dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2025 Cumartesi

AVRUPA YAKASI DİZİSİ VE BURJUVAMIZIN KOFLUĞU



İkibinli yıllarda genel anlamda akşamları televizyon izlerdim ve dolayısı ile dönemin moda dizisi Avrupa Yakası'nı da düzenli olarak izledim. Dizi biteli ve Gülse Birsel yeni dizi senaryosu yazmayalı çok oldu. Diğer Gülse Birsel dizileri, Avrupa Yakası kadar tutmadı çünkü bu dizi, hem az kanallı, internet ve sosyal medyanın sınırlı, televizyonun özellikle beş büyüklerin (Star,ATVShow,KanalD ve şimdilerde adı NOW olan Fox) en etkili olduğu zamanda yayımlanmıştı. Ben diğer dizilerin sadece bir kaç kere tam bölüm olarak izledim, çoğunlukla içinden kırpılmış parçaları izledim. Konuya Avrupa Yakası özelinden gireceğim.

Dizi, büyük ölçüde doksanlarda moda olan, Kurtlar Vadisi ise modası geçmeye başlayan mahalle dizlerinin, ofiste olan versiyonu gibiydi Zaten sezon ilerledikçe çoğu karakter, Sütçüoğulları apartmanına taşındı, Sütçüoğulları'na kiracı oldu. Dizi büyük ölçüde absürtlükler içermekle beraber, mantıklı bir yapısı vardı. Olaylar, başrol oyuncusu ve senarist Gülse Birsel'in canlandırdığı Aslı karakterinin evi ve işyerinde geçiyordu. Gülse Birsel ve yapımcı Sinan Çetin'le anlaşamadığı medyada duyulan oyuncular diziden ayrıldığı ve yerlerine de yeni oyuncular geldiğinden senaryo sık sık değişti. Filmde komiklikleri genellikle aykırı ve tuhaf tipler yapıyordu (Burhan, Gaffur vesir). Dizinin azıl tutan yeri, Avrupa Yakası dergisinin, her beyaz yakalının çalışmak isteyeceği iş yeri olmasıydı. Çalışanlar yüksek ücret almıyordu ama parasız da kalmıyorlardı;çok çalışıyorlardı ama her etkinliğe de vakit ayırıyabiliyorlardı. Dizide kötü karakter yoktu, başarısız kötü de yoktu. Komedi ve çocuk filmlerinde genellikle kötü değil, başarısız kötü yada komşk kötü karakterler olur; Şirinler'de Gargamel; Selena'da Hades gibi (ya da İlyas Salman ve Kemal Sunal filmlerinde Ali Şen ve Şener Şen'in canlandırdığı karakterler gibi). Bu dizide o da yoktu, sadece gıcık diyebileceğimiz, sinir bozucu karakterler vardı. Burhan karakteri, beş dakika konuşsanız, sizi fazlası ile yoran,  Osmanlıların deyimi ile ( Nâdan, Ömer Seyfettin'in bu isimli bir hikayesi vardır) birisiydi ama parasız kalsanız borç verir, işsiz kalsanız sağa-sola haber verir, arada evinde misafir ederdi.  Aslı'nın sinşr bızucu abisi Volkan, gariban arkadaşı Sertaç'ı, işlettiği pastanede doyururdu. Dergi ortamında çalışanlar arasında çekememezlik ve dedikodu olsa da bunlar kumpas-komplo dalavere durumuna gelmezdi. Derginin genel yayın yönetmeni, çaycı ile aşk yaşıyor ve kimse onu linçlemiyor, ona hakaret etmiyordu. Hatta yönetmen hanımın, sevgilisi ile yaşıt oğlu yanına geldiğinde, kimse oğluna bunu söyleyip, ana-oğul kavga etmelerine engel olmuyordu.

