ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

KENANİZM NEDİR? 3-SİNSİ ALEVİ DÜŞMANLIĞI



12 Eylül rejimi  Atatürkçülüğü en çok eriten dönemdi. Görünüşte über Atatürkçüydü, her tarafa resimler asılıyor, büstler, heykeller yapılıyor, her konuşmada Atatürk^ten ya da Atatürk'e atfedilen bir kaç özdeyiş söyleniyordu. Tek kanal ve günde dört-beş saat yayın yapan devlet televizyonunda Atatürk'ün bir resmi, bir özdeyişi çıkar, spiker kız; Diyorki diye cünleye başlayıp, özdeyişi okurdu. Lafta, sözde, laikliğe çok vurgu yapılır, diğer yandan da Aleviler fişlenir, zorbalanırdı. Alevi köylerine yol yapılmaz, elektirik, su gitmez; cami yapılırdı. Tunceli ve Alevi yoğunluklu bazı büyük yerleşimlere imam hatip yapıldı. Bu 12 Eylül sonrasındaki iktidarlarda da devam etti.Rahmetli, Tayfun Talipoğlu bir programında köylüye soruyor?

-Alevi köylerine nasıl giderim? Köylünün cevabı:

-Asfaltı olmayan, toprak yollardan git, Alevi köylerine ulaşırsın. 

Genel anlamda durum buydu. Alevi nefretini 12 Eylül icat etmedi, 12 Eylül sinsi bir hale getirdi. Maraş-Çorum gibi katliamların sorumlularının çoğuna nihai bir ceza vermediği gibi, pek çoğuna hiç ceza vermedi. 12 Eylül sonrasında Maraş bilayetindeki Aleviler, göçe zorlandı. Özal ve sonrasında da bu Alevi düşmanlığı daha da evrimleşip, daha da sinsileşti. 12 Eylül'den sonra Sivas ve Gazi Mahallesi katliamları oldu. Bunların pek çok faili bulunamadı ve ya yargılanmadı. 12 Eylül rejiminin, din dersleri zorunluluğunu ve her okulda din öğretmeni bulundurma zorunluluğunu anayasaya koymasının temel amacı, Alevileri asimile etmek ya da toplum dışına atmaktı. Bunda seksenli ve doksanlı yıllar boyunca başarılı da oldu. Özellikle seksenli yıllarda din öğretmenleri, Alevilere saldırır ve bu sık sık da haberlere konu olurdu. Bazı din hocalarının, Alevi çocukları sınıf dışına çıkarıp, biz Sünni öğrencilerle özel şeyler konuşacağız demesi,  doksanların ortalarına kadar sıradan haberdi. O yıllara Alevilerin namazı ve orucuna kada takılmıştı ve herkes beş vakit namazında ve orucunda gerçek Alevilerden bahsediyordu. Kırım Tatarı Aleviler hariç, bu bahsedilen Aleviler, Sünni komşularının baskısında olan Alevilerdir. 1990'larda son kez başbakan ve ardından cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, Kürtçülük ve Alevilik problemini ayırmaya karar verdi ve İzzettin Doğan'a Cem vakfı ve derneğini kurması destek verdi. Aleviliğin, Sibirya-Orta Asya kökleri keşfedildi.Kürt-Zaza Alevilerin, asşmşle olmuş Türkler olduğu iddia edildi.

Bu araya kendi fikrimi söyleyeyim. Alevi ya da Aleviliği biraz bilen biri, Dedem Kortkut kitabını (Çocuklar için seyreltilmiş, basitleştirilmiş baskılarını değil, orijinalini) okuduğundan Aleviliğin temel inançlarını Orta Asya-Sibirya'dan aldıklarını, Şii İslam'ın da bunun sadece boyası, örtüsü bile olmadığını anlar. Öte yandan Alevilik de, her inanç gibi çeşitli toplumlar arasında yayılmıştır. Sebataycıların ve Romanların Alevisi var da, Kürtlerin neden olmasın? Bütün bu baskı sistemleri, Alevilere sempati duyan bir kitle de çıktı. Hatta bazıları cenazesinin cemevinden kaldırılmasını falan vasiyet etti. Alevilik, tekke ve zaviyelerin kapanmasının üzerine, sağın, özellikle Ülkücülerin saldırıları sonucu Yahudiliğe benzedi, ırsi bir din oldu. Bıraksan Aleviliğe geçecek çok insan var. Hatta sığınma ve iltica taleplerinde en çok söylenen yalan, Aleviyim sözüymüş. Kürdüm derseniz Pqq vd benzeri örgütlerle ilişkili olmanız bekleniyor, Ermeniyim derseniz, Ermenistan'a iltica edin deniliyor; En iyi yalan Aleviyim demek. Bu yurt dışı, daha doğrusu Avrupa için geçerli. Asya-Afrika ülkelerinde Sünnicilik ve Şiicilik yüzünden; Amerika'da Fecöcüler yüzünden Aleviler çok da rahat değil. Avrupa'da da gurbetçiler arasında faşizm çok yaygın. Sosyal medayda gördüm, Kiel, Almanya'da Alevi mezarlarına boya atmışlar. Gurbette faşizmden ağlayıp, kendi içlerindeki azınlıklara düşmanlık ediyorlar. Türbanlılar, üniversitelere alınmadık, okullara alınmadık, ikna odaları kuruldu diye ağlıyorlar. 1978 yılının Aralık ayında Ülkücüler, Kahraman Maraş il genelinde, üç, beş yaşındaki çocukları bile katledip, sünnetsizlermiş bahanesine sığındı. 1980 yazında Çorum'da, Aleviler fırınlara atıldı. Aleviye sempati duyan Sünni olmak o kadar tehlikeli değildir. Alevilere düşmanlık sebebi olarak, solculuk bahane edilir. Oysa 1960 Milas katliamı sırasında bölgedeki Tahtacı Alevileri, hali hazırda Demokrat partiye oy veriyordu. MHP kurulmadan evvel Osman Bölükbaşı'nın başında olduğu CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partsi), özellikle Ege'de Alevilere saldırmaya başlamıştı. Diğer yandan  ben doksanlı yıllarda ve iki binli yıllarda Ülkücü Alevi, daha doğrusu Alevi kökenli Ülkücülerle de tanıştım ve onlar da itilip, kakılıyordu. Çevreleri onlardan nefret ediyordu ve bence seçtikleri yoldan da dönemedikleri için pişmandı. Namaz ve oruca gelince, pek çok Sünni, kendide kılamz ve tutmaz ama gene de Alevilere düşmandır. Bir keresi ile biri bana şöyle demişti, bana daha erken. Yani kendisi için namazı kırk-ellili yaşların, yaşlılığın bir etkinliği olarak görüyor ama benim hemen başlamamı istiyordu.

