cüretkarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cüretkarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2025 Cumartesi

CÜRETKARLIK İHTİYACI

 


Kızılay'dan otobüse her bindiğimde onu görüyordum. Elinde içinde eski kitap dolu pazar çantaları ile otobüse biniyor, Kurtuluş'ta iniyordu. İki yıllın sonuna doğru nihayet bir kere konuşabildim.  Fırat Eregenokon isimli bu kişi, emekli öğretmen ve sahafmış. Çankaya belediyesi yakınlarında bir dükkanı, Kurtuluş'ta da ikinci bir dükkanı varmış ve elindeki fazla kitapları, arada bir oraya taşıyormuş. Son cümlesi ise bombaydı; yaşayan en büyük Türk şairiyim, dedi. Bu son cümleyi gayet sakince söylemişti. Çok satan ve kibirli olmasıyla meşhur, pek çok şiirini bestelenmiş olduğu için kitlelerce ezbere bilindiği halde, Murathan Mungan bile bu sözü bu kadar kolay söyleyemezdi.  Ben bu ünvanı (yani temmuz 2025 itibarıyla yaşayan) şairler arasında bu ünvanı,  Ataol Behramoğlu, Nihat Behram, Nevzat Çelik, Ahmet Telli ve Haydar Ergülen, Sunay Akın arasında karar veremezdim. ( Listedeki isimlerden Nihat Behram ve Ataol Behramoğlu, kardeştir.)Liste çok solcu olduysa İsmet Özel ve İbrahim Tenekeci'yi ekleyebiliriz. Kadın şair olarak Lale Müldür ve Birsen Tezer'i  (aynı zamanda müzisyen) ekleyebiliriz. Şehrazat ve Ahmet Selçuk İlkan, şairden çok şarkı sözü yazarıdır ama haklarını yememeliyim. Birazcık şiirle ilgilenen biri olarak, benim aklıma gelen, YAŞAYAN şairlerden önemlileri bunlar. Benim bilmediğim, şiirini okuyacağım ve okuduktan sonra, vay be, diyeceğim nice şairler ve adını unuttuğum nice iyi şairler vardı. Hepsinden şimdiden özür dilerim. Bunlar, Türk şiirinin devleri (Temmuz 2025'de yaşayanlar arasında) Sahaf ve emekli öğretmen Fırat Ergenekon'u duyanınız var mı? Ünsüz olunca övünmek çok kolay demek ki.

Ben de ondan farklı değilim. Şu blogu dokuz yıldır yazıyorum. Yazdıklarımın felsefe ve sosyoloji olduğunu iddia ediyor oluşum,  yeterince kibirli olduğumu gösterir. Diğer yandan, şiirde demin saydığım kişiler kadar ünlü olsam, ben de mütevazı olurum diyorum. Beni günlük hayatta tanıyankarın bazıları, üstelikte sürekli burayı sosyal medya hesaplarımda paylaştığım halde, bu yazılarımı bilmiyor. Bilenler de, Aleviliğin köklerini Dedem Korkut'a bağladığım yazıdan dolayı bana Tengrici, Tengir sağolsun falan diyor. Yazılarımın çok fazla okuyucusu yok. Sosyal medyada paulaşım yapa yapa  günde iki yüz civarına ancak ulaşıyorum, yapmazsam yirmiyi pek bulmuyor.

Buna  rağmen yazılarımın etkinliği var. Bu blogu yazmaya başlayalı dokuz yılı geçti. 15 Temmuz'a günler kala yazmaya başlamışım bu blogu. Aslında daha önce de çok yazıyor, yazacak mecra bulamıyordum. Kendi paramla bastırdığım  romanın BAKARA' da ilgi görmüyordu. Arada üyesi olduğum, şimdilerde internet tarihinin mezarlığına gömülmüş olan alkislarlayasiyorum.com'un yazıyorum köşesine de arada bir yazı atıyordum. Bu blogda da seri halde yazmaya yavaş yavaş başladım. Okurlarım az ama yazdıklarımın etkili olduğunu da yavaş yavaş fark ettim. O yazılar yer yer toplamda yirmi yada iki yüzdena az kişi tarafından okunmuştu ama o yazıdan kurduğum hipotezler yada icat ettiğim kavramlar, herkes tarafından kullanılıyordu. Örnek olarak konfor alanı kelimesini ben icat ettim ama ekşicilerin iddia ettiği gibi bundan para kazanmadım. Film ve dizilerin, bir şeyleri normalleştirdiğni  yazdım. Bu fikri önce youtuber Murat Soner, sonra bir Rus, kadın sosyolog yazdı. Hışto'nun Hançeri deyimini, Cumhuriyet gazetesi yazarı Miyase İlknur, benden kopyaladı. (Hışto'nun Hançeri deyimi Kürtker'de yaygınmış ve başka anlamlara da gelebiliyormuş. Onun hançeri-gücü var ama bize zarar vermez gibi)

Buna benzer pek çok şey var ve bu başlangıçta biraz moralimi bozuyordu, bir yazar olarak adım bilinsin ve bundan para kazanayım istiyordum. Sonra böyle de zevkli olmaya başladı, üşkeyi perde arkasından yönetmek gibi bir şeydi bu. Yazıyı okuyanlar, çok az kişinin bildiği bu blogdaki fikirleri, bazen farkında bile olmadan sahipleniyorlar, böylece fikir anonim ve yargılanamaz oluyordu. Fikri üretene ad hoc (bel altı-kişisel ) saldırı yapamıyorlardı. Bu fikirler artık Alevi-Kürt yada boomer değildi, basit bir taşra üniversitesi mezunu, yabancı dil bilmez, yüksek lisansı yok, değildi. Bu yazılardaki fikirleri ilk benim ürettiğimi ben, bazı bazı kendime bile ispat edemezken, beni suçlayanlar nasıl yapacaktı? Hem beni suçlamalar, beni durduk yerde şöhret yapar ve yazdıklarımın doğruluğunun ispatı olurlardı.  Yaşlandıkça ben de şöhreti o kadar arzulamaz oldum. bu devirde şöhret hem geçici, hem de çok düşman kazandırıyor. Youtube yada kağıda bastırma, belki emekli olduktan bir kaç yıl sonrası için olabilir. Şimdilik kendime yetecek kadar para kazanıyorum. Daha fazlasını da şimdilik internetten kazanmayı düşünmüyorum.

Cüretkarlığım bu kadarına yetiyor.



25 Kasım 2021 Perşembe

CUMHURİYETİN ADAM OLMAK OLMASI NE DEMEKTİR?

 


Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! “Aklını kullanma cesaretini göster!” Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.

İmanuel Kant bu yazısında ( Immanuel Kant, Felsefe Yazıları Türkçesi: Nejat Bozkurt, Remzi Yayınları ) aydınlanma kavramını böyle çok güzel özetlemiş.



Bazı büyük adamları anlamak için, başka büyük adamlardan destek almak gerekir. İbni Sina, kendi yazdığına göre Aristo'nun Metafizik (aslında İlk Felsefe) kitabını defalarca okumasına rağmen anlayamamış. Derken bir gün Buhara'nın kitap pazarına birisi, parasız kaldığını söyleyip (Buhara emirinin özel hekimliğini yapan İbni Sina'nın en zengin olduğu zamanlardır bu dönem), Farabi'nin kitabını ona zorla satmış. Satın almışken okuduğu bu kitap sayesinde, Aristo'nun metafiziğini anlayıp, kendi metafizik felsefesini geliştirmiş.

Ben de bu yazıma görsel olarak Kant'ın bir resmini koyuyorum. Zira ben, Atatürk'ün, neden cumhuriyet demek adam olmak demektir sözünü, Kant'ın yukarıdaki sözlerini yıllar sonra tekrar okuyunca anladım. Zira artık anladım ki adam olmak, yetişkin olmaktan, yetişkin olmakta artık kendi kararlarını kendin vermekten geçiyor.

Bunun içinde kendimiz, kendi kendimize baba olmak, kendimize bir baba aramaktan vaz geçmemiz gerekiyor. Sigmun Freund, insanlardaki tanrı arayışının, baba arayışı olduğunu söyler. Hristiyanların, Tanrı için, Göklerdeki Babamız demesi, İslam'da Allah'ın bir cinsiyeti olmadığı ısrarla vurgulanmasına rağmen,  çocukların Allah baba demesi, bunun doğruluğunun ispatı gibidir.

Pek çok makama babalık denmesi de, pek çok insanın sürekli bir baba otoritesi aradığının işaretidir. Papa ve patrik kelimeleri, doğrudan baba anlamına gelir. Hatta Türkçedeki baba kelimesinin de kökeni bu kelimedir. Azerbaycan ve Orta Asya-Sibirya Türkleri, ATA kelimesini kullanır. Mafya lider ve yöneticilerine doğrudan baba denir.

Atatürk, kendisine bu ön adı seçse de, hiç bir zaman kendisine ulusun babası demediği gibi, dedirtmemiştir de. Türk toplumunu hep olgun bir insan gibi tasvir etmiştir.

Oysa toplumumuz Süleyman Demirel gibi politikacılara, Müslüm Gürses, Erkin Koray gibi politikacılara, Hakkı Yeten gibi futbolculara ve pek çok şahsa baba unvanı vermiş ve vermekte. Benim anladığım kadarı ile, bir baba arayışında ve kendi kararlarının sorumluluğunu almak istememekte.



Bu sadece Türk toplumunun derdi değildir. Demokrasiye ulaşamayan ya da ulaşma yolunda pek çok ulusunda da derdidir. Bence Herakleitos'dan beri demokrasilerin her bunalım döneminde bir diktatör üretmesinin altında da bir baba arayışı vardır. Kendi arasında anlaşamayan halk, otoritesini kabul edeceği bir baba figürünü aramıştır. Tarih boyunca tüm tiranların ve diktatörlerin erkek olması da bunu göstermektedir. Toplumumuzun darbelere karşı direnmemesinin, yanlış politikalara rağmen,  aynı politikacılara oy verip durmasının da arkasında, Kant'ın dediği gibi bu yapay ergenlik vardır.

Babam anlatmıştı. Yıllar önce gurbette tek başına çalışıp, oda kirası ödeyip,  bir de para biriktirince arkadaşı ona, sen kendi kendine babalık yapmışsın demiş.

Toplum olarak kendi kendimize babalık yapmamız ve bizi yöneten politikacıları, yüksek bürokratları (general , vali vesaire) baba makamına koymamız, onlara yanlışlarını söylememiz ve yanlış politikalarının hesabını onlardan sormamız gerekir.

Adam olmamız için  önce kendimizi adamdan saymamız gerekir. Bunun içinde baba arayışını bırakmamız gerekir.


4 Temmuz 2021 Pazar

Felsefenin Almanya’yı Birleştirmesi 2-KANT VE CÜRET ETMEK



Almanya, Leibniz'den sonra pek çok önemli filozof yetiştirdi ve yetiştirmeye devam ediyor. Ben üçü ile sınırlandırdım, çünkü ben sosyoloji mezunu bir felsefe öğretmeniyim ve Alman felsefesi üzerine uzman değilim. Ayrıca bu filozofları, mezheplere bölünmüş Almanya'nın birleşmesi bağlamında ele almaya çalışacağım.

Nasıl ki Leibniz'in bilimin hemen her alanında, üstelik gayet ciddi teorileri ve çalışmaları varsa, Kant'ın da felsefenin her alanında çalışması vardır. Bilgi, varlık, sanat, siyaset ama en çok da ahlak felsefesi alanında önemli eserler vermiştir.

Bu gün Rusya'nın Kaliningrad şehri olarak bilinen Königsberg şehrinde doğup, büyüdü ve bu şehri hiç terk etmedi. Aslına filozoflar, ilk çağdan itibaren gezmeyi seven insanlardır. Tales, Miletli (İzmir) olmasına rağmen, Mısır'da piramitleri incelemiş. o zamanki Doğu Akdeniz'i gezmiş. ve olimpiyatları izlerken ölmüştü. Aristo; Atina-Asos (Çanakkale)-Selanik üçgeninde yaşadı. İskender'in ölümünden sonra linç etmeye kalkan kalabalıktan kendisini ve ailesini kaçırıp, son yıllarını Sicilya'da geçirdi. Oysa Kant, Königsberg'den hiç çıkmamıştır. Sokrates, üç askeri sefer dışında Atina'dan dışarı çıkmamıştır, Kant, onu da yapmamıştır.

Bugün Königsberg diye bir şehir yok, artık orası Rusya'nın Kaliningrad şehri, Ruslar şehirdeki tüm Alman izlerini itina ile sildi. Sadece üniversitenin adı Imanuel Kant devlet üniversitesi kaldı.

Kant, felsefesine eleştiricilik (Kristisizm ) olarak tanımlar. Ona göre tüm bilgileri duyum yolu ile alsak da, zihnimizdeki kalıplar  (kategoriler) olmadan, bilgiyi anlayamayız. Kant, kendi yazdıklarına göre, kendisi sıradan bir Aristocu, dolayısı ile Rasyonalist-Akılcı iken, David Hume'un kitaplarını okumuş, Hume onu dogmatik uykusundan  uyandırmıştır. Algısız kavramlar boş, kavramsız algılar kördür der. Yani algıları kavramlarla görürüz.

Mesela Türk halkı insanları, memleketleri, yani nereli olduklarına göre sınıflar ve bir zaman sonra nüfus kütüklerine göre insanlar üzerinde bazı yargılara ulaşır. Sivaslılar şöyle, İzmirliler böyle, Samsunlular öyle vesaire. Mesela öğretmenleri, mühendisleri, doktorları bile çoğu kez ODTÜ'lü, Hacettepe'li, Cumhuriyet Üniversiteli diye değil de, memleketine göre değerlendirir.

Pek çok felsefe tarihçisine göre Kant, hali hazırda koyu bir Aristocudan başka biri değildir. Zira Aristo'da, duyu bilgilerinin, aklın kategorileri ile bilinebileceğini söyler. Kant, mantık biliminin binlerce yıl boyunca çok az değişmesini,  Aristo'nun aşılmaz dehasına bağlamıştır. Oysa başka bir Alman olan Gottlop Frege  bu dehayı aşmıştır.

Öte yandan David Hume, Immanuel Kant'ı sadece dogmatik uykusundan uyandırmamıştır. Pek çok konuda Hume'dan etkilenmiştir. Mesela Hume, jogging denen hafif tempolu koşunun mucidiyken, Kant, sağlık için günlük yürüyüş yapmanın mucididir. Siyasal alanda, İngiliz liberalizmini ve bireyciliğini Almanya'ya getirmiştir.

Şu günlerin lise ders kitaplarında da yazan bir metinde şöyle demiştir: Benim yerine düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizimle ilgilenerek, sağlığıma karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp, düşünmemem de pek o kadar önemli değildir, çünkü beni bu sıkıcı ve yorucu işten kurtaracaktır. Bu sözlere, bu yazının  ilerleyen bölümlerinde geleceğiz, aklıda olsun.

Kant, asıl devrimini ahlak alanında yaptı. Ahlakı, dinlerin cehennem korkusu alanından çıkardı. Ona göre ödül beklentisi ya da ceza korkusu ile yapılan davranış, ahlaki davranış değildir. Ahlaki davranış, böyle doğru davranmayı görev (eski kitaplarda ödev diye çevrildiğinden, ödev ahlakı diye geçer) bilerek yaptığınız davranıştır.

Kant, bu fikri ile, ahlakı bireyselleştirip, kiliseyi aradan çıkarmıştır. Bu açıdan bakarsak Kant, varoluşçuğun da öncülerinden sayılabilir.

Kant, Hume'un deneyciliğini felsefesine katmış, transsendenttal epistemoloji idealizm ya da kritisizm demiştir. Öte yandan sanayileşmeye ve Alman milletini birleştirmeye çalışan Prusya toplumuna istediği bireyciliği ve üç mezhepten (Katolik, Calvinist ve Lutheryan) kurtuluşu sağlamıştır. Ona göre inanç ve ahlak için kendi fikriniz yeterlidir. (Az önceki paragrafı hatırlayın)

O zaman Kant, aydınlanmanın o meşhur tanımını yapar. Aydınlanma, kendi aklınla düşünmeye cüret etmektir. 

Ve Kant o meşhur emrini verir, cüret et. Sabrete Um. Böylece Prusya'nın Almanya'yı birleştirmesine engel olan mezhep taassubuna karşı, kendi aklını kullanmayı emreder. Almanya'nın zihinsel özgürlüğünü başlatır.

Kant gibi büyük bir filozof hakkında söylenecek çok şey var ama benim yazım bu kadar.