siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2026 Pazartesi

HEVESSİZ NESİLLER TEHLİKESİ



Bu yıl, 16 Temmuz itibarıyla emekli oldum, çünkü öğretmenlilkten hevesim kalmamıştı. Talihimin bana bahşettiği bu ayrıcalığı kullanıp, 28 yıllık devlet memurluğundan sonra, 52 yaşımda emekli oldum. 2023'de seçimlerden hemen önce çıkan bir yasa ile, emeklilik yasasında 6 Eylül 1999'dan önce sigortası başlayanlara, eski yasaya göre emeklil olabilme hakkı verildi. Ben ise öğretmeliğe 1998'de başladım, daha önce çalışmış da olsam sigortam uoktu, gene de üç yıldır emekli olabilirdim. Babamın varlığı, sadece varlığı neden oldu, son üç yılında babamın sadece nefesi vardı, demans, parkinson, kalp ve bir sürü hastalıklarla boğuşuyor ve dünyayı pek algılayamıyordu. Gene de o ölmeden, emekli olmaya cesaret edemedim. 

Emekli olmadan evvel, emeklilikte yapılacak pek çok şeye heves etmiştim. Tekrar üniversite (arkeoloji) okumak, yüksek lisans yapmak, Youtube kanalı kurmak, belki de sahneye çıkmak vardı aklımda.Yüksek lisandtan yıllar önce vazgeçmiştim, zira yabancı dilim zayıftı. Yüksek lisansın da değeri düştü, artık herkes yapıyor ve fazlası ile sallama tezlerle.  Yöktez'de sonsuza kadar kimsenin okumayacağı bir tez için, o kadar emeğe gerek görmüyorum. Yeniden lisans okuyayım, arkeoloji okuyayım istiyordum ama benim içim ÖSS sınavları ALES kadar zorlayıcı olacaktı. Bir de fark ettim ki ben aslında yaşamadığım öğrenciliği arıyordum. Ben lilk orta ve lisedeyken kaynaştırma eğitimi yoktu. Disleksi (DEHB) bir  çocuk olarak bana hiç teşhis konmadı. Buna karşın ben de bu süreçte hiç bir tören ve etkinlikte görev almadım, okul nöbetçisi bile olmadım. İki kere sınıfta kalıp, bu sürece okula ara verdim, bütün bunlara rağmen liseyi bitirip, üniversiteyi kazanmayı da başardım. Üniversite de okurken, hem yeni kurulan Süleyman Demirel üniversitesinde etkinlik denen şey sıfırdı (kendi aramızda yüksek lise derdşk), hem de Ülkücüler tarafından çok zorbalandım, çok dışlandım. Ellili yaşlarımda üniversite okuyunca, okulun popüler öğrencisi olmayacaktım. Klüplere, gruplara üye olsam da, torunum yaşındaki sınıf arkadaşlarımla, gene gerçek arkadaş olmayacaktım. Mezun olduktan sonra da Ekrem Akurgal olmayacaktım.

Belki de yeni emekli olmanın depresyonu bunlar, bir zaman sonra yeniden bazı şeylere heveslenirim belki. Yeşil pasaportumu bile uzun zamandır yenilemedim, ucuz balkan turları için gereği yok gibi geliyor. Buraya kadar kendimden çok bahsettim. Sosyoloji, bireysel olaylarda toplumu görebilmektir. Kendim dinsiz kalınca, etrafımda pek ço kişinin dini inançarını kaybettiğini gördüm ve bloğumda dinsizlik sosyolojisi adı altında bir seri yazı yazdım. Çünlü ülkede bir deizm-ateizm patlaması vardı ve artık bu sosyolojik bir olguydu. Sebebi dinin zorbalığıydı. Hevessizliğin de sebebi adaletsizliktir, nepotizmdir. Önceden herkesin her yerde bir tanıdığı vardı ve bu tanıdıkların az da olsa işe yarama ihtimali vardı. Şimdi yavaş yavaş o da kalkıyor. İktidar cephesi her gün büyüyen kocaman bir koalisyon ama bu koalisyon tavanda. Tabanı eriyen koalisyon, tavanı ile  büyütmeye çalışıyor. Tavandaki  büyüme, tabana yansımıyor, iktidar ikna üretemiyor.

Fon krizi de buna tuz biber oldu, artık insanlarda yandaş olma hevesi kalmadı. Vurgun vuran 214 kişinin tamamı iktidar yanlısıydı, bir tane bile muhalif olsa, çarşaf çarşaf ifşa edilir, tüm suç ona yıkılırdı. Dolandırılan yarım milyon civarı insanın da tamamı iktidar yanlısı, tek tük bence bir kaç yüz, en fazla bir kaç bin  para kaybeden muhalif ise, muhtemelen iktidar yanlısı arkadaşlarının tavsiyesi ile bu fonları aldılar. Bu 214 kişinin hepsi, vurgunlarının tamamını iade etmeyecek, önemli bir miktar para ise alınamayacak. Yarım milyon fonzede ise yıllarca ha aldınız, ha alacaksınız diye oyalanacak. 214 vurguncunun adı eninde sonunda kamuoyuna yansıyacak. Liste dışarı sızmasa, tüm paralar iade edilse, tüm kayıplar karşılansa bile çöküş kaçınılmazdır. İktidara yakın olma yolu ile zengin olma ümidini kaybetmiş yarım milyon insan, sadece iktidarın değil, 1950'den beri ülkeyi yöneten sağcı zihniyetin genel içe doğru kçöküşünü başlatmıştır.

6 Eylül 2026 Pazar

KURTLAR DA ÖLÜR



İnternette habire yeni sözler üretiliyor.  Bunlarda biri de kurtla oyun, kanla biter sözü. Gelecekte atasözü olabilir. Kurtlar, doğadaki en vahşi hayvanlar olabilir, zira en öngörülmez hayvanlardır. Bir kurdun kendisinin ya da yavrusunun hayatını kurtarmanız, size saldırmayacağı anlamına gelmez. Annemin, hırsızlıkla doymak olsa, kurt doyar diye de lafı vardır, çok severim. Kurtlar, çiftçinin, özellikle koyun yetiştiricisinin en büyük kabusudur. Öldürebileceği kadar koyun öldürür, sadece birisini yer. Kurt sürüleri genelde üç ila dokuz bireylik sürüler halinde olur ve sürüde sadece alfa çiftin yavrusu olur, yani sadece onlar cinsel ilişkiye girebilir. Çok sert kışlarda, yiyecek az olduğunda, önce alfa çift ve yavruları doyar. Bu sert kışlarda, bazı bölgelerde devasa sürüler olabilir; Rusya, Yakustistan'da üç yüz ila dört yüz birey,lik geçici sürüler tespit edilmiştir. Kalıcı en büyük sürü ise, Alaska'da, otuz beş bireylik bir sürüdür.

Kurtlar, hiç yiyecek kalmayınca birbirlerini yer. Yiyeceğin ve yiyecek bulma umutlarının tamamen bittiği anlarda aniden bir kurt, hoplayıp, zıplamaya başlar, sonra diğerleri ve hepsi birden dansa başlar. Bu çılgın dans, biri yorgunluktan bitene ve diğerlerine yemek olana kadar sürer. Doğanın u en vahşi yaratığının, neden Türk faşizminin simgesi olması da bu vahşiliktendir. Kurt, sadece yabanidir, evcilleşmez, onun yerine sürü liderine koşulsuz itaat eder; açlıktan ölme kıyısına gelmedikçe veya alfa dişi veya erkeğin yaşlanıp, güçten düştüğünü anlamadıkça. Fırsatçı ve işbirlikçiliğe yatkın olmasına rağmen, sadece kuzey yarım kürede ve soğuk iklimlerde yaygındırlar. Orada bile pek çok yerde soyları kurutulmuştur. İnsanlar bu vahşi canlıyı sevmemiştir.

Faşizme singe olması için en iyi hayvan kurttur. Faşizm'de ne arslanın  heybeti, ne kaplanın gücü, ne ayının cesareti, ne de diğer hayvanların insanda da olsa diyebileceğimiz faziletleri vardır. Faşizm de sanki bunlar kendisinden varmış gibi gösterir, sadece fırsatçıdır. Fakat insan, ne olursa olsun, bu fırsatçılığını, vahşiliğini doğrudan doğruya kendisine itiraf edemez. Onu çeşitli kavramlarla, kimlik politikalarıyla süsler. Thomas Hobbes'da meşhur, insan insanın kurdudur sözünü söylemiştir. Siyasette kurtluğun kitabını Makyavel yazmıştır, özellikle iktidarda kalmak isteyenler için.

Makyavelist öğütler, doktorların sağlıklı yaşam öğütlerine benzer. Sigara-alkol ve her türlü uyuştrucudan uzak dur, doğal beslen, hareket et, temiz hava, bol güneş, vesaire vesaire.... Bütün bunlara uyarsak, bin elli yaşına kadar yaşayacak mıyız, yoksa yarın bir gün aniden bir kaza kurşunu veya kanserle ölmeyecek miyiz? meşhur soruyu soralım, rakı içen öldü de, su içen ölmedi mi? İngiliz devlet adamı Wisnton Churchill, günde yarım kutu puro (üç paket sigara), yarım şişe viski içmeden uyumazdı, obez denecek kadar şişmandı ve gençliğinde esrar bile kullanmıştı; buna rağmen doksan bir yaşına kadar yaşadı. Makyavelist öğretilerin iktidarın ömrünü uzatacağı kesin değildir. Bütün bu baskı, takip, zorbalık ve ayak oyunları, iktidarın yıkılmasına da sebep olabilir. Baskılar ve tutuklamalar, olayla alakasız kişileri de muhalif yapabilir.