Diğer bir karşı olunması gereken konu da Aleviler çok iyi lafı. Madem Aleviler çok iyi, benim niye etrafımda bu kadar sahtekar var. Bence biz Aleviler o kadar da iyi değiliz. Sünni milletine, özellikle sağcılara, bizi ne kadar kötü anlatıyorlarsa, Alevilerin biraz içinde kalan insanlar, Aleviler çok iyi demeye başlıyor. Sonra başları belaya gelince ama Aleviler çok iyiydi diyor. Biz de diğer insanlar gibiyiz, aramızda kötüler de var.  Sünni kadınların bir kısmı, özellikle muhafazakar çevrede yetişenlerin, Alevi toplumunu daha az erkek egemen sanıyor. Toplu etkinliklerde (cem, cenaze vesaire) hizmeti erkeklerin yapması da bunu etkiliyor belki. Alevilerin daha az erkek egemen gibi görünmelerinin bir sebebi de ezilen azınlık olmaları. Azınlık toplulukları, hayatta kalmak ve kültürünü korumak adına, kadınlara daha fazla yetki ve sorumluluk vermek zorundadır. Bir etnik grup ya da dinin üyesi olmak, kimseyi günahsız ya da suçsuz biri, sevgi böceği yapmaz. Öyle olsa, silah kullanmamın günah olduğu, kan akıtmanın bağışlanmadığı Ezidi toplumundan, Ded Hasan (Aslan Usoyan) gibi bir mafya lideri çıkmazdı.

Kenanizmin takipçisi Ulusalcı takımında da benzer tavırları görürüz. Görünüşte Alevilere ciddi sempatileri vardır, oysa sevmedikleri kişinin, Alevilik, Kürtlük olmak üzere (Kürtlük meselesini ayrıca yazacağım) etnik kökenlerini sayıyorlar.

Bu iki yüzlüğü, sosyal medayada algı için topluca hareket edenbve trol dediğimiz topluluklarda da görüyoruz. Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca Sivas dahil hiç bir katliam anmasına katılmadığı gibi, kamuyuna mesaj da göndermedi. (Butlan kararı ile geri dönünce bu yılın 2 Temmuzunu hatırladı.) Butlandan sonra Kılıçdaroğlu'nu savunan troller, onun Aleviliğine vurgu yaptı. Oysa kendisi, kimlik siyaseti yapmayacağız diye Aleviliğini, Kürtlüğünü hiç ağzına almadı, halen de almıyor. Uzun yıllar Kılıçdaroğlu'nun Aleviliğine laf eden Akrtol tayfası, şimdi de Özgür Özel'in Selanik göçmenliğine laf ediyor. Osmanlı'nın Selanik vilayeti, bu günkü Yunanistan'ın Kuzeybatısının büyük bir bölgeydi. Oradan yüz binden fazla göçmen geldi. Tüm bu göçmenleri Sebataycı yapamazsınız. Özel ya da başka biri Sebataycı olsa bile bunu sorun yapmak da faşizmdir.

