düzene çekidüzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düzene çekidüzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2026 Cumartesi

DÜZENİN TERÖRİST BEKÇİLERİ



20. yüzyılda batılı emperyalistler karşılarında iki tane deha buldu. Biri her şeyiyle askerdi, diğeri de her şeyiyle sivil.
Biri Mustafa Kemal Atatürk, diğeri de Mahatma Gandi. Her ikisi de dev İngiliz sömürge imparatorluğuna sağlam birer tokat çaktı. Biri sonuna kadar savaştı, diğeri ise sonuna kadar savaşmadı.
Her ikisi de gerilla savaşına karşıydı. Atatürk, Ali Fuat Cebesoy'u at üzerinde, gerilla kıyafeti ile görünce derhal görevden alıp, Moskova'ya gönderdiğini Nutuk'ta yazar. Daha Samsun'a çıkmadan kendisine önce bir meclis, sonra düzenli bir ordu kurar. Nutuk'a en uzun uzadıya anlatılan kısım, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelişi ile, 23 Nisan 1920'de meclisin açılışı arasındaki süredir.
Kendisi hiç bir cephede gerillalığı desteklememiş, gerillalık ta inat eden Çerkez Ethem'de kurtuluş savaşında saf değiştirmiştir.
İşin ilginci, bir zamanlar gerilla olan Küba devlet başkanı Fidel Castro'nun da, darbe girişimi sonrası gerilla olmak isteyen Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez'e,  Latin Amerika'ya yeni Pinoshe (Şili diktatörü) çıkarma diye engellemesi. (Venezuela maslahat güzarı, Ankara'da halka açık bir konferansta anlatmıştı bunu) Demek ki bir zamanlar gerilla olanlar da, gerillalığın gereksizliğini anlamış durumda.
(Ek olarak: Bu konuşmalar Gezi öncesi bir kaç yıl, 2010-13 arası galiba, üç sene kadar devam etti ve genelde SDP'liler organize ediyordu. Küba ve Venezuela büyük elçileri ve çalışanları (maslahat güzar, sekreter vs) sadece Ankara ve İstanbul'da değil, bir sürü yerde konferanslar verirdi. Sonrada bunun altında Küba turizmi reklamı çıktı. SDP'lilerin provokatörlüğü Gezi sırasında ayan beyan olunca, bu konferanslar da aniden bitti)
Oysa ben daha, gerilla savaşının gereksizliğinden ya da mücadeleye zararından ziyade, gerillalığın ya da teröristliğin bizzat mevcut düzen tarafından desteklendiği ve teröristlerin de düzenin bekçisi olduğu fikrindeyim.
Sadece teröristlerin değil, radikal, sosyalist, en solcuların da temel özelliği bu. Mesela Ufuk Uras, ÖDP genel başkanı olarak büyük umutlarla ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma partisi) başkanı seçilmişti. Kendi partilileri A.B.D başkanı Obama'yı protesto uğruna coplanırken,  kendisi kürsüde konuşan Obama'yı alkışlamakla meşguldü.
Şu günlerde ise (2019 Eylül), gayet iktidar yanlısı bir Tarih dergisinde solu karalayan bir mülakat vermiş durumda.
Öte yandan illegal sol örgütler, hatta PKK'nın büyük ölçüde devlet tarafından yönlendiriliği veya el altından desteklendiği kanaatindeyim.
Çözüm sürecinin amacı ölmek üzere olan PKK'ya can vermekti. Zira düzen PKK başta olmak üzere terör örgütlerine muhtaçtır. Çünkü terör örgütleri olmazsa, halkın üzerindeki baskısını sebebini açıklayamaz.
En başta PKK devletin sıkı yönetimi döneminde kuruldu, OHAL döneminde gelişti. Kitleler PKK'lı olsun diye Kürtçe konuşma ve müzik yapma yasakları kondu. 1990'lı yıllarda bile çoğu kadın iki milyon kadar kişinin Türkçe bilmediğini gazeteler yazıyordu. 1999 Kasım-2000 Temmuz arasında askerdim, birliğim er eğitim bölüğüydü, üç ayrı tertip acemi geldi ve her celpte yedi yüz küsur askerden yüz kadarı Türkçe bilmiyordu. Üstelik bunlar erkek olarak bilmeyenlerdir. Kadınlar resmi makamlarla pek konuşmadıklarından ve okula da gitmediklerinden, durumu daha net görebiliriz.
Doğrusu kitleler terör örgütüne yönlendirildi. Mesela 90'lı yıllarda üniversitelerde Ülkü ocakları egemendi. Alevi ve Kürt öğrencilere baskı bir yana zulüm yapıyorlardı. O dönemde pek çok üniversite öğrencisi terör örgütlerine katılıyor, o zamanki deyimle dağa çıkıyordu.
Sonra bu Ülkücü teşkilatların üniversitelerden öğrenci kaçırdığı fark edilince, etkileri zamanla zayıflatıldı. Gençleri dağa yönlendiren o faşizan baskıydı.
Devlet baskı ile düşman ettiği kitleleri sonradan açılımla kazanmaya mı çalıştı sanıyorsunuz? Yapılan şey, ölmekte olan terörü diriltme çabasıydı. Devlet de, örgüt de yeterince güçlenince düşmanlık cephesine geri dönüldü. Yetmez ama evet referandumu için Kürtlerin desteği de alındı ve sistem yeniden eski düzenine girdi.
Sadece PKK değil, DHKP-C ve diğer örgütler için de bu iddiam geçerli. 1987 yerel seçiminden sonra sola, sosyal demokrasiye saldırma işin DHKP-C'de girdi. Sabancı cinayetini üstlenen, 1996 1 Mayısında İstanbul'u darmadağın eden örgüt, neden Gezi'de yoktu? Bu örgüt neden yıllardır sessiz?
Sonra HDP, ne zaman sempati kazansa, PKK devreye giriyor. HDP ayrı, PKK ayrı ahmaklığı yapmayacağım.
Aslında siyasi partiler de bir çeşit koalisyondur. PKK-HDP içinde de yasal siyasetin kazançlarının tadını alan ve buna öncelik verenler var. Bir de mevcut savaşımsı durumdan kar edenler var.
Ve bunlar bence iktidar ve hatta devlet ile işbirliği içinde.
Zira pek çok kişi ve hatta kurum, 1984'den beri olan bu mevcut durumdan fayda sağlamakta.
Şu anda düzen bu terör durumu o kadar düzenin bir parçası oldu ki, örgütler dağılsa devlet de dağılmanın eşiğinde bir bunalım yaşar. Cezayir savaşından sonra benzer bir durumu Fransa yaşamıştı. On seneden uzun süren Cezayir savaşından dönen özel timler, sivil yaşama uyum sağlayamayıp, ülkede terör estirmişlerdi.
Cezayir, o zamanlar Cezayir'in %10'una yakını olan 1 milyon Fransız'ın yaşamasına rağmen, Fransa'ya uzaktı. Güney doğu ve doğu Anadolu ise tam içimizde.
Şu an terör örgütleri, biz savaşmayacağız ve her şeyi bırakıyoruz dese, devlet öyle bir ağır sarsıntı yaşar ki, mevcut iktidar yıkılabilir.

