muhsin yazıcıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
muhsin yazıcıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2022 Perşembe

ADI AYLİN VE KORUMA POLİSİ EROL

 



Aylin Devrimel ya da son soyadı ile Aylin Rodomisli Cates. Kendisi, Ayşe Kulin'in romanı ile ünlü oldu. Eski bakanlardan Kasım Gülek'in baldızı, Boşnak kökenli, ultra zengin bir ailenin kızı ve Ayşe Kulin'in çoğu roman kahramanlarının büyük çoğunluğu (tamamı değil) gibi Ayşe  Kulin'in akrabası. Roman daha sonra müzikalde olmuştur. Bence Aylin'in çalkantılı hayatı, çok da örnek alınacak bir hayat değildir. Paranın verdiği şımarıklıkla yaşamış. Yurt dışında mankenlik kursu almış,  prens ünvanı almak için Libya hanedanından biri ile evlenmiş,, kendi zevkine yaşamış biri (Tek büyük başarısı,  yirmi altı yaşında girdiği ,  Lozan tıp fakültesini derece ile bitirip, üzerine psikiatri uzmanlığı yapıp, Amerikan ordusunda Albay rütbeli sözleşmeli doktor olması.  Psikiatristliği de, özellikle de körfez savaşından sonra travma yaşayan Amerikan askerleri üzerinde yaptığı deneyler yüzünden iyi bilinmez. Eniştesi, Kasım Gülek sayesinde Fettullah Gülen'i Amerika Birleşik Devletlerinde bazı kişilerle tanıştırmış.

Peki Osmanlı paşazade ve sarayzadesi (soyu bir yerden Osmanlı prenseslerine de dayanıyor.), doktorluğu bile karanlık , Fetö dahil bir sürü örgütle ilişkili kadın ile, sıradan polis memuru Erol Yıldız arasında ne ilişki var? İkisinin de tek ortak noktası, Türk vatandaşı olarak doğması (Aylin sonradan Amerikan vatandaşı oldu.). 

Bu iki insan arasındaki tek ortak nokta, ölüm şekilleri. Her ikisi de, kendi otomobillerinin tarafından, kendi garajlarında öldürülmüş bulundu. Her iki olayda da kurbanlar, kolları çapraz boynuna tutar şekilde bulundu ve gene her iki olayda da, otomobiller geri geri gitmişti. 

Erol Yıldız'ın ölümünden beri epey bir zaman geçti ama bu benzerlik nedense kimsenin dikkatini çekmedi. Ben de yazmaya karar verdim.

22 Aralık 2020 Salı

MARAŞ KATLİAMI KONUSUNDA KONUŞULMAYANLAR

 


1978 yılı ülkemizde büyük ve ciddi bir katliamla sona erdi. Bu katliam halen bir tabu. Katliamı sadece İnci Aral, Kıran Resimleri diye hikaye yapmış, katliam kısmen de Hatırla Sevgili dizisinde anlatılmıştır.

Katliamla ilgili olarak MHP, Ülkü Ocakları, Ökkeş Şendilliler, Muhsin Yazıcıoğlu ve derin devletin rolü ile ilgili olarak çok konuşuldu. Ülkücüler her ne kadar inkar etseler de, sokaklarda çekilen görüntüler bile bunu yalanlamakta.

CHP'nin o zamanlar meşhur Güneş Motel olayıyla azınlık hükumeti olmasına rağmen devlette muktedir olamamasına nedeni ile çok konuşulmadı. Ateşli CHP ve Solcu düşmanı  Engin Ardıç bile bu azınlık hükumetini, Adalet partili memurlar arkasından alay ediyorlardı diye.

Öte yandan CHP ve Bülent Ecevit'i son derece masum saymak da tehlikelidir. Ben, Ecevit'in son hükumeti döneminde atandım ve o zamanlar da milli eğitimde Fetöcüler ve tarikatlar cirit atıyordu. Kendisinin DSP'si sağ partilerle değil, CHP ile didişerek oyunu arttırdı. Apo'yu yakalayan, Kıbrıs'ın fatihi Ecevit, neden Kayseri komando tümenini iki adım ötesindeki Maraş şehrine yollamadı?

Merkez sağ, gerçekte ne kadar merkezde? Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz diyen Süleyman Demirel, devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir diyen Tansu Çiller ya da annesini dergaha gömdüren Turgut Özal; Alparslan Türkeş ya da Necmettin Erbakan'dan daha az sağcı değildirler. Katliam olduğunda şehrin belediyesi Demirel'in Adalet partisindendi ve aynı belediye başkanı 1987'de Demirel'in Doğru Yol Partisinden milletvekili seçildi.

Maraş halkı öyle kandırılmış çocuklar değildir. Katliamın hazırlıkları iki yıl önceden yapılmış, PTT'den geliyoruz diye evler işaretlenmiş,  pek çok Sünni, daha rahat katledebilmek ve yağmalayabilmek adına Alevilerle ahbaplığı ilerletmiştir. Ben pek çok Maraşlı tanıdım, katliamdan dolayı pişman olmayı bırakın, üzgün olanına bile rastlamadım.

Eğer Alevi, Kürt veya Gayrı Müslüm azınlık üyesi iseniz, sağcı birisi ile arkadaş olsanız bile onlara sırlarınızı vermeyin, malınız-mülkünüz hakkında konuşmayın ve mümkünse evinizden uzak tutun. 78 Aralığında pek çok kişi akşam çay ikram ettiği dostları tarafından katledildi.

Yağma da konuşulmayan başka bir durum da yağma. Sadece il merkezi değil, ilçeler ve köylerde de on binlerce insan, yurtlarını terk etti, yok pahasına sattı ve büyük şehirlerin varoşlarına yerleşti. Bu süreçte kimler zenginleşti, nasıl servetler edindi, kimse sorgulamıyor. (Benzer sorular Çorum-Malatya ve benzeri katliamlar için de geçerli) 

Kitlelerin yaşadıkları sorunlar ve yoğun yoksulluklar sebebi ile halen sağcı olmalarının bir sebebi de suç ortaklıklarıdır, böyle nice işlenmiş kitlesel suçlar var.

Gene konuşulmayan, bizi 2002'e kadar uyutan, ordunun sözde laikliği. Daha önce de 27 Mayısın solcu zannedilmesi üzerine yazmıştım. 27 Mayısın bir özelliğini de o yazıyı yazdıktan sonra öğrendim. Atatürk'le başlayan kadın subay yetiştirme uygulaması, 27 mayıs rejimince sonlandırılmış. Ayrıca 27 mayıs, imam hatipleri de kurumsallaştırmıştır. 12 Eylül rejimin devlet başkanlığı ve genel  kurmay başkanlığı genel sekreter yardımcısı  tuğgeneral Hasan Sağlam, Süleymancıların İlim Yayma derneğine genel başkan olmuştur.

Türkiye'de tüm darbelerde bir şekilde karlı çıkan iki grup vardır, TÜSİAD ve süper zenginler ile, tarikatlar.

TÜSİAD ve tarikatların, darbelerin ve katliamların arkasındaki rolü hiç sorgulanmıyor. Radikal solcular bile, darbeler ve TÜSİAD-Tarikatlar arasına hiç ilişki yokmuş, dahası da olamazmış tavrında. Sanki Fetöcüler başta olmak üzere tarikatlar ve her darbede  servetlerine servet katan süper zenginlerin darbeler ve dahası darbeler işin şartları müsait yapan katliamlardan haberi, dahası katkısı ve çabası yok mu sanıyorsunuz? Siyasi istikrar, istikrar diye ağlaşan TÜSİAD yönetiminin Ecevit azınlık hükumetini düşürmek için gazetelere dünyanın ilan parası vermesi de sadece Ecevit'e ve sola olan husumetleri midir yoksa darbe içi şartları uygun yapma çabası mıdır? Hasan Sağlam'ın Süleymancılığı, darbe olana kadar bilinmiyor muydu sanıyorsunuz?

Son olarak hiç konuşulmayan konu Dev-Yol başta olmak üzere Marksist-Leninist örgütler. Geri kalmış ülkelerin temel sorunu, radikalleri adam sanmaktır. Zaten böyle pek de adam sayılmayacak çer-çöp gazetenin de adıydı Radikal. Bir ara bu gazeteyi koltuk altında gezdirmek. Sonra o gazeteden ne çıktı, Fetö solcularından başka?

O dönemler Alevileri örgütleyen ve yönlendiren CHP değil, Dev-Yol başta olmak üzere Marksist-Leninist örgütlerdi. Maraş'ta da Dev-Yol örgütlüymüş diye biliyorum. Devy-Yol ya da başkası, mesele şu, solda bu Marksist-Leninist parti ve örgütleri niye sorgulamıyoruz da , tüm sorunu CHP'de arıyoruz (CHP'de sorun yok demiyorum, Marksistlerde de sorun var diyorum) Oysa seksen öncesi dediğimiz dönemde halkın içinde asıl örgütlü güç bu Marksist örgütlerdi ve çoğu kez faşist saldırılarda ve devletin operasyonlarında hiç etkinlik gösteremediler. Hele 12 Eylülden sonra tamamen dağıldılar. Dev Yol, özellikle Dursun Karataş'ın yarattığı Dev Sol-Dev Yol kavgasından dolayı iyice güçsüzleşmişti. Bu ayrılığın tam da darbenin yaklaştığı günlerde olması çok mu tesadüf? 