7 Eylül 2023 Perşembe

FAŞİZAN ÜSTÜNLÜK DUYGUSU



 Ünlü psikatirst ve psikanaliz teorisyeni, İsviçerili bilim insanı Carl Gustav Jung'un, psikoloji ile ilgilenen herkesin duyduğu meşhur bir vakası vardır. Dul bir kadın, çocuğuna mikroplu su içirmiş ve onun koleradan ölümüne sebep olmuştur. Kadın da sürekli suçluluk duygusuyla ankisiye krizleri geçirmektedir. Bu yüzden dönemin ünlü psikiatristi Yung'a başvurmuştur. Yung, kadınla konuşurken, kadının çok önceden tanıştığı bir erkekle tekrar görüştüğünü öğrenir. Bir kaç görüşme sonra kadına açıkça, çocuğa bile bile mikroplu su içirdiğini, çünkü çocuğu yeni evliliği için tehlike olarak gördüğünü ama bunu kendisine kabullenmediğini söyler. Bunu duyan kadın, tepki verse de (tahminim İsviçreli bile olsa yeri göğü inletmiştir, bu suçlama sonrasında), suçunu kabullenip, ankisiyesi azalmış.

Bir sorunu çözmede ilk problem, doğru teşhis koymaktır.  Yanlış teşhisin en çok rastlanan sebebi, kendi hatamızı bilmemek ve kendi suçumuzu kabulenmemektir. Türk halkı genelde faşistliğini kabullenmez. Oysa bazen kendi faşist kimlik dairesini çok daraltır. Özellikle taşrada memur olduğunuzda size, sen buranın yerlisi misin diye çok söylenir. Pek çok kişi, o küçük kasabadan olmadığınızı fark ettiğinde, biz buranın yerlisiyiz derken sizi resmen tehdit eder. En basit olayda bile, biz buranın yerlisiyiz lafı ile söze başlarlar. Oranın yerlisi olarak, bir yabancıyı, hele de bir memuru ezme zevkinden mahrm kalmamalıdırlar. Öğretmenliğimin ilk yıllardında bunu çok yaşadım. Bir öğretmen olarak, torpilim yoktu, yüksek yerlerde tandıklarım yoktu. Bu yüzden Isparta'nın en ücra ilçesine (Yenişarbademli) atanmıştım. Bu ilçeden başlayarak, taşrada en çok ezilen memurun, öğretmenler olduğunu öğrenecektim. Kaymakam yada diğer üst memurlar da, yerel halka şirin görünmek için öğretmeni eziyordu. Taşra insanı en fazla yönericilerden ve asker-polisten korkuyordu. Yenilşarbademli halkı, onları da gitmelerine yakın zorbalıyordu. İlçedeki jandarma astsubayları ve uzmanları (ilçedeki polis teşkilatı, benim gitmeme yakın kurulmuştu) , görev süreleri bitmelerine yakın meydan dayağı ile dövüyor, dayağa ilçedeki hemen hemen her erkek katılıyordu. Müdür ve üstü memurları da, gene görev sürelerinin sonuna doğru soruşturmalık-mahkemelik ediyorlardı. Ben oradayken, yıllarca orada ilçe milli eğitim müdürlüğüne vekalet eden, oranın yerlisi yerine, Güney Doğu illerinden bir müdür gelmişti. Kendisi zaten memleketinden, soruşturma gereği sürgün edilmişti ve Danıştay bölge idare mahkemesine dava açmıştı. O zamnalr henüz 2010 Yetmez ama evet referandumu olup da, iktidar sahiplerine, hakim ve savcılara müdahale yolu açılmamış olduğu için,  geri dönmesi kesin gibiydi.. Bir kaç ay sonra, ben askerdeyken döndü de. Dönmeden evvel de kendisine, neden olduğunu bilmediğim bir zimmet çıkarıldı ve Yalvaç'da, ağır cezada yargılandı. O kendi memleketine dönmüşken, il merkezinden bir şube müdürü de Yenişarbademli'nin ilçe milli eğitim müdürlüğüne vekalet etti. Sonra giden memur, tekrar geri geldi. Eskiden böyle bir şey vardı. Memurlar iki de bir sürgün edilir, Danıştay kararı ile geri dönerlerdi. Hatta Kırıkkale'de bir müdür, o kadar çok gidip, geri gelmişti ki, yolluk için kasten kendisini sürdürüyor diye dedikodusu çıkmıştı. Ben daha sonra Yalvaç!a tayin oldum ve ben gitmeden az evvel de ağır cezadaki davası düştü. Sonrasını da takip etmedim.

Sonra çalıştığım ilçelerde ve hatta Kırıkkale il merkezinde, biz buranın yerlisiyiz faşizmi ile karşılaştım. En net hatırladıklarımdan biri de Beypazarı'nda oldu. Bir yardım kampanyası için para bağışlamaya Ziraat bankası şubesine gitmiştim.Sıra daha çabuk gelsin diye, bankamatik kartı ile sıra aldım ama sıra bana bir türlü gelmedi. Benden sonra gelenlerin sırası geldi, benimki gelmedi. Bankacıların kaçamak bakışlarından, özellikle bana sıra vermediklerini anladım. Sıkıntıdan oflayıp, puflamaya başladım. Bana böyle eziyet etmedikleri yetmiyormuş gibi, memurlardan biri, sanki amirimmmiş gibi beni masasına çağırdı. Masada bizim okulun hizmetlilerinden biri de vardı. Benim, banka mudusi olmakla ayrıcalıklı olamayacağımı söyleyip, düpedüz azarladı. Bende kalkıp, bir-iki dolandıktan sonra, ''-S.kerim sıranızı deyip, sıra kağıdını da çöpe atıp, dışarı çıktım. Benim arkamdan hizmetli de çıktı, peşimden geldi, söylediklerimi duyduklarını söyledi ve beni tekrar bankaya sokmak istedi, girmedim. O bağışı da yapmadım. Başka bir bankadan yapabilirdim ama yapmadım. Hizmetli, bağış için orada olduğumu da söylemişti muhtemelen. Bunu da yardımdan çok, kendilerine vereceğim bir haraç olarak görüyorlardı.