Siyaset kurtlar sofrasıdır ve büyük kurt iktidardır. Burada kurt metaforunu bırakıpi kaplan ya da ejderha metaforunu alalım. İktidarda olmak, Zülfü Livaneli'nin tanımıyla Kaplanın Sırtında olmaktır. Orada dururken muhalefete dilediğiniz gibi eser-kükrer, muhaliflerinizi bir lokmada yutarsınız. Sorun şu ki, devlet denen o eşderhe, kaplan ya da her ne ise, kimseyi sırtında sonsuza kadar taşımaz. İktidar sahibi ne kadar çok iktidarda kalırsa, iktidar değişimleri sonrasında o kadar çok kargaşa çıkar.Modern demokrasilerin birinci  amacı, bu değişmenin hem meşruiyetini, hem de sakince olmasını sağlamaktır. Htler'de daha iktidara gelmeden evvel, iktidarı elimize bir alırsak, hiç bırakmaaycağız demişti.

Sonuçta kurtlar da ölür, kurtluğun, çakalllığın, tilkiliğin bir alemi yok.

31 Mayıs 2026 Pazar

MUHALEFETİ BEĞENMİYOR MUSUN? GİT KENDİNİ AS

 


Türkiye'de sol partilerde eskiden beri bir gelenek vardır. Kimse, kimseyi yeterince solda görmez. Hatta ikide bir bölünen ve içinden bolca yetmez amacı çıkan bir partinin de sloganı, evet, en sola idi. Sonra bu hastalık,  bir zamanlar Öcalan ile al gülüm, ver gülüm olan Perinçek, sonradan Atatürkçü, üzerine Turancılık yapmaya başlayınca da, birilerini az Atatürkçü bulma modası başladı.

Bu başkasını beğenmeyenlerin pek matah iş yaptıklarını da görmezsiniz. Hadi şu anda yaşı yetmiş ve üzeri olanlar meşhur 12 Eylül öncesinde olanlar, meşhur 12 Eylül öncesini görmüşlerdir. 12 Eylül zamanı biraz tutuklu kalmışlardır, sonrakilerde o da yok. Tek tük bir gecelik gözaltılar o da çok azında. Ama olsun, onlar radikaldir, en solcu ve en Atatürkçüdürler.

Bir de her durumda muhalefeti beğenmeyen, desteklenecek muhalefet olmadığı için iktidarı desteklemeye devam edip, muhalefet ne iş yapıyor diyenler var ki, asıl sözüm onlara. Muhalefet, devletin bir parçası değildir. Muhalefetin amacı, iktidarı yanlıştan ya da aşırı uçlardan uzaklaştırmak değildir. Siz, muhalif kampa ya da muhalif  kabileye geçmek istemiyorsunuz. Muhalif olarak damgalanmak istemiyorsunuz. Mevcut durumdan da memnun değilsiniz. Lakin muhalefet cephesine geçip, lanetlenmek de istemiyorsunuz.  Başkaları muhalefet yapsın, yanlışlar düzelsin istiyorsunuz.

Durumunuz, ordu tüm dünyayı ya da çevre ülkeleri istila etsin, ama ben askere gitmeyeyim; devlet yatırım üzerine yatırım yapsın, ben vergi vermeyeyim diyen tiplerdir bunlar aynı zamanda. Onlar muhalefeti, demokrasiye rot-balans ayarı yaptık  diyen 28 Şubat darbecileri gibi görürler.

Onlara diyeceğim ki, düzen ancak iktidarların arada bir devrilmesi ile düzelir, yani modern demokrasilerde böyledir. Memnun değilsen, destekleyeceğin bir muhalefet partisi ya da grubu illa vardır. Muhalefeti desteklemezsen,  muhalefete katılmazsan,  muhalefetin hiç bir şey yapamaması normaldir.

Halen mi muhalefeti beğenmiyorsun ve bir şeylerin değişmesini istiyorsun ve gene halen mi muhalefeti beğenmiyorsun? 

Git tuvaletin kapısında kendini as ki sadece anan-baban üzülsün.

14 Ağustos 2025 Perşembe

GERÇEK KAPİTALİZMLE, GERÇEKÇİ MÜCADELE



Kapitalizm ile ilgili olaak 2016 kasımında şunları yazmışım

 https://onbinkitap.blogspot.com/2016/11/kapitalizm-ile-ilgiliyanlis-bilgiler-su.html

Bu yazıda çok özetle kapitalizmin, serbest piyasa, tüketici ihtiyacı, özgürlük, güven, huzur, demokrasi ve küreselleşme rejimi değildir demiştim. Kapitalizm, kapitalist yada burjuva dediğimiz sermaye sahiplerinin zenginliklerinim arttırılması ve korunması rejimidir. Tıplı feodalitenin feodal derebeylerini, teokrasinin teolog, yani din adamlarının çıkarlarını koruma rejimi olması gibidir bu. 1789 'da, top ve tüfeğin orduları modernleştirmesi ve askeri akademilerin (harbiye) açılması sebebi ile Avrupa'nın pek çok yerinde aristokratlar askerlik bile yapmıyorlar, hatta toprakları ile ilgilenmiyordu bile. Gene de siyasette etkin olma çabasındaydılar. Prusya imparatorluğunda junker denen subay sınıfı aynı zamanda toprak sahipleriydi. Fransız ordusundaysa soyluların yeri yoktu. 

Kapitalizmin en büyük ilkesi olan serbest piyasa, bizzat ilk teorisyeni Adam Simith tarafından delindi. Bie dönem İskoçya'nın gümrük bakanlığını yapmış, bakanlığı sırasında İngiltere'den gelen kumaşlara yüksek vergiler koymuştur. Üstelik bu, her iki ülkenin de Büyük Britatna (Birleşik Krallık)'ya bağlı olduğu düşünüldüğünde, ülke içi bir gümrüklemedir. Hiç bir sanayici, güçlü rakipleri karşısında ülkesinin serbest gümrük uygulamasını istemez, değil mi ki aslında o rakibinin kompradoru olmasın. Büyük Britanya imparatorluğu bile,  19.yy'ın 2. yarsıında Almanya bir sanayi devi olarak ortaya çıkınca,  ülkesinin ve sömürgelerinin gümrüklerini yükseltmiştir. Ekonomik rakibi olan Rusya'ya karşı 1904-5 savaşında Japonya'yı desteklemiştir. 1990'lı yıllardas gümrükler tüm dünyada kalkacak derken, başta  Çin, Hindistan ve diğer Asya ülkelerinin ekonomik büyümesi karşısında Avrupa ve A.B.D, gümrük duvarlarını yükseltti..

Kapitalizm, eğer büyük burjuvalar kar edecekse, mal-mülk güvencesinden bile vazgeçer. Öyle tarihsel örnekleri verecek değilim.2025 ylı temmuz itibarıyla çıkan maden yasasına bir bakın. Herkes bunu zeytin yasası olarak biliyor ama ceviz, meşe palamutu ve bazı endemik bitkiler, özel olarak imar ve maden girişimlerine kapalı. Diğer bir konuyu da hukukçular açıklasın, bir arazinin normal tapusuyla, maden tapusu farklı oluyormuş. Olay biraz karşık. Bu olayda ise tapu-mapu yok. Madenci, maden mi çıkaacak, devlet çiftçinin arazisini yok pahasına kamulaştırıp, özel sektöre tahsis ediyor. Çiftçinin fikrini soran yok. Diğer yandan bu maden ne kadar işletilecek, işletildikten sonra asıl sahibine devredilecek mi,  terk edilen maden arazisi onarılacak mı, belli değil. Ege bölgesi sondaj yapılmış ve terk edilmiş mermer madenleriyle doldu. Araziler kocaman çukur haline geldi. Ege de çıkarılan kömür madenlerinin neredeyse tamamı, sadece termik santrallerde kullanılabilecek kötü kalite kömür. Dünyanın en kaliteli zeytin, üzüm, incir, nar ve bilumum tarım ürünlerine karşı kötü bir tercih ama, bu tercihi yaoan büyük burjuvalar.

Kapitalizm, mülkiyet yada insan haklarını tir. ancak kendi ihtiyacı olduğunda hak olarak görür. Neoklasik ekol ve onun Şikago oğlanları, Şili diktatörü Pinochet başta olmak üzere pek çok diktatörü desteklemiştir. 12 Eylül rejimi, tüm işçi örgütlerini kapatır, işlevsizleştirir yada tutuklarken, TÜSİAD başta olmak üzere burjuvaları baş tacı etmiştir. Hatta başbakanlık müsteşarı Turgut Özal başta olmak üzere dönemin pek çok yöneticisi, TÜSİAD çalışanıdır. 12 Eylül anayasası, TÜSİAD'a danışıla danışıla hazırlandı.

Kapitalist entellektüeller (onlara artık liberal yada liberalist aydın demeyeceğiz), bazen sosyalist bile görünerek,  halkın çıkarlarını, burjuvaların daha da zenginleşmesini, çok beklediklerinde kendilerinin de zengin olacaklarına inandırmaktır. Bunun için yetmez ama diyerek, gelecek vaadleri söyleyerek halkı kandırmayı çok iyi becerir.

Burjuva yada aristokrat, üst sınıfta doğmuş bireyler, o kadar oportünisttirler ki, eğer üst düzey bir devlet görevinde, Stalin'in hemen yanı başında olacaklarını bilseler, Komünist rejimi bile desteklerler. Sonuçta devasa bir serveti kontrol edecek ve lüks yaşayacaktır.

Çözüm, Sovyetler Birliği ve daha pek çok sosyalist yada sol olduğunu iddia eden diktatörlüklerden de anlayacağımız üzere,  çözüm değildir çünkü devrim mutlu son değildir; korunması gereken bir kazanımdır. Devrim, masalların mutlu sonu değildir. Atatürk'ün cumhuriyeti, gençliğe emanet olması gibi,  işçi hakları, sosyal devlette, işçilere emanettir. Hiç bir burjuvayı, ben sadece işime bakarım, siyaset beni ilgilendirmez, demez. Ülkenin oligark diyeceğimiz dev sermaye sahipleri,  ülke politikasını an ve an (gün ve saat değil) takip eder. İşçiler ve sendikaları da aynısını yapmalı, her an buna göre politik tavrını belirlemelidir.

Son olarak, ülke siyasetinden diğer bir konu da işçi sınıfı içindeki, sınıf içi çatışmalar da ülkemiz siyasetini etkilemiş ve etkilemekte.  Sendikalar ve sol siyasetçilerin düşmanı sadece burjuva sınıfı değil, işçi sınıfı içi çatışmalardır da.

Rusların dediği gibi, sen siyasetle ilgilenmezsin ama siyaset seninle mutlaka ilgilenir.

28 Mart 2025 Cuma

GÜNLÜK YAŞAMDAKİ SQUİDE GAME 5-YANDAŞLIK

 


İngilizler, bir iktidara yandaş olmak, muhalif olmak kadar tehlikelidir, derler. Bir yönetime muhalif olmanın riski, yandaş olmakla aynıdır. Bunun üç temel sebebi vardır.

1)İktidar her an düşebilir , iktidardakiler kendisini kurtarsa da, cezasını siz çekersiniz: Pek çok iktidar, Tiyanenmen isyanın bastıran Çin Komünist Partisi  yada Nika isyanın bastıran Justinyanus'un Doğu Roma (Bizans) devleti gibi, bunu da atlatıp, daha uzun yıllar iktidar olacağını düşünür. Oysa bazen iktidar, birden kaybedilir. Kaybedenler bazen kaçar, bazen kaçamaz. Kaçtıktan sonra genelde tekrar iktidara gelmeye çalışırlar. Rıza Pehlevi gibi geri dönseniz de, otuz sene sonra tekrar  kaçmak durumunda kalabilir. Kaçanlar, Musolini gibi linç edilip, Çavuşesku gibi kurşuna dizilebilir, Hitler gibi intiahar edebilir yada Rıza Pehlevi gibi lavabosu altından uçağı ile yurt dışına kaçabilir. Yurt dışında İdi Amin gibi ev hapsinde yaşayabilir. Amin'in telefon faturası çok yüksek gelince, Suudi yönetimi telefonlarını kesti ve Amin, ölünceye kadar, kendisini terk etmeyen karıları ile ev hapsinde yaşadı. Komşuları kim olduğunu ölünce öğrendi.

Asıl risk ise kaçamayan yandaşlarda, küçük yandaşlardadır. Onlar çoğu kez kaçamaz ve yeni yönetimin insafına kalır. Asıl felaketi onlar yaşar. Birinci olarak insanları hafızaları vardır ve acılar, intikam ve adalet duygusunu ateşler. İkinci olarak yandaşlar, eski yönetimi geri getirme çabası potansiyeli hatırlanır.

2)İktidar içi güç çatışmalarında kurban olabilirisiniz: Son 15 July darbe girişimi sonrası binlerce kişi yaşadı bunu, daha fazlası da yaşıyor. İktidarlarda tek adam yada tek parti olabilir ama unutmayın ki her kralın etrafında bir aristokrasi, her tiranın etrafında bir oligarşi vardır. Tiranlar yada krallar, güçlerini bu oligarklara ve aristokratlara da hissettirmek isterler. İçlerinden biri fazla güçlendi mi, kendisi yerine geçeceğini zannedip, harcar. Arada o oligark yada aristokrata yakın kişilerde harcanır. Genelde de alt seviyedekiler harcanır. Lord hazretleri sürgüne gider, lordun adamları zindana; bankanın yönetim kurulu üyeleri, merkez bankasında iş bulur, aynı bankadan beş kuruş havale yapan işsiz kalır.

3) İktidarlar, sırf tarafız, adil görünme yada güç gösterisi uğruna da yandaşlarını harcayabilir: Bunu en iyi, benim bir üst kuşağımın Ülkücüleri bilir. 12 Eylül darbesi, Solcular kadar değilse bile, sağcıları, özellikle Ülkücüleri de ezdi. Bu olay, Ülkücüler için aynı zamanda psikolojik bir yıkımdı. Devlet, polis, hatta asker destekli saldırılar yapan Ülkücüler, 12 Eylül zindanlarında işkence görünce, depresyona girdiler.  Tarih boyunca iktidarların, kışkırttığı paramiliter grupları yada yandaşları arada bir ezdikleri görülmüştür.

4)Yandaş olmak, size beklediğiniz ayrıcalıkları getirmeyebilir: Tiran rejimlerinde nomenklatura denen siyaseten aktif sınıf, gün geçtikçe daralık ve daha az kişinin sözü geçer ama hiç kimse de bunu itiraf etmez.Hepsi de güçlerini fazla gösterir yada göstermeye çalışır. Çoğu kez benim buna gücüm yetmez falan demezler. Yazılı sonavlarda birinci olup, mülakatta elenen gençleri muhalif mi sanıyorsunuz. Aslında herkes, hele ki işsizse, işsiz anası-babası ise illa bir yerlere yüz sürüyor, yalvarıyor. Aşırı derecede umut bağlayanlar ise iktidara gönülden bağlılar ve onlar kimbilir kaç vekilden, il-ilçe başkanından, arktık hakims,n-savı oldun, artık kaymakamsın diye söz aldı?

5)İktidarın  kötü politikaları sizi etkiler: İktidarlar sadece muhaliflerinden çalmazlar, yandaşlarından da çalarlar, yandaşlarını da yoksullaştırlar. Şu kadar zamandır partiye oy veriyordum yada bura yüzde şu kadar partiye oy veriyor ağlamalarına öyle gülüyorum ki! Ben de bir doğa sever olarak, yabani bir hayvan yada bir  hayvan sever tarafından evcil bir hayvan yada bir sokak hayvanı tarafından ısırılabilir, hatta öldürülebilirim. Şu kadar yıl Kılıçdaroğlu trollüğü yaptım ama 2 8 mayıs seçimlerinden sonra Kılıçdaroğlu'nun istifası için dört neden diye bir yazı yazdım. Gene şu kadar zamandır CHP trollüğü yapıyorum, yarın bir gün CHP iktidarı bana ve ülkeme zarar verirse, başka bir partiyi desteklerim. Kaldı ki 2002 seçimlerinde Baykal'a kızıp, TKP'ye oy vermiştim.

Sonuç olarak sayın okurlarım, muhaliflik çocuk oyunçağı değilse, yandaşlık da çocuk oyunçağı değildir.

25 Kasım 2024 Pazartesi

AZINLIK OLMANIN İDEOLOJİSİ



 Azınlıklar her zaman faşistlerin hedefi olmuş, her zaman progromlara, ayrımcılığa ve cam tavanlara çarpmaları yaşamıştır. Bu açıdan toplumda yaşayan her etnik grubu azınlık saymamalı. Azınlık olmak için, hem sayıca az, hem de devlet ve toplum tarafından hissedilebilen ayrımcılığa uğramalı. Bu da azınlık olma kavramını bulanıklaştırıyor. Çünkü her azınlık toplumu, aynı ayırımcılık ve baskılara uğramayabiliyor. Kıyaslamak için antidemokratik sayılan Rusya'yı, demokrat A.B.D ile  kıyaslayalım. Rusya'da, Lenin'den beri bir kel, bir sırma saçlı devlet başkanlarından hiç biri Tatar yada Müslüman olmayacaktır, yani bir Rus Obama, Rus, Kamala Haris olmayacak. Gene Rusya'nın Muhammed Ali yada Mike Tyson'u olmayacak. Müzik yada sinemada da ünlü Tatar, Kafkasyalı Rus'da muhtemelen olmayacak. Oysa Amerika'da Siyahi, Arap yada onların nefret ettiği başka bir milletten birileri, milyarder, ünlü yada ciddi bir mevkide politikacı olabilir. Bu durum, Amerika'da bir azınlığın, Rusya'dan daha iyi olduğu anlamına gelmez. Rusya'da hiç bir polis, Tatar, Müslüman yada Rusların pek sevmediği biri milletlerden birini, boğarak yada döve döve öldürmez. Hiç bir hakim yada savcı, bir suçluyu, ırkından, dininden, milletinden diye suçluya daha fazla ceza istemez. A.B.D'de hapiste yaşayan siyahi sayısı, üiversite okuyan siyahi sayısının iki katından fazla. Polis kurşununa hedef olanlar çoğunlukla siyahi ve Latin'dir. Her toplumun faşizmi, kendisine göredir.

Bu yüzden insanlar, azınlık olmayı pek sevmezler. Bunun için göç eder, azınlıklara ve göçmenlere zorbalık eder, ülkede ayrı bir devlet kurmaya çalışır yada kurarlar. Gene de azınlık olmaktan kurtulamazlar.  Bu seferde kendi içlerindeki ayrılıklar göze batar. Çünkü azınlıkların içinde de azınlıklar, yani azınlıkların azınlıkları vardır. Bu azınlık içi çatışmalar da, belli dönemlerde ortaya çıkar. Türk topluluklarına bakınca, azınlık oldukları dönemde, kendi içlerinde azınlığın azınlığı yaratmıyorlar yada çok az yapıyorlar bunu. Balkan Türkleri ve Kıbrıs Türkleri, Alevi-Sünni ayrımı yapmaz kendi aralarında. Müslüman diğer Balkan toplumlarını (Goralılar, Pomaklar, Müslüman Romanlar vesaire) da dışlamazlar. Rauf Denktaş'ta, Korkot Deresi adlı anı kitabında Alevi-Bektaşi kökenli olduğunu yazmıştır. Kıbrıslılarda Alevi ayrımcılığı yoktur, hatta Kerkük Türkmenlerinin de yüzde on kadarı Alevidir ve onlar da kendi aralarında bu ayırımı yapmaz. Azınlık olduğunu bilir, ona göre siyaset yapar. Çoğunluk olduğunda ise, kendi içindei azınlığın azınlıkları ortaya çıkarır.

