12 eylül öncesine dönmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 eylül öncesine dönmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2026 Çarşamba

ÖFKEMİZİN MİLADI 12 EYLÜLDÜR.



ÖFKEMİZİN MİLADI 12 EYLÜLDÜR.
Bir gün  bu iktidar düşecek ama mesele düştükten sonra Kaddafi sonrası Libya gibi bir iç savaş ve kargaşaya engel olmak, birinci hedef olmalıdır. Bunun için muhalefet, en azından Atatürkçüler bir arada olmalı ve çok solculuk taslayan Marksist-Leninist örgütler gibi saçma sapan parçalanmalara çanak tutulmamalıdır.
Öte yandan düşmanımız bu iktidar partisi değil, çok daha geniş bir kitledir ve bu kitlenin son sığınağı da bu iktidar partisidir. Ancak AqP'yi AqP yapan 12 Eylüldür.
12 Eylül anayasası, yarı demeyelim de, çeyrek başkanlık anayasasıdır. En eski haliyle bile cumhurbaşkanının yetkisi bol, sorumluluğu azdır . Sadece vatana ihanetten yargılanabilir, nelerin vatana ihanet olduğuna dair yasayı da Turgut Özal  sessizce ortadan kaldırdı.
12 Eylülün partiler ve sendikalar yasası da ülkemize bir kamburdur.  Partilerde, parti başkanı, partinin kralı gibidir ve bir parti başkanını makamından indirmek, bir kralı tahtından indirmekten zordur. İşçiler ise, bin türlü sınırlamalar yüzünden örgütlenememekte, örgütlense de haklarını arayamamaktadır. İşverenler, işçi çıkarır, iş yerini kapatmak, üretimi azaltmak ya da arttırmakta tamamen serbestken, işçilerin grev yapması bakanlar kurulu kararına bağlıdır. İşverenler her türlü örgütlenebilirken, işçiler sadece iş kolunda örgütlenebiliyor. Bazı iş kollarında halen sendika veya sendika kursa da grev yasak.
12 Etlül, bir ara gardırop Atatürkçülüğü denen şekilci Atatürkçülüğün doruğunu yaşadı. Her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana Atatürk heykeli, her derse Atatürk konusu vs vs.
Diğer yandan da zorunlu din dersleri, Alevi köylerine zorla cami yaptırma, Dil kurumu ve Tarih kurumu gibi Atatürk kurumlarını tahribat da vardır.
12 Eylülün az dillendirilen bir özelliği de yolsuzluklardır. Tahsin Şahinkaya'nın CASA skandalı bile, bu yolsuzlukların tozu olamaz. Üç yüzden fazla tablo kayıptır. Bunlar devletin resim ve heykel müzesinden, önce bazı komutanların, sonra bürokratların ve siyasilerin makam odalarına götürülmüş, oralardan da kaybolmuştur. Dokuz tanesinin bir fotoğrafı bile yoktur, sadece adları vardır.
Tahsin Şahinkaya'nın ailesi halen Kale seramik ve Kale Holdingin sahibidir.
İhsan Doğramacı ise üniversite kuracağım, orman yağacağım diye devletten beleş aldığı dönümlerce araziye lüks evler yapmıştır ve yapmaktadır. Şimdi de bu lüks evler daha da değerlensin diye Şehir Hastanesi buraya yapılmaktadır.
Doğramacılar ya da Şahinkayalar, 12 Eylül zenginleri halen devlet tarafından beslenmektedir. Mevcut iktidar ve ondan önceki iktidarlar 12 Eylülü yargılamadığı gibi, 12 Eylül yasalarına da pek dokunmamış, o yasaları da yer yer daha da sıkılaştırmışlardır.
Mesela 12 Eylül özel televizyonları tamamen yasaklamış, şimdi ise bir üst kurulun, ki bu kurul tamamen siyasetin elindedir. Neyse ki sosyal medya, büyük ölçüde iktidarın kontrolünün dışındadır.
Bu iktidarın düşmesi, sandığımızdan çok ama çok daha zor olacaktır.
Çünkü biz sadece bir diktatörle, bir partiyle ve hatta sadece bir ideoloji ile mücadele etmiyoruz. 1950 ve daha öncesinden Anadoluyu yağma eden ve bu uğurda sürekli ideoloji değiştiren bir zihniyetten bahsediyoruz. Bu parti, bu zihniyetin son direğidir.
Bu zihniyet, bu partinin yıkılacağını anladığında, kendisine yeni bir parti kurmak isteyebilir. O partiyle de savaşacağız.
Savaşacağımız başka şeyler de var.
Onlardan daha sonra bahsedeceğiz.

12 Haziran 2021 Cumartesi

12 EYLÜL''ÜN SUÇLULUK DUYGUSU EĞİTİMİ 2 -12 EYLÜL ÖNCESİNE Mİ DÖNMEK İSTİYORSUN?



 TRT'nin tek kanalı, sonraki bir kaç kanalı, devletin tam kontrolünde holdingler medyası,  devletin zorunlu eğitim sistemi, halkı eğitmede başarılı olduğu bir konu da, hak aramayı suç gibi hissettirmekti. Tüm medya ve eğitim kanalları elinde olan askeri rejim, başarılı duygu eğitimini, sürekli bir 12 Eylül  öncesi hatırlatması ile yaptı.

