iktidar değişikliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktidar değişikliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2025 Çarşamba

DEMOKRASİLERDE ÇÖZÜM İKTİDAR DEĞİŞİKLİĞİDİR



Öğretmenlik kariyerim ne yazık ki başarısızlıklarla, yenilgilerle dolu. Bu yenilgilerimin pek çok sebebi var ama  yıllar içinde anladım ki, ilk yıllarda notu bol bir öğretmen olmakla hata yapmışım. Ben iki defa üst üste (şimdiki hesapla 8 ve 9 oluyor, orta son ve lise bir) sınıfta kalmış biri olarak,  not zorbalığını çok yaşamıştım. O yıllarda Dikmen lisesinde öğretmenlerin neredeyse tamamı, ilk derste ne kadar kıt not verdiklerini, öğretmenler kurulunda nasıl öğrenci aleyhine tavır aldıklarını falan anlatırdı. Babam da bana bol not vermemi öğütledi. Kırıkkale Atatürk Sağlık Meslek lisesinden ayrılmak zorunda kalana kadar böyle yaptım. Zorunda kaldım çünkü iki kere mahkemelik olmuştum ve okulun yeni müdürü, tayin isteemzsem, benim için müfettiş isteyeceğini söyledi. Ben de mecburen tayin isteyip, Gazi Endüstüri Meslek lisesine gittim. O sene Anadolu lisesi öğretmenliğini kazandığım için, iki ay kadar sonra, daha ilk sınavları yapmadan, Yıldırım Beyazıt Anadolu lisesine tayin oldum. Orada ilk dönem notu bol bir öğretmen oldum. Öğrenci zorbalığından bunalınca, ikinci dönem dört tane son sınıf öğrencisi, yazılılarının ortalaması 50'nin altında olunca, sözlü, yani performasla desteklemedim ve dersten kalamalarını sağladım. Birisi okul birinciliğinden, takdirden ve şeref listesine girmekten oldu, biri de teşekkürü kaçırdı. Ertesi sene de alan değişikliği ile hemen yanındaki anadolu öğretmen lisesine, öğretmenlik dersi öğretmeni oldum ve ben asla eskisi kadar notu bol olan öğretmen olmadım. Not silahımı kullanmam gerektiğni anlamadım. Tam anlamamışım ki, Hasanoğlan'dan soruşturmalar sonucu sürüldüm. Zaten Anadolu Öğretmen Liseleri, tasfiye sürecindeydi. Mevcut son sınıflara bile öğretmenlik için ek puan verilmiyordu. Ben de eskisi kadar değilse bile bol notluydum.

Ben Yıldırım Beyazıt lisesindeyken, Atatürk sağlık meslek öğrencileri, derslere benim girmem için imza toplayıp, müdüre gitmiş. Zira benim yerime gelen öğretmen arkadaş, 24'ü, 25 yapıp, öğrencinin sıfırını, bir yapmamış. Müdür, son sınıflar için mantık dersi seçmiş (normalde meslek liselerinde bu yapılmaz.), mantık dersinden de kalınmış. Öğrencilerin isyanı ertesi sene, üstelik sene başında da sürmüş, bu seferde edebiyat öğretmeni Mustafa hocanın dersinde olay çıkarmışlar. Ulan madem Sinan hocayı o kadar seviyordunuz, oaradayken niye olay çıkardınız. Hadi olaylar benim suçum,  verdiğim o bol notlara hürmeten, bir 24 Kasım'da çiçek falan alaydınız. Notu kıt, ders saati fazla meslek hocalarına alıyordunuz o güzel hediyeleri. ( O yıllarda sağlık meslekler, şimdikinden iyiydi. Mezun olunca anestezi teknisyeni, hemşire falan olup, memur atanıyor, atanmıyorsanız da özelde gayet iyi maaşlı bir işe giriyordunuz.)

Özet olarak, elinizde bir güç varsa kullanacaksınız, sadece kullanmakla tehdit etmeyeceksiniz, gerçekten kullanacaksınız. Bunu kullanmak için de sabır taşınız ne kadar hızlı dolarsa, o kadar iyi olur. Acıya, zulme uzun süre tahammül etmek, hiç de iyi bir şey değildir.  Zulme, ne kadar çok tahammül ederseniz, o kadar çok sömürülür, istismar edilir ve canı acıtılıtsınız.

Girizgahı bu kadar uzattıktan sonra, konuya gireyim. İktidardan memnun değilse, başka bir partiye, hatta bambaşka bir partiye ve dahası sakın oy verme denilen partiye oy vereceksin. Oy verdiğin partinin genel başkanını baba, partiyi de baba evi bilsen bile, arada bir akıllansın diye bambaşka bir partiye oy vereceksin. Ben kendi hesabıma, düşündüğünüz kadar koyu CHP'li değilm. Başka partilere de oy verdim. E n fazla Kılıçdaroğlu'na tahammül ettim, onun partiyi iktidar yapacağına inandım. Bunun sebebi büyük ölçüde benim de, onun gibi Alevi ve Kürt olmamen ; üstetik bu yüzden hayatım boyunca çok zorbalanmamdı. (Özellikle üniversite de ve Yenişarbademli'de.)