Taşra halkının hemşericiliğine de Faşizm olarak mı görüyorsun diye soranlar olacaktır. Susane Sontag'ın dediği gibi Faşizm, iki kişinin ilişkisinde başlar. Kaynağı içimizdeki benlik ve kendimizi beğenme duygusu ve herşeyin en iyisini kendimize isteyiştir. Eğer güçlenirsen ve bu duygu da içimizde güçlenirse, zorbalık; bu zorbalık siyaset olursa faşizm olur. İki kişi demişken. Gene Yenişarbademli'de, ev ortağımdan neler çektiğimi anlatmıştım. (https://onbinkitap.blogspot.com/2016/07/torpilli-evliyanin-sizofren-dusleri.html)

Taşra'da yaşamı zorlaştıran, zannedildiği gibi mahrumiyet değildir, bu zorbalıklardır. En güçlü toplumsal zorbalık silahı, dedikodudur. Kendilerine yönelik dedikodu olduğunda, fitne ateşini söndürmeli, kem söz sahibine aittir, gıybet etmek, o insanın etini çiğ yemektir denirken; kendi dedikolularında ateş olmayan yerden dumaç çıkmaz, yarası olan gocunur derler. İlkel toplumlarda linç ve progrom kültürü yaygındır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/dedikodu-cihadi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/dedikodu-komplo-toplumu.html

Birilerinie istemediği halde din anlatmak, yani misyonerlik-tebliğcilik yapmakta bir zorbalık ve faşizmdir. Metafizik bilginin deneysel ve matematiksel ispatı yoktur ve bireye yıllarcas ailesinden öğrendiklerinin yanlış olduğunu söylemek, bireye karşı zorbalıktır. Faşizm, zorbalıkla başlar. Bir ara arkadaşlarımın zorlaması ile namaza başlamış, insanların sırf beni namaz ile zorlaak için ve genelde de namazı böyle kullandıklarını fark edip, namazı bırakmıştım. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/04/dini-inanclarimi-kaybetmem-2-alevilik.html)

Gerçi pek çok Alevinin, Sünni arkadaşaları yüzünden namaz kılıp, Ramazan orucu tuttuğu bir dönemi vardır. Üniversitede okurken, pek çok kişinin, benim Alevi olmamı öğrendikten sonra namaza başladığına şahit oldum. Ülkücüler arasında en çok Alevi düşmanlığı yapanlar, namaz ve oruçla arası olmayıp, arada bir başlayıp, bitirenler ile gene arada bir alkol problemi olanlardır. Ukrayna'da lokanta işleten bir Türk, şöyle diyordu. Buraya gelen Türkler, önce etlerin helal olup, olmadığını sorarlar, sonra eskort servislerini ve genelevleri. Helal olmayan eti yememek, bir kimlik meselesidir.

Faşizan üstünlük duygusu, ummadık şekilde karşınıza çıkabilir. Askerde tertipçilik olrak gördüm bunu. O zaman uzun dönemler, on sekiz ay, bir buçuk yıl yada beş yüz elli gün askerlik yapardı. Bizim birlik, er eğitim alayı olduğu için, altı tertip bulunmaktaydı. O zamanlar uzun dönemler, üç ayda bir askere alınıyordu. Her askere alınan döneme tertip deniliyordu. Bizim bölükte yada Balıkesir Ordonat'ta, şöyle bir hiyeraşi vardı. Tertip, alt tertip, piç torun, öz torun, baston. Eğer celp boşluğuysanız yada hapis yatıp (DİSiplin KOğuşu) uzatırsanız, mezartaşınızı da görürdünüz. Bizim bölükte ve er eğitimde asıl tertipçilik, eğitim alan acemilerin gidip, yeni acemiler gelmesi arasındaki 15 gün kadar süren celp boşluğunda ortaya çıkıyordu. Alt tertipler eziliyordu. Bu düzeni bozan,  sekiz ay askerlik yapan üniversire mezunu kısa dönemlerdik. Bize bu yüzden poşet diyorlardı. Usta birliklerinde ise bu tertipçilik daha yoğundu. Bir ara bizim bölükten bazı askerler, Erdek ilçesine, askeri tatil kampına geçici göreve gönderildiler. (Bu tatil kampı halen var mı bilmiyorum.) Yazın bizden askerler oraya gider, kızın da oradan bize asker gelirdi. Bir hafta geçmeden geri geldiler zira Ordonatım'da pek çok bölük, başından atmak istediği uzun dönemleri (sabıkalı, AIDS hastası, hapçı, müptela vesair), Erdek'e göndermiş, orasıda doğru-düzgün adam gönderin diye iade etmişti. Dönen askerlereden biri, oradaki tertipçiliği anlatmıştı. Er gazinosunda (gazino derken, askerlerin çay içtikleri alan, orduda dinlenme alanlarına gazino derler), televizyondaki en ön sıralar, en üst tertipleri, arka sıralar ikinci tertiplerin, televizyonu görmeyen kenarlar, üçüncü tertiplerin, diğer tertipler gazinoya giremiyor.