23 Ağustos 2023 Çarşamba

İDARE-İ MASLAHATIN SONU-RADİKALLEŞME

 


Testi kırıldıktan sonra akıl veren .çok oluyor. 18 Haziran seçimlerinden sonra da öyle oldu. Oysa 2. tura bırakmayı başarmışlardı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/14-mayis-secimleri-nde-muhalefet-neden.html) Oy kabeden ve bir sürü minimal parti ile iş birliği yapan iktidar partisini kimse sorgulamıyor. Zira alacağını aldı, ya da öyle sanıyor. Atı alan, Üsküdar'ı geçti diyorlar. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/uskudardan-sonrasi-da-zor.html) Oysa Üsküdar'dan sonrasının zor olduğu şimdiden görülmekte. İktidarda kalmak ile ülkeyi yönetebilmek aynı şey değildir.

Diğer yandan muhalefette bir araya gelemiyor çünkü sağ, hem iktidarı devirme, hem de eski sağ olarak kalma peşinde. Mesela seçimlerden önce başlayan, Kılıçdaroğlu aday olmasın kampanyasını ele alalım. Sebebi büyük ölçüde Alevi düşmanlığıydı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/neden-kilicdaroglu-istifasini-istemek.html) Meral Akşener, CHP'den on beş milletvekili istediğme pişmanım, çünkü karşılığını veremedik dedi. Öte yandan Nazilli ve Söke'nin İyi partili başkanları AKP'ye geçti. İşin doğrusu idare-i maslahat, yandi düzene çeki düzen tüm ülkenin ruhuna işlemiş. ( https://www.youtube.com/watch?v=6k_6maKMq34) 

Değişme ihtiyacı öyle bir şeydir ki, hiç kimse değişmek istemese de, değişmek gerekir ve değişim bunu size emreder. İnsanlar genelde konfor alanlarını bozmak istemezler. Bu yüzden köklü devrimler, gözü kara radikaller içindir. Bunlar bir avuç kişidir. Toplumda uzlaşma bittiğinde, radikalleşme başlar. Toplum kutuplaşmaya başlamıştır (gerçi Türkiye hep kutuplaşmıştır). Uzlaşma, idaryi maslahat olarak görülür.

Devrimciler, devrim yaptıktan sonra birileri ile uzlaşma sağlar. Ülkemizde muhalefetin uzlaşma çabaları hep başarısızlığa uğruyor. Çünkü sağ partiler, muhalefet olduklarını anlamıyor. Çünkü çöken sistem 22 yıllık değil, en az 70 yıllık. Sözde muhalif sağ partileri halen mezhepçilik yapıyor, satır aralarında. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/sagcilarin-alevilik-sorunu.html) Pek çoğunun hayali, Erdoğan'ın yerine geçmek, Erdoğan'ın düzenini değiştirmek değil. Mevcut beşli çete yerine, kendi beşli çetesini getirmek. Oysa ihtiyacımız olan Türkiye'ye her şeyiyle bir demokrasi kurmak. Buna partiler yasası da dahil.

Bu partiler yayası ile ilgili olarak ayrıca yazmam gerek ama aklıma gelmişken biraz bahsedeyim. Partilerin teşkilatlanmaları da çeşit çeşit. Bu konuda ilk sınıflandırmayı, siyaset bilmini, siyaset felsefesinden ayırarak, siyaset felsefesini kuran, Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger yapmış.  Üniversite de ödevimdi, ardan yıllar geçmiş, biraz eksik anlatmış olabilirim, şimdiden özür dilerim. Mesela komünist partiler, hücreler halinde örgütleniyor. Hücrelerin üye sayısı beş-onbeş arası. Üye sayısı yirmi beşi aşan hücreler, iş yapmaz oluyor ama beş yüz üyeyi geçen hücreler bulunmakta. Bazı sosyalist-sosyal demokrat partiler, sendikaların uzantısıdır. Bazı partiler de aynı zamanda kooperatif yada çiftçi birlikleri olarak teşkilatlanmıştır. Mesela İskandinavya sol partileri, aynı zamanda sendikadılar ve sendika üyeleri, aynı zamanda parti üyesidir. Sendika aidatıyla beraber, parti aidatı da öderler. Bu sadece İskandinavya ile sınıırlı değilidr. Bu yüzden pek çok parti, üye sayısından daha az oy alır.

En ilginç ve bana göre en güzel parti sistemi, Amerika-Meksika usulü parti örgütlenmesidir. Buna olmayan parti sistemi de denir. A.B.D'de, oy pusulalarının üzerinde parti adı yazmaz. bürolar, Türkiye'deki gibi Kaliforniya il teşkiları yada Manhattan ilçe teşkilatı gibi  bürolar, kurumlar yoktur. Partiler, her seçimde bu işi yapan geleneksel aileler eşliğinde, sadece seçimlerde kongre düzenliyen kurumlardır, sabit adresleri yoktur. Aslında Amerikan seçimlerine her seçimde ondan fazla parti katılır ama çoğunluk seçim sistemi ve öedyanın tavrı yüzünden iki partinin adı (Demokrat ve Cumhuriyetçi parti )öne çıkar. Delege seçimleri ve ön seçimlere, o bölgedeki isteyen herkes katılabilir. Bu yüzden güneyde Demokrat partinin kalesi sayılan bazı eyaletlerde, bazı seçimlerde  ön seçimlere katılım, genel seçimlere katılımdan fazla olur. Meksika'da, Meksika devriminden sonra, Meksika Devrim partisi, elli seneden fazla tek başına iktidar olmuş, yer yer parti içi ön seçimlere katılım, genel seçimlere katılımdan fazla olmuştur. Bu yüzden buna, tek parti demokrasisi de denmiştir. 

Ben Türkiye için benzer bir modeli düşünüyorum. Partilere isteyen herkes (asker-polis-hakim-savcı ve benzeri bürokratlar hariç) istediği gibi üye olup, delege, hatta aday seçimlerine doğrudan katılmalı. Böylece halkın partilere katılımı artar. Şu anki partiler kanunubuna engel, çünkü 12 Eylül rejiminin eseri. Kenan Evren ve arkadaşları, kurulacak partilerin, istemedikleri kişilerin eline geçmesine engel olmak için, genel başkanın ölene kadar (yada kaseti çıkana kadar) başkan kalabileceği) parti sistemini kurdu.

Bütün bu değişimlerin, yedi-sekiz dönem muhalefet partisinden millet vekili seçilecekler arasından çıkamayacağı gibi,  muhalefete muhalefet partilerinden de çıkmaz.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/08/sahte-muhalefet-muhalefete-muhalefet.html) Yedi-sekiz kere muhalefet partisinden  millet vekili seçildiyseniz, artık orta muhalefetsinizdir.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/07/orta-muhalefet-tuzag-idareyi-maslahat.html) Veryansıncılardan bir şey ummayın, Nihat Genç, öfkeli konuşsa da yanar dönerdir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/03/nihat-gencin-delirerek-bitmesi.html) Kendisi doksanlı yıllarda, Leman dergisinde (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/brujuva-dergisi-leman.html) yazarken kah ÖDP (Şimdilerde Sol Parti)'yi, kah HADEP'İ (Yeşil Sol Parti) desteklerdi. Diğer yandan Doğu Perinçek'i de bilmem anlatmama gerek var mı? (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/dogu-perincek-kimdir.html)

İhtiyacımız olan ilk şey , suyun çatlağını bulacak partisiz örgütlenmeler olmalıdır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/08/suyun-catlag-ve-partisiz-orgutlenme.html) Diğeri de düşünerek ve yazarak yeni ve radikal bir ideoloji kurmak. Bunun için arayacağımız kök, radikal sol yada Marksist-Leninistler değildir.(https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/cok-solculugun-elestirilemez-sefaleti.html) Arayacağımız kök, Atatürkçülüktür. Atatürkçülüğü de Nutuk başta olmak üzere ilk kaynaklardan öğrenmeliyiz. Sonra bu fikirleri, üzerine yeni fikirler üreterek geliştirmeliyiz.

Sağ partilerle iş birliği bundan sonra devam etse de, gerçek Atatürkçüler bu kavgada tek başınadırlar. İdare-i maslahat bitmiştir, ihtilal için radikalleşme başlamıştır.

28 Ağustos 2022 Pazar

DÜZENEN ÇEKİDÜZEN (HİÇ BİR ŞEY DEĞİŞMESİN DİYE HER ŞEYİ DEĞİŞTİRMEK )

 


Düzene çekidüzen,  köşe yazarı Rauf Tamer'in sık söylediği bir sözdü. Bir zamanlar çok moda bir köşe yazarıydı. Sonra illegal bir para alış-verişine aracı olduğu ortaya çıktı. Altı-yedi ay ortalarda görünmedi. Sonra Posta gazetesinde yazmaya başladı, ve aynen devam etti. 

Tamer'in ne demek istediğini, 1963 yılı, Fransa-İtalya ortak yapımı Leopar filmini izleyince daha iyi anladım. Filmde, Sicilya'nın aristokratlarından birinin , İtalya'nın birleşme sürecinde konumunu koruma çabası anlatılıyor. Ülkede artık ana  üretici güç, toprak sahibi aristokratlar değil,  ticareti ve sanayiyi kontrol eden burjuvalar olacaktır. Kendisinin de onların arasında olması gerekir. Film üç saat boyunca bunu anlatıyor.

Filmin bir yerinde kontun söylediği bir söz var. Her şeyin aynı kalması için,  her şeyi değiştirmemiz gerek diyor. İşin özü, biz bu devasa evde, devasa mülkümüzde, rahat içinde yaşayalım diye, sıradan insanlar için her şeyi değiştirelim diyor.

Bunun için önce biraz etrafımıza bakalım. Mit eski ajanı Mahir Kaynak,  Sovyetler Birliğini dağıtan ve Komünizmi yıkanın, Rus derin devleti olduğunu söylemişti. Rusya'nın, sırf Sovyetler Birliği olarak ( Aslında Doğu Almanya, Çekoslovakya (Çekya+Slovakya), Macaristan, Bulgaristan ve hatta 1968 Çekoslovak isyanına asker göndermeyen ve 1984 Los Angeles olimpiyatlarını boykot etmeyen Romanya'da aslında Rusya tarafından yönetiliyordu.) Amerika Birleşik Devletlerinden daha fazla toprak kaybetmişti. (Eski Sovyet ülkelerinden, ikinci en büyük olan Kazakistan, denize kıyısı olmayan en büyük devlet)

Oysa şimdi bakıyorum da,  Sovyetler yıkılalı otuz yıldan fazla zaman oldu ama halen eski Sovyetleri yönetenlerin çoğu bir zamanların Komünist Parti üst düzey görevlisi. Aliyev, Nazarbayev, Yeltsin vs.  Hatta çoğu KGB (Yeni adı FSB)  üst düzey görevlisi. 1990 öncesi muhalif olup da, şimdi iktidar olan yok gibi.

Şimdi de yeni Türkiye diyorlar. Oysa eskinin zenginlerinin hemen hemen hiç biri servetini kaybetmedi.  Benmim bildiğim bir tek Cem Uzan var. Fakir ve kısmen hali vakti yerinde olan insanlar daha da fakirleşirken, zenginler daha da zenginleşti.

Daha ilginci bu kadar zaman süresince sanatçılar da değişmedi. İbo'nun  kafasındaki deliğe rağmen İbo şov devam ediyor. Son yirmi yıldır Hülya Avşar'ın her filmi gişede, her dizisi reytinglerde batıyor. O kadar ki, uzun süredir Acun'un yarışmalarında jurilik bile yapmıyordu ama ne hikmetse here türlü pespayeliğie halk bunu istiyor diyen medya patronları, ısrarla Hülya Avşar'ı gözümüze sokuyor.

İktidara yakın sanatçı listesi hazırlamak çok kolay. Önce Ahmet Kaya ve meşhur çatal atma olayını hatırlayalım. O gece Ahmet Kaya'ya saldıranların hepsi, o zamanlar Tansu Çillerciydi. Öncesinde de Özalcı. Hatta ve hatta daha geriye gidelim, Hafta Sonu dergisinin (ya da haftalık gazetesinin, o zamanlar  haftada bir yayınlansa da, gazete formatında yayımlanırdı) internet sitelerinde dolaşan kupürlerinde 12 Eylülü öven sanatçılara bir bakın.

Bu sanatçılar çok nadir aralarına birini alırlar, bu yüzden Türkiye'de genç nesilden sanatçı pek azdı, özellikle müzisyen olarak. Hepsi de yaşları yetenler 12 eylülden beri merkez medya ve devletten bir şekilde nemalanmaktadır. Mesela Hülya Koçyiğit. Kendisi 12 Eylül'ün ertesi yıllarda TRT'ye bir sürü, bugün adı bile anılmayan diziler, filmler yaptı, şimdi de damadı devletten nemalanıyor.

Bir tek medyadaki yazar kadrosu çok değişti diyeceksiniz. Bir zamanlar gazete köşelerini tutmak bir yana, manşetin üzerinde yakışıklı pozları olan liberal aydınlar, şimdilerde T24  başta olmak üzere, internet sitelerine kümelendi ve kimselerinde umurunda değiller.

Ama Ertuğrul Özkök, Mehmet Barlas ve Orhan Pamuk gibi bazı başat yazarları özellikle de Orhan Pamuk'u unutuyorsunuz. Kendisi, çocukken karga kovalamış Kolağası Kamil karakteri ile son romanında resmen dalga geçti. Zira Kamil, sıradan bir erkek adı gibi görünse de, epey uzun zamandır ergen argosunda, kızların kolayca kandırdığı erkek demek. Pamuk bu adı verirken, bir zamanlar karşılıklı ev ziyaretleri yaptığı Fatih Tezcan-Nagehan Alçı çifti gibi Fetöcü ahbaplarına danışmış olabilir. Minger kelimesi de İngiliz argosunda çirkin kişi demek. Tartışmalar alevlenince Yapı Kredi yayımları da öyle demek istemedi, böyle demek istedi diye tweet attı ama Pamuk, T24'e ben tam da böyle demek istedim anlamında uzun bir röportaj verdi. 

Pamuk'un yayınevi Yapı Kredi. Bu yayınevi, bankasıyla beraber, Tüpraş ve değerli pek çok kamu varlığıyla beraber, Koç ailesine satıldı. Aile halen iktidara bağlı, bol Atatürklü reklamları sizi kandırmasın. Her an Perinçek gibi bir şeyler söyleyebilirler, hiç sürpriz olmaz. (Hatırlarsanız bir zamanlar Perinçek'den Atatürkçüsü, AKP muhalifi yoktu.)

Özetle, şu anda da doksanlardaki gazeteci-yazar güruhu, düzene çeki düzen vermek için bekliyor. Pamuk'un romanının tam da iktidarın Atatürk'e saldırdığı zaman ortaya çıkması normal mi sizce?