Buraya bir ara yorum yapayım, gerçek hayatta işler öyle gitmiyor. En ufak aşk meselesi hemen herkesin diline dolanır. Hele derginin yönetmeni ve yazarı, dergideki  oğlu yaşındaki çaycıyla aşk yaşayacak, yer-gök yıkılır. Sırf Fatoş hanım yada Tanrıverdi işten atılsın da, bizim dayı oğlu, hala kızı işe girsin diye bire bin katılır, her yere şikayet edilir. Hele oğluna, alel acele yetiştirilir. Gülse Birsel'in uzun yıllar çalıştığı Doğuş dergi grubu ve çalıştığı dergilerde de iş ortamının farklı olduğunu sanmıyorum. Diziyi özleyenler, bu ütopik çalışma koşullarını özlediğinden, diziyi izliyor. Yoksa dizideki pek çok espiri, Güldür Güldür programındaki parodiler seviyesinde. Hatta bazıları Recep İvedik kabalığında. Gülse Birsel, diğer dizilerinde de Türk sosyetesinin, bugünlerin tabiriyle varoş hallerini yazdı, zaten başka bir çevre görmemişti. Hem Avrupa yakası, hem de diğer Gülse Birsel dizilerinde dikkatimi çeken, zengin, varlıklı karakterlerin sinir bozucu, küstah ve cahil olmaları. Avrupa Yakasının her yeni sezonuna, daha zengin, küstah ve yüzsüz karakterler gelirken, Avrupa Yakası'ndan sonrahi her Gülse Birsel dizisinde de zenginlik, küstahlık ve görmemişlik arttı.

Dizi bir yana, Türk burjuvazisinde de var bu varoşluk, görmemişlik, kibir ama halen geri kalmışlık. Avrupa Yakası'ndan sonraki bir dizideydi (Yalan Dünya yada Jet Sosyete)  sanırım,  Gülse Birsel, sabaha kadar süren bir partiye gitmek istiyor, anne ve babası da onun bu isteğiyle alay ediyordu. Ata Demirer'in oynadığı Volkan karakteri, Nişantaşı'nda bir apartman ve lüks pastane işleten bir ailenin oğlu olarak, muhtemelen İstanbul'un köklü ailelerinden birinden mezun olması gereken biri olarak, modern bir birey gibi davranması gerekirken, en geri kalmış birey gibi davranıyordu. Etrafındaki her kadının peşinden koşup, kızkardeşi yada kız arkadaşlarına maço bir erkek gibi davranıyor, besteleri yayınlansın diye homoseksüel taklidi yapıyordu. Sen o kadar İstanbullu, Nişantaşılı aile çocuğusun, azıcık klasik müziğe, sanat müzüiğine falan merak et ama hep arabesk-fantazi. Dizideki diğer burjuva tipler, mesela Kubilay ve Bülent karakterleri, aşırı zampara, zerre vakarı olmayan, para yemekten ve aile işletmesini yürütmekten başka bir özelliği olmayan tipler. Bülent karakterinin Ercan Arıklı'dan ilham alındığı, gazetelerde yazılmıştı. Bu durumda Saadettin Yerebakan, Aydın Doğan; Selin Yerebakan'da Vuslat Doğan Sabancı oluyor; benzer şekilde Kubilay'da Ali Sabancı. 

Nasıl ki resmim ve heykelde hayali yada tarihte resmi-heykeli hiç yapılmamış karakterler, (Yunus Emre, Farabi vesair) bir modele bakılarak  yapılmışsa; edebiyat, sahne ve kamera sanatındaki karakterler de yaşanmış hayat hikayelerine bakılarak yazılır, Gülse hanımın sadece jet sosyeteyi yazma sebebi de bu. Jet sosyetemizin arada bu varoş yüzü kameralara da yansıyor. Mesela Ali Koç; Fenerbahçe Kongresini kaybedince, küfürler ve tehditlerle salonu terk etmesi; başka bir yerde garsonu, servis ettiği içeceğin ne olduğunu bilmemesi ile ezmeye kalkması vesaire,  vesaire. Ali beyi siz Vehbi Koç'un torunu oluyorsunuz, soyunu Ahi Evran'a, yani Ahi şeyhlerine gidiyor. Yani koç ailesi sekiz-dokuz yüz yıllık süper zengin; siz bakmayın bakkal dükkanı masallarına. Lakin halen varoşluk. İkinci en büyük sermayeli burjuva ailesi Sabancılar; sermaye bölünmesin diye akraba evliliği yapıp, pek çok sakat çocuğa sahip olan; böylece akraba evliliklerini istemeyen 12 Eylül rejimin propaganda aracı olmuştur. Tek sebep sermaya bölünmesin mi,  oysa Vustal Doğan hanımla yapılan evlilikleri gibi, başka varlıklı ailelerle evlilikler yapabilirlerdi. Akraba evlilikleri ile ünlü bu ailenin uluslar arası sanat ve antika toplayıcılarından biri olması ayrı bir konu. Sakıp Sabancı, seksenler ve doksanları, hem bir holding patronu, hem de bir medya şovmeni olarak geçirdi. Yoksulluktan, dolar milyarderliği masalları anlattı. Abartılı Kayseri aksanı vardı, bir gün, dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile resmi bir toplantısını seyrediyordum, her ikisinin de (Demirel'in de abartılı Isparta aksanı vardı) aksansız konuşmasına çok şaşırmıştım.