Bu blogda daha önce de yazdığım gibi, Türklerde, Ruslarda ve pek çok millette, düz ve net ayrımcı bir faşizm yoktur yada nadiren ortaya çıkar. Böylesi düz ve sürekli bir ayırımcılık, ancak tamamen köleleşmiş, sınıf atlaması mümkün olmayan ve çoğunluğun tamamen ezdiği azınlıklara karşı yapılır. O topluluktan bir birey ileride ciddi bir makama gelirse, başınız belaya girebilir. En basitinden, Çingene diye alay ettiin Roman, sanayide usta olduğunda arabanıza hasar verebilir. Bu yüzden faşistliğinizi gizlemeniz yada başka bir kılığa sokmanız gerekir. Söz konuzu ötekiye suç yüklemeniz gerekir. Örneğim Alevi-Sünni çatışmasına, sağ-sol köenli olduğu söylenir. Oysa Ülkücüler'in ilk ölümlü Alevi saldırısı, benim bildiğim 1964'de Aydın'da 5 Alevi'nin öldürülmesidir ki bazı kişiler daha öncesinden de bahsediyor. Saldırılar 1960-61, Türkeş daha Milli Birlik Üyesiyen yada bir on dörtlü olduğu ve Hindistan Büyükelçisi olarak sürgündeyken bile vardı. İlk Komando kampları 1961'de kurulduğunda daha sağ-sol kamplaşması yok. Yani bu çatışmalar çok önceden hazırlanmış.

Azınlıklar olarak sorunlarımızı nasıl çözeceğimiz de başka bir problem. Gene bu konuda Türk toplumlarına bakalım. Yaşadıkları onlarca acı ve baskıya rağmen Kıbrıs hariç, Türkler azınlık oldukları yerlerde silahlı mücadele yada ayrılıkçı hareketlere başvurmamıştır. Daha ilginci Gagauzlar'da özerkliklerini, Rusların müdahalesi ile, Transdinyester ile beraber özerklik aldı. Moldova, eğer Romanya ile birleşirse, bu iki bölge, bağımsızlığını ilan edebilir. Trasndinyester, filen bağımsız gibi bir şey. Bütün bunlara rağmen Türk azınlıklar, en azından Cumhuriyetten beri, dillerini ve kültürlerini büyük ölçüde koruyorlar.

Ayrı bir devlet kurmak, ne kadar sorunun çözümü yada çözümü mü sorusunu kendimize sormalıyız. Balkan yarım adasının hali bize bunu özetliyor. Balkanlarda Romanlar (Rumen değil, Çingeneler) hariç her topluluğun özerk bölgesi yada devleti var veya dilleri Kosova veya başka bir yerde resmi dil. En son Bektaşi (Alevi) özerk bölgesi de oldu, Aranvutluk'un başkenti Tiran'da ve Vatikan'ın dörtte biri kadar. Bunlar Balkanlara ne barış getidi, ne huzur, ne de refah.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/balkan-yarimadasinin-soguk-savas.html

Bağımsız devlet kutmak, dünyayı mikro devletlere bölmek, faşizme karşı çözüm değildir, çözümse de en son çözümdür. Kıbrıs'ta bile, en milliyetçilerin bile bir Avrupa Birliği kimliği var. Adada beraber yaşamak zorunda olan ve birbirinden nefret eden iki toplum var. Bu durum Balkanlar'da, Lübnan'da, Filistin'de ve Dünyamızın genelinde olduğu gibi, insanlar birbirinden nefret ediyor ve birbirine mecbur. Bu nefretten de zarar gören çoğunlukla azınlıklar olur ve buraya kadar anlattığım gibi ayrı devlet kurmak da çözüm yada nihai çözüm değil. Bu çoğunuk olma çabası, Konfiçyüs'ün dediği gibi, bir kölenin, özgür olmak değil, bir köle sahibi olmaya çalışmasıdır. Balkanlarda ve eski imparatorluklar dünyalarında olan da budur.

Azınlıklar, kendilerine vahşi saldıran faşist sürülerine karşı sadece pasif yada barışçıl mücadelelerle de çok kan kaybedebilir. Azınlığın mücadelesi, faşizan mücadele ve faşizan odaklarla, gerektiği kadar şiddette içeren bir mücadele olmalıdır. Kendine minik bir ülke kurmak yerine,  pek çok ülkede bulunmayı avantaja dönüştürmeliyiz.

Çoğunluk olunca nasıl ki siyasete teslim olunmuyor, mücadele devam ediyor, sürekli, akılıcı ve gerçekçi mücadele yapılmak gerekiyorsa, azınlık olunca da durum aynıdır.

2 Aralık 2023 Cumartesi

POPÜLİST SİYASETİN DEVLET MEMURLARINA ZORBALIĞI (SAĞLIKÇILAR VE ÖĞRETMENLER BAŞTA OLMAK ÜZERE)

 


Her zaman devlet hastanesine gidemiyorum arada mecburen özel hastanelere de gidiyorum. Özel hastanelerdeki doktor ve diğer sağlık görevlileri, sanki daha kaba. Uzun zamandır basında görülen çoğu çlümlü sağlık sıkandalı da özel hastanelerde oluyor. Oysa özel hastanelerde çok az kavga ve saldırı oluyor, mesela ben hiç duymadım. Bnenim çocuğum yok. Pek çok arkadaşımın çocuğu ve yeğenlerimden biri özel okullarda okuyor. Özel okullarda not şişirme olayı var ama öyle yat, mezun ol durumu pek yok. Aileler, başarıya göre okul seçiyor. Bu yüzden de sürekli deneme sınavları ve proje yaptırıyor. Oysa özel okullardan da saldırı ve kavga haberi gelmiyor.

Dikkat ettiniz mi, bu nefret hep kamu çalışanlarına yönelik. Sadece fizilsel değil, Ekşisözlük gibi sosyal medya kanallarından da yayılıyor. Ekşicilerin laflarına baksanız hepsi yılda en az iki kere yurt dışına çıkan, yüksek maaşlı beyaz yakalılar. Böyle kişiler her gün on saat nasıl internete bağlı kalıp, yirmi sayfadan daha uzun yazı yazabilir, dikkat edilmesi gereken bu. Bu sitenin kitlesinin kalitesi giderek düşüyor. Bir de bu sitede memurlara özellikle öğretmenlere ve doktorlara karşı nefret söylemi artıyor.

Bu nefret söyleminin asıl kaynağı Ekşisözlül faşan değil ama o da nefreti arttıran bir söylem. Asıl kaynak ise, iktidar oldu diye devlet memurlarını ve devleti kendi malı zanneden popülist iktidar anlayışı. Bu anlayış, iktidar partisi, üyesi yada yandaşı olunca, kendisini devletin sahibi sanıyor. Sadece iktidar yandaşları ile sınırlı değil bu konu. Siyasette, hele ki iktidar yanlısı siyasette kariyer yapan yada yapar gibi olanlar, nüfus ticaretine başlıyor. Ben şu mevkideyim, işinizi halletmeye yardımcı olurum diyor. İnsanlar, bu yakınlarına güvenip, devlet memurlarına zorbalık ediyor. 

Bu zorbalıktan en çok etkilene kesim sağlık ve eğitim personeli. Diğerleri de etkileniyor ama bu iki isim, doğrudan etkilenen isimler. Bunlar halkın doğrudan hizmet beklediği alanlar ama hizmetten çok ayrıcalık beklediği alanlar. Hastanede sıra belkemesin, her şikayetine tahlil yapılsın, okukda çocuğu en öne otursun, yanına sorunlu çocuk oturmasın, bol not alsın vesaire. 

Diğer memurlar da bundan etkileniyor. Mesela nüfus işlemlerinde veya diğer büro işlerinde sıra  beklemesin, trafik yada vergi cezaları görmezden gelinsin de ister. Bütün bu ayrıcalıkları kendisine hak olarak ister. İstediğini alamayınca sinirlenir ve  şiddet uygular.

Bu şiddet sadece orada ve o an olan sözel (tehdit, küfür vs), fiziksel şiddet değildir. Bu ayrıcalıklara ulaşamayanlar, sosyal medyada, Ekşi sözlükte falan o mesleği ve devlet memurlarını yerer, kara çalar. Çünkü sosyal devletin olmadığı toplumlar, kabile toplumlarıdır. Devlet demek, iktidardaki kabiledir ve iktidardaki kabile, devlet çalışanlarını kendisine köle olarak görür. İktidarda olmayan da, iktidar olamamanın acısını yaşar.

Son bir soru:  Bazı doktorlar dayağı hak ediyorlar diyenler, neden bazı askerler-polisler yada esnaf, dayağı hak ediyor falan demiyor?