Halkın iktidar değişikliğine yanaşmamasını sağlamanın en iyi yolu kutuplaşmadır. Karşı tarafın öcüleşmesi, üçüncü yolun imkansızlığıdır. Bu zinciri kırmanın yolu, karşı kampa yada üçüncü yola inatla oy vermek, icabında her an, her partiye oy vermeye hazır olmaktır. Zülfü Livaneli, batılıların her seçimde başka partiye oy vermekle, doğuluların da her seçimde aynı partiye oy vermekle övündüklerini söyler. Türkiye'de kitleler, yıllardan beri sola oy vermemekle yada CHP'ye oy vermemekle övünür. Türkiye'de yıllardır iktidar değişse de, ana muhalefet partisi CHP'dir. Tarikatlar, liberaller vesaire, yitip giden bir sağ parti yerine, yeni bir sağ parti yetiştirip, iktidar yaparlar. Zenginlerin siyaset sloganı, benim için hiç bir şeyin değişmemesi için, her şeyin değişmesidir. Bu sloganı  1963 yapımı bir İtalyan filmi olan Leopar (Le Guepard) filminden aldım. Filmde Sicilyalı bir aristokrat, İtalya'nın birleşme süreci ve bu süreçte bir derebeyinin (aristokrat yada senyör), yükselen burjuva sınıfı karşsında konumunu koruma çabasını anlatır. Demokrasileri krize sokan otokratların da ilkesi, bir kişi (yada parti) değişmesin diye, her şeyin değişmesi ve bunun sık sık yapılmasıdır. Özellikle Latin Amerika diktatörlüklerinin en belirgin özelliği, sık sık değişen anayasalarla, çoğu darbeci general olan devlet başkanlarının görev sürelerinin uzatılmasıdır. Değişiklik, her zaman iyidir. Hiç bir kriz iktidar değişikliği olmadan, gerçek anlamda çözülemez.



Buna yakın tarihten ve yakından örnek, komşumuz Yunanistan'dır. Ülke en derin krizinde, seçebileceği en aykırı parti olan Syriza'yı tek başına iktidar yaptı.  Partinin başkanı Aleksis Çipras, Ateist olduğunu ilan edip, İncil üzerine yemin etmedi. Yunanistan gibi bir din devletinde olmayacak bir şeydi. Polonya, Avrupa birliğinin İran'ı, Yunanistan'da Suudi Arabistan'ı gibidir. Askeri araçlar, yeni yapılan binalar, papazlar, kardinaller kutsamadan kullanılmaz. Buna rağmen Çipraz ve Syriza'yi bir kaç seçim arka arkaya seçti. Kriz biraz geçer gibi olunca, Makedonya devleti, Üsküp Cumhuriyeti olmayıp, Kuzey Makedonya olunca, iktidardan indirildi.



Komedyen Ken Dodd'un dediği gibi, politikacılar, bebek bezi gibidir, sık sık değiştirlmelidir.


29 Mayıs 2024 Çarşamba

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN BİNMEDİĞİ İKTİDAR TRENLERİ

 




Yaklaşık otuz yıl kadar önce, ben daha üniversitenin birinci sınıf öğrencisiyken, muhafazakar ve dindar  arkadaşım Demir Dinipak bana MHP'nin, NATO'nun bir örgütü olduğunu, benzer yapıları hemen her Nato ülkesinde ve içinde hareket geçecek bir ad  ile kurulduğundan bahsetmişti. Geçenlerde de sosyal demoktrat bir arkadaşım,  Ülkücülerin her türlü iktidar partisine (bu parti DEM yada TKP olsa bile) oy yardakçılık yapacağını söyledi. Aklın yolu bir denildiğinde, böyle şeyler kastediliyor. Otuz yıldır yaşanılanların üstüne, son bir yılda şahit olduklarım bana bu söylenenlerin doğruluğu ispatladı. 1995'den beri Ülkücüler, halkın iktidar davetini geri çeviriyorlar.

1995 seçimleri ile ilgili olarak mütevefa Alparslan Türkeş'i çok eleştirmiş, hatta onuna alay etmiştim, dişçisini, doktorunu, dünürünü aday gösterdi ve teşkilatları küstürdü diye. Oysa benim dünürü, dişçisi, doktoru dediğim kişler, yıllarca parti teşkilatında çalışmış kişilermiş. Benzer şekilde Isparta'da, Süleyman Demrile Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesinin dekanı iken milletvekilliğine aday olan ve öğrenciler olarak  Şamanist diye alay ettiğimiz, rahmetli profesör Bayram Kodaman'ın, Isparta halkı tarafından sevilen biri olduğunu daha sonra öğrendim. Bu durumda MHP teşkilatlarının, 1995 seçimlerinde başbuğlarına tavır almasını  sebebi.ni başka yerde aramalıydım.

Lenin;, devrimin son adımında bulunacağınız taraf, tamamen hangi sınıfta olacağınızla ilgilidir, demiştir. Sosyalist-komünist  devrim uğruna savaşan yada mücadele eden bir burjuva olabilirsiniz. Romalı senatör ve Stoacı filozof Seneca, yazıları ile teorik olarak, sosyalist sayılabilecek biriydi. Pratikte imparatorlıuğun en uzaktaki bölgesi Britanya'nın, ( İngiltere'nin) tüm madenlerinin sahibi, ticaretini ve neredeyse tüm ekonomisini kontrol eden bir emperyalistti. İmparator Caligula,Seneca'nın tüm servetini müseddere (devlet adına el koyma) etmişti. Devrimin iktidar anında, iktidar değişimi ile neler kazanacağınız ya da kaybedeceğiniz önemlidir. Sosyalist bir devrimci olmanız için için işçiden öte, proleter, ( aç insan)olmanız gereklidir. Hatta gelecekte çocuklarınızın da bundan kurtulma umudu olmaması gerekir. Şartlar tam oluşmadığından,  pek çok devrim, ucundan dönmüştür. 1917'den sonra Bolşevikler, Avrupa'yı saracak devrim rüzgarlarını bekliyordu. Özellikle Orta  Avrupa'da grevler, işgaller, günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş, bazı sanayi şehirleri bir kaç gün yada hafta işçi sovyetleri ile yönetilir olmuştu. Bolşevikler,  arka arkaya yeni Ekim devrimleri bekliyordu. Oysa iktidara gelen faşizm oldu.

