sinsi faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinsi faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2026 Perşembe

TERS FAŞİZM NEDİR?





 Ters faşizm adını verdiğim şey, toplum içinde azınlık, ötekileşmiş, güçsüz grupların; ülkeye egemen, güçlü topluluklara ve üyelerine karşı nefret söylemleri ve onlara karşı zorbalıklarıdır. Toplumda çoğunluk olanlar sanıyor ki, nefret ettikleri azınlıklar da kendilerini seviyor. Ayrıca zaten hemşeri-aşiret ve tarikat dayanışmasının zirvde olduğu ülkemizde, bu azınlık üyeleri de az veya çok birbirini kolluyor. Kendilerinden olmayanlar için kaba ifadeler kullanabiliyor. Diğer yandan işler ters de gidebiliyor, çoğunlukken, bir anda azınlık olabiliyorsunuz.  Fecöcüler ve Süleymancılar, bir zamanlar çoğunluktu, şimdi azınlık oldular. Ülkede siyasetin ani değimi ile bir anda konumlar değişti. İmparatorluklar küçüldüğüde ve çöktüğünde, imparatorluğun asli unsuru azınlık olmaya başlar. Rus bir kadın, Kırgızların, Taciklerin çocuk gibi saf olduklarını sanırmış. Sonra Soevyetler Birliği çökünce, çıkan progromdan, ev terlikleriyle kaçmışlar. Aynı şeyleri Balkan Türkleri de yaşadı pek çok defa.

Bunu bir de ülkedeki çoğunluğu kaybetmeden yapılanı var. DW başta olmak üzere yabancı ajanslar, bir Türk iyi bir şey yapmışsa Türkiyel, kötü bir şey yapmışsa Türk vatandaşı diyor, cidden öyle. benzer bir tavrı, Orhan Pamuk başta olmak üzere, yetmez amacı tayfada da görüyoruz. Ülke milliyetçiliği, azınlıklara karşı artık zorbalık yapmayı bıraktığında demode olur ve bazı durumlarda azınlık üyesi olmak, daha havalı görünür.

Diğer yandan çoğunluk unsuru olarak görünen bazı etnik gruplar yada kişiler, bir anda, iktidar içi çatışmalar veya sozyal dengelerin değişmesi ile gözden düşebilir. Bunu son yıllarda türbanlı kadınlar yaşamaya başladı. Seksenler ve doksanlarda türbanlı kızları muhafazakar, dolayısı ile sadık ve itaatli kız gibi tanıttı tarikat yayınları ve yetmez amacılar. Fatma Betül Sayan gibi vurguncular, gündüz kuşağında yayımlanan, eskiden gazetelerin üçüncü sayfalarını kaplayan haberlerdeki muhafazakar kadınlar, türbanlık-kapalı kız imajını her geçen gün yıpratıyor.

Azınlıklar da insan olarak, kendi kimliklerlini, kendi kültürlerini sever, diğer kimlik ve kültürleri daha az sever yada nefret ederler. Faşizan duygulardan onlar da muaf değildir. Sürekli zorbalık ve faşizan ortam da, çoğunluk topluluğu, ürettiği nefretin karşılığını alır.

23 Temmuz 2022 Cumartesi

GÖÇMEN DÜŞMANLIĞI VE SİNSİ FAŞİZM



 En son, 1934 Trakya progromunu ile ilgili kitabı.okuyunca, aslında çok ortada olan somut bir gerçeği kavradım. Devletten izinsiz progrom olmaz. Mesela Trakya progromunu Atsızcılar İzmir'e ve Romanlara ve kendi aralarında Rumca konuşan Girit göçmenlerine de işin içine katmaya çalışmış ama devlet engel olmuş. En son olarak Almanya'da, basınımızın reyting uğruna dönerci cinayetleri adını verdiği NSD ( Nazi yeraltı  hücresi) cinayetleri de, bir polis cinayeti ve başarısız bir banka soygunundan sonra sonlandı ve failler yakalandı.