29 Ağustos 2022 Pazartesi

TECAVÜZÜN SİYASETİ



Bir kadın katili, salgın hastalık bahane edilerek salıverildi. (Kadının tesadüfen canını kurtarmış olması, katil olmadığı anlamına geldiği az sonra görülecekti) Sonra dokuz yaşındaki kızını, daha küçük kardeşlerinin gözleri önünde öldürüldü.
Bu afla bunun gibi dışarı çıkan çok kişi daha şimdiden suç işledi. Bu affı çıkaranların zerre kadar umurunda değil zira bir Alman atasözü der ki;  polis devletini suçlular yönetir. Ortalık suçlu kaynamalı ki halk polis istesin, polisin tutuklamalarını sorgulamasın.
Benzer bir baskı da kadınlar için yapılır. Kadınlar, sürekli bir erkeğin himayesini aramalıdırlar.Bunun için de erkeklerden korkmalıdırlar. Bu yüzden kadına saldıran erkek, saldırmaktan korkmamalı, asıl suçlu kadın olmalıdır. ( O saatte orada ne işi varmış)
Tecavüzcü evlenerek ya da bir şekilde işin işinden sıyrılmalı, asıl suçlu kızlığını kaybettiği için kadın olmalıdır. Kadın bu suçu yüzünden başına gelenleri kimseye anlatamamalıdır. Saldırıya uğradığı için kendisinden utanmalıdır.
Oysa bu utanç, yankesiciye para kaptıran, gaspa uğrayan ya da evi soyulan birinin bundan utanması gibidir.
Kadınının kocasına mutlak bağlılığı benzer utanç ve el alem ne der duyguları ile perçinlenmelidir. Kocasından boşanamamalı, dul hele de boşanmış dul kadın olmak; kadın için çok ağır yük olmalıdır. Boşanmanın yüküne katlanmaktansa, dayağa katlanmalı.
Baskı ve zorbalık, insanları kendi ürettiği zorbalıktan korur.
Bu kurdun diş ve pençelerinden , insanlara sığınan koyunların kaderinin, kasap bıçağı olmasına benzer biraz.
Hatta biraz da değil tam benzer. Dünya çapında tecavüz vakıalarının %80'inden fazlasının tanıdığı birileri yapar. Kadın cinayetlerinin faillerinin çoğu da tanıdığı erkeklerdir.
Benzer bir durum fuhuş sektörü için de geçerlidir. Eski Türk filmlerinde evlenmeden bakireliğini veren kızlar, genelde genelevde falan çalışır.
Genelev, bar ve benzeri iş yerlerinin bir işlevi de, kadınları genelev kadını olma tehdidi  ile korkutmaktır.
1991 yapımı Balıkçı Kral adlı bir filmden, bir sahne aklımda. Sokaktaki evsiz, baş rol oyuncusu ile bir sohbette, bu plazaları ben ayakta tutuyorum der. Patronu çalışanına emreder, gel kıçımı yala diye. Eleman isyan eder, canın cehenneme fakat beni görür. Benim bir işim ve maaşım var der ve patronunun kıçını yalamaya devam eder.
Kadınlar da fuhuş tehdidi ile özgürlüklerinden vazgeçmelidir.  Bu yüzden fuhşun müşterisi olan erkek nadiren kınanır ya da ayıplanır. Yasal cezadan bile bir şekilde kurtulur.
Daha da acı gerçek şudur ki, kadınları fuhşa sürükleyen genelde kocaları başta olmak üzere erkek yakınlardır.
Kadınların yapması gereken, bu erkek egemen, penisperest topluma karşı kendi ayağı üzerinde durmak ve her kadını, kendi öz kızı gibi sahiplenmek ve korumak zorundadır.


26 Mart 2021 Cuma

SUÇLULUK DUYGUSUYLA İNSANLARI YÖNETMEK 1 (SİYASET)




Yeni neslin jargonunda moda bir deyim var, duyar kasmak. Ben buna suç yüklemesi yapmak diyorum, ya da dolaylı suçlama. İnsanlar çoğu kez. bir şey konusunda duyarlılıklarını belirtiyorsa, kendi acılarından çok, diğerlerinin de canı acısın istediğindedir. 
İnsanların cezalarını kabullenmesi için, kendilerini suçlu hissetmeleri lazımdır. İnsanlara suçunu anlatmanın onlarca yolu vardır. En başta olaya sadece kendi bakış açınızdan bakılmasını sağlayacaksınız. Bunun içinde sadece kendiniz konuşacak, karşınızdakine cevap hakkı vermeyeceksiniz. Bunu en iyi 12 Eylül rejimi, ülkenin tek televizyon kanalı ve kontrolü altındaki medya ile yapmıştır Yıllarca yapılan 12 eylül öncesi propagandasında, solcular, grev yapan işçiler göze sokulmuş, solculuk ve grev yapmak suç gibi gösterilmiştir.


12 Eylül rejimi, bunu profesyonelce, sindire sindire yapmış, bir kuşağı toptan sağcı yapmıştır. Önce 12 eylül darbesinin sağ-sol kavgasını barıştırmak olduğuna halkı inandırdı. Bunu ülkenin 12 büyük gazetesi, devlet tekelinde tek tv kanalı ve devlet radyoları ile yaptı. Bütün işçi sendikalarını kapatırken, işveren sendikası başkanını  (MESS başkanı Turgut Özal) önce devlet bakanı, sonra başbakan yaptı. İşçilere haklarını vermeyen işverenler, grevlerde hiç suçlanmadı. İşverenler, TÜSİAD, MÜSİAD ve tüm bilmemnesiadlar, 27 mayıs, 12 mart, 12 eylül, 28 şubat ve ne olduysa karlarını arttırdı ama onları hiç suçlayan olmadı. Oysa grev yapan işçiler hep suçlandı.
Şimdi ise ülkemiz hemen hemen hiç grev yapılmadığı, iş mahkemelerinin de hep işverenden yana karar verdiği bir ülke haline geldi. İşçiler grev yapsa, herkes ekonomiye darbe vurulacak falan diyor. 
Oysa gelişmiş pek çok ülkede, işçiler Türkiye'de olduğundan daha fazla maaş alırken, Türkiye'den daha fazla grev yaparlar. Gene de ekonomileri daha sağlamdır.  Gene batı ülkelerinde, çiftçiler çok daha fazla sübvansiyon ve çeşitli destekler alırlar ve bunlardan biri biraz gecikse ya da azalsa, başkent sokaklarını domatese, domuz yağına falan bular, oto yolları kapatırlar.
Ayrıca zenginlerin sözüm ona başarı hikayeleri de, sizi suçlu hissettirmenin başka bir yoludur. Siz beceriksizsiniz, bu yüzden fakirsiniz deyip, fakirliğinize razı olmanız sağlanır.
Mesela Bill Gates bir çiftçinin oğludur ama Amerika'da çiftçiler fakir insanlar değildirler. Çok kazanan ve az vergi veren kimselerdir. Kullandıkları mazot-benzin vs markırlıdır yani ayrıca bir rengi vardır ve indirimlidir. Gübre, ilaç vs ise KDV-ÖTV gibi vergileri ödemeden alırlar. Serbest piyasa hikayeleri zırvadır, bolca devletten destek alırlar. Piyasaya da kendi kooperatifleri  aracılığıyla satarlar. Bu kooperatifler de öyle yüksek vergi vermez.
Çünkü  gelişmiş devletler bilir ki, bir ülkenin omurgası, tarımıdır.  Atatürk'ün, köylü milletin efendisidir sözünü kendilerine şiar edinmişlerdir. Gelişmiş ülke çiftçileri ise, ülkenin en bilinçli yatırımcıları ve seçmenidirler. Mahsulün parasını pavyonda yemez, kredi çekip, oğlanın düğününü yapmazlar. Bilinçli yatırımcılardır. Paralarını  çoğu kez gene işlerine yatırırlar.
Oylarını almak da zordur. Türkiye'deki gibi, şehir halkından daha dindardırlar ama her kilisede gördükleri politikacıya oy vermezler. Avrupa'da zaten çoğu kez sol-sosyalist partiye oy vermeleri bir yana, politikacılardan sadece kendi çıkarları konusunda istekleri vardır. İnce eleyip, sık dokur, icabında Müslüman-Arap adaylara bile oy verebilirler. Kaldı ki en fazla göçmen çalıştıran işverenler olarak, faşizme en uzak seçmenlerdir. Göçmenlerin hasat zamanında nasıl kurtarıcı ucuz işçi olduklarını bilirler.
Diğer pek çok ünlü ve zengin kişiler de, zaten varlıklı ailelerin çocuğudur. Elon Mask'ın ailesinin zümrüt madeni var. Sakıp Sabancı on beş yaşındayken babası Adana'nın en büyük pamuk tüccarıydı. Vehbi Koç'da öyle küçük bir bakkal dükkanı sahibi değildi. Kökleri Hacı Bayram Veli'ye kadar giden, Ankara'nın kalbur üstü eşrafındandı.
Kendi çabanızla zengin olabilirsiniz belki ama bu piyango çıkması kadar zordur.
(Yazı uzun oldu, 2'e böleceğim)

2 Eylül 2020 Çarşamba

TECAVÜZÜN SİYASİLİĞİ

Yıllar süren tecavüz hastanede ortaya çıktı: Sadece iki hafta tutuklu kaldı
Devlet, üzerimizdeki en büyük otoritedir ve bu yüzden her şeyde siyasidir. Kadın cinayetleri siyasidir dedik, çünkü  muhafazakar devlet, sınıf egemenliğinin devamı için erkek egemenliğin devamını ister.
Lawrence Britt'in meşhur faşizmin 14 karakteristlik özelliğinden biri de cinsel ayrımcılık, erkek egemenlik ve kadın düşmanlığıdır.
Kadını güçsüzleştirmek ve erkeğe bağımlı hale getirmek için, tüm erkekleri kadının düşmanı yapmak gereklidir. Bu yüzden de erkeğin kadına karşı suçları cezasız kalmalıdır. Bunun da en iyi yolu, asıl cezayı tecavüze uğrayana vermektir.
Tecavüze uğramış olmayı, bakireliği yitirmiş olmayı kadına ağır bir yük yapmalıdır. Öyle bir yük ki, bu sadece devletin değil, töre, gelenek, mahalle baskısı diye kutsanan toplumsal baskı ile de kutsanmalıdır. Tecavüzcüsü ile evlenmesi, tecavüzcünün değil, kadının kurtuluşu sayılmalıdır. Tecavüze uğrayan kadın, namusu temizlemek için öldürülmelidir.
Faşizmin 14 Temel Özelliği | HALKIN KURTULUŞU
Cumhuriyetin ilanından bu yana kadın hakları hem yasalarla, hem de toplumsal kültür olarak çok yol aldı ama faşizm daima geri dönüşler peşindedir ve hedefi kadınları geri eve kapatmaktır.
Tecavüzcü ya da kadın katili, mahkemeye çıktığında da türlü türlü ceza indirimleri almalıdır.
Benzer tecavüz durumu erkekleri erkeğe tecavüzleri (fiili livata) için de olmalıdır. Toplumda puşt, ibne, yavşak gibi kavramlar hep pasif homoseksüelliği anlatır. Erkeklik organı aktif olduğu sürece yapılan işler mubahtır. Tecavüze uğrayan erkek, yapılmış diye mimlenip, diğer oğlancıların hedefi olmaktan korkup, susmalıdır.
Bu sadece yasalarla yapılmaz. Fransız filozof Althauser'ın dediği gibi devletin pek çok propaganda aracı vardır. Okul, derslerden ibaret değildir.
Yeşilçam filmlerine bakarsanız,  kadının bakireliğini kaybetmesi, ya genelevde çalışma ruhsatıdır ya da ölümünün fermenıdır.
Nuri Alço'nun Kayıp Kızlar filmi, seksenlerde defalarca televizyonlarda gösterildi ve benzeri bir kaç film yapıldı. Bu filmler ülkenin tek televizyon kanalında defalarca yayımlandı. Bir dönem kızlar hiç flört yaşamadı. Filmdeki gibi fuhuş mafyasının kızları satmak için yakışıklı erkekleri kullandığı efsanesi yıllarca dillerde dolandı.
Gene seksenli yıllardaki Küçük Emrah filmlerinin de politik olmadığını söyleyemeyiz. Gene o dönemde 12 Eylül ve arkasından gelen sağcı hükumetler,  Duygu Asena gibi cesur kadınlarla yaygınlaşan feminist hareketlere karşı propagandayı bu popüler filmlerle yaptılar.
Şu son yıllarda olanlara bakalım.
Karaman'da kırk beş çocuğa tecavüz eden öğretmen, vakıf, milli eğitim müdürlüğü gibi kurumlardan destek olmasa,  buradan birilerinin haberi olmasa yapabilir miydi? Ayrıca neden o çocuklar neden kendilerine şikayet edecek bir merci bulamamışlardır?
Tarikatlardan iki de bir tecavüz haberi gelmesi tesadüf müdür?
Son günlerce tecavüzcü düşük rütbeli bir askerin sadece kendisi savunulmuyor, genel anlamda tecavüzcülük savunuluyor ki, kadınlar eve kapansın, okumasın, köle olsun.