1995 seçimlerine de bu açıdan bakmalıyız. 1995'de olası bir iktidar değişiminden Ülkücülerin kazanacağı bir şey yoktu, kaybedeceği çok şey vardı. Zaten iktidarda gibiydiler. Güvenlik güçleri Ülkücüydü. Özellikle  özel harekat, Ülkü ocaklarının hakimiyetindeydi. Hem JÖH, hem PÖH, hilal bıyıklılardan geçilmiyordu. Alparslan Türkeş, Özel Harekat Ülkücüyse Ülkücü, ne olmuş ulan demişti. (Evet, Türkeş ulan kelimesini kullanmıştı) Jandarma o yıllarda Genelkurmay'a bağlı olduğundan, askerlerin her gün traş olmaları gerekiyordu ama buna aldıran yoktu, karışan yoktu. Özel Harekat seçmelerinin sonuçlarının, İçişleri bakanından önce Ülkü Ocaklarına geldiği sır değildi. Ülkücülerin tek gücü güvenlik kurumları değidi. Genel anlamda bürokraside Ülkücüler etkindi. İçişleri ve sağlık bakanlığı Ülkü ocaklarının egemenliğindeydi

Sadece kamu kuruluşları değil, mafya denilen oluşumlar, domuş durağı  kahyalığı, pazar yerleri yöneticiliği  gibi küçük görülen ama para getiren alanlar da Ülkücülerin elindeydi.  Sonuçta 1995'de Ülkücülerin, barajı aşma, devlet isteği yoktu. Dönemin başbakanı Tansu Çiller, Alparslan Türkeş'e başbuğum die hitap ediyor; Erdal İnönü dahil mecliste grubu bulunan parti genel başkanları Söğüt belediyesinin geleneksel şenliklerine Başbuğ Türkeş sloganları altında eşlik ediyordu.  DYP ve ANAP, Ülkücüleri bu kadar beslerken, MHP için çalışmanın gereği yoktu. Seksenine yaklaşmış Alparslan Türkeş'in  iktidar olma arzusunun önemi yoktu. MHP il ve ilçe başkanlıkları, ANAP ve DYP genel merkezinden daha canlı, daha havalıyıdı.  DYP yada ANAP'da kariyer yapmanın yolu da Ülkü ocaklarından geçiyordu.

1995 seçimlerinde MHP barajı aşamadı ama ciddi bir oy potansiyeli olduğunu gösterdi. Bu yüzden Ülkücülük, devlet tarafından  budanmaya başladı. Budama için iki yıl sonra, 1997'de başbuğun ölümü beklendi. Türkeş, Ankara'nın bir daha Muhsin Yazıcıoğlu'nun cenazesine kadar göremeyeceği büyük bir cenaze ile Ankara'nın, kısaca Bahçeli denen Bahçelievler mahallesindeki anıt mezarına gömüldü. Sonra olaylı, sandalyelerin havada uçuuştuğu, bol kavgalı  bir kongreoldu. Partiye kayym atandu. Kayyumun yenilediği kongrede Devlet Bahçeli'nin seçilmesi ile tasfiyeler başladı. Anralya'da, Akdeniz Üniversitesinde olan olaylardan sonra Bahçeli, Ülkü ocaklarını sokaklardan, kavgalardan çekti, Ülkü ocağı sayısını yavaş yavaş azalttı. Bürokraside de gizli eller tarafından  Ülkücü yöneticiler azaltılmaya başlandı.  MHP'nin 1999 seçimlerinde ülkenin ikinci, sağın birinci partisi ve iktidar ortağı olması da tasfiyeleri yavaşlatmadı. Hilal bıyıklı Ülkücü müdür ve şeflerin yerini, badem bıyıklı Fetöcüler aldı. Yurt-Kur ve Üniversiteler de Ülkücüler, eskisi gibi zorbalık yapmak bir yana, yer yer kendilerini koruyamaz oldular. Ülkücülüğün tasfiyesinde son aşama, Ülkücü mafyanın tasfiyesi oldu. Ülkü ocağında yetişmiş ve suç dünyasında bile olsa belli ahlak kriterleri olan, devleti sahiplenen mafya tasfiye oldu ve hatta oluyor.

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/09/son-yillarda-azalarak-biten-ulkucu.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/son-yillarda-azalip-biten-bazi-ulkucu.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/10/son-yillarda-biten-ulkucu-seyler-3.html

Aslında 1995 seçimlerinden evvel ortaya çıkan bir gerçek var. Bu din maskeli neoliberal düzenden sıkılmış insanların bir kısmı, milliyetçi bir iktidar istiyor. Bunlar,  sola oy vermek istemeyen insanlar.  Oysa Ülkücü liderler,   devlete ve neoliberalizm partilerine yancılık yapmakla meşgül. Uzun süre muhalefetlik yapamıyor. Meral Akşener ve  İyi parti, son seçimde iktidarı AKP-MHP koalisyonuna hediye etti. İyi parti, Akşener'in genel başkanlıktan ayrılmasıyla, CHP'de Kılıçdaroğlu ayrılmasından sonrayaşadığına benzer bir oy patlaması bekliyor olabilir. Rakip olarak Zafer partisi görünüyor. Fakat bu iki parti ve diğer pek çok parti, yerel seçimler sırasında, muhalefet parisi olmak yerine, muhalefete muhalefet partisi oldular.