Burjuvamızdaki avamlık sadece yaşam tarzı yada halkla ilişkilerinde değil, ürettiklerinde ve ticari ilişkilerinde de göze çarpıyor. Gülse Birsel'in, bir gazetec, olarak hangi başarısını biliyorsunuz, yada ortaya çıkardığı sıkandalı? Senarist olarak başarılı, onda da hayal dünyası kendi çevresi ve sosyetik sınıfı ile sınırlı. Bir gazeteci olarak toplumdaki her sınıfı, her türlü insanı tanımasını beklersiniz ama yok. Hıncal Uluç bile, Karacan yayınlarındayken, Playboy'un çakması Erkekçe dergisi ile hem Playboy'dan çok satmış hem de bu dergi Playboy Türkiye'den çok yaşamış, hem de gazetecilik adına çok daha iyi işlere imza atmıştı. Yaşar Kemal, röportajın bir edebiyat sanatı olduğunu gösterdiği son röportajkarını bu dergiye yaptı (özellikle sokak çocukları ile yaptığı röportajlar gündemi değiştirmişti) Necip Fazıl Kısakürek'in son röportajı da bu dergiyeydi, bunu kabul etmeyen müridlerini Kısakürek, kendisi susturmuştu. Gülse hanımda bu da yok. Son kitabının adı da bu bakımdan manidar, beni gözünüzde büyütmeyin. Son demişken, eski bir iş arkadaşına (Vural Çelik) böyle salakça bir yazı ile veda edip, halkı karşısına almak da Gülse hanıma yakışırdı. Gülse hanımın çalıştığı Doğuş dergi grubu, yabancı dergilerin taklidi, hatta çoğu kez dümdüz çevirisinden ibaretti, halen de öyle. İnternet, kağıda basılı medyayı, dergi ve gazeteleri yavaş yavaş bitiriyor.

Sanayimizin haline bakarsanız, bu kofluğu daha iyi görürüz. Koç holding 75 yıldır otomobil üretiyor ama motor üretmiyor. Gene aynı grup, dünaynın en büyük elektrikli ve elektronik eşya üreticilerinden birisi ama mikroçip ve panel üretmiyor. Koca Türkiye'nin yerli otomobili devlete kaldı ama o da gerçek bir seri üretim yapamıyor. Ülker, dünyanın en büyük paketli gıda üreticisi ama Türkiye'nin zeytin, mısır özü, ayçiçek, fındık, tereyağ ve benzeri tüm yerel yağlarını kullanmayıp,  Malezya ve Endonezya'dan palmiye yağı kullanır. Bu ve diğer Türk paketli gıda şirketlerinin genel tavrıdır bu. Benzer şekilde Türk, pancar şekeri kullanmaz, Amerika'dan ithal, mısır şurubu kullanılır. Özünde başka şirketlerin Türkiye temsilcisi, yani komprador olan burjuva, her zaman kof kalıyor.