14 Mayıs 2020 Perşembe

GİTMENİN SİYASETİ



1.ÖNERME; ÇOK UZUN SÜRE KALMAK MARİFET DEĞİLDİR
Gelmek kadar gitmek de zordur. Gelmek her zaman kaçınılmaz değildir ama gitmek her zaman kaçınılmazdır.
İnsanlık tarihini okuyup, incelerken; gelmekten çok, gitmenin önemli olduğunu öğrendim.
En başta uzun süre kalmanın bir anlamı yoktur.
Mesela 2. Bayezit 42 yıl ile ,Osmanlı tahtında en fazla kalmış 2.padişahtır. Birincisi torunu Kanuni Sultan Selim'dir ki o da 46 yıl tahtta kalmıştır. Bu uzun taht süresine rağmen, Osmanlı tarihi kültür, sanat ve bilim tarihi olmaması, daha ziyade fetihler devri olması nedeni ile tarihte adları pek az geçer. Döneminde fetih ve seferler o kadar azdır ki, bazı tarihçiler döneme. yükselmede duraklama denmektedir. Oğlu Yavuz Sultan Selim ise sekiz yıllık kısa süren saltanatında ülkesinin sınırlarını iki kat arttırmıştır. Bu yüzden Osmanlı tarihi kitaplarında kendisine sayfalar ayrılır.
Osmanlının altı yüz yıllık tarihi, üç kıtaya yayılan fetihler tarihi de olsa,  bilim ve felsefe açısından önemsizdir. Bu altı yüz yılda bir tane bile önemli matematikçi yetişmemiş, tek önemli  matematik teorisi Osmanlı topraklarında yazılmamıştır.  Benzer şekilde Osmanlı, fizik, kimya ve diğer bilimlerde de yoktur.
Üç yüz yıldan fazla Mısır'a hakim olmuşsa da, piramitler ya da mumyalar ile ilgili tek belge bırakmamıştır. Üç sene kalan Fransızlar, eski Mısır yazısını çözmüşlerdir.
Rosetta Taşı - VikipediOsmanlının sanat tarihinde de pek yeri yoktur. Mimar Sinan gibi bir dehayı yetiştirmesine rağmen, Osmanlının bir mimari tarzı yoktur. Bu yüzden Neo Osmanlıcılkık mimaride Selçukluyu taklit etmektedir. Osmanlı'da bütün camiler veya saraylar birbirinin kopyasıdır. Duvarlardaki desenler bile birbirinin aynısıdır. Aynı lale ve gül desenleri, fotokopi gibi tüm duvarları kaplamıştır. Yerel ya da yöresel çiçek ve desenler neredeyse hiç bulunmaz.
Osmanlıdan çok daha kısa ömrü olmuş Timur impatorluğu ya da yüz ölçümü çok daha küçük Floransa beyliğinin bilim ya da sanattaki yeri çok daha fazladır.
Bürokratlarda da makamda uzun süre kalma çabası vardır. Emeklilikte yaş haddi yokken öğretmenler 25. yılda emeklilik isterken, müdürler ve büyük bürokratlar yaş hadlerine kadar kalırlar. Son on yıldır rotasyon adı altında yöneticiler il içinde okul okul gezmekte. Ondan evvel aynı okulda  yirmi yıldan fazla müdürlük yapmış çok kişi vardı. Bir süre sonra her lafa ben şu kadar yıldır buranın müdürüyüm demeye başlarlar. Son on yıldır da ben şu kadar zamandır müdürlük yapmaktayım diye başlamaktalar.
Mustafa Necaati Uğıral sadece 4 yıl (1925-29) Milli Eğitim bakanı oldu. İsmail Hakkı Tonguç'un ilköğretim genel müdürlüğü 11 yıldır ve bu görevden de görevden alınarak bırakmıştır.
Her ikisinin de izlerini eğitimde halen görmek mümkündür.
Tonguç, günlük dilde kullanılmayan bir sözcük. İnternete baktığımda bazıları en büyük çocuk diyor, bazılarında baykuş.
İsmail Hakkı Tonguç - VikipediTonguç adı erkek  çocuklarına konuyor. Tanıştığım üç Tonguç'da babası da öğretmen olan öğretmenlerdi.

Tonguç diye bir eğitim şirketi var, internet üzerinden hizmet ediyor. Muhtemelen bu ismi, İsmail Hakkı Tonguç'un isminin verdiği güvenden almışlardır. Kendisini sevmeyenler için bile İsmail Hakkı Tonguç, kendisini eğitime adamış biridir.
Peki siz hiç Bener Cordan adını duydunuz mu? Kendisi Milli Eğitim bakanlığında 1992-94 arasında müsteşar yardımcısı, 1994-2001 arasında da müsteşar; bakandan sonra en yetkili kişi oldu. Bu gün olmayan müsteşarlık makamı, bakandan sonra en yetkili kişi demek oluyordu.
Ben 1998'de öğretmenliğe başladığımda Bener Cordan, bakanlığı tek başına yönetiyor gibiydi. O zaman Milli Eğitim Bakanlığının personele yönetmelik ve yönergeleri, Tebliğler Dergisi denen ve on beş günde bir yayımlanan bir yayım ile gelirdi. Yılık planlarda da şu şu sayılı tebliğiler dergisine uygundur yazardı.
Bu süreli yayınların çoğunda bile bakanın adı yazmaz, Bakan.A diye Bener Cordan'ın adı yazardı. 2001'de yaş haddinden emekli olana kadar bakanlık müsteşarı olarak kalmak bir yana Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi ve YÖK üyesi de oldu.

2001'de emekli olunca da YÖK üyesi YÖK başkan vekili oldu 2004'de  ölene kadar.

Peki Bener Cordan'ı benim gibi eski öğretmenler haricinde, onlar da hayal meyal hatırlıyorlar. Memleketi Trabzon'da bir orta okula adı verilmiş. 15 Temmuz'dan sonra okulun adı değiştirilmek istenmiş. Akrabaları da uğraşmış ve o ortaokul ve beraberinde birkaç yerin adının değiştirilmesine engel olmuş.
Trabzon'un yerel bir gazetesinin makalesine denk geldim. Yazar eski DYP'lilere isim değiştirmesine engel olmasını istiyor, beraber iş yaptınız diyor ama bu işler neler demiyordu.
Bener Cordan'ın hayatı akademisyenlik ve bürokratlıkla geçmiş de olsa, ne çok bilinen akademik bir yayımı vardı ve de şu Bener Cordan eseridir denen bir kalıcı işi vardı.
Bener Cordan'ın müsteşarlık yılları, ziraat mühendislerinin sınıf, bankacıların İngilizce öğretmeni atandığı, öğretmnlerin özlük haklarının tırpanlandığıyıllardır. Sağcı ve muhafazakar olarak tanınsa da,meşhur 28 Şubat döneminde Milli Eğitimi tek başına, bakanları zerre kadar umursamadan yönetmiş kişidir. Türban yasaklarının, imam hatip kapatmalarının arkasındaki isim olduğu halde, bunun suçunu politikacılara attı.
Bu gün birileri Bener Cordan akademi kurabilir mi, bununla övünebilir mi? Demek ki ilk önermemizi ispat etmiş olur. Bener Cordan ile İsmail Hakkı Tonguç'u kıyaslamak buna yeterlidir.



2. ÖNERME; NASIL GİTTİĞİNİZ, NASIL GELDİĞİNİZDEN, NE KADAR KALDIĞINIZDAN VE HATTA NELER YAPTIĞINIZDAN ÖNEMLİDİR

Zannedilenin aksine, seçimle iş başına gelmiş bayağı bir diktatör vardır. Adolf Hitler ile Tunus'u 23 yıl demir yumrukla yöneten ve devrilmesi Arap baharının başlangıcı olan Zeynel Abidin gibi az da olsa seçimle iktidara gelmiş diktatörler de vardır.
Diktatörler çok nadiren seçimle iş başına gelmiş de olsalar, sık sık göstermelik de olsa seçim yaparak, meşrutiyetini kanıtlamak isterler. Bu yüzden Kenan Evren ya da Sisi gibi darbeciler bile, darbeden hemen sonra seçim yaparlar.
Doğrusu darbe ile de olsa diktatörler, çoğunlukla ilk yıllarında ciddi bir halk desteğine sahiptir.  Diktatörlerin iktidarından önce büyük bir kargaşalık ve yoksulluk vardır. Halk bu sayede diktatörlüğe ve baskıya razı olur.
Gene ilk yıllarında diktatörler iyi biri imajını çizmeye çalışırlar. Çocuklarla resim çektirmeler,  fakirlere yardım etmeler falan gırla gider.

Todor Jivkov bir zamanlar Bulgaristan'da Türkler ve diğer azınlıklara daha fazla hak verilmesini talep ediyordu. Humeyni'de kadınlardan oluşan bir kalabalık tarafından karşılanmıştı. (6 sene sonraa televizyonda Allah'ın yarattığı mübarek yaratıklar sıralamasında 8, sırada hamamböceklerini, 16 sıraya kadınları koymuştu.

Mesele demokratik olarak gelmek değil, gidebilmek ve giderken de ülkeyi sağlam teslim etmektir. Rus komünist partisi ve Yugostlav komünist partisi, arkalarında parçalanmış bir ülke bıraktı. 1990'da Rusya 1917'de olduğundan; Sırbistan'da 1914'de olduğundan bile daha küçüktü.

Son Doğu Roma imparatoru, elinde kılıçla, bir yeniçeri ile savaşarak öldü. Son Osmanlı padişahı ise sarayından son defa bir ambulansın içinden çıktı. Ardından bir İngiliz gemisine binerek, hayatı boyunca yaşadığı şehri terk etti.
Son Bizans imparatoru, son günlerinde imparatorluğun sok kalesini korumak için ittifaklar kurmak, savunma için orduyu toparlamakla meşguldü. Son Osmanlı padişahı ise; Anadolu'da Yunanla savaşılırken, bahçıvanının 17-18 yaşındaki kızı Nevzat'la yeni evlenmişti ve günlerce yataktan çıkmadığı oluyordu. Bu yüzden şehir halkının alay konusuydu.



3.ÖNERME: KENDİNİZ GİTMEZ DE BAŞKALARI GÖNDERİRSE ÇOK HAZİN BİR ŞEKİLDE GİDERSİNİZ. HATTA NE KADAR ZOR GİDERSENİZ, GİDİŞİNİZ O KADAR HAZİN OLUR
Tarih, gitmek istemeyenlerin zorla nasıl gönderildiklerini anlatır. 
Adnan Menderes, sabık (eski) başvekil olmayacağım, demişti. Sonunda şehit başvekil oldu. Menderes'in sonunu hazin olduğunu düşünebilirsiniz. Kendisi ve biri kayın biraderi iki arkadaşı için öyle olmuş olabilir.

Ancak partisi ve ideolojisi bu askeri darbe ile daha da güçlenmiş, 2002'e kadar da ülkeyi yönetmiştir. Darbeden önce mahkeme görevi derdiği tahkikat komisyonlarında, ispat hakkı isteyenler, İsmail Hakkı Mı diye alay edip, Yassıada'da yargılanırken muhterem reis hazretleri demesi bile unutuldu.
Daha hazin sonlar da vardır. Çavuşesku alelacele yargılanıp, kurşuna dizildi. O en azından kurşuna dizildi ve bir mezarı var. Öte yandan Mussolini'de kurşuna dizilmişti. İspanya'ya kaçmaya çalışırken Partizanlar yakaladı. Metresiyle beraber yargılanıp, kurşuna dizildikten sonra Milano'da bir direğe bağlanan cesetlerine günlerce tükürüldü ve işendi.
Mussolini'nin cesedine yapılanlar, Hitler'i o kadar etkiledi ki; ölümünden sonra yakılmak için adamlarına sıkı emirler verdi. Cesedi yakılırken, Rus askerleri yaklaşık iki yüz metre kadar uzağındaydı.
En kötü ölen diktatör, benim bildiğim Kaddafi'ydi ve nasıl öldüğünü buraya yazamam.
Peki boyu iktidarda kalmak çok mu iyi bir şeydir? Değildir.



4.ÖNERME; ÖMÜR BOYU İKTİDARDA KALMAK MUTLAKA DEVLET VE İDEOLOJİ İÇİN İYİ BİR ŞEY DEĞİLDİR

Bu önermeyi ispat etmeye de pek çok örneğimiz vardır. İlk akla gelen Stalin'dir.
Stalin daha naaşı soğumadan, heykelleri yıkıldı-kaldırıldı. Stalingrad (Volgagrad) başta olmak üzere, Stalin'in adını taşıyan her şeyin adı değişti. Stalin için; Seviyorum onu, Marks'ı Lenin'i sevdiğim gibi diye şiir yazan Türk şair Nazım Hikmet Ran ölümünün ardından; Taştandı, kağıttandı, bir sabah üzerimizden kalkıverdi diye şiir yazdı. Karısı ile kızı düşman Amerika'ya mülteci oldu.

Sovyetler Birliği, Stalin'den sonra kırk yıldan fazla yaşadı. Adı radikal solcular arasında halen efsanedir.
Oysa Mareşal Tito ise bir efsane iken unutulmuştur. Ölümünden on sene sonra ülkesi Yugostlayva, bir sürü parçaya, uzun savaşlar sonucunda ayrılmıştır.  Sovyetler Birliği kısmen az kanlı ve çabuk dağılmıştır.
Rusya sadece petrol zengini Azerbaycan haricinde bu dağılma sırasında çok kan dökmemişlerdir (20 Janvar). Oysa Yugostlavya parçalanırken en kuzeydeki Slovenya ile en güneydeki Makedonya hariç,  uzun süreli ve kanlı, yer yer de sokak sokak, ev ev savaşlar ile parçalandı.
Önümüzde bir de Franko örneği var. Öldükten sonra daha sağlığında yaptırdığı devasa anıt mezara gömüldü. Mezarın bir tarafında iç savaşın sağcı şehitleri, bir tarafında da solcu şehitleri vardı. Anıt mezar da tam ortadaydı.
Oysa Franko bir sağcı olarak Valensiyalı köylüleri sırf okuma yazma biliyor diye; genç çiftleri de sırf sadece belediye nikahıyla evlendi diye katletmişti.
Ölümünden sonra İspanya yavaş yavaş demokrasiye geçti. İç savaş sonrası sürgün edenler geri döndü.  Bu arada sol yeniden güçlendi, öyle ki sosyalistler on dört  yıl aralıksız tek başına iktidarda kaldı. Gene de Franco'nun mezarına dokunamadı. Ekim 2019'a kadar kimse mezarına dokunamadı. Tam 44 yıl sonra, ailesinin ve son bir avuç sempatizanının çığlıklarına rağmen anıt mezar taşındı.
1961'de darbe yönetimince idam edilen Adnan Menderes ve arkadaşlarının mezarlarının 1990'da devasa bir anıt mezara naklinin tam tersi işlemdi.
En kötü örneğimizi yıllardır iç savaş yaşayan komşumuz Suriye. Daha baba Esat hayattayken Lazkiye limanının Rus askeri uzmanlarca derinleştirilmesi; buna nezaret eden istihbarat albayının MOSAD  tarafından kaçırılması; bazı Suriyelilerin baba Esat'ın sağlığında ülkesini terk etmesinden; ardından iç savaş çıkacağı belliymiş meğer.
Esad ailesinin iktidarının bu iç savaşı kazanacağı görünüyor. Gelecek nasıl olur bilemeyiz. Şimdi korona gibi hiç tahmin edilmeyen yeni bir faktör var.
Öte yandan asıl düşündürücü olan, bir iç savaşı da atlatan bir rejimin sonu nasıl olur? Belli ki her iktidarın sonu var. Önemli olan sondur ve bu son daima belirsizdir.




ÖNERME 5: İKTİDARI HER AN BIRAKMAYA HAZIR OLUNMALIDIR.

İktidarı bırakmak ölüm gibidir.  Bir gün olacağı muhakkaktır ama mümkün olduğunca geç olmasını isteriz. Yaş ilerledikçe olma ihtimali çoktur ama gençken, yani iktidarın ilk yıllarında da olmayacak demek değildir.

Romanın zalim imparatoru Kaligula, saltanatının daha 4. yılında suikasta kurban gitti. Hitler, 3. Reich'ın (imparatorluk) bin yıl yaşayacağını söylemişti, 15 sene yaşamadı.
Yaşlı insanların genelde  hep bir on sene falan yaşayacaklarına inanmaları gibi, iktidarlar da düşeceklerine inanmaz, bu krizi de atlatacaklarına; bu isyanı da bastıracaklarına inanırlar.
İktidardan düşen diktatörlere bakın, düşeceklerine hiç kanaat getirmemişlerdir.
Zaten demokratlık, bir gün iktidardan düşeceğini öngörmek, iktidarı bırakmaya hazır olmaktır. Zira bir önceki önermede de belirttiğimiz gibi nasıl gittiğimiz her şeyden önemlidir.