Bu seçim, muhalefete muhalefet partilerinin de yenilgisiydi. Son yerel seçimlerden sonra CHP'yi iktidar yolundan kendisi bile engel olamaz. Halk artık bu neoliberal düzeni istemiyor. Bu yüzden medya ve eğitim sisteminin öcü gibi gösterdiği CHP'yi, otuz yıldan sonra yüzde otuz beş üzerine çıkardı. Gerçek muhalefet etmeyenler, muhalefete muhalefet edenler, gelecekte ana muhalefet bile olmayabilirler. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/turkes-ve-muhsin-kotulugun-yuceligi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/turkesin-discisi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/09/doksanli-yillar-4-merkez-sagin-erimesi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2017/09/doksanli-yillar-3-ulkuculer-ve-mhp-o.html

8 Şubat 2023 Çarşamba

KENDİN İNMEK ZORDUR AMA GENE DE İNMESİNİ BİLMELİ -MEMENTO CADES

 


Nasıl ki uçaklar havada, gemiler denizde ve araçlar yolda sonsuza kadar kalmazsa, iktidarlar da iktidarda sonsuza kaldar kalmayacaktır.Düşmek  kaçınılmazdır ama kimse kolay kolay kendisi inmez. Pek çok demokraside inmek kanuna-kurala bağlanmıştır. İnmek her durumda zordur. En başta devletin imkanları veya makamın imkanları ile yaşanan bir lüks yaşam vardır. Bu lüks bazen gözle görünür bazen de gözlerden saklanır. Mesela Hitler daha iktidara gelmeden evvel Eva Braun'un sadece mutfağına 10-15 kişi çalışıyordu ama Almanların büyük çoğunluğu, Hitler'in ölmeden evvel evlendiğini öğrenince çok şaşırmıştı. Çünkü onun kendini halkına adadığını ve kadınlarla ilgilenmediği falan duymuşlardı. Oysa Nazi devleti führerini muhteşem bir lüks hayat yaşatıyordu. 

İkinci sorun da, lider ya da partiden ziyade, ondan geçinen ve ondan zengin olanlardır. Bunlar, kraldan çok kralcıdır. Çünkü kral tahttan düştüğünde bir şekilde geçinir ama bunlar aç kalır. Lider ya da parti inmek istese de bunlar indirmez ancak düşme kaçınılmaz olduğunda ilk  bunlar sırt çevirir ve yeni iktidardan nimet ummaya başlar.

Üçüncü sorun da sosyal mevkiden düşmedir. Bir zamanlar sizin gözünüze girmek için bin bir takla atanlar, sizi görmezden gelir. Pek çok insan için sosyal konum, birilerinin hayranlığı, hayati önemdedir.  Anoreksiya olan kızları düşünün, bu kızlar ne için kendilerini aç bırakmaktadır? Demek ki uzun ve yorucu oruçların, açlık grevlerinin tek amacı ideolojik ya da dinsel adanmışlık değildir. Din adamları da (hemen her dinde vardır bu bedeni zorlayanibadet ve zikirler) pek çok kere tanrısal sebeplerden değil, kamu oyuna dşndarlığını göstermek için kendisini aç bırakır. Pek çok için toplumsal konum, hayatından da önemli olabilir.  Bu yüzden pek çok kişi, yaşadığı lüksü gizleme çabasındadır.

Dördüncü sorun da, indikten sonra geri çıkmanın zorluğudur. Düşene kimse acımaz. 1950'de  seçimler öncesinde Milli Şef ünvanlı İsmet İnönü, her yerde törenler, hatta kurbanlar kesilerek karşılanırken,  1952-53 gibi bazı ilçelere sokulmuyor, atılan taşlardan başı kanıyordu. CHP, 1950'den beri tek balına iktidar olamadı. 1991'den sonra Macaristan ve Polonya'da Komünist parti, sosyal demokratlaşarak, 1995-96 gibi tekrar iktidara geldiyse de,  bu iki ülke şu anda Avrupa birliğinin en sağcı ve en dikta iki ülkesi. Yani inince, geri yükselmek, başlangıçtan yükselmekten daha zor. Eski politikacılardan Süleyman Demirel, sürekli kendisine oy veren köylü kitlesi sayesinde yedi kere gitti, sekiz kere geldi. En sonunda 1997 28 Şubatından evvel bu kitleyi kaybettiğini anladı. Yıllarca sırtını dayadığu muhafazakar kitleye sırt çevirdi.

Beşinci neden de, uzun süre iktidarda kalmanın oluşturduğu kibirdir. Ben bunu okul ya da kurum müdürlerinde çok gördüm. Okullarda son bir kaç yıldır müdür rotasyonu var. O zamanlar pek çok müdür, ben şu kadar yıldır buranın müdürüyüm diye söze başlardı. Şimdilerde de şu kadar yıllık müdürüm diye söze başlıyorlar. Pek çok yönetici, sadece politikacılar ya da diktatörler değil, alt kademe yöneticiler de, bulundukları kurumu kimse kendilerinden iyi yönetemez diye düşünmeye başlıyorlar. Bir de, bir makamı uzun süre işgal eden kişi, zamanla çok şey öğrendiği ve çok fazla tecrübeli olduğunu falan sanıyor. Makamı altındakileri ya da makamından hizmet alanları, çocuğu gibi görüyor.

Bütün bunlara rağmen gitmesini bilmeli. Önce kendiniz için. Emre Kongar'ın bir yazısında dediği gibi, güç tehlikelidir, mutlak güç, mutlaka tehlikelidir. Uzun süre güç sahibi olmanız, sizden başka herkesin size düşman olmasına sebep olabilir. Siz ölseniz de aileniz ve sevdiklerinize, mutlak gücünüz ve bundan dolayı düşman olabilirler. Bunun için pek çok diktatör, kaçış planları yapar. Kaçsalar da, İran Şahı ya da Vahdettin gibi paraları çabucak biter. Vahdettin, hicret etti diyenler, kendisi 39 Ağustos zaferi için, İstanbulluların bütün ısrarlarına rağmen bir kutlama telgrafı çekmemiştir. İdi Amin, sığındığı Suudi Arabistan'da,  telefonlarının kesilmesi ile aşağılanmıştır.

Diğer yandan zamanında makamdan inmek, ideolojiniz ve ülkeniz için de gereklidir. Eğer Sovyetler Birliğine, Komünist parti zamanında iktidarı muhalefete bıraksaydı, birlik böylesine dağılmazdı. Ülkelerde tek parti, tek adam ya da saltanat değişimleri sancılık ve kargaşalıklarla dolu olur. İktidarı devretmek ya da kaybetmek kaçınılmaz olduğuna göre, bunu ideolojinize ve ülkenize en az zarar verecek şekilde olmasını sağlamalısınız. Bu, bir daha iktidara gelmenize sebep olsa bile.

