momento cades etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
momento cades etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2023 Pazar

DÜŞECEĞİNİ HATIRLA- Memento cades (2-DÜŞMEME TEDBİRLERİ)



 Düşmek kaçınılmazdır demiştim. Gene de insanlar düşmemek ya da düşmeyi ertelemek için çeşitli tedbirler alırlar. Ben de bu tedbirleri ve ne kadar işe yaradığına bakmaya çalışacağım.

1.Korku, baskı ve terör: En çok kullanılan yöntemdir. Size muhalif olanı öldürün, katledin, hapse atın falan filan. Tabi bunu yapmanızın da bir sınırı var. Fazla baskınız, insanların size karşı nefretini arttırır. Bu yüzden arada bir iyi yüzünüzü göstermeli, en azılı muhaliflerinize bile şefkatinizi göstermelisiniz. Bu sadece sizin imajınızı düzletmekle kalmaz, size muhbir ve yeni yandaş kazandırır.

2.Muhbir ağı: Muhbir ağı denilince ilk akla gelen 2. Abdülhamit'de olsa, bu tarih boyunca vardı. Abdülhamit, bu muhbir ve jurnal ağını kurumlaştırmıştır. Hani Bulgaristan'a hurda kağıt diye satılan tonlarca Osmanlı arşivi var ya. İşe arşiv, bu jurnallerdi ve hatta Abdülhamit sonrası İttihatçılar ve öncesinde de bolca ihbar vardır. Bu ihbar ağı, baskı toplumlarında, toplumsal ahlakı en çok çürüten şeydir. Bir zaman sonra insanlar, içlerindeki gizli nefret ve kıskançlıkları, asıllı ve asılsız ihbarlarla giderir. Diktalar yıkıldıktan sonra geriye açıldığı zaman tüm toplumu birbirine katacak kocaman bir arşiv kalır. Atatürk'de muhtemelen bu arşivi hurda kağıt olarak sattı.

Aslında muhbirlik Türklerde çok eskidir. Nizamülmülk'ün Siyasetname kitabında, dış istihbarata ait bir öğüt yoktur ama vali ve benzeri görevliler arasında isyan ve düşmanla işbirliğine karşı muhbirler bulundurulması gerekliliği anlatılır.

3.Muhaliflerinizi satın alın. Bu bir Osmanlı geleneğidir. Celali isyanlarının aralıksız yüz yıl, aralıklarla da iki yüz yıl kadar sürmesinin bir sebebi de devletin sık sık asilerle uzlaşması, onları Balkanlara akıncı, vali ve Girit savaşına falan göndermesiydi. Yayla İmamı Tarihi adlı kitap, Girit fethine gönderilen Celalilerin, nasıl kaçtığını ve Venediklilerin koca Osmanlı gemilerini kolayca almalarını anlatır. Celali İsyanları bitse de Osmanlı, dağa çıkan eşkiyalara sık sık af çıkarmaya, İstanbul kabadayılarını  polis başkomseri yapmak gibi icraatlarda bulundu. Abdülhamit'de muhaliflerini sık sık satın alır ya da korkutarak kendi saflarına çekerdi. Teodor Kasap'ı şahsi kütüphanecisi yapıp, ona roman çevirileri yaptırmıştı. Namık Kemal'i, önce Magosa zindanına mahkum, sonra Magosa'ya mutasarrfı (Kaymakam), sonra da Sakız mutasaraffı yapmı, son yıllarında da Namık Kemal o aşırı muhalif tavrından vazgeçmişti. Rahmetli biraz daha yaşasaydı yandaş bile olabilirdi.

4.Kendiniz kutsayın, uüceltin, metafizikleştirin. Firavunlardan beri işe yarayan sistemdir. O kadar işe yarar ki, tarihte en uzun süren rejim, firavunluk olmuştur. Neredeyse üç bin yıl sürmüştür, hatta belki daha fazla. Yazının daha ilk icat edildiği milattan önce üç binli yıllardan, milattan önce ellilerde Roma işgaline kadar aralıklarla sürmüştür. Fakat bu sizi yanıltmasın. Bu süreçte otuz üç ayrı firavun sülalesi hüküm sürdü. Halkın ayakları altında linç edilen firavunlar oldu. Firavun sülalelerinin bazıları Sudanlı, yani siyahi, bazıları da Libyalıydı.  Aslında bu süreç içerisinde, gerçek iktidar Amon rahipleri denen din sınıfının elindeydi. