onları bu yaşam tarzına iten Sabatay Sevi'ye olan inançlarıydı. Yoksa Yahudiler, Osmanlı döneminde hiç  isyan etmemiş, kimse onlardan din değiştirmesini istememişti. 
Onlar, bir Sabatay İsrail'i düşlüyordu. Yani Müslüman gibi yaşayan ve Sabatay'ın dönüşünü bekleyenleri Filistin'de kurdukları bir devleti düşlüyorlardı.
Sabataycılar Müslüman da sayılmadılar ve onlara hep şüphe ile yaklaşıldı. Gazeteci Hasan Tahsin bile, Yunanlılar General Nurettin Sakallı'nın linç ettirdiği İzmir Metropoliti Hirisostomos Kalafatis'in heykelini Atina'nın ortasına diktikten sonra yaptıkları hatırlandı ve heykeli dikildi.
Güneş Erkul yazdı: Kurtuluşu ateşleyen ilk kıvılcım, ilk milli ...
Soner Yalçın'ın kitabından sonra sağcılar, Bülbülderesi mezarlığındaki taşlardaki soy isimlerden Sabataycı avına çıktı. Oysa en başta, o mezarlıkta sadece iki parsel onlara aitti. Sonra Sabataycıların aldıkları soy adlarını, diğer inançlardan insanlar da almayacak diye bir şey yoktur.
Gene de sağcılar, çılgınlar gibi soy adlarından Sabataycı avı başlattı. Soner Yalçın'ın kitabının yaygın olduğu zamanlar, yani doksanlar sonu, iki binler başında iyice çılgınlığa döndü.
Herkesi Sabataycı ilan ederken, bazı kişiler vardı ki, onlarla ilgili olarak sağcılar pek konuşmaz.
Bunların ikisi kayınçodur. Evliyazade Hacı Mehmet Efendinin üç damadı idam ile ölmüştür, üçünün de idamı siyasidir. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve İttihat ve Terakki partisinin meşhur komitacısı Doktor Nazım bey.
Adnan Menderes ile ilgili olarak çoğu cami ve mederese olan İstanbul'da bulunan yedi binden fazla tarihi binayı yıktırması.
Diğeri de 27 Mayısçıların Demokrat partiye karşı tüm öfkelerinin üç kişinin üzerinde toplanmasıydı. 27 Mayıstan sonra, Yassıada'da hapis yatanlar dahil hemen her Demokrat partili, darbeden sonra siyasete devam etmiş, parti kapatılsa bile, il ve ilçe başkanlarına pek bir şey olmamıştır.
Daha 1962 seçimlerinde Demokrat partinin devamı olduğunu bağıra bağıra söyleyen dört parti seçime girmiş, biri koalisyon ortağı olmuş ve daha sonra 1965'de tek başına iktidar olmuştur.
Doktor Nâzım Bey - Beyaz TarihAdnan Menderes - Vikipedi
27 Mayısçıların üniversitelerden attığı 147 öğretim üyesi solcuydu. Aziz Nesin  bu dönemde Bursa'ya sürgün gitti.
Burada şu soruyu sormalıyız, neden sadece o üç kişinin idamında ısrar edildi. Dönemin cumhurbaşkanı Celal Bayar idam edilmedi ve darbeden kırk küsur yıl sonra eski cumhurbaşkanı olarak, yüz yaşında televizyonlara çıkıyordu. 
Bayar'ın 27 Mayıs hükumetince idam edilmemesinin sebebi yaşlı olması ya da Cemal Gürsel'in araya girmesi olduğu iddiası bana saçma geliyor. 
Seyit Rıza asıldığına 65'i bırakın, 70.'de üzerindeydi. Erdal Eren 17.'de bile değildi. 
147 solcu öğretim üyesini görevden alan, milli mücadele tecrübeli subayları (EMİNSU'lar) zorla emekli eden, Aziz Nesin'i sürgüne gönderen, bildirisini 1944 Irkçılık-Turancılık davası sanığı Alparslan Türkeş tarafından NATO'ya  CENTO'ya (dili sürçmüş ve senato demiştir) bağlıyız diye başlayarak okunan 27 Mayıs darbesini solculuk adına sahiplenmek ne büyük bir gaflettir.