Seksen öncesini ve katliamları tartışacaksak, Marksist-Leninis örgütlerin ihmallerini ve hatta ihanetlerini de tartışmalıyız.

23 Haziran 2020 Salı

TÜRKEŞ VE MUHSİN-KÖTÜLÜĞÜN YÜCELİĞİ



Doksanlı yıllar ve öncesinde Ülkücü olmak, şimdikinden daha havalı bir şeydi. Mhp'nin oyu %3' lerde  olsa da (1994'de barajı aşacağız diyen Türkeş'in dişçisini, doktorunu aday gösterip, teşkilatlarını küstürmesi sonucu %7' de kalmıştı) ortalıkta Ülkücüyüm diye dolaşanlar daha çoktu.
Bu sadece sokaklarda gezen Ülkücü çeteler ya da okullardaki Ülkücü yapılanma olarak algılamayın. Evet, o dönemin Ülkücü yapılaşması sokaklarda ve okullarda çok güçlüydü. Çoğu üniversitede Ülkücü yapılaşması yüzünden hiç bir eylem yapılamıyordu.
Esnaf ve bürokraside de Ülkücü yapılanması çok güçlüydü ama o zamanlar cemaat dediğimiz Fetöcüler yavaş yavaş bürokrasideki Ülkücü yapılanmayı yavaş yavaş kemiriyordu.
1950'den bu yana ülkeyi yöneten, çoğu kez de tek başına ya da Milliyetçi Cephe denen sağcı koalisyonlarla yöneten sağcı zihniyet, bürokrasiye CHP'liydi der. Oysa ben hayatımda pek az solcu bürokrat gördüm. O meşhur doksanlarda orta derece yöneticiler Ülkücü, daha üstü tarikatçı-Fetöcü falan olurdu.
Polis memurlarını  ve komiserlerinin çoğu Ülkücüyken ve hatta Özel Harekat Polisliği seçmelerinin sonuçları herkesten önce Ülkü ocaklarına ulaşıyorken, üst düzey amirlerin fetöcülüğü, bıyıklarından belli olurdu.
İşin gerçeği, bu satırların yazarı dahil, gençliğinde Ülkücü takılan, Ülkü ocaklarına gidenler,  hayatlarında bir yada iki kere MHP'ye oy verseydi, MHP şimdiye kadar en az bir kere tek başına iktidara gelirdi. 
Bir de Muhsin Yazıcıoğlu'nun durumu var. Kendisi MHP'den ayrılıp, kendi partisini kurduktan sonra %1'i hiç geçemedi. Partisinin tek başarısı, ölümünden sonra Sivas il merkezi ve pek çok ilçe belediyesini almak oldu.
Solu her zaman aldığı düşük oy oranları ile değerlendirip, halka yabancı olmakla suçlayan sağcıların, Türkeş ve Yazıcıoğlu'nu bu övgüsünü incelemek gerekir.
Türk halkının oy vermediği, verse de emanet oy verdiği bu politikacıları böyle sevmesi nedendir? İktidarın kokusunu bile almamış bu politikacılara karşı bu hayranlık nedendir diye fikir yürütmeye karar verdim.
Muhsin Yazıcıoğlu BBP'yi (Büyük Birlik Partisi) kurduğunda, saf bir ergen olarak MHP'nin zaten %3  oyundan okkalı bir pay götüreceğini sandım. çünkü ortalık Türkeş ya da MHP'ye kızıp, artık BBP'li olduğunu söyleyenlerle doluydu.
Oysa Türkeş'e oy verdiğini söyleyenler de çoktu.
Gene de MHP, seksenler sonu, doksanlar başında bir yükseliş içindeydi. Geleneksel iç Anadolu (Yozgat, Çorum vs) oylarının yanında Bafra, Alanya gibi bu gün artık tarih olan ve neyin merkezi olduğu belli olmayan Merkez Sağın kalesi ilçeleri, hatta Tarsus gibi solun kalesi ilçelerin belediye başkanlıklarını kazanarak, yükselişinin işaretlerini veriyordu.
Türkeş 1994'de bu yükselişi doğru okumayıp, dişçisinin, dünürünün, doktorunun derdine düşünce, %7 ile baraj altı kaldı. 1997'deki o kalabalık cenazesinde de hüngür hüngür ağladılar. Başbuğum (Başbuğ, Türkeş'in unvanıydı. Şimdiki gençler bilmeyebilir. Adı anılmaz, kendisinden doğrudan Başbuğ diye bahsedilirdi. Tansu Çiller'in bile kendisine başbuğum diye hitap ettiği bilinirdi.), seni cumhurbaşkanı olarak göndermek vardı, böyle milletvekili bile olmadan olmamalıydı diye ağıtlar yaktılar.