Yapılan grevler, yürüyüşler hep suç, hep anarşiydi. Lokavt ilan eden işverenler, saldırıları seyreden polislerin hiç suçu yoktu. Hak aramak, gösteri yapmak, bir siyasi görüşe sahip olmak hep bir suçtu. O yıllarda her türlü siyasi gerilimde veya olayda çok konuşulan söz, 12 eylül öncesine mi dönmek istiyorsun'du. Hatta, Kemal Gökhan Gürses,  12 Eylül Öncesine Dönmek İstiyorum diye bir kitap bile yazmıştı. Kitabı, kitapçı rafında şöyle bir karıştırdığımı hatırlıyorum ama itiraf edeyim okumadım. Asalında bir ara okusam iyi olur, bu da kendime not.

İlk üç buçuk yıl Kenan Evren ve cuntacılar yararlandı bu 12 Eylül öncesine mi döneceksin edebiyatından. Bu dönemde işçinin ve çalışanın hakları sessizce budandı. Pek çok sektörün grev yapması yasaklandığı gibi, bakanlar kurulu kararıyla grevler de ertelene bilinecekti ki pek çok grev de uzun süre ertelendi. Buna karşın işçilerin işten çıkarılması kolaylaştı, sendika kurması, kurulan sendikaların yetkili olması zorlaştı. Buna karşın işverenin işçi çıkarması, fabrikasını kapatması ya da başka bir ülkeye taşıması kolaylaştı.

Şunu belirtmek isterim ki aslında 12 Eylül rejimi halen devam etmekte. 12 Eylül'ün suçluluk duygusu eğitimi de devam etmekte. Bunu uzun uzun yazacak değilim. Yazdıklarımı son on yıldır olanlarla kıyaslayın.



Yalnız bu sefer şu fark var ki, o zamanlar sosyal medya yoktu. Yabancı müzik albümlerini bulmak bile zordu. Radyodan kasete kayıt çekilirdi. Bir kaç medya kanalı, tüm toplumu hipnotize edebiliyordu. Bu ayrı bir yazı konusu ve belki de bunu en başta yazmamakta hata ettim.

Bu dönemde sadece haklar budanmadı, aynı zamanda da pahalılaştı, ciddi anlamda yiyecek-içecek, özellikle de ekmek olarak çok pahalılaştı. Çünkü fırıncı esnafı, darbe gecesi ve sonrasında alternatifsiz olduğunu, halkınsa her şeyi kabullenecek durumda olduğunu görmüştü. Bu süreçte ekmekler de önce küçüldü, sonra bozuldu. Ben seksen öncesini hatırlamıyorum pek fazla, küçüktüm. Yalnız şunu söyleyeyim ki 1980-81 gibi bir ekmek, sekiz yüz gramdı. Küçüle küçüle, iki yüz gram civarına düştü.

Bu 12 Eylül Öncesine Dönme söylemine eşlik eden diğer bir söylem de anarşiyi mi azdıracaksın ya da  hortlatacaksın sözüydü. Bütün bunlar olurken anarşi de hızla hortluyordu. 

Diyebilirim ki devlet, özellikle de Turgut Özal'ın ilk başbakanlığı döneminde, PKK'yı sadece seyretti. Hatta, Eruh ve Şırnak karakol baskınları olduğu gün Özal, havuzdan çıkmadı. ( Burada bir de badem gözlü körler serisi yapmayı düşünüyorum. Ölen körü badem gözlü, keli de sırma saçlı yapma huyumuz çok kötü) PKK terörü tarihi yapmayacağım burada ama bu terör, sadece güney doğu ile sınırlı kalmadı., bir ara İstanbul haline giren kamyonlar, PKK'ya %3 haraç veriyordu.

Ülke önce yavaş yavaş,  sonra hızla seksen öncesinin anarşi ve terör ortamına girdi. Sadece PKK değil, dinci örgütlerin Atatürkçü aydınlara (Uğur Mumcu başta olmak üzere ve diğerlerini de unutmadan) suikastlar, Dev Sol'un bazı emekli subay, hakim, savcı ve devlet görevlilerine suikastları, derken Dev Sol'un DHKP-C olma süreci ve iç savaşı (Dayıcı-Bedrici savaşı), Hizbullah'ın ölüm odaları derken, doksanlarda da durum seksen öncesinden farklı değildi. Sonra 1997'de 28 Şubat muhtırası yaşandı.

Tüm bu süreçte, özellikle biz seksenli yıllarda büyüyen gençlere ki malum suç örgütü liderinin dediği gibi kırk yaş üstü kişiler oluyoruz,  devlete karşı yoğun bir suçluluk duygusu kaldı. Bu da iktidarların elini çok kolaylaştırdı.