Son günlerde göçmenlere duyulan nefrete beslenen yeni parti malumunuz. Bir özelliği de muhalefete muhalefet etmesi. Öteden beri emin olduğum bu şüphe, Buğra Atsız'ın Kanada'dan destek vermesi ile ispatlandı. Kendisi, Türkiye'de mülkleri olan gurbetçilere benziyor. Ülkesi ile tek bağı, babasının kitaplarının geliri. Atsız, Aziz Nesin, Yaşar,Kemal, Orhan Kemal, Necip Fazıl gibi ünlü ve ölü yazarlar, best seler listelerine girmese de, düzenli olarak çok satarlar. Ölümlerinin ilk yetmiş yılında, mirasçıları bu kitaplardan telif ücreti alırlar. Yetmişinci yıldan sonra da ortalık  malı olur, Sabahattin Ali'nin kitapları gibi kapışılırlar.

Atsız'ın kitaplarının satışları, şöhretine göre bayağı düşüktür. Sebebi de iki oğlunun da, özellikle de ölümüne yakın, babalarını yalnız bırakmasıdır. Şimdilerde artık var olmayan Batı (Federal )Almanya'nın başkenti Bonn'da, Kültür müsteşarı olan annelerinin yanlarında olan ve orada üniversite okuyan iki oğlunun, ölüm döşeğinde onlara bir telgraf bile çekmeyip; onun nefret ettiği Cumhuriyet gazetesinin Bonn temsilciliğinde çalışmaya başlamalarıdır.  Bu süreçte, Atsız'ı sevmeyenlerin, iki oğlun da Komünist oldu diye alay etmesi, yarasını deşmiştir. Zaten sağlığı bozulduğu halde, dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk onu affetmemekte diretmiş, sevenleri ricacı olmuş, Kadir Mısırlıoğlu gibi kendisini sevmeyenlere alay konusu olmuştur. (Mısırlıoğlu'nun videosu 2022 temmuz itibarı ile Youtube'da mevcut, siz bu yazıyı okuduğunuzda silinmiş olabilir.)

Karısı ve oğullarının böyle davranmaları, muhtemelen aldıkları tehditlerdir. Oğullarının Atsız'dan uzaklaşması, Türkiye'deki ırkçı ve Anti Semitik düşünceyi zayıflattı. Atsızcı üz faşizm, zaten Türk toplumuna uymuyordu. Türk faşizmi, örtük faşizmdir.( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/01/ozelde-turk-fasizminin-genelde-fasizmin.html ) 

Türk faşizmi nadiren açı ve nettir. Genelde dost görünür,  yağma gününü bekler. Açık faşizm, çoğu kez ergenlik-gençlik işidir ve pek çok kere yetişkinler, kan davası konulu Yeşilçam filmlerindeki Aliye Rona'nın, sen küçüksün, az ceza alırsın demesi gibi, çocukları öne sürerler. Hrant Dink'in katili Ogün Samast, 17 yaşındadyı, Trabzon'dan gelip, İstanbul'da gazeteci öldürdü. Benin hayatım Ankara'da geçti. Emin Çölaşan, Bekir Coşkun gibi nice ünlü gazeteciler ve yazarlar Ankara'da yaşar. Ben imza günleri dışında, Yüksel caddesinde günün geçiren şair Ahmet Telli ile, yazar Nihat Genç ile karşılaştım. 17 yaşında bir genç, Trabzon'da yaşayıp, İstanbul'da yaşayan bir gazeteciyi nereden bilebilir? Bir insanı öldürmek için, o insanın rutinin bilmek,  silahını tanımak, menzilini bilmek gerekir. Önceden defalarca prova yapmış olmak gerekir. Siz o kişinin, birileri tarafından eğitilmeden, defalarca prova yapmadan, böylesi önemli bir kişiyi öldürmeye götürüldüğünü mü sanıyorsunuz?

Peki binlerce öteden, Kanada'dan, Buğra Atsız'ın, Türkiye'de yeni kurulan bir partiyi nereden biliyor da, destekliyor. Kendisi yıllarca Allahsızlığı yayma kürsü başkanı gibi çalışıp, ateizm propagandası yaptı. Son bir kaç yıldır da birden bire Türkçülüğü ve babasını hatırlayıp, yıl dönümünde Atsızcılara mesajlar gönderdi. 