Alparslan Türkeş demişken, onu  bir numaralı akıl hocası Atsız değil midir? Atsız'da Türkiye'nin en ünlü Sabatacı avcısı (Atsız onlara Selanik Dönmeleri derdi) değil miydi?
(İşin ilginci Atsız'da bir dönem, öğretmen olarak çalıştığı bir özel okul yüzünden gizli Sabataycılıkla suçlanmıştı. Gerçi ırkçı olmasından dolayı Ermenilir, Rumluk vs her türlü etnik özellik özellik Atsız'a mal edildi).
Üniversiteye Darbe (147 Ler Mücadelesi) - Reşat Kaynar | Nadir KitapMenderes'in o fotoğrafı Arınç'a verildi - Timeturk: Haber ...
27 Mayıs duruşmalarını dinlediğimde-izlediğimde ilginç bir ayrıntı dikkatimi çekti. Özellikle Adnan Menderes, mahkeme üyelerine karşı çok aşırı nazikti. Diğer yargılananlar ise, zorla geldim ama bu mahkemeyi tanımıyorum havasında, zorlama bir resmi nezaket, yer yer ukala cevaplar ve sert ses tonu ile konuşuyordu.
Sonra dikkat ettim ki,  mahkeme heyeti de genelde sadece Adnan Menderes'e karşı kaba davranıyor, diğerlerine karşı çok da kaba olmuyordu. Sonra bir keresinde de Fatin Rüştü Zorlu'ya benzer kabalıkta bulunduklarını fark ettim.
Gardiyan ve güvenlikle görevli subayların da, genel olarak bu önemli üçlüye karşı daha kabaydılar ve nedense Demokrat Partinin on yılının sorumluluğu , aynı üç kişinin üzerine atılmıştı. 
Ortada hiç konuşulmayan bir gerçek var.
Darbecilerin Menderes ve arkadaşlarına öfkesinin asıl sebebi,  onları Sabataycı sanmasıydı. (Ben böyle bir iddiayı ortaya atacak değilim. Öyle olmaları idamlarını meşru yapmayacağı gibi, iktidar sürecinde yaptıkları suçları da aklamaz)
Yoksa Celal Bayar ya da diğer Demokrat partililer de 27 Mayıs'tan böyle kolay kurtulamaz, 12 Eylül'ü yaşayan Demirel, öyle çabucak partisinin başında 1965'de başbakan olmazdı.
27 Mayısçılar, Adnan Menderes ile ilgili düşüncelerini halka anlatamadılar. bunun iki sebebi vardı.
Birinci halk için Menderes, çok partiye geçişi sağlayan ve tek parti iktidarını deviren efsaneydi.
İkincisi de, tıpkı doksanların sonunda olduğu gibi cadı avı başlaması sorunuydu.
Bu cadı avından, Sabatay Sevi'nin öz torunu, modacı Cemil İpekçi'de nasibini aldı. Aslında Selanik kökeni ile alakası olmayan Tokat'lı akrabaları işinden oldu, gizli Yahudi diye mimlendi. Oysa Sabataycılar,  çoktan Müslümanlara kız alıp vermeye başlamıştılar. Kendisi bir zamanlar Türk Hava Yolar hosteslerinin ve İstanbul simitçilerinin üniformalarını tasarlıyor, muhafazakar eşcinselim diye ortalarda dolanıyordu.  Şimdilerde pek ortalıkta görünmüyor.
Sonuçta kendisi ve arkadaşları  siyasi değil, ırkçı bir öfkenin sonucu olarak öldürüldü.
Aile bireyleri daha sonra siyaset yapmaya çalıştılarsa da, tutunamadılar, aile içinde kazlar ve intiharlar öyle çoğaldı ki, Kenedy laneti gibi bir Menderes lanetinden söz edildi. 
Oğlu  Aydın Menderes  aileden siyasete atılan son kişi oldu. 1996'da geçirdiği trafik kazası sonrası hatalı müdahale (karga-tulumba taşınması) yüzünden felç kaldı,  2011'de öldü.
Soner Yalçın'ın kitabından sonra Menderes ve arkadaşlarının ailesi, önce siyasetten, sonra sağ kanattan uzaklaştı.
Babalarının ve dedelerinin yargılandığı Yassıada, orjinalliğinden koparılıp, bir sürü beton yapı ile müze yapılırken,  hiç biri açılışta yoktu.