22 Mart 2025 Cumartesi

GÜNLÜK YAŞAMDAKİ SQUİDE GAME 4-MAFYACILIK OYUNU

 


Bu blogumda defalarca mafya dizilerini, filmlerini eleştirdim ve muhtemelen bu da son olmayacak. Squid Game özelinde, bundan da bahsedeyim. Türkiye'de, Deli Yürek dizisi ile başlayan ve halen, her sezon en az bir mafya dizisiyle başlayan bir propaganda süreci var. Sürekli olarak mafyatik örgütleri MİT,  Devlet gibi kurumlarla irtibatlandırmak, onların devlet adına savaştığı fikrini yaymak çabası var. Fransız yazar,  Jean Cristophe Grange, Türk mafyasını konu edindiği Kurtlar İmparatorluğu adlı romanının tanıtımında , Türk mafyasını, ideolojisi olan tek mafya diye tanıtmıştı. Oysa dünyada mafya genelde sağcı ve faşizan yapıdadır. Meşhur İtalyan mafya gruplarının bu kadar palazlanma sebebi, Komünistlere karşı Gladio'nun silahı olarak görülmeleridir. Türk mafyası, ideolojik yapısını büyük ölçüde bu güne kadar korumuştur ama artık bu da bitmektedir. Ülkemiz, parayı bastıranın vatandaşlık alması sayesinde, Sırp, Yeni Zelanda, İsveç gibi ülkelerin mafyalarının da üssü haline gelmiştir.  Yerli mafyamız da onların kompradorudur artık. En son Hasan Heybetli'nin 2009'dan beri yattığı cezaevinde ölmesi ile zaten bitmiş olan kabadayılk devri, sonlanmış oldu. Şimdilerde kendilerine baba, kabadayı falan da demiyorlar, iş insanı, iş adamı falan diyorlar.

Mafyatik örgütlenmeleri, fuhuş, kumar, insan-silah kaçakçılığı, kara borsacılık, haraç kesme gibi illegal alanlarla sınırlayamayız. Mafyanın tek silahı, ateşli silahlar değildir. Meşhur JULY 15 darbe girişiminin ardındaki tarikat, aslında eğitim sektöründen mafyaydı. Her sene April 20'de doğum günün kutladığımız şahsın şeyhi olan Noorsi'nin izinden giden diğer Noorsi gruplar da halen Eğitim sektöründe köşe başlarını tutmuş durumda. 10 Kasımlarda ve milli bayramlarda Atatürklü reklamlarına bakmayın siz. Hatta TÜSİAD holdinglerinin benzer reklamlarına da kanmayın. Pek çok tarikatı koç gibi destekliyorlar. Üçe bölünen ve bitmeyen çorbasıyla ünlü başka bir tarikatta, özel hastane sektöründe tekel. Ucuz doktor emeği ile Türkiye, eskilerin Brezilya'sı gibi tıp turizminin, daha doğrusu ucuz estetik cerrahi uygulamalarının uluslar arası merkezi olmuş durumda. Bu turizim de tarikatın kollarının elinde. Paylaşılmayan asıl para bu. Şimdilik silahlar patlamadı ama her an patlayabilir. Ayşe Barım olayı .ok konuşuldu ama bu ülkede yıllarca Fahrettin Aslan, gazinoculuk,  Türker İnanoğlu sinema mafyasının başındaydı. Kemal Sunal, bu mafyadan kurtulmak adına, silah kaçakçısı Dündar Kılıç'ın koruyuculuğuna girdi.

Mafya kavramı ise, sinema-dizi sektörü tarafından sürekli romantikleştiriliyor. Gerçekse her zaman çok başkadır. Bol bol film-dizi-roman ve çizgi romana konu olan meşhur Japon mafyası Yakuza'nın, 2020 itiibarı ile üyelerinin üçte bir Korelidir. Yani hiç bir mafya örgütü, anlatıldığı gibi değildir. Ülkü Ocaklı ve Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca, eğer Papa 2 Jean Paul'ü ölgürebilseydi, bir ihtimal Sovyetler Birliği on sene daha yaşayabilirdi. Papa ölseydi, kardinaller konseyi, papa yapmak için yeni bir Polonyalı kardinal bulmak zorundaydı. Bin yıldan uzun Papalık tarihinin ilk Polonyalı papası olan Jean Paul, toprağı az, parası bol olan Vatikan'ın parasını, Komünist rejime karşı grevler yapan Dayanışma sendikası ve diğer sendikalara aktarmak için hazırlık yapıyordu. İyileşince de aynen öyle yaptı.  Suikasti Bulgar istihbaratı planladı. Türk mafyasının Avrupa ile ilişkileri için Bulgaristan hayati öneme sahipti. Yani ilişkiler çok grift. Son üç-beş aydır olanlar da bunu gösteriyor.

Ben mafya öznetiliği konusunda ben hep Kurtlar Vadisi, Çukur ve benzeri dizilere kızardım. Fark ettim ki Kol Paçino gibi mayfa komedileri daha etkin. Mafya karakterleri, komedi filmlerindeki komik karakterlere benzemez.

Mafyacılık, çocuk oyunu değildir.

28 Ekim 2023 Cumartesi

TARİHTE SOKRATES MESELESİ (FİLMLER-DİZİLER VS)

 


Sokrates, antik çağda yaşamış Yunan filozoflarının en önemlisi olmakla beraber, ardından hiç kitap bırakmamıştır. Bu yüzden de Sokrates'in görüşleri, başkalarının Sokrates üzeriene görüşlerinden alınmıştır. Platon diyaloglarında hep Sokrates'i konuşturur. Platon'un, dört ayrı Sokratesçi okulun (Megara, Kinikler, Elis-Eletria ve Kirene okulları), Sokrates'ten Anılar diye kitap yazan Ksenephon'un, Eşekarıları ve başka bir kaç komedi oyununda Sokrates'le alay eden Aristophanes'in farklı farklı Sokratesleri vardır. Bu sebeple bir kişi yada konuyu başkaları üzerinden anlamaya, Sokrates sorunu diyoruz. Dinde Sokrates sorunu üzerine bir yazı yazmıştım. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/06/dinde-sokrates-meselesi.html)

Tarihte Sokrates sorunu da, tarih konulu filmler, diziler falandır. Buna bazı ucuz, basit romanları  ve tiyatro oyunlarını da eklemeliyiz. Tarih bilgisi özellikle milliyetçi ideoloji kurmak için de kullanılır. Sonuçta tarih pek çok güzel hikaye barındırır. Bazılarının değeri ise sinema sanatı ile anlaşılır. Mobiydick, bunun en iyi örneğidir. Gerçek bir hikayeden yola çıkarılarak yazılan rman, yazarı Herman Meville'ın edebiyat dünyasından dışlanmasına sebep olmuştur. Sebebi de beyaz adamın bir hayvana yenilmesi, yani ırkçılık olmuştur. Kitabın yayımından sonra yeni icat edilen sinemanın yapımcıları, romaın güzel film olacağını fark edip, romanı tekrar ünlü etmişlerdir. İşin doğrusu sinema, edebiyatı da her zaman doğru yansıtmaz çünkü onun için önemli olan görselliktir. Sanat türlerinin birbirlerine dönüşümleri zordur. Mesela Grup Yorum'un meşhur Haziran'da Ölmek Zor şarkısının orijinali ona Hasan Hüseyin Korkmazgil şiiri, bayağı bir kırpılmıştır. Şiir, ikinci darbe teşebbüsü de başarısızlığa uğrayınca idam edilen Albay Talat Aydemir ve yine idam edilen kayınbiraderi Fethi Gürcan'a ağıttır ve orijinal şiirde adları geçer.

Tarih ise ne romanlardan, ne dizilerden, ne de sinema filmlerinden öğrenilir. Çünkü sanatın gerçekliği ile tarihin gerçekliği ayrıdır. Bunun yüzlerce, binlerce örneği vardır. En basitinden, Vikinglerin meşhur boynuzlu kaskları, Alman operacılarının icadıdır. Glatyatör döğüşlerindeki meşhur öldür işareti ilk önce 17. yüz yılda bir duvar halısında görülmüş, sonra da sinema sektörü meşhur etmiştir.  Kovboy filmlerindeki, kovboy şapkaları bile, vahşi batının son dönemlerinde ortaya çıkmıştı ve aslında melon şapkalar daha yaygındı. Aslında beyazlar, kızılderililerin kafa derisini yüzüyordu. Yeşilçam filmlerindeki Bizans keilmesi, orta çağ Alman imparatorluğunun icadıydı. Kendi devletlerine Kutsal Roma İmparatorluğu demişlerdi. (Fransızlar, ne kutsal, ne de Roma olan Alman imparatorluğu diye alay ederler.) Kendilerini Roma imparatorluğunun mirasçısı görüyorlardı. Bu yüzden Doğu Roma imparatorluğuna, İstanbul'un, Konstatintin'in fethinden önceki adı olan Bizantion'dan Bizans kelimesi ile andılar. Bu kelime, cumhuriyet ile beraber yaygınlaştı.

Aslında tarih bilimi kendi kaynaklarına bile pek o kadar güvenmez. Mesela bugünün pek çok tarihçisine göre Marco Polo, o meşhur seyahatini hiç yapmamış olabilir. Kendisi Seylan (Bu günkü Sri Lanka) adasının değerli ve yarı değerli taş madenlerini yada Çin seddini çok iyi anlatırken, Çin seddinden hiç bahsetmez. Selçuklu yada Moğol devletlerinin kayıtlarında Marco Polo ve ailesine ait kayır yoktur. Oysa kendisi saraylarda ağırlandığını iddia eder. Eyliya Çelebi'de, filden hamile kalan kız gibi ipe sapa gelmez şeyler anlatır. Fatih Sultan Mehmet'in, istediği camiyi, deprem riski gerekçesiyle daha küçük yapan mimarı cezalandırdığı, mimar kadıya başvurunca da tazminat ödediğini yazar. Oysa bu camiyi küçük yapma olayı, Venedik elçilerinin yazışmalarında da vardır. Mimarın, deprem riski gerekçesi ile suçlandığı doğrudur ama öyle kadıya itiraz yoktur, hapishanede dövülerek öldürülmüştür. Hazarfen Ahmet Çelebi ile ilgili bilgiyi de sadece Evliya Çelebi yazdığı için güvenilmezdir. Zira koskoca bir devletin başkenti olan, en kötü durumunda bile üç yüz bin kişinin yaşadığı, tüccarlar ve diplomatlarla dolu bir şehirde, Gal'ıata Kulesiden, Üsküdar'a kadar uçuş, dünya çapında sansasyon yaratmalıdır. Boğazı uçarak geçmek, modern planörler (yelken kanat) için bile çok zordur. Gene de Evliya Çelebi tarihçiler için ciddi bir kaynaktır. Pek çok kayıp yapının izini, onun eserlerinden bulunmuştur.

Bir bilim olarak tarih, tarihçilere ve kendi bilgilerine de o kadar inanmaz. Heredot, Kartacalıların , Sicilya'daki Sirakuza şehrini ve Sicilya'nın doğusunu işgal edememesini, Yunanlıların kahramanlığına bağlar. Oysa ölen askerlerin kemiklerine DNA analizi yapıldığında, Yunanlıların, paralı Numidya (bu günkü Cezayir kıyıları) askerleri olduğu ortaya çıktı. Kedilerin anavatanı yıllarca Mısır olarak bilindi. Kedilerin DNA'ları incelerince, Türkiye olduğu anlaşıldı.  Tarih bilimi de, diğer bilimler gibi (fizik, kimya, sosyoloji vesaire) her gerçeği tartışmaya açıktır.

Film, dizi, tiyatro, edebiyat ve diğer sanat alanlarında ise tarih sadece bir ilham kaynağıdır. Pek çok kere, gerçeklikten uzan propaganda aracıdır. Onlarca kovboy film, Kızılderili soykırımının yeni nesillere kahramanlık olarak anlatılmasının aracıdır. Amerika, Vietnam savaşını da (bir kaç günah çıkarma filmi hariç) benzer amaçlarla kullanmıştır. Amerikan filmleri, bu propagandanın dünyaya da böyle yayılmasını sağlamış, dünya kamuoyu, Vietnam savaşının, Vietnamlıları ulusal kurtuluş savaşı olduğunu görmeyip, savaşı komünist-kapitalist ideoloji savaşı olarak görmesine sebep olmuştur. Nazi işgali sırasında Alman ordusu, Fransa'da o kadar rahat etmiştir ki, bombalanmamak için pek çok üretimi Fransa'da yapmaya başlamıştır. Normandiya çıkarmasından sonra De Gaule 'ün radyo konuşmasına kadar Fransa'da direniş, bir avuç Komünist'in toz koparmasından ibaretti. Asıl direniş doğudaydı. Alman ordularının % 90'ı doğu, yani Sovyet cephesindeydi. Çöl tilkisi Romel bile, Hitler söz verdiği yeni üretim tankları doğu cephesine göndermek zorunda kaldığı için çekilmek zorunda kalmıştı. Doğu cephesi, Fransa cephesi kadar film yapılmadığı için, o kadar çok bilimiyor.

Türk yapımı film ve diziler de farklı değildir. Yeşilçam'ın filmlerindeki Osmanlı tiplemeleri tamamen sahtedir ama düşündüğünüz kadar amatörce değildir. İnce bir propaganda ve yapay bir kahramanlık olgusu işlenir. En belirgin olarak, çizgi roman kökenli filmlerde,  görürüz. Hem çizgi romanlar, hem de filmler abartılı bir yiğitlik ve milliyetçilik üzerine kuruludur. Basit hamaset yüklü, diplomasi içermeyen savaş filmleridir. Türkler sayıca az olarak düşmanı (Düşman tercihen Kahpe Bizans'tır) yener, düşman sadece hile ile üstün olur. Tekfur (Bizanslı derebeyleri) kızları, Türk akıncılarına bir bakışta aşık olur ve 'de yatağına alır. (Zina erkeklere suç değildi, şu anda bile çoğu Müslüman ülkede tecavüz bile erkekler için, pratikte suç değildir. İslam tarihi boyunca recm ile ölen erkek yok denecek kadar azdır. Bellerine kadar gömüldükleri için kendilerini kurtarıp, kaçarlar. Kadınlar göğüslerine kadar gömülür ve kaçamazlar.) Filmin sonunca tekfur, surlardan atlaya atlaya kaçar ama sonunda yakalanır. Filmlerde karakterler bol bol Türklükle övünür. Oysa tarihe bakarsanız hem Selçuklu, hem Osmanlı, Türklerden nefret ederdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/baban-bile-olsa-turku-oldur-hafz-hamdi.html) Selçuklu sultanları, Keykubad, Keyhüsrev gibi antik İran devlet adamlarının adını alıyor, kendisine isyan eden yörüklere Biidrak Türkler diyordu. Tarkan'a konu olan Avrupa Hunları ise muhtemelen Türk kelimesinin anlamını bile bilmiyordu. Yüzden fazla kabileye önderlik ediyorlardı ve Atilla ölünce, süte daldırılmış kurabiye gibi dağıldılar. Atilla'nın ölümünün ardınan on beş sene geçmeden, oğlu Dengizik'in kesik kafası Konstaninopolis'in (şimdiki İstanbul) sokaklarında dolaştırıldı ve bu günkü Sultan Ahmet meydanında sergilendi. Avrupa Hunları, kuzey kavimlerinin (Kelt-İskandinav-Alman) tanrılarına, özellikle de Odin'e tapıyorlardı. 

Yeşilçam'ın tarih filmleri, hele de bu günün izleyicilerine çok amatör gelir. Oyunculuklar çoğu kez, müsamere kıvamından da kötüdür, tarihsel kronolojiye uymaz, dekorlar, kostümler berbattır, kollardaki saatler, modern aksesuarlar, park edilmiş arabalar gözükür. Pek çoğu da Rumeli Hisarında çekilmiştir. Filmin adın Kanije kalesidir ama arkadan kocaman Rus tankeri geçer. Bu filmlerde profesyonel olan tek şey, faşist propagandadır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/cuneyt-arkinin-veremedigi-hesap.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/10/cuneyt-arkin-kimdir.html) Filmler, tek bir şeyi amaçlar, seyircinin şoven hislerini, daha doğrusu faşizan üstünlük duygusunu arttırmak.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/fasizan-ustunluk-duygusu.html)

Son dönem tarihi diziler de bu amaçla yapılmaktadır. Belki Yeşilçam amatörlüğü, daha doğrusu vasat altı sinemacılığından, oyunculuğundan, az bir şey daha iyi. Tarihsel olayların kronolojisine biraz daha dikkat ediliyor, kostümler falan daha iyi. Lakin bir film yada dizi, tarih ktabı değildir. Bunlar bir tarih belgeseli olarak da çekilmemiştir. Amaçları reklam, propaganda ve reyting (izlenme ve satış)'dir. Mesela seyirci harem hayatı ile ilgilenmeye başladığında, savaşlardan çok, harem kadınlarının çekişmeleri konu edinilir. Kıyafetler, özellikle kadın kıyafetleri, dönem kıyafetinden çok, sponsor firmaların abiye-kına gecelik elbisleridir. Altın takılar da tamamen kuyumculuk firmalarının patentli tasarımlarıdır. Hatta ben bir dizideki türban, neden enseden bağlanmış diye merak ederken öğrendim ki, amaç küpeleri göstermekmiş. Son günlerde de türbanlılar arasında bu tarz da, bu yüzden moda olmuş.  Son dönem dizilerinde en absürt olgu, savaş sahnelerinde koca padişahların-meliklerin, ellerinde kılıçla, düşmanla birebir savaşmaları. on binlerce, yüz binlerce askeri yöneten koca sultanlar, o kadar yönetim işlerinin arasında bir de hoplamalı, takla atlamalı döğüş mi yapıyorlardı, maksat seyirci eğlensin. 

Diğer yandan bir propaganda da söz konusu. Mesela son dönem hiç bir Osmanlı kadınının fotoğraflarında türban-baş örtüsü görmeyiz  O dönemde Abdülhamit ve diğer padişahlara yakın olanlar, onun alkole, hele de konyağa düşkünlüğünden bol bol bahsetmekte. Daha ilginci ülkemizde Türkçe çevirisi ve baskısı 1991'de yapılan Arabesk adlı anı roman çok ilginç. Misbah Haydar'ın babası Ali Haydar, Mekke Şerifi Hasan Hüseyin'in kardeşi. Annesi ise bir İngiliz kadını. Ali Haydar ve ailesi, rehin olarak İstanbul'da yaşıyor. Buna rağmen Hasan Hüseyin, isyan ediyor. Sonuçta Osmanlı, peygamber soyuna ne yapabilirdi ki. (Araplar peygamberin öz torunlarını katledebilme haklarına sahipti.) Bu kitap için ayrı bir yazı yazmak istiyorum. (Sırası ne zaman gelir, bilmiyorum) Şerif'in ailesi, İstanbul'da bir köşkte, Osmanlı devletinden aldığı gelirle, lüks içinde yaşıyor, Osmanlı ailesini hor görüyor. Tabi bu hor görme, kendi aralarında. Şerif ailesi, diğer Arapları da  hor görüyor. Aile içinde Arapça konuşmuyor, Mekke'ye dönmeyi bekliyor. Çünkü has Arapça, Hicaz Arapçası. Ancak kitap yazıldığında daha dönmemişler. O da cumhuriyet ilanı ile maaşları kesildiği için İstanbul'dan ayrılıp, Beyrut'a geldiklerinde, aşçılardan ve hizmetçilerden öğreniyor.Babasının deyimiyle mutfak Arapçası. Misbah'ın annesi bir ajan ve kızını da aja olarak yetiştirmiş. Kitaptan öğreniyoruz ki Misbah'ın annesi (kitabı yıllar önce okumuştum, unuttum), Arap aristokrasisine giren ne ilk ne son İngiliz gelin. Aslında neredeyse 17. yüz yıla uzanan bir Arap-İngiliz ilişkileri var. Yani Thomas Lawrence geldi, hemencecik tüm Arapları kandırdı diye bir durum yok. Çok uzun yıllara dayanan köklü ilişkiler var.

Yirmi beş yıldır öğretmenliğimde gördüğüm şu ki, pek çok erkek öğrencinin tarih sevgisi, aslında masal sevgisi. Oysa Tarih, tıpkı fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji, mantık ve diğer pek çok bilim dalı gibi, ciddi bir bilim dalı. Öğrenmek için, bilimsel metodlarla yazılmış tarih kitaplarına ve bizzat o devrin tanıklarına-belgelerine bakmak gerek. Propaganda ve masal dolu film, diz, roman, tiğaytro ve benzeri sanat ürünlerine değil.