Bence bunda tek amacı, babasının kitaplarından gelen telif paralarının düşmemesi. Atsız gibi ünlü ve ölü yazarlar, best seller listelerinde görülmese de, düzenli olarak çok satan yazarlardır. Yoksa kızı Maya Atsız'ın Türkçe bile konuşmadığı Buğra beyin, Türkiye'de olan biteni önemsediğini sanmıyorum. Maya hanım, İnstagram hesabına göre taşlardan takılar satıp, Şamanizm üzerine dersler veriyor. Facebook hesabında diğer yarım (çeviri öyle diyor) dediği, faulleri uzun ve Türk olmadığından emin olduğum rock müzik yapan erkekle evli ya da evli gibi.  Ben, Buğra bey ve ailesinin homoseksüel evliliği referandumuna evet dediğinden eminim. Zira böyle referandumlarda hayır çıkması, sağın ve faşizmin yükselmesi, Türkler dahil göçmenlerin hayatını zorlaştırır. Buğra bey, Türkiye'de yeni kurulan bir partiye destek vermek için uğraşacağına, kızına ve varsa ya da olacaksa torunlarına Türkçe öğretmeye çalışsın.

Atsız ailesinin, hele de Kanada ve yurt dışında olan kolunun siyasete ilgisi 2045 Aralığına kadar sürecektir. Bu tarihte Atsız'ın ölümünün 70. yılı dolacağından, telif ücreti alamayacaklardır. Buğra beyin işe girmesi de işin riskini göstermektedir.

Yaşı benden büyük ve 12 Eylülü yaşamış ülkücüler, tutuklanıp, işkence edildiklerinde büyük şok yaşamışlardı. Yaptıkları işi, devlet hizmeti sanıyorlardı, cezalandırılınca, işkence görünce, şok olmuşlardı.

Bu küçük bloğumu okuyanlar, okuyacak olanlar, göçmenlere değil, onları ülkeye girmesine göz yumanlara olsun öfkeniz. Bu yazıyı okuyanlara sesleniyorum. Göçmen düşmanlığı ve onlara karşı saldırmakla, hatta onlar aleyhine sosyal medyada paylaşım yapmaktan sakınalım. Birileri göçmenlere saldıracaksa, bizi maşa olarak kullanmasın.

Bir asker arkadaşımın dediği gibi, elin adamı gaza basar, frene basmaz.