5 Ağustos 2019 Pazartesi

DİNSİZLİK TÜRLERİ 3, ŞOVEN DİNSİZLİK 2-FAŞİZAN DİNSİZLİK VE TENGRİCİLİK

şovenizm ile ilgili görsel sonucu
Din de, bizim şoven duygularımızdan biri, hatta temelidir. Yahudiler gibi bazı toplumların şoven duygularında ırk ve din duyguları beraberdir.
Gene de en ırkçı inançlar bile, öyle saf ırk iddiasında olamazlar. Tevrat'da bile Hititlerin, Kenanlıların (Fenikeliler), Filstinlilerin Yahudi olmalarını anlatır. Yemen'de kurulmuş olan Himyar krallığı da uyruklarını Yahudi yapmak için zorlamıştır. vs vs (blog da daha önce yazmıştım)
karaylar ile ilgili görsel sonucuKaraylar ise en ilginç Yahudi toplumudur. Karay mezhebi aslında 9. yüz yılda Kerkük'de kurulmuştur. Günümüzde ise Karayların çoğu Tatar Türkçesi ile konuşur ve fiziksel olarak da Tatarlara benzerler. Üstelik kendilerini Sami ırkından değil de, Nuh'un Kafkasya'ya göç eden oğlu Yafes'in soyundan, yani ARYAN ırkından olduklarını söylüyorlar.
Daha ilginci ise Karayların üçte birine yakın bir oranı Tatar değil, Slav ve Ukraynaca konuşuyorlar.
Büyük dinler ide, ırklar-milletler arasıdır ve milletleri birleştirdiği kadar, bölme gücüne de sahiptir.

Mesela Türklerin ezici çoğunluğu Müslümandır. Moldova ve Romanya'da yaşayan yarım milyon kadar (350 bini Gagauz Yeri özer bölgesinde) olan Gagauzlar ile, çoğunluğu Hakas (Yenisey Kırgız) olan ve toplasan 5-10  milyonu zor bulan Şamanistler ve gene sayıları bayağı az olan Hristiyan Sakha (Yakut) toplulukları falan, hepsinin %10'unu bulmaz.
Oysa Türk faşizmini büyük Turan rüyasına dalmasının asıl sebebi mezheptir. Türkiye'deki Alevi-Sünni gerginliğinden öte, Azerbaycan ve İran'ın Türkçe konuşan halkının çoğunluğunun Şii olduğu gerçeği vardır.

Sovyetlerin ilk dağıldığı yıllarda Turgut Özal,  Azerbaycan için, onlar Şii, biz Sünniyiz diye bir laf edip, iki ülke ilişkilerini on yıllığına bozmuştu.
Bu diz-mezhep problemleri hemen her tolumda vardır. Mesela Almanların bir kısmı Polonyalılar, Macarlar, Fransızlar ve pek çok millet gibi Katolik, çoğunluğu ise İngilizler, İskandinavlar ve Çekler gibi Protestan'dır.
Almanya, Avrupa'nın din savaşları olan otuz yıl savaşlarından en çok etkilenen ülke olmuştur. Nüfusunun üçte ikisini kaybetmiş, doğusundaki Loren bölgesi halen  Fransa'nın, kuzey kıyılarındaki pek çok bölgede neredeyse yüz yıl boyunca İsveç ve Danimarka'nın olmuştur. Kutsal Roma (Alman) imparatorluğu kağıt üzerinde kalmış, Almanya fiilen yüze yakın devletçiğe bölünmüş, Almanya eski nüfus ve ekonomik gücüne yüz yıl sonra kavuşabilmiştir.
Dinin diğer can sıkıcı yanı ise, bizi sevmediğimiz milletlerle dindaş olmaya mecbur bırakmasıdır. Bu sebeple İngilizler ve Fransızlar, gittikleri ülkelerde Hristiyanlığı yaymaya gönülsüz olmuşlardır. Hor gördüğünüz insanların bir kelime-i şehadet, bir vaftiz töreni ile din kardeşiniz olması, faşizm açısından sinir bozucudur.
papa ile ilgili görsel sonucu
Dinin sinir bozucu diğer tarafı da, din veya mezhep kurucularının kökenidir. Sonuçta İsa  Yahudi, Muhammed Arap, Buda Hintli, Papalar çoğunlukla İtalyandır. Bu milletlere karşı antipati, dinlerin kurucularına, dolayısı ile de dinlere de yönelebilir. Son yıllarda artan Arap nefreti, İslam nefretine dönüşmektedir.