ÖNERME 6: GERÇEK İKTİDAR, PARTİNİN YA DA KİŞİNİN İKTİDARDAN GİTMESİNDEN SONRA DA DÜZENİN VE DEVLETİN KALABİLMESİDİR

Ölümden ya da seçimi kaybettikten sonra toplumsal düzenin hepten değişmesi, gerçek iktidar olmadınız demektir. Bir isyan ya da darbe ile iktidardan düştüyseniz de, iktidarı kaybettiniz demektir.
CHP 1950 seçimlerini kaybedince, Hilafet yanlıları heveslendi. Her tarafta Atatürk büst ve resimlerine saldırılar arttı. Demokrat Parti de 1951'de Atatürk'e karşı suçlar kanunu diye bilinen yasayı çıkardı.
1960 darbesi ile Demokrat Parti iktidardan indirilse, Demokrat parti isim değiştirerek (Adalet Partisi) 1962'de iktidar ortağı, 1965'de tek başına iktidar olmuştur.
Ordu ise 1971, 1980, 1998 'de darbe yapmış, sonra siviller politikalarına geri dönmüş, sistem büyük ölçüde aynı kalmıştır. 2006' 5 Nisan 2016 15 Temmuzunda ise yapamadı.Sandinistler 3. kez iktidarda
Başka bir örneğim de İsveç'in meşhur sosyal demokrasisi, sadece Sosyal Demokrat partinin iktidarı ile yürümüyor. 2014'de tekrar iktidara geldiler. Bazı yıllar ana muhalefet partisi bile olamıyorlar.
Gene de İsveç, bir sosyal demokrat ülke ve sosyal demokrasi için rol modeli olmayı sürdürüyor. Yerlerini alan sağcı partiler, sosyal demokratların düzenini koruyor ve geliştiriyor.
Bence gerçek iktidar budur. Eskidiğinde, yıprandığında veya kriz anında iktidarını muhalefete teslim edip, sonra ilk fırsatta geri döneceksin.
Nikaragua'da Sandilistler, 1979'da bir devrimle, Somoza ailesinin diktatörlüğünü yıkarak, iktidara geldiler. Başarılı çalışmalarıyla (çiftçilere toprak dağılımı, okuma yazma bilmeyen oranının %52'den, +4' düşürülmesi vs) Amerikan destekli kontra gerillalarıyla iç savaş, ülkeyi zayıflattı. ve 1990'da seçimleri kaybettiler. 2006'da tekrar seçimleri kazanıp, iktidara geldiler ve halen iktidarlar.

Konu, her hangi bir partinin değil de, sistemin korunması da olabilir. Bu durumda da iktidar, başka bir partiye devredilebilir veya bir süreliğine emanet edebilir.


İngiltere de yüz yıllarca siyaset iki parti üzerinden yürüdü, Liberal parti ve Demokrat parti. 20. yüyz yılın başından itibaren İngiliz İşçi Partisi önce bu ikili sisteme 3. küçük ortak, sonra da 2. büyük ortak ve bazı dönemlerde iktidar partisi oldu. Liberal parti ise genelde Güney Galler'in partisi olarak yoluna devam etti. İngiliz parlamenter sistemi de aynen işlemeye devam etti.
Yunanistan'da ise ülkenin kuruluşundan beri kalıplaşmış partiler, ekonomik krizi çözemeyince iktidarı Syriza ve onun yakışıklı lideri Aleksis Çipras'a verdi. Kriz biraz düzelir gibi olunca, Makedonya ile anlaşmayı bahane edip, iktidardan indirdi.
Buradan da, her iktidarın bir gitme siyaseti belirlemesi gerekir.


ÖNERME 7: HER İKTİDAR KENDİSİNE BİR GİTME SİYASETİ BELİRLEMELİ VE UYGULAMAYA GEÇMELİDİR

Bu önermemiz de, sonuç önermesidir. Demokrasiyi belirleyen iktidarın gelme şeklinden çok, gitme şeklidir ve iktidarı kansız, iç savaşsız, gösterisiz ve olaysız teslim etmek de bir marifettir.
Bunu başaran çok az iktidar olmuştur. Biri de CHP' dir. Pek çok kişi CHP' nin çok partili hayata erken geçtiğini savunurlar.
Bence geç kalmıştır. 1946 seçimlerinde başarısız olan Demokrat Parti değil, Cumhuriyet Halk Partisidir. Gerçi Şevket Süreyya Aydemir'in dediği gibi, 46'a yeterince örgütlenmemiş DP'nin iktidar olma şansı yoktu. Ancak DP'ye mecliste ve belediyelerde daha etkin olma şansı verilebilirdi.

Demokrat Parti başkanı Menderes, sabık (eski) başbakan olmayacağım deyip, meclis soruşturma komisyonları ile muhalefeti yok edip, seçimlere öyle gitmek istedi. Böylece darbecilere meşrutiyet bahanesi yarattı.
Bence CHP, iktidarda kalmaya inat etseydi. cumhuriyet çok erken bir dönemde Yugostlavya ya da Sovyetler Birliği gibi dağılabilirdi.
Antik Mısır medeniyeti üç bin yıldan fazla yaşadı ve 33 ayrı Firavun sülalesi gördü. Bunlardan biri Libyalı, biri Habeşistanlı siyahi ve sonuncusu Yunanlıydı. Bu arada nereden geldiği ve nereye gittiği belli olmayan Hiksosları kovdular. İki yüz yıldan fazla süren İran (Pers) imparatorluğu döneminde , İranlıları üç kere ülkeden kovdular.
Bütün bu süreçte asıl iktidar Amon rahipleriydi ve kriz zamanları usulca Firavun sülalerini değiştirdiler.
Roma-Bizans'da bu kadar uzun yaşamasının sırrı, gerektiğinde imparatoru değiştirmenin hukukunu kurmuş olmalarıydı. Osmanlı, aynı sülalede padişah değişiminin bile hukukunu kuramamıştı.
Kafamdaki bu  tez, İngiltere Kraliyet ailesinin mülklerinin, tahttan inseler bile ellerinden alınmayacağını öğrenince netleşti ve yazmaya karar verdim.
Her iktidar, ülkesinin selameti için iktidarı bırakmaya hazırlanmalı ve hazır olmalıdır.




25 Kasım 2019 Pazartesi

DEMOKRASİ HERKESİN SİYASET YAPMASIDIR.




Platon, Siyasetle ilgilenmeyen aydınları  bekleyen kaçınılmaz sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye mahkum olmaktır, demiştir. Bir Rus atasözü de, Siyasetle ilgilenmezseniz, bir gün siyaset sizinle ilgilenir, der.
Ben de çok özürle, siyaset  yapmazsanız, bir gün siyaset sizi yapar diyeceğim. Yapmadığınız siyaset sizi bir gün köle yapar, alt sınıf yapar, azınlık yapar, yoksul yapar, yani sizi iyi bir şey yapmaz.
Siyaset yapmama ve siyasetten uzak durma alt sınıftan ve bu alt sınıftan olmayı  kabullenen kişilere özgüdür. Zenginler bir yana, azıcık hali vakti yerinde olan esnaf bile siyaset yapar, siyaset üzerine düşünür.
Siyaset yapma, konuşma diyenler,  ya kendileri siyaset yapan ve sizin yapmanızı istemeyen kişilerdir, ya da kendi alt sınıf olmasını kabul etmiş kişidir. Siyaset yapan, konuşan kişilerde sizi bir şekilde kendi safına kazanmaya çalışan kişilerdir.
Siyaset yapma, işini yap ya da siyasetten evvel işini yap derler. Oysa her iş siyasetle beraber yapılır. Pazarda limon satmak bile buna dahildir. Belediye veya tarım bakanlığı ya da başka bir kurum, etiketsiz, seri numarasız limon satamazsın der ve olur biter.
İllegal işlerde bile siyaset vardır. İddia oranlarını düşürürseniz, illegal bahis patlar, alkol vergisi artarsa sahte alkol vs vs.
Ülkeye apolitiklik propagandası veriliyorsa ya dikta vardır, ya da diktanın hazırlığı yapılıyordur.
birand emret komutanım ile ilgili görsel sonucuMesela Mehmet Ali Birand, 1991'de yayımlanan ve Türk Silahlı Kuvvetlerini anlattığı Emret Komutanım, adlı kitapta,  Askeri liselerin kapatılmasından, Harbiye'nin üniversiteye dönüştürülmesinden ve subayların apolitikleşmesinden bahsetmiş ve bu görüşleri devletin görüşü gibi anlatmıştır.

Siz 15 Temmuzdan sonra olacakların daha önce bir yerlerde yazmadığını mı sanıyordunuz, ya da daha önce hazırlanmadığını?
Gene o yıllardan itibaren pop müzik de kullanılarak, bir apolitik gençlik hazırlığı yapıldığını unutmayalım.
Apolitik gençlik aslında kökeninde 12 Eylül projesidir. Gençlere önce siyasetin sadece sokakta kavga  ile yapılacağını öğrettiler; sonra da siyasetin kötü bir şey olduğunu.
Rock ve metal müzik siyasi, hele de antikapitalist hal almaya başlayınca, hem ülkemizde, hem de dünyada lince uğradı. Şehriban Coşkunfırat cinayeti ve ardından gelen Akmar pasajı baskını, tüm rock ve metal müzik dinleyenleri uyuşturucu müptelası ve satanist ilan etti.
Derken doksanlarda önce apolitik pop müzik, ardından da apolitik Cem Yılmaz mizahı patladı.
Siyaset yapma emrinin anlamı, muhalefetli yapmadır.
Muhalefetin yükseldiği zamanlarda iktidar sahipleri yandaşlarını siyasete, hatta sokağa çağırır.
Pek çok işçi ya da memurdan, sendikaya üye olmaya gerek yok, sendikalar ne işe yarıyor sözünü duyarsınız.
Oysa işveren sendikaları da vardır ve hiç biri bu sendikaya ne gerek var, demez. Hatta, Tüsiad, Müsiad sadece dernektir, gereği yok deyip, üyelikten çıkmaz.
(Aklıma gelmişken, TÜSİAD bir zamanlar bir açıklama ile hükumeti sallardı, şimdilerde TÜSİAD'ı sallayan yok, gene de TÜSİAD, üye kaybına uğramıyor)
Ezilmeyi kabul etmemeliyiz. Modern gelişmiş demokrasi ülkelerinde de kimse ben siyasete karışmam, sadece dört- beş yılda bir oyu da ya atarım, ya atma demiyor. Hükumetin en ufak yanlışında meydanlara dökülmekten çekinmiyor.
Gerçek demokrasi, herkesin siyaset yapması, siyaseti takip etmesidir. Siyaset yapmamak, başkalarının siyasetine teslim olmaktır.