Tarihte bunu, en azından benim bilebildiğim tek yapan Türkşye'de CHP oldu. 1946 seçimleri üzerince CHP'yi eleştirenler bilmelidir ki, o zamanlar ne patlayan bombalar ve bombalar patladıkça oy oranımız arttı diyen yüzsüzler oldu, ne de Demokrat Partinin malları kamulaştırıldı. Demokrat parti, seçimlerdeki şüpheleri de kullanarak, özgürce propagandaya devam etti. Pek çok kişi, CHP'nin iktidarı erken devrettiğini söylese de, bence 1946'da devretmiş olsa daha iyi olurdu.

CHP dışındaki örnekler, Amerikan destelkli paramiliter grupların desteği ile iktidarı bırakan Nikaragua'daki Sandilistler (on sene sonra seçimle iktidara geldiler) ve Sovyetler birliği dağılınca iktidarda kalamayacağını anlayan Doğu Avrupa'nın komprador iktidarları oldu. Onlarda da Romanya direndi. Ukrayna ve Gürcistan'ın Rusya yanlısı partileri de isyanlar sonucu yıkıldı.

Acı gerçek şu ki, bir iktidarın ilk bilmesi gereken, bir sonraki iktidara iktidarı nasıl  ve  kime bırakacağıdır. Bu bazen nasıl geldiği bir yana, neler yaptığından bile önemlidir. Sovyetlerin dağılışı, Libya ve Irak'ın hali buna örnek olmalıdır. Sovyetler Birliği Komünist partisi, iktidarını seçimle devretseydi, ülkede sosylaizm halen ya da en azından umut olarak yaşıyor olabilirdi.Bir iktidarın demokratlığı, nasıl geldiğiyle değil, nasıl gittiği ile ilgilidir.

(Bu yazıyı depremden evvel başlamış ve bayağı ilerletmiştim. Bitirmesem olmazdı. Onunla ilgili de zaten defalarca yazmıştım, gene yazacağım)


3 Şubat 2023 Cuma

Memento cades DÜŞMEME TEDBİRLERİ 2

 


İktidar sahiplerine akıl vermemiz,  yazımızın 2. bölümü ile devam ediyor. Nerde kalmıştım, evet eğitim:

6)İdeolojik eğitim: Her zaman halkı cahil bırakmak olmaz. Çünkü kapitalizm, eğitilmiş emek istiyor. eğitilmemiş insanın emeği de bir işe yaramıyor. İktidarlarında bu çıkması var. Geçen yazıda hatırlarsanız, Sosyalist-Komünist ülkeler hariç, diktatörlüklerde okur-yazarlık düşük demiştim. Peki neden Sosyalist-Komünist ülkeler hariç? Çünkü zaten devrimler, üst sınıflar beraber, okur-yazar sınıfın da yurt dışına kaçmasına, devrim sebebi ile yargılanıp, idam-hapis ya da mevkiden düşmesine sebep olur. Sosyalist- Komünist devrimler ise yapısı itibarı ile  üst sınıflarla beraber, eğitimli sınıfın da çoğunu ülkeden kovar. Bu yüzden eğitimli insanların, bir eğitilmiş sınıfa ihtiyaç duyulur. Benzer bir durumu Osmanlı'da yaşamıştı. Özellikle Abdülhamit döneminde, bir okullaşma çabası  içine girer devler. Bir kaç tane kız okulu bile açılır. Gene de Cumhuriyet ilan edildiğinde kadınlarda okuma-yazma binde dörttür ve 1917'de önemli büyükelçiler ve Hariciyenin  (Dışişleri bakanlığı) çoğu memuru Ermeni ya da Rum'dur. Çünkü yabancı dil bilen Türk yoktur. Osmanlı, bir imparatorluk olarak, her milletten yeteneklerine göre faydalanıyordu. Osmanlı ailesi için Türkler, asker ve çiftçi olarak gerekliydi ve cahil kalması gerekliydi. Bu yüzden Osmanlıda en son Türkler (Araplardan sonra) matbaayı kullanmaya başladı. Milliyetçilik tüm ülkeyi sarmaya başlayınca, elde bir tek Türkler ve Anadolu halkı kaldı.

İktidarlar bu durumda, eğitimle beraber, ideolojij eğitimi de icat etmişlerdir. Eğitimin açık işlevlerinden biri de, devletin ideolojisini vermektir. Her pazartesi ve cuma günleri yapılan bayrak törenleri, zorunlu din dersleri ve derslerin içine serpiştirilen konular, bu eğitimin bir parçasıdır. İlk çağlardan beri her iktidar, gücünü eğitimle pekiştirmek istemiştir. Roma Katolik kilisesi, Rönesansla beraber yiten iktidarını, eğitimle korumak istedi ve her tarafa Cizvit kolejleri başta olmak üzere, okullar açtı. Hatta günümüzün meşhur işletme mastırı eğitimi (A.B.D'de, ev satın almaktan sonra en karlı garantili 2. yatırım kabul ediliyor), Cizvit  tarikat-ı (Doğrudan Papa'ya bağlı) tarafından verilmekte ve serfitikası onaylanmakta. Gene de bu eğitim sistemi Avrupa'da deist-Ateist sayısını artmasıan engel olamadı. Descartes'da Cizvit koleji mezunuydu. Sonraki yıllarda pek çok dinsiz, dini okullardan çıktı. Aziz Nesin, hafızdı ve 1957'de Bursa'da sürgündeyken, Kuran öğreterek para kazanmıştı. Stalin, ilahiyat mezunu, Turan Dursun Sivas ili eski müftüsüydü. Yani din eğitimi de, bitecek olan din iktidarını kurtarmıyor.