Din ve milliyetçiliğin diğer bir çelişik yanı da, dinlerin genelde bir millete hizmet etmesi.
En bariz örneği Katolik kilisesi ve İtalya ilişkisidir. İtalya, Dünya'nın 7. Avrupa'nın 3. büyük ekonomisi olmasının sebeplerinden biri de Papalığın İtalya'da olmasıdır.
Tarih boyunca papalar genelde İtalyan olmuştur. 2. Jean Paul, beş yüz küsur yıldan sonra seçilen ilk İtalyan olmayan papaydı (Polonyalı) Onu da seçme amaçları,  zaten iyice karışmış Polonyayı (Sovyet rejimini de övmek istemiyorum, papalığa laf edeceğim diye) daha da karıştırmaktı.

Papalık, özellikle orta çağda, krallar üzerinde bir güçtü. Alman Kralı 3.  Heindrich, 1077  yılında afarozunun affedilmesi için papa 7. Georgius'un  ayağına kadar kilometrelerce yürümüş, papa onu karşılamaya kuzey İtalya'da bir şatoya gitmiş ve kralı kapıda ve yalın ayak bekletmiştir. Almanya'nın Protestanlığın bayrak başılığını yapması boşuna değildir.

İslamın ırkçı olmadığı da çok doğru değildir. Pek çok Arap, kendilerini Kavm-i Necip (yüceltilmiş kavim) olduklarını iddia ederler. Hatta Berberiler ve Nusayriler gibi bazı topluluklara eksik Arap derler.
İslam dünyasında da tarikat liderleri ya da dinen yükselmeye çalışanlar kendilerini Arap, hatta Kureyş soyundan göstermeye çalışır. (Bir kaç sene önce peygamber soyundan oluğu belgeli bir aile Hristiyan olmuştu) Alevilikte bile dedeler aslında  Dedem Korkut'un torunları iken, kendileri seyit, yani İmam Hüseyin'in soyundan olduklarını iddia ederler. Dersim'in meşhur aşiretlerinden birinin adı da Kureyşan aşiretidir.
Bütün bunlar karşısında dini millileştirme çabaları da ara ara karşımıza çıkar. Avrupa'da 18. yy'a kadar gider. İlk çağ Kelt-Alman-Nordik tanrılara tapan gruplar halen vardır.
Hitler'in ateist olduğunu söylemesine rağmen Nazilerin bazı gizli toplantılarında antik Alman-Nordik tanrılarına taptıklarına dair şüpheler mevcuttur. (Özellikle bu ibadetlerde kullanılan saf altından kazan ve benzeri eşyaları yaptırdıkları öğrenildikten sonra bu şüpheler artmıştır.)
Avrupa'nın en dindar ülkesi Yunanistan'da bile (Ateist Çipras'ın bir dönem başbakan olduğuna bakmayın)Olimpist denen, eski Yunan tanrılarına tapınan bir grup vardır.
Ülkemizde uzun yıllardır Şamanizm var olsa da, hem yaygın değildi, hem de Türk etnik kimliğinde dinin yoğunluğundan dolayı öyle açık açık Şamanistim diyemezdiniz. Son yıllarda ise bu inanç, Tengricilik adı ile fazlası ile yaygın.
Bu Tengricilik, bir ara Kürtler arasında yaygınlaşır gibi olan Zerdüştlük gibi bir şey. (Hatta adını anmak istemediğim bir gazete, PKK'lılar için Zerdüşler diye manşet atmıştı) Tabi Zerdüşt, daha doğrusu Zararthastarabuda ( bu kelime Yunanca'dan batı dillerine oradan da Türkçe'ye geçerek Zerdüşt olmuştur)'nın Kürt değil, İranlı olması, bu ilginin kısa süreli olmasına sebep olmuştur.