Hem Türkeş, hem de Yazıcıoğlu'nun cenazelerine katılan kalabalık, hayatları boyunca aldıkları oya yakın ya da daha azdı.
Bu oyu da ölmeye hazırlanan merkez sağ, daha doğrusu sağ seçmenden emanet aldılar. MHP, 1994' de %7'de kaldı.  1999'da barajı geçer derken %18'e yakın oyla, en fazla oy alan 2., sağ cenahta da 1. parti oldu. 
Lakin bu oy oranı da emanetti. 2002'de erken seçim için koalisyonu zorla bozan Bahçeli, 2002'de bir de Cem Uzan'ın Genç partisini sözleri ile destekleyince, %8,5 ile baraj altında kaldı. Seçime günler kala durumu anladı ama çok geçti. %7 oy alan Genç parti, DYP ve ANAP'ı tarihe, MHP'yi de meclis dışına gönderdi.
Burada asıl meseleye gelelim.  Alparslan Türkeş'in ne gibi başarısı var da Ankara'nın ortasında anıt mezarı var, ya da Yazıcıoğlu ve Nuri Pakdil hangi sıfatla Tacettin dergahında yatmaktadır.
Türkeş seçim kazanmadığı gibi, iktidar olduğu koalisyonlarda da pek etkin olmamıştır. MHP'li belediyeler, kaleye benzeyen Estergon parkı, park ortasında bir kule ve kulenin tepesinde bir İskender kebapçısı haricinde öyle belirgin bir özellikleri yoktur.
Yazıcıoğlu'nda o başarı da yok zira partisi %2 bile olamadı. Nuri Pakdil ise bir avuç sağcı entellektüel haricinde adı bilinmeyen bir yazar olarak kaldı.
Türkeş'e ve Yazıcıoğlu'na oy vermemiş, vermeye niyet bile etmemiş  bu insanlar, neden böyle sevgi gösterisinde bulunmakta?
Sebebini benzer bir durum olan Endonezya'da bulabiliriz. Endonezya'da 1965 solcu-komünist katliamına katılanlar, yıllar sonra bile kahraman gibi anlıyor ve katledilenlerin torunları halen cezalı.
Benzer bir durum Türkiye için de geçerli.
Türkeş ve Yazıcıoğlı, genelde seksen öncesi  ya da 12 eylül öncesi dediğimiz dönemde sokaklarda sağı temsil ettiler.
Böylece merkez sağın ve İslamcıların eli temiz kaldı. Hepsi hem MHP ve Ülkücüleri övdü, hem de Ülkücülerin cinayetlerini zerrece sahiplenmedi.
Ülkücüler sayesinde CHP iktidardayken  (14 kiralık Adalet Partisi milletvekili ile eğreti olarak olsa bile), CHP'nin ana oy deposu Alevileri Maraş şehrinde katletmiş, Alevileri toplumun dışına itmişlerdi. Uzun yıllar solu taşra şehirlerinde tutunmasını sağlamıştı.
12 Eylülden sonra da PKK terörü yüzünden batı illerine göç eden Kürtlerin çoğunun ploreleter kalmasını,  doksanlar da yeni kurulan taşra üniversitelerine solun yerleşmemesini sağlamıştı.
Muhsin Yazıcıoğlu'da o yıllarda Ülkü ocakları başkanıydı. O da Sivas katliamı ve Hırant Dink katliamında ne devletin ne de sağın elini kana bulamamasını sağladı.
İnsanların bütün duygularını yüceltmeye eğilimleri var, nefret de buna dahil.
Geçenlerde, daha George Floyd olayları çıkmadan çok önce bir belgesel izlemiştim televizyonda. Siyahi hak arayışı yükseldikçe,  yenilen güney ordusunun ve hükumetinin yeni heykelleri dikiliyordu şehrin meydanlarına.
Amerika halkı, bu insanları alt sınıf yapan ve kendi refahını sağlayanlara müteşekkirdi bu da bunun heykelleriyidi.
Türkeş ve Yazıoğlu'nun mezarları da aynı mantıkla yapılmış
Nuri Pakdil'i soracak olursanız, kozmik odaya girmeye sebep olan subaylar, Bülent Arınç'ı değil, şüpheli bir albayı takip ediyordu ve o albay, o gece, Nuri Pakdil'in evindeydi.