9 Eylül 2020 Çarşamba

FAŞİST MİTOMANİ



Yalan, konuşmanın kendisinden bile öncedir. Mesela pek çok kelebeğin kanadında iki tane kocaman göz deseni vardır. Kendisini avlamaya gelen kuşlar, kendisini kedi sansın isterler. Pek çok böcek, dala, yaprağa, kuş gübresine benzetir, aynı amaç için.
Yalan koku ile de olabilir. Bir tür örümcek var, ağlarını ucunca yapışkanlı bir topla sallayıp, dişi kokusu sanan güveleri avlıyor.
Yalanın kötü yanı, insanların bu yalanlara kendilerinin de inanmasıdır. Çünkü yalan pek çok insan farkına varmasa da başkasını kandırmak kadar, kendisini kandırmak için de yalan söyler. En gerçekçi, hatta karamsar insan bile, gerçekleri biraz yalanla şekerlemedikçe yiyemez. Gerçekler aslında hiç bir insanın hazmedemeyeceği kadar acıdır.
Yalan insan ruhuna o kadar yerleşmiştir ki çoğu toplumda nasılsın sorusuna, iyiyim demek bir selamlaşma töreninin bir parçası olmuştur.
Mitomani ise yalan söyleme hastalığıdır. Amacı toplumda odak noktası olmak, başkalarının gözünde yücelmektir.
Topluluklar içindeki mitomani, kendilerini fazla yüceltmek, başkalarını fazla kötülemek şeklinde olur.
Destanlar ve efsaneler bu şekilde oluştuğu gibi başka toplumlar üzerine söylentiler de bu şekilde oluşur. Yahudilerin yılda bir kez Hristiyan çocukları iğneli fıçıda öldürüp, kanını içtikleri; Alevilerin mum söndü yaptığı veya putperest Yunanların orgy (grup seks) yaptıkları gibi dedikodular da bunu sonucudur.
Bu faşizan mitomanide insanlar yalanlara inanmasalar da, işlerine gelince inanıyormuş gibi yaparlar. Naziler, Yahudi kanının kirli olduğundan bahsederlerken, yaralı askerler için toplama kamplarındaki Yahudiler ve Romanlar olmak üzere bütün esirlerin kanlarını hunharca sömürüyorlardı.
Faşizan mitomani, kendisini yüceltmenin bir bahanesini hep bulur. Müslümanlar savaşlarını cihat, yani İslamı yaymak için yapar.
Oysa Osmanlı Balkanlarda, Emeviler İber yarım adasına, Tatarlar Rusya'da halkı Müslüman etmek için o kadar da uğraşmamışlardır. Yüksek cizye vergisi toplamayı tercih etmişlerdir.
İngilizler  ve Fransızlar işgal ettikleri yerleri medenileştirme iddiasında bulunmuşlardır. Oysa bu gün dünyanın en yoksul ülkeleri, bu ülkeleri eski sömürgeleridir.
Çocukluk ve gençlik yıllarımda Sünnilerin önemli bir bölümünün bu mum söndü rivayetine inandıklarını sanırdım. Lakin üniversite biter bitmez öğretmenliğe başlayınca, dünürcülük yapıp, beni evlendirmek isteyen Sünni, hatta Sağcı arkadaşlarım oldu. Sonra Faşizmin böyle yalanları hep ürettiğini, işine gelince suçlamak için kullandığını, gelmeyince de yokmuş gibi yaptığını öğrendim.
Bu mum söndü yalanının kökeninin çok eski olduğunu, Sünni ulemanın kendisine biraz muhalif herkes için bu iftirayı attığını da öğrendim.
Öğretmenliğe ilk başladığımda, sağcılarda bu mitomaninin ne kadar çok olduğunu bilmiyordum.
Sadece solcular için değil, birbirleri hakkında da ağza alınmaz dedikoduları oracıkta üretiyorlardı.
Joseph Goebbels'in meşhur ilkelerini hatırlayalım. Sürekli yalan söyle, yalanında ısrar et, yakalanıca daha büyük yalan söyle gibi ilkeleri Goebbels kendisi uydurmamıştı.
Naziler, anlattıklarına göre bu ilkeleri kiliseden almışlardı. İsa'nın hikayesini sürekli anlatıp, herkesin gerçek yapmıştı.
Gene ilk atandığım ilçe-köye kadar mitomanlığı başka yerde görmedim ama mitomanlık tanıdığım sağcı herkeste vardı. Sonra okuduğum eserlerde de mitomanlık gördüm.
En meşhuru, uzaya giden ilk insan olan Gagarin'in uzayda Allah'ı göremediğini söylediği iddiasıdır ki, bu dedikodu da Kısakürek'in Büyük Doğu topluluğunun çıkardığı bir dedikodudur ve amacı da uzaya ilk komünistlerin gitmesinin yarattığı etkiyi azaltmaktı. Kısakürek bunun için şiir bile yazdı. Oysa bu kocaman bir yalandı. Din kültürü bu yalanı uzun yıllar okullarda anlattı. Gagarin inançlı bir komünist olarak muhtemelen bir Ateistti ama ne o, ne de Sovyet yönetimi dindarları kızdıracak böyle bir kışkırtmaya izin vermezdi.
Cemil Meriç'de Diderot'un Fransız ordusuna çürük yumurta sattığını falan yazmakla kalmaz, Fransız aydınlanmasını ünlü tüm yazarlarına, filozoflarına bir bahane ile hakaret eder.
Bu Faşizan mitomani halen de devam ediyor.
Bilmem kaç haftadır camide içki içenlerin videoları gösterilecek. Caminin imamı bile bu olayı ret etti ama halen ne videoyu yayımlıyor, ne de iddialarını geri çekiyorlar. Benzer bir durum, Kabataş'da yarı çıplak, deri elbiseli adamlar olayı için de geçerli.
Bundan yirmi yıl kadar sonra da söz konusu videoyu yok ettiler diyecekler.
Camilerin ahır yapılması ya da Atatürk-İnönü dönemi hakkında atılan hakaretler de böyledir.
Her sene Eylül ayında fındık ve diğer tarım ürünleri ile inşaat işçileri bayrak yakma veya Apo'yu dersteklemeden dolayı linç edilirler. Oysa asıl sebep, işverenin üç kuruşluk yevmiyeleri vermek istememesi ya da daha ucuza işçi bulmasıdır.
Faşist mitomani evrenseldir.
Kendi yalanına inanma hastalığı: Mitomani,

23 Haziran 2020 Salı

TÜRKEŞ VE MUHSİN-KÖTÜLÜĞÜN YÜCELİĞİ



Doksanlı yıllar ve öncesinde Ülkücü olmak, şimdikinden daha havalı bir şeydi. Mhp'nin oyu %3' lerde  olsa da (1994'de barajı aşacağız diyen Türkeş'in dişçisini, doktorunu aday gösterip, teşkilatlarını küstürmesi sonucu %7' de kalmıştı) ortalıkta Ülkücüyüm diye dolaşanlar daha çoktu.
Bu sadece sokaklarda gezen Ülkücü çeteler ya da okullardaki Ülkücü yapılanma olarak algılamayın. Evet, o dönemin Ülkücü yapılaşması sokaklarda ve okullarda çok güçlüydü. Çoğu üniversitede Ülkücü yapılaşması yüzünden hiç bir eylem yapılamıyordu.
Esnaf ve bürokraside de Ülkücü yapılanması çok güçlüydü ama o zamanlar cemaat dediğimiz Fetöcüler yavaş yavaş bürokrasideki Ülkücü yapılanmayı yavaş yavaş kemiriyordu.
1950'den bu yana ülkeyi yöneten, çoğu kez de tek başına ya da Milliyetçi Cephe denen sağcı koalisyonlarla yöneten sağcı zihniyet, bürokrasiye CHP'liydi der. Oysa ben hayatımda pek az solcu bürokrat gördüm. O meşhur doksanlarda orta derece yöneticiler Ülkücü, daha üstü tarikatçı-Fetöcü falan olurdu.
Polis memurlarını  ve komiserlerinin çoğu Ülkücüyken ve hatta Özel Harekat Polisliği seçmelerinin sonuçları herkesten önce Ülkü ocaklarına ulaşıyorken, üst düzey amirlerin fetöcülüğü, bıyıklarından belli olurdu.
İşin gerçeği, bu satırların yazarı dahil, gençliğinde Ülkücü takılan, Ülkü ocaklarına gidenler,  hayatlarında bir yada iki kere MHP'ye oy verseydi, MHP şimdiye kadar en az bir kere tek başına iktidara gelirdi. 
Bir de Muhsin Yazıcıoğlu'nun durumu var. Kendisi MHP'den ayrılıp, kendi partisini kurduktan sonra %1'i hiç geçemedi. Partisinin tek başarısı, ölümünden sonra Sivas il merkezi ve pek çok ilçe belediyesini almak oldu.
Solu her zaman aldığı düşük oy oranları ile değerlendirip, halka yabancı olmakla suçlayan sağcıların, Türkeş ve Yazıcıoğlu'nu bu övgüsünü incelemek gerekir.
Türk halkının oy vermediği, verse de emanet oy verdiği bu politikacıları böyle sevmesi nedendir? İktidarın kokusunu bile almamış bu politikacılara karşı bu hayranlık nedendir diye fikir yürütmeye karar verdim.
Muhsin Yazıcıoğlu BBP'yi (Büyük Birlik Partisi) kurduğunda, saf bir ergen olarak MHP'nin zaten %3  oyundan okkalı bir pay götüreceğini sandım. çünkü ortalık Türkeş ya da MHP'ye kızıp, artık BBP'li olduğunu söyleyenlerle doluydu.
Oysa Türkeş'e oy verdiğini söyleyenler de çoktu.
Gene de MHP, seksenler sonu, doksanlar başında bir yükseliş içindeydi. Geleneksel iç Anadolu (Yozgat, Çorum vs) oylarının yanında Bafra, Alanya gibi bu gün artık tarih olan ve neyin merkezi olduğu belli olmayan Merkez Sağın kalesi ilçeleri, hatta Tarsus gibi solun kalesi ilçelerin belediye başkanlıklarını kazanarak, yükselişinin işaretlerini veriyordu.
Türkeş 1994'de bu yükselişi doğru okumayıp, dişçisinin, dünürünün, doktorunun derdine düşünce, %7 ile baraj altı kaldı. 1997'deki o kalabalık cenazesinde de hüngür hüngür ağladılar. Başbuğum (Başbuğ, Türkeş'in unvanıydı. Şimdiki gençler bilmeyebilir. Adı anılmaz, kendisinden doğrudan Başbuğ diye bahsedilirdi. Tansu Çiller'in bile kendisine başbuğum diye hitap ettiği bilinirdi.), seni cumhurbaşkanı olarak göndermek vardı, böyle milletvekili bile olmadan olmamalıydı diye ağıtlar yaktılar.