Tengriciliğin Türkiye'de doğduğunu ve Türkiye ile sınırlı olduğunu sanıyordum ama yanılmışım. Bu fikrin ilk doğduğu yer Kırgızistan ve orta Asya'da, Türkiye'den daha yaygın.
Profesör Mustafa Cemil Kılıç, Tengricilik meraklısı pek çok gencin kendisine Alevilik ile ilgili sorular sorduğunu yazmıştı. Bizzat Odatv.com'daki arkadaşları onunla alay etmişti.
Aslında gerçek bu, Tengriciliğe inanılmaz merak var.
İktidar, internetten yayılan milliyetçilik ve dinsizliği küçümseme ve onu eski tip din eğitimi ile ezme derdinde. (Bununla ilgili olarak ergen dinsizliği diye ayrıca başlık açacağım)
Biz Tengricilik (ya da eskiden denildiği gibi Şamanizm) ile Alevilik ilişkisine gelelim.
Dedem Korkut kitabını ikinci okuyuşumda her şey gözümün önüne açık ve seçik olarak geldi. Kürt kökenli bir Alevi olduğum halse, bu ilişki benim için çok netti. Pek çok şey, birebir kültürümle örtüşüyordu. Dedem Korkut adı üstünde dede idi, boy boylayıp, soy soylaması ise cemdi. Kokrut ada şaman değildi (kam davulunu vuruyordu diye yazıldır), imamlığı ise bir Tacik (Tat eri) yapıyordu.
Ortadaki sorun, ben dahil Türkiye Alevilerinin üçte birinin Kürt olması ve diğer milletlerden de (Roman, Arap, Boşnak, Pomak ve hatta çok az da olsa Çerkez) Alevisi olması ve Dedem Korkut'da ki toplumun basbayağı Sünni olması idi.
Bunun da iki mantıklı açıklaması vardır. İlk olarak Alevilik, pek çok tarihçiye göre Babailer isyanı ile başlamıştı ve Dede Korkut 'da anlatılan olaylar tahminen bırakın Anadolu Selçuklu devletini, Malazgirt savaşından bile öncedir. Yani o zamanlar Alevilik, henüz oluşmamıştır. İkincisi ise Babailik, yani Alevilik, bir şekilde diğer toplumlara da yayılmıştır.
Bu konuyu daha uzun yazardım ama yazı zaten fazlasıyla uzadı. Bu konuda daha önce de yazmıştım, Türk de olsa Aleviler, Türk milliyetçiliğine karşı duygusal olarak uzak.
tengricilik ile ilgili görsel sonucu
Tengricilik ile ilgili olarak elimizde yeterli belge yoktur. En sağlam kaynak olsa olsa Alman asıllı Rus anropolog Radolf'un Sibiryadan adlı eseri. Onun konuştuğu insanlar ise en az iki yüz yıldır Rus egemenliğinde yaşıyorlardı.
Orhun Abideleri yazıldığından ise Türkler, çoktan Müslümanlara ve Hristiyanlar ile ilişkiye girmiş, hatta savaşmaktadırlar.
Kaldı ki Orta Asya denen bölge, Avrupa'dan daha büyüktür ve tek bir çeşit Türklük olmadığı gibi, tek bir çeşit Tengricilik ya da Şamanizm yoktur. Mevcut kaynaklar ise yetersizdir.
Tengricilik, Olimpizm, Zerdüştlük vs, bunlar aslında Deizmin (Tanrıyı tanıyıp, peygamberleri tanımamak) milliyetçi olanıdır. Amacı da din ile, dinin kendi soyundan olmayan kökeni arasına mesafe koymaktır.
zerdüşt ile ilgili görsel sonucu