Askerde bu tertipçilik işi subay-astubaylar tarafından destekleniyor, hem de subay-astsubayların canını sıkıyordu. Çünkü en fazla kaza yapan ve suç işleyenler, en üst tertipler oluyordu. Çünkü en üst tertipler, her şeyi biliyorum, artık kimse bana karışamaz, ceza veremez havasındaydılar. Bir astsubay vardı, sık sık bağırırdı, ''Evladım, sen on beş aylık askersin, ben on beş yıllık askerim'' diye. Subay-astsubaylar, askerler arasında nifak sokmaktan başka bir işe yaramayan  bu şeyi neden desteklerini anlamıyordum. Uzun dönemlere göre bu, kimin-ne olduğunun belli olmasını sağlıyordu. Oysa tertipçilik yüzünden, üst tertipler, alt tertip çavuş-onbaşıyı tanımaz oluyordu. Öte yandan Erdek'in er gazinosu gibi askere yetemeyen sosyal hizmetleri, üst tertiplere ayrıcalık olarak vererek, askeri yoksulluğa alıştırıyorlardı. Hesapta her şeyimizi devlet karşılıyordu. Oysa palaska gibi bazı askeri malzemeleri kendi cebimizden alıyor, askerden sonra kullanamayacağımız için, bir sonraki celbin garibanlarına bırakıyorduk. Traş köpüğü, jilet, bot boyası gibimalzemeler de kendi cebimizden çıkıyordu. Bir de sabahları 6,30'da uyanıyorduk ve 7.00-7,30 arasında sular açık oluyor, 7,30-8,00 arasında sular kesiliyordu.7.30 da sabah içtiması olduğundan, traş olmaya yarım saat vardı. Her celp bölüklere acemiler, bölük lavabolarının ve tuvaletlerinin yarısını kullanıyordu. Bizim bölük, yedi yüz civarı acemi ve seksen- yüz kadar usta askerden oluşuyordu.

Askerler bütün bu zorluğa,  bir teskere alacaklarından çok, bir gün en üst tertip olacakları günün hayali ile katlanıyordu. Askerlikte asıl baskı, üst tertip baskısıydı. Bazı üst tertipler, şafağımı (terhis olacağı gün) sana saydırırım torum, diye bağıra bağıra son üç aylarını geçiriyordu. Askerlerin, askerlere zorbalığı, subay-satsubay baskısını geçiyordu. Yaşananlar gerçek bir faşizmdi.

En üst tertip olma beklentisi demişken, bu siyasette de farklı değildir. John Steibeck, bazı ülkelerde sosyalizm imkansızdır der. Çünkü insanlar fakir değil, geçici bir süre yoksulluk çeken zenginler olduklarını düşünür. Bir insanın gerçek bir proleter olması için fakir, aç olması yetmez. Kendisinin yada çocuklarının üst sınıfa çıkma imkanlarının da elinden alınması gerekir. Gerçek anlamda burjuva olması için de, sınıftan düşmesinin zor olması  gerekir. Bazı işçilerin sağcı olma sebebi,  üst sınıfa çıkma fırsatı aramsı, bazı burjuvaların solcu olma sebebi, sınıftan düşme korkusudur. Gene Steinbeck'ın dediği gibi, yozlaştıran güç değil, gücü kaybetme korkusudur.

Faşizm, halka şöyle der. Bizden ol, güçlü ol. Bir gün sıra sana da gelecek, sen de zengin olacaksın. Orta çağda, Haçlı seferlerine, cihada ve benzeri savaşlara katılarak, zengin olabilir, bürokraside yükselebilirdin. Dini kurumlara girmek de benzer bir yükselme noktasıydı. Ancak nepotizmin yaygınlaşması ile ortadan kalktı Nepo, Latince yeğen demek. Katolik papzların ve Ortodoks kardinallerinin evlenmesi yasak olduğundan, pek çok mevkiyi oğulları değil de, yeğenleri ile doldurmasından dolayı, adam kayırmacılığın genel adı nepotizm olmuş. Barut, top ve tüfeğin icadı da sıradan askerin gözüpekliği ile öne çıkmasını engelledi.  Sonuçta feodalite yavaş yavaş yıkıldı.