Hem Türkeş, hem de Yazıcıoğlu'nun cenazelerine katılan kalabalık, hayatları boyunca aldıkları oya yakın ya da daha azdı.
Bu oyu da ölmeye hazırlanan merkez sağ, daha doğrusu sağ seçmenden emanet aldılar. MHP, 1994' de %7'de kaldı.  1999'da barajı geçer derken %18'e yakın oyla, en fazla oy alan 2., sağ cenahta da 1. parti oldu. 
Lakin bu oy oranı da emanetti. 2002'de erken seçim için koalisyonu zorla bozan Bahçeli, 2002'de bir de Cem Uzan'ın Genç partisini sözleri ile destekleyince, %8,5 ile baraj altında kaldı. Seçime günler kala durumu anladı ama çok geçti. %7 oy alan Genç parti, DYP ve ANAP'ı tarihe, MHP'yi de meclis dışına gönderdi.
Burada asıl meseleye gelelim.  Alparslan Türkeş'in ne gibi başarısı var da Ankara'nın ortasında anıt mezarı var, ya da Yazıcıoğlu ve Nuri Pakdil hangi sıfatla Tacettin dergahında yatmaktadır.
Türkeş seçim kazanmadığı gibi, iktidar olduğu koalisyonlarda da pek etkin olmamıştır. MHP'li belediyeler, kaleye benzeyen Estergon parkı, park ortasında bir kule ve kulenin tepesinde bir İskender kebapçısı haricinde öyle belirgin bir özellikleri yoktur.
Yazıcıoğlu'nda o başarı da yok zira partisi %2 bile olamadı. Nuri Pakdil ise bir avuç sağcı entellektüel haricinde adı bilinmeyen bir yazar olarak kaldı.
Türkeş'e ve Yazıcıoğlu'na oy vermemiş, vermeye niyet bile etmemiş  bu insanlar, neden böyle sevgi gösterisinde bulunmakta?
Sebebini benzer bir durum olan Endonezya'da bulabiliriz. Endonezya'da 1965 solcu-komünist katliamına katılanlar, yıllar sonra bile kahraman gibi anlıyor ve katledilenlerin torunları halen cezalı.
Benzer bir durum Türkiye için de geçerli.
Türkeş ve Yazıcıoğlı, genelde seksen öncesi  ya da 12 eylül öncesi dediğimiz dönemde sokaklarda sağı temsil ettiler.
Böylece merkez sağın ve İslamcıların eli temiz kaldı. Hepsi hem MHP ve Ülkücüleri övdü, hem de Ülkücülerin cinayetlerini zerrece sahiplenmedi.
Ülkücüler sayesinde CHP iktidardayken  (14 kiralık Adalet Partisi milletvekili ile eğreti olarak olsa bile), CHP'nin ana oy deposu Alevileri Maraş şehrinde katletmiş, Alevileri toplumun dışına itmişlerdi. Uzun yıllar solu taşra şehirlerinde tutunmasını sağlamıştı.
12 Eylülden sonra da PKK terörü yüzünden batı illerine göç eden Kürtlerin çoğunun ploreleter kalmasını,  doksanlar da yeni kurulan taşra üniversitelerine solun yerleşmemesini sağlamıştı.
Muhsin Yazıcıoğlu'da o yıllarda Ülkü ocakları başkanıydı. O da Sivas katliamı ve Hırant Dink katliamında ne devletin ne de sağın elini kana bulamamasını sağladı.
İnsanların bütün duygularını yüceltmeye eğilimleri var, nefret de buna dahil.
Geçenlerde, daha George Floyd olayları çıkmadan çok önce bir belgesel izlemiştim televizyonda. Siyahi hak arayışı yükseldikçe,  yenilen güney ordusunun ve hükumetinin yeni heykelleri dikiliyordu şehrin meydanlarına.
Amerika halkı, bu insanları alt sınıf yapan ve kendi refahını sağlayanlara müteşekkirdi bu da bunun heykelleriyidi.
Türkeş ve Yazıoğlu'nun mezarları da aynı mantıkla yapılmış
Nuri Pakdil'i soracak olursanız, kozmik odaya girmeye sebep olan subaylar, Bülent Arınç'ı değil, şüpheli bir albayı takip ediyordu ve o albay, o gece, Nuri Pakdil'in evindeydi.