İktidarlar, istedikleri kadar müfredata kendilerini koysunlar, istedikleri kadar öğretmenler, ders kitapları, hatta çocuk kitapları onları anlatsız, çağ değiştiğinde, düşünce de değişecek ve eğitim bir şekilde hayata uymayan iktidara muhalif insanları yetiştirecektir. Eğitim, önce iktidarın düşmesiniavaşlatır, hatta engeller bile olsa, sonra düşmeyi hızlandıracaktır. Bu yüzden de pek çok iktidar, sadece gerekli teknik elemanı yetiştirmekle yetinmek ister, Tuba Ağacı Nazariyesini falan savunurlar. Oysa kapitalist hayat, çok fazla eğitimli insan ister.

7)Ey çekmek, diğer ülkelere diklenmek.  Pek tavsiye edeceğim bir yol değildir. Çoğu kez düşmeyi hem hızlandırır, hep daha kötü yapar. Bu Hışto'nun hançerlerinden en önemlisidir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/10/diktatorlerin-marifetleri-histonun.html) Başka ülkelere, hele devasa imparatorluklara yalandan da olsa direnmek,  taraftarlarınızı coşturur. Öte yandan dış desteklerinizi azaltır. Uluslar arası siyasette müttefiksiz olmak da güçsüzlük sebebidir. Bir de bu ey çekenlerin başka ülkelerin karizmalarını yıkma durumları da vardır. Yani onlar da kendilerine fazla ey çekenlerin sesini kısmalıdır. Bu yüzden de ey çekenler, mahvedilmelidir.

Saddam Hüseyin,  A.B.D başkanı Bush'a, işkence gören Amerikan askerlerinin videosunu hediye etmişti. Aylarca bir kuyuda, inde saklandı. Yakalandığında, başkan Bush'la görüşmeye hazırım deyim, yakalayanları güldürmüştü. Aşağılana aşağılana sorgulandı, yargılanda ve asıldı. Benzer bir sonu da Kaddafi yaşadı.

Ancak hiçbirinin sonu, Romanya'nın diktatörü Çavuşesku kadar kötü olmadı. Kendisi Sovyetler Birliğinin kompradoru duğu Avrupa diktatörlerden biriydi. (Komprador, İspanyoca satın alan ya da mümessil demek. İşgal ettikleri ülkelerde, yerel halkla muhattap olmak istemeyen bazı İspanyol komutanlar, yerel halktan temsilcilere iş gördürmüş. Yabancı devlet ya da işgalciyle işbirliği yapanlar için kullanılan bir deyimdir. Z ve diğer yeni kuşaklar not.) Görünüşte Sovyet politikalaarından en uzak ve bağımsız liderdi. 1968 Çekoslovak isyanında, isyanı bastırmaya asker göndermeyen tek Varşoca paktı ülkesiydi Romanya. Benzer bir şekilde, A.B.D ve müttefiklerinin, Afganistan savaşını bahane ederek boykot ettiği 1980 Moskova olimpiyatlarına karşılık olarak boykot edilen 1984 Los Angeles olimpiyatlarını boykot etmeyen tek sosyalist ülkeydi. Oysa gerçekte Romanya'nın petrolü dahil tüm varlığını Sovyetlere adanmıştı. o kadar ki, bir petrol ülkesi olmasına rağmen halk, at arabası kullanıyordu. Hatta o atlar, Sovvetlerin yıkılmasından sonra kesilip, İsveç köftesi yapıldı da, Avrupa çapında skandal oldu. Varşova paktı dağılırken bir tek Romanya'da kan aktı, bir tek Romanya'da politikacılar ve istihbarat (Çavuşesku'nun çok acımasız ve kendisine sadık bir istihbarat-paramiliter örgütü vardı. Çavuşesku devrildikten sonraki iki sene boyunca terör eylemlerine devam etti.

Sovyetlerin dağıldığı kritik yıllar olan 1989-1991 arasında sadece Romanya, Kafkasya ve Orta Asya'da kan aktı. Romanya hariç doğu Avrupa, en kansız şekilde Rus egemenliğinden kurtulu. Kim ne derse desin, 1990 öncesi Varşova paktı doğu Avrupa ülkeleri, şu anki Başkursitan ya da Yakutistan devlet başkanının, Putin'den bağımsız olduğundan daha bağımsız değildi.

8)Yağ çekmek: İktidarda kalmanın bir yoldu da, eğer komprador yöneticiyseniz, koruyucunuz büyük devlete yağ çekmektir. Fakar Küba'yı yöneten Batista yönetimi gibi koruyucunuz tarafınız tarafından bile korunamıyor olabilirsiniz. Gorbaçov'da, traih gecikeni affetmez cevabı alan Eric Hooneker gibi terslenebilirsiniz.

Yağ çekseniz bile, patronunuzun gözünüzden düşebileceğiniz gibi, bir kere gözden düştünüz mü, geri dönüşünüz çok zordur. Sedat Simavi'in oğulları Haldun ve Erol Simavi'nin başına gelenler buna örnektir. Sedat Simavi, bir basın patronu olarak, kaleminizi kırın ama satmayın demişti. Bu iki kardeş ise basının en zor zamanına denk gelmiş, hayatta kalma savaşının tam ortasına kalmışlardı. 12 Eylül rejimi tepelerinde ötüyor, onlarsa Gırgır başta olmak üzere pek çok muhalif pek çok dergiye ve yazara sahiptiler. Özellikle Hava Kuvvetleri Komutası Tahsin Şahinkaya'nın tüm dünya basınının diline düşen servetini aklamak adına iki kardeş çok çalıştı. Heyhat, Sedat Simavi ilkeli basın bitmişti. Erol Simavi'nin Hürriyet gazetesini elinden aldılar, kurtlar Vadisi Pusu'nun Davud Tataroğlu'su Aydın Doğan'a verdiler(Aydın Doğan gerçekte de Kırım Tatarıdır ve kızı Vuslat Doğan Sabancı'da çok etkili biridir). Haldun Simavi'nin Günaydın gazetesi ile yok edildi, bir süre Sabah gazetesinin eki oldu. çünkü Günaydın gazetesi bir medya blogu olarak pek çok yerel gazeteyi, özellikle akşam üstü saat 16.00 gibi basılan gazeteleri barındırıyordu. Holding bunları ne kadar denetlerse denetlesin, genelde büyük ölçüde bağımsızdılar. Günaydın gazetesi ile yerel medya da büyük ölçüde zayıfladı. Bu kadar lafın aan fikri, artık istenmiyorsanız, tağ çekmek sizi kurtarmaz.

Şahinkaya olayı önemli. CASA denen İspanyol marka kalitesiz uçaklarının sklandalı, uluslar arası boyuta taşındığı için duyuldu. 12 Eylül rejimi  ve merkez medya da unutulması için çabaladı. Şahinkaya ile ilgili tek skandal, CASA olayı da değildir. Darbeden hemen sonra, o zamanlar bir kamu kuruluşu olan Petrol Ofisi istasyonlarının tamamnının Kale Seramikle döşenmesi de unutuldu. Üstelik Uğur Mumcu'nun yazdıklarına göre Tahsin Şahinkaya, İbrahim Bodur'a ihale vermeye daha albay rütbesindeyken başlamış. Diğer MBK (Milli Birlik Komitesi, Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının adı) ve o yıllarda sürekli yönetim kurulu üyesi, banka müdürü, şube müdürü falan olasn subayların da mal varlıkları şaibelidir. Zira o dönemde subaylar, müzelerdeki resimlere bile el koymuşlar ve bazıların kaybetmişlerdir. (  https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/hediyelesmede-eski-turkiye-ve-yeni.html ) 

9)Medyayı kontrol etmek: Bunu  9. madde yaptığına inanamıyorum. Napolyon bile, gazeteleri kontrol edemezsem, üç ay iktidarda kalamam dememiş miydi? 1980-1985 arası çocuk hikayelerinin %80.'den fazlası, büyüklerin sözünü dinlemeyen çocukların başına gelenlerle ilgilidir. Yani iktidarlar basını o kadar yoğun kontrol ederler. İlk çağlarda medya ya da basın, şairlerdi. Okuma-yazmanın az olduğu yıllarda insanlar ezberlerinde çok fazla şiir ezberlerdi. Devlet adamları, yöresel derebeyleri, şairleri ve saz aşıklarını maaşa bağlardı. Aşıklar,  zengin birinin oğlu öldürüldüğünde ağıt yaktıklarında, ağıt güzel olmuşsa, bahşişi avuç avuç, alırlardı. Çünkü iyi bir ağıt, dillere dolandıktan sonra sanıkların affedilmelerini engeller, idamına sebep olur, yıllarca unutulmamasını sağlardı.

Toplumu medyasız bırakmak ya da bağımsız medyasız bırakmak da önemli bir iktidarda kalma yoludur. Osmanlının yüzlerce yıl matbaayı yasaklamasının hat esnafı olduğu palavrasına inanmayın. Fatih Sultaan Mehmet, daha o zamanlar bu makinenin yeni fikirleri hızla yayacağını anlamıştı. Aslında matbaa ve benzeri makienelerin geçmişi çok eskidir. Mesela Ankara'nın Beypazarı ilçesinde halen yaşatılan ıhlamur baskı tekniği ile askerlerin, özellikle de üst düzey konutanların, padişahların ve şehzadelerin elbiselerine Kuran ayetleri ve hadisleri yazılırdı. Bu baskıya ıhlamur baskı denmesinin sebebi, baskı kalıplarının genelde ıhlamır ağacından yapılmasıdır. Gutenberg'den altı yüz yıl kadar önce Çinliller, 8. yüzyılda matbaayı yapmışlardı. Avrupa'da aydınlanma, daha 1470'lerde el yazması kitap bulmayı imkansız hale getirmişti.

Osmanlıda ve Cumhuriyette basın hep kontrol altında tutuldu ya da tutulmaya çalışıldı. Sadece Osmanlıda değil, tüm dünyada böyle oldu. Dünya genelinde çoğu ülkede klasik basın (radyo-tv-gazete-dergi), iki buçuk holdinge bağlıdır. Dönem ve devir değiştikçe, basın patronları da değişir. Bağımsız medya ise hiç istenmez. 1999 yılında, Şehriban Coşkunfrat adlı kızın, arkadaşlarınca öldürülmesiile basın devasa bie Satanizm (şeytana tapma) yaygarası kopardı. Aslında ülkemizde Satanizm o yıllarda pek yaygın değildi. Çıkarılan yaygaranın hedefi, o yıllarda yeni yeni geişmeye başlayan fotokopi medyası diyeceğimiz, İstanbul, Kadıköy'de, Akmar pasajı etrafında toplanmış dergilerdi. Henüz bir okuyucu tabanları yoktu ama potansiyel gözüküyordu. Gazete-dergi dağıtımındaki tekel de böylece kırılabilirdi. Bir fırtına ile yok edildi.

Sonraki yıllarda teknolojinin gelişmesi ile bağımsız-muhalif medyanın çoğalması,RTÜK ve benzeri kurumlarla rağmen  sürdü. Osmalıda da, 2. Abdülhamit'in ağır sansür ve muhbir ağına rağmen muhalif  medyanın çoğalmasına engel olamadı. 1997'den sonra da önce internet, sonra sosyal medya geldi ve gelişti.

Ben de bu yazıyı bloger'da, yani sosyal medyada yazıyorum. Devletler ve zenginler, bu alanı da kontrol etmek istiyor, kişleri yönlendirme ve algoritma yollar ile bunu yapmaya çalışıyor ve belki de biraz başarılı oluyor. Ancak gene de birileri yeni fikirleri üretiyor , yazıyor ve az da olsa okutuyor.

10)Erkenden ölmek: Bir diktatör ya da liderin çok yaşayanı makbul değildir. Bir sistem, kurucusu öldükten bir süre sonra yıkılırsa, en azından kurucusu rezil olmamış olur. Bir zamanlar elini öpenlerin, onu ezmek ve yok etmek için nasıl koşuşturduğuna şahit olur. Kaddafi ve Saddam, bunun için yeterli örneklerdir.

Diğer yandan erkeın ölen kişi, gerçek yüzü görülmeden ölmüştür. Alparslan Türkeş, 1995 seçimlerinden önce ölseydi, gerçek bir efsane olarak ölecekti. 1995 seçimlerinde dünürü, dişçisi, ve doktoru başta olmak üzere, parti teşkilatlarının istemediği kim varsa aday gösterip,  milletvekili bile olmadan ölmesi, en azından benim gözümde, zamanına buna hayran olarak ne aptalım fikrine sahip olmama sebep olmuştur. Bence ölümünden sonra oğlu Tuğrul'un genel başkan olmamasının ikincil sebebi budur. (Birinci sebep, olaylı kongrede olayları başlatan, dönemin Ülkü ocakları başkanı Azmi Karamahmutığulları'dır.) 

Bazı kişiler de zamanına ölselerdi, efsane ölecek, haklarındaki iddialar da hiç umursanmayacaktı. Mesela Nazlı Ilıcak, 2013 Aralık ayından, daha doğrusu  17 Aralık 2013'den evvel ölseydi, her seviyede okullara, meydanlara adı verilecek, adına gazetecilik ödülleri verilecekti. 12 Eylül ve 28 Şubat diktalarına nasıl karşı geldiği hep hatırlanacaktı. 15 Temmuz öncesi açıkça darbe çağrısı yapınca, demokratlık maskesi düştü. (Onunla beraber Çetin ve Mehmet Altan başta olmak üzere, tatlı su Liberalllerinin de maskesi düştü.) Süleyman Demirel'de, 28 şubat 1997'den önce ölseydi, bir demokrasi kahramanı olarak ölecekti. 1978 Aralık ayınca, Maraşta kan gövdeyi götürürken, bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz dediği unutulacak, el sıkışmadığı solla, yıllar sonra koalisyon yapması hatırlanacaktı. Temel oy kitlesinin erimesi sonucu, tekrar seçilemeyeceğini anlayınca, ortalığı karıştırması ve türbanlılar okumak için Suudi Arabistana gitsin gbi sözleri yüzünden, tüm ülkenin nefretini kazanarak öldü.

Pek çok diktatör, ölümünden hemen sonra düşer. En bariz olanı Stalindir. Daha cesedi soğumadan adı, kanunları ülkeden silinmeye başladı. Hayatta kalan kızı da A.B.D'ye göç etti. Bazılarının düşmesi için, ölümü üzerinden zaman geçmesi gerekir.

İspanya diktatörü Franko için bu yaklaşık elli yıldır. Ölümünden sonra elli yıl boyunca anıt mezarı kaldırılamadı ve İspanya'nın çeişitli bölgelerindeki halkın Franko ailesine gönüllü bağışladığı mülklerin tekrar devletleştirilmesi ve Franko'nun anıt mezarının sökülmesi ve geri aile mezarına taşınması, yuvarlak rakalma elli yıl aldı. Bu süre içinde İspanya demokrasiye geçti ve Sosyalist parti on dört yıl tek başına iktidar oldu.

11)Savaş veya iç savaş çıkarmak: Falih Rıfkı Atay, Birinci Dünya Savaşına girme nedeni olarak hazinenin boş olmasını, maaş bile verilememesini söyler. Almanlardan alınan altın marklar, maaşların verilmesini sağlamıştır. Savaş ya da iç savaş, ulusun ya da taraftarlarınızın sizin etrafında kenetlenmesini sağlar. Öte yandan savaşı kazanacaksınız diye bir şey yoktur. Savaşı iki şekilde kaybedebilirsiniz. Biri düşmana gerçek anlamda yenilerek, diğeri de Pirüs zaferi kazanarak. Pirüs zaferi, Yunanistan'ın Epir bölgesinin kralı Pirusa'nın neredeyse tüm ordusunı kaybederek, Romalılara karşı kazandığı bir zafere atıftır. Kendisi ölen askerlerinin çokluğuna bakıp, tanrıalra bir daha böyle zafer vermemesi için yalvarmıştır. Duası kabul olmuştur ki, iki yıl sonra Epir, Romalılar tarafından işgal edilmiştir.

Bu yüzden pek çok savaş, aslında her iki tarafın da yenilgisidir.  Mesela 1514 Çaldıran savaşı, bir Osmanlı zaferi olmakla beraber, Osmanlı o kadar çok asker, özellikle de Yeniçeri kaybetmiştir ki, tüm İran'ı işgal etmeyi göze alamamış, Tebriz'i işgal ettikten sonra geri dönmüş, sonraki yıllarda da Van'ın ötesinde kalıcı olamamış, Anadoludaki gayrı müslüm ailelerden de Yeniçeri ocağına devşirme alınmasına karar vermiştir. 93 Harbi de bir Rus zaferidir. Ruslar, doğuda Erzurum, batı da Yeşiköy'e kadar gelmiş, Rus generalleri, koca Osmanlı padişahını ateşkes yapmaya ayağına çağırmışlardır. Oysa bu görkemli zafer, Rusya'ya o kadar pahallıya mal olmuştur ki, çöken ekonomi sınıf savaşına ve 1917 Ekim devrimine sebep olmuş, Rusya'yı yöneten Romanov iktidarı, Osmanlı iktidarından daha evvel ve daha hazin sonla yıkılmıştır.

Bu yazı, pek çok konuda tekrarlarla dolu oldu. Konunun genel yapısı için gerekliydi. Gerçkte düşmektense, inmek daha iyi ama inmek, düşmek kadar zordur.