Bazı durumlarda hem yoksulluk dayanılmaz olur, hem de sınıf atlama imkanı ortadan kalkar. 1917'de Rusya'da böyle olmuştu. Rusya, bir imparatorluk olarak en geniş sınırlarına ulaşmak bir yana, toprak kaybetmeye de başlamıştı. Alaska'y satmış, Japonya'ya yenilip, az da olsa toprak kaybetmişti. Büyüse bile bir avuç aristokrat, sınıflarına kimseyi çıkarmıyordu. Sonra malum, devrim oldu ama devrim evlatlarını yemeye başladığında, devrimcilerin kendi içinde faşizm de canlandı. Stalin, konumunu sağlamlaştırmak için partiyi önce Müslümanlardan, sonra Yahudilerden temizledi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/diktatorlere-karsi-askin-bir-sonu.html) Stalin, bir Ateist olabilirdi ama Hristiyan bir  Gürcü toplumda büyümüş ve hatta İlahiyat fakültesini yarım bırakmıştı. Dinler bize sadece metazik bilgi vermez, duygusal bilgi de verir. Fransız aydınlanmasının ünlü filozofları  ve yazarları (Concorde, Diderot, Victor Hugo) ileri derecede Türk ve Müslüman düşmanıydı. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ozde-fasizmin-14-temel-ozelligi-dr.html

Faşizm, pek çok benzer özelliklerle ortaya çıkar. Aynı kibir, aynı nefret. Bu blogda faşizm aleyhine o kadar çok yazdım ki, muhtemelen kendimi çok  tekrar ettim. Uzun süredir belli bir kitlenin, iktidara bağlılığını, kendini üstün görme ve bir gün zenginleşme sırasının kendisine geleceğine dair beklentileri. Buna bir de iktidar yanlısı devasa bir meday gücünü ekleyin. Dün, yani 6 eylül 2023 tarihinde, akşamında, İstanbul'da ciddi bir sel olmuş ve bu sel, yandaş gazetelerin tamamında ya yok, ya çok küçük haber. Yandaş gazetelerin bir manşet pratiği var. Genel başkanın bel üsüt fotoğrafı ve bir cek-cak cümlesi. Enlasyon düşecek, ekonomi büyüyecek.

İktidar, sahte-montaj videolarla, muhalefetin suçlu olduğu fikrini duyurmaya çalışmadı. Kılıçdaroğlu gibi bir Alevi-Kürt kişiyi seçerseniz, üstünlük duygunuzu kaybedersiniz fikrini duyurdu. Bunun için FETÖ'nün kendi cemaatine verdiği Suriye propagandasını kullandı. (Esat ailesi Alevi'dir). Bu propaganda, daha propaganda sürecinin başında, Kılıçdaroğlu aday olmasın sıloganı kampanyası ile başladı ve kampanyayı başlatanlar aslında iktidar yanlılarıydı. Kaldı ki bazıları da ilk sebep olarak, özellikle iç Anadolu halkının Kılıçdaroğlu'nu şeytan gibi görmesi olduğunu açıkça söyledi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/neden-kilicdaroglu-istifasini-istemek.html) Sonra Akşener'in çıkışı, kusura bakmayın ama bu yenilgi ilk önce Akşener'in yenilgisidir.  Mücadele ettiğimiz faşizm, sadece iktidar değil, muhalefetteki sözde muhalif sağın da faşizmidir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/sagcilarin-alevilik-sorunu.html)

Türk faşizmi pragmatisttir. Bir Aleviyi diri diri yakmak, evlenip-boşanıp, nafaka almak yada CHP oyları ile milletvekili seçilmek aynı şeydir. Peygamberleri onlara harp, hiledir demiştir. Hile ile de olsa gaza mallarını kendilerine helal görürler. Artık Kılıçdaroğlu'nu desteklememe nedemim, seçim yenilgisinden çok, böyle tatlı su kurnazı sağcıları, CHP üzerinden beslemekte ısrar etmesidir. Hele son danışman sıkandalı, bir partiye o lafları söyledikten sonra, o partinin danışman işini kabul etmenizin tek sebebi vardır. Faşizan tatlı su kurnazlığı. Ha bir solcuyu öldürüp, cebinden maaşını almışsın, ha danışman olarak maaş almışsın. Onun için aynı şey.

Problemi çözmek için önce bu gerçeği kabul edelim ve ettirelim. Karl Jung'ın çocuğunu öldüren kadına gerçeği kabul ettirdiği gibi.


13 Temmuz 2022 Çarşamba

CECİL RODESH KİMDİR?

 


Cecil John Rhodes isimli İngiliz (1853-1902), kırk dokuz yıllık kısa hayatına pek çok kötülük sığdırmış, sömürgeciliğin görünen yüzü olmuştur. On yedi yaşında, verem tedavisi için geldiği Güney Afrika'nın efendisi olmuştur. O kadar ki, bugünkü Malavi'ye Doğu Rodezya,  bugünkü Zambiya'ya Kuzey Rodezya, bugünkü Zimbabve'ye Orta Rodezya ve bugünkü Botsvana'ya Güney Rodezya denmiş;  Zimbabve'nin resmi adı, 1965-79 arasında Rodezya olmuştur. Bu kadar geniş alanlara adını veren Rodesh, benim şahsi tahminimce adını Rodos adasından almış olabilir.

İngilizler, daha doğrusu İngiliz ordusu, Afrika'nın iç bölgelerine, Rodesh'in De Bears elmas ve De Bears madencilik şirketlerinin çıkarları için girdiği gibi,  1899-1902 arasındaki Boer savaşı da onun şirketinin çıkarlarını savunmak için yapılmıştır. Bu savaşta İngilizler 8 bin kadar savaşta,  13 bin kadar hastalıkta ( Afrika'nın ölümcül sıtması), bin kadar kayıp, 23 bin kadar yaralı (onların da çoğu sıtma ve benzeri hastalıklar) 45 bin kadar kayıp vermiştir. Bu kayıp, İngilizlerin, Napolyon savaşları ile Birinci Dünya savaşı arasında en çok kayıp verdikleri savaştır. Genelde böl-yönet ve paralı asker kullanarak savaşan İngilizler, çoğu kez, deniz haricinde öyle büyük çaplı savaşlara girmemişlerdir. İngilizlerin meşhur tarihçisi Arnold Joseph Toynbee, İngiliz imparatorluğunun geri çekilişini bu savaşla başladığını yazar. (Kendisi Ermenilerle ilgili olarak Türkleri suçlayan meşhur Mavi Kitap'ın da yazarıdır) Jack London'ın Ezilenler kitabına göre ( Bu kitap London'ın gözlemlerine dayandığından roman değildir), bu savaştan sonra terhis olan askerlerin çokluğu, İngiltere'de işsizliği arttırmıştır.

Kendisi hayatı boyunca evlenmemiş, çocuk sahibi de olmamıştır. Roman yazarı Wilbur Simith'e göre de bir homoseksüeldir. Ölünce de mirasını, kendisinin çıkarları için savaşan İngiliz devletine ve milletine değil, Güney Afrika hükumetine bırakmıştır. Güney Afrika hükumeti de aslında kendi şirketinden farklı değildir. Aslında Rodesh, mirasını kendi uşaklarına bırakan bir efendidir.



Kendisi sadece kapitalistçe eylemleri değil, fikirleri ile de kötülük  kaynağıdır. En başta ırkçıdır ve ona göre beyaz adam, tüm insanlığa hükmetmelidir. Diğer ırkların, özellikle de Afrikalıların mutluğu beyaz adama itaattir. Kendi çıkarları bozulunca, beyaz ırktan Boerlere savaş açmaktan da çekinmemiş, İngiliz ordusu Boerlerle mücadele edemeyince, kadın ve çocuklara saldırmış, ilk toplama kamplarını inşa ettirmiştir.

Johannesburg ile İskenderiye'yi demiryolu ile kurma planı üzerine çizilen bir karikatür, onu konu edinen en ünlü sanat eseridir. Etkisi halen sürmektedir. Zimbabve, Rodezya adı ile ve onun fikirlerine göre, nüfusu yüzde biri bile olmayan beyazların egemenliğinde bir devlet olarak kuruldu ve dünyada hiç bir ülke tarafından tanınmadı. Daha sonra benzer bir yönetim (Apartheid), uzun yıllar Güney Afrika'da geçerli oldu. 

Güney Afrika'daki Rodesh'in izleri, Apartheid rejimi yıkıldıktan sonra başlıyor. Yavaş yavaş heykelleri kaldırılmaya, adını taşıyan yerlerin adları da yavaş yavaş değişti ve değişiyor. Rodesh ile ilgili yazılmış çok kitap olsa da, Türkçe'ye çevrilmişi (Wilbur Simith'in romanları dışında) 



 Batıyı ve beyaz adamları anlamak, Rodesh gibileri anlamakla başlar.

15 Mayıs 2021 Cumartesi

HARPER LEE'NİN İKİ ROMANINDA FAŞİZM

 



Amerikanlı yazar Harper Lee, tüm yazı hayatı boyunca sadece iki roman yazmış, özellikle de ilk olan Bülbülü Öldürmek (1960) ile anılmıştır. Bu romanı yazdıktan sonra hemen hemen hiç  çalışmamış,  halen de sürekli olarak, hem A.B.D, hem de Dünya çapında çok satan roman, yazarı ömür boyu geçindirmiştir. Ölümüne aylar kala 2015'de aynı romanın devamı olan ve Türkçe 'ye Tespih Ağacının Altında diye çevrilen ikinci  romanını yayımlamıştır.

Konuşulması gereken ikinci romandır ama birinci okunmadan hiç bir şey anlaşılmaz. İlkinin konusu basittir ve bana Fransa'nın meşhur Dreyfus davasını hatırlatmaktadır. Yahudi kökenli bir Fransız olan Yüzbaşı Albert Dreysfus, 1894'de, Almanya için casusluk yaptığı  gerekçesi ile tutuklandı. İçinde gene Yahudi kökenli Fransız romancı Emile Zola gibi ünlülerinde olduğu ve çok tartışılan olaylar sonrasında  Yüzbaşı Dreyfus  1906 yılında sürgünden ve hapisten kurtulup, rütbelerine geri kavuştu. Olay tüm Avrupa'da ve dünyada yankılandı. Çünkü olayın bir yerinde Fransız faşizmi, ne olmuş yani masumsa, bir Yahudi olarak Fransız ordusunda ne işi var demeye başladılar. Bülbülü öldürmek dahil pek çok romana-filme ilham kaynağı olmuş.

Bülbülü Öldürmek de,  bir genç kıza tecavüzle suçlanan bir siyahi (tamam zenci demiyoruz) vardır ve onları savunacak siyah bir avukat yoktur. Romanın anlatıcısı o zamanlar okula bile gitmeyen 5-6 yaşlarında  bir kızdır ve babası da bu siyahileri, ırkçı halkın tüm baskısına kadar savunan cesur bir avukattır. Roman, küçük kızın gözünden dava sürecinin anlatılmasıdır. Babası bir kere bile pis zenci dememiş, zenci özel mülküne girmemiş,  zenci tavuğuna kışt dememiştir. Dava başarı ile biter, siyahiler kurtulur.



Yazarın ,elli beş yıl sonra yazdığı devam kitabı, olaylardan yirmi sene kadar sonrasında geçer. Genç kız, yıllardır yaşadığı New York kentinden, baba ocağı Maycomp kasabasına geri döner. Irkçılık gene vardır, hem de daha şiddetli olarak. Fakat siyahiler artık zavallı zenciler değildir. Artık ceplerinde ikinci el de olsa araba alacak ve yüksek sesli müzikle şehri turlayacak para vardır. Artık bir suç işlediklerinde onları savunmaya hazır siyahi avukatlar vardır ve her davada siyahi jüri üyesi olması için diretmektedirler. 

Epey bir aradan sonra Maycomp'a geri denen kahramanımız, hakikati görünce şok geçirmeye başlar. Babası o kadar da demokrasi kahramanı değildir çünkü. Suçsuz siyahileri, hem de avukatlık ücreti almadan savunmaya taraftardır ama ortalık siyahi hakim, savcı ve avukat olarak görmeye tahammül edememektedir. Ku Klux Klan'ın gürültü yapmasına, toplanmasına taraftardır ama siyahileri katletmesini, siyahi mülklere zarar vermesini istemez.

A.B.D ile ilgili pek çok yanılgımızın sebebi, film sanayisi sayesinde dünyaya onların gözünden bakmaya başlamamız. Örneğin ikinci dünya savaşında Alman askerlerinin yüzde sekseninden fazlası doğuda savaştığı halde, bize savaş daha çok Fransa'da olmuş gibi gelir.  Doğu cephesine Alman ordusunun en az yüzde onu partizan denen direnişçilerle uğraştığı halde ve Fransa'da Normandiya çıkarmasında De Goule'ün radyo konuşmasına kadar hemen hiç direniş olmadığı halde, direniş diye aklımıza Fransızlar gelir. O kadar ki, pek çok Alman subayı, cepheden sonra dinlenmek için Fransa'ya gidiyordu, çünkü müttefikler Fransa'yı bombalamıyordu. Ya da Vietnam savaşında Amerikan ordusunu  sivil halka acımasızlığından ziyade Vietkong militanlarının acımasızlığını hatırlarız.

Amerikan iç savaşı bittiğinde kölelik kalkmadı. Beyaz polisler, siyahileri özellikle pamuk hasadı döneminde toplayıp, mahkum olarak tarlalarda zorla çalıştırmıştır. A.B.D'de halen hapisteki siyahi sayısı, üniversite okuyan siyahi sayısının iki katı. A.B.D, dünyada hem en fazla mahkum olan ülke, hem de nüfusuna göre en fazla mahkum olan ülkedir. Diktatörlük olan Çin'in üçte birinden daha az nüfusu olduğu halde, Çin'in iki katı mahkumu vardır. Üstelik A.B.D, elektronik kelepçe, şartlı salıverme gibi uygulamaları ilk yapan ülkesidir.

Sadece bu kadar değil. Jim Crow yasaları ile siyahlar, özellikle yoğun oldukları güney eyaletlerinde oy veremediler, okula gidemediler,  otobüslere bile binmediler. Bütün bu hakları isyan ede ede teker teker aldılar. Merkezi yönetim ancak 1965'e Jim Crow yasalarını yasakladı.

Gerçekte faşizm, Nazizm ya da benzeri ideolojiler kadar saf değildir. Yugoslavya iç savaşı öncesinde milletler arasında evlilik çok yaygındı. Pek çok Sırp'ın annesi ya da ninesi Müslümandı. Boşnak ordusunun da dörtte biri Sırp'dı ve Boşnaklar asi Sırplara, Çetnik diyordu. 

Pek çok faşiste göre öteki, göçmen  ya da azınlık olan haddini bilmelidir. Ucuz işçi ya da küçük esnaf olarak sempati ile bakar ya da en fazla küçük memur olarak diyelim. 

Bülbülü Öldürmek'de saf faşizm ve ona karşı çıkışı görüyoruz. Bu tür faşizm saf ve nettir, gerçek düşmandır. Tespih Ağacının Altında romanında ise daha bulanık, daha iki yüzlü bir faşizmle karşılaşıyoruz. Aynı yazarın iki romanı arasında yarım yüz yıldan fazla zaman var ve birbirini bu kadar tamamlayan iki roman çok az.