17 Temmuz 2019 Çarşamba

FAŞİZMİN DEĞİŞİK DAVRANIŞ BİÇİMLERİ 4 MİKROASİMİLASYON

asimilasyon ile ilgili görsel sonucu

İnsanları asimile etme politikaları, devletlerin sık sık işledikleri insanlık suçlarıdır. En son Çin'in şu günlerde (Temmuz 2019) Uygurlar, Kazaklar ve Salarlar olmak üzere Müslüman Türk topluluklarına yapığı da bu tür faşizmin ilk örneği olmadığı gibi, ne yazık ki son örneği de olmayacaktır.
Geçmişte Bulgaristan Türklerine yapılan zoraki isim değiştirmeyi de unutmamalı. Bunlar açık ve net asimilasyon baskılardır.
Asimilasyon baskısı ve politikaları her zaman bu kadar açık değildir. Mesela Türkiye'de yasalar açıkça yasaklamadığı halde bazı Kürtçe isimler (Baran, Berfe,Dilşad, Keje vs) nüfus kayıtlarına yazılmamıştır. Bu görünmez yasak, 1996 yapımı Eşkıya filminden sonra aşılmaya başlanmıştır.
Devletin asimilasyon politikaları ve faşizmin asimile olma baskısı, faşizmin alışıldık davranışıdır. En basitinden Alevilere namaz kılma baskısı gibi.
Devletlerin asimilasyom politikaları, net ve görülebilen bir faşizan eylemdir.

Benim anlattığım ve pek anlaşılamayan, bireyi kendi toplumundan ayırma, böylece asimile etme sürecidir ki, bu da genelde sözüm ona hoş görü ortamında olur.
İslam ülkelerinde meşhur bir ilke vardır. Başka din ve mezhepten kız alınır ama kız verilmez. Bunun sebebi , erkek egemen kültürde, kadınların kültürlerini çocuklarına aktaramamasıdır.
Bunun ülkemizde az bilinen damat versiyonu vardır. Sosyolog Müübeccel Belik Kıray, Ereğli araştırmasında buna, kıza yönelik genişleyen aile der.
Özellikle ülkemiz kırsalında bazı yörelerde erkekler, başka şehirlere hatta ülkelere göç ettiğinden, erkek sıkıntısı vardır. Gel gelelim taşrada gelin almak kadar damat alma durumu da vardır.
Bu her zaman içgüvesiliği değildir, hanımköylülük de bu duruma girer.
Ülkemizde pek çok kızın, evlendiği  erkeği, kendi toplumundan uzaklaştırma çabası içinde.
Bu kendi toplumundan uzaklaştırma ya da mikroasimilasyon, sadece evlilik yoluyla olmaz. En geneli evliliktir.

Öte yandan evlatlık edinme, besleme de sizi toplumdan koparan bir yoldur. Osmanlıdan kalma beslemelik kurumu, cumhuriyetin ilk yıllarında da devam etmiştir. Adı da sadece gıda vermek, beslenmekten türetilmiştir. Osmanlıda zengin aileler, hem çocuklarına baksın, hem çocuklarına arkadaşlık etsin, hem de ev işleri yapsın diye öksüz, yetim ve kimsesiz çocukları, neredeyse de tamamen kız çocuklarını konaklarına alırlardı.
Erkek çocukların besleme alınmama sebebi, erkeklerin bir güç olarak tehlike sayılmasıydı. Kızlar ise özellikle ağır ev işlerinde eziliyor, pek çoğu ergenlik başlangıcında tacize uğruyordu. ( Meşhur tiyatro oyunu ve filmlere konu olan Kanlı Nigar ve Yedi Kocalı Hürmüz de, öykünün başlangıcında bir beslemedir.)
Heidi çizgi filmi, çizgi romanı ile tanıdığımız öykü kahramanı da, İsviçre usulü besleme çocuktur.
Besleme olmanın çilesini en çok çekenler, Dersimli kız çocukları olmuştur. Bu toplu besleme alma süreci, meşhur isyan ve tehcirden çok önce, isyan ve tehcirin uğramadığı bölgelerde de olmuştur. Dersimler 1938 isyanı ve sonrasına Tertele, daha önce kızların götürülmesinde de, kızlar tertelesi der.
Pek çok kız çocuğu, subay, astsubay ve çeşitli kademelerde devlet memurlarının evlerine, bazıları aileleri sağken, zorla koparılıp, besleme yapılmış Osmanlı beslemelerinin yaşadıklarının benzerlerini yaşamışlardır.
Ailenin ve akrabaların çocuklarının eskilerini giymişler, yeni kardeşlerinin ve ailenin yaşlıların bakımı yapmışlar, neredeyse tamamı ilkokul (5.sınıf) sonrası okutulmamış, erkenden de hiç tanımadıkları kişilerle evlendirilmişlerdir.
Elazığı Kız Meslek lisesinin meşhur kurucu müdürü Sıdıka Avar'a, kızımı da götür Avar diyenler, Tuncelilerdi.  Kazım Gündoğan , Nezahat Gündoğan' ın Dersim'in Kayıp Kızları ve Hüseyin Aygün'ün Mahsur kitaplarında Sıdıka Avar'ın adı geçer.
Bu iki kitabı okuduktan sonra Sıdıka Avar'ın Dağ Çiçeklerim kitabını da okudum. Tuncelilerin Avar'ı sevme sebebi, kızları besleme olarak vermemekte direnmesi (ki baskılara dayanarak verdiği de olmuş),  kızların ona teslim edilme sebi olmuş

Avar ile Dersimliler arasındaki ilişki de ilginç. Kendisi Türk milliyetçiliğinden vazgeçmemesine rağmen, Tuncelilere özel bir sempati beslemiş, pek çok konuda onlara yardımcı olmuş, Dersimliler de onu sevmiş. Kendisi Zazaca da öğrenmiş. Bu sempatiler, genelde antropolojide ve sosyolojide yerlileşme denen duruma sebep olur. Araştırmacı ya da yönetici, kendisini yerli biri gibi hisseder ama Sıdıka Avar'da öyle olmamış. Yöre halkına sempati duysa, hatta onların ihtiyaçları için kariyerini riske atsa da, dünya görüşü değişmemiş.
Dersim ve tehcir ile ilgili çok şey yazılsa da tertele konusu hep gölgede kalmış. Yok yere kimsesiz kalan kızların çileleri pek az hikaye edilmiş.

Oya Baydar, O Muhteşem Hayatınız adlı kitapta, bu olayı romanlaştırmıştır.
Dinsel-mezhepsel asimilasyon çabaları hep bir dindarlık ile maskelenir. Oysa kırk yılı aşan hayatımda gördüm ki Alevi düşmanı olanların çoğu (özellikle Ülkücüler), pek namazda-niyazda gözü olmayan kimselerdir. Hatta bazıları benim Alevi olduğumu öğrendikten sonra, sırf beni de namaza çağırmak için namaza başlamıştı. Bir tanesinin de namazla zerre alakası yoktu. Hatta devlet yurdunda kalmamıza rağmen bayağı da alkol alırdı. Bunu yüzüne vurduğumda da;
-Bana daha erken demişti. Kendisi kırkından sonra namaza başlamayı düşünüyor, beni de anında asimile etmeyi ve bir softa yapmayı düşünüyordu.
Birey-küçük grup yani mikroasimilasyonun başka bir hedefi de, faşizan saldırı zamanındda işbirlikçiler bulmaktır. Bosna ve Kosova savaşlarında, Sırpların her mahallede bir işbirlikçi-yol gösterenleri olduğu anlatılır.
kemalettin tuğcu küçük besleme ile ilgili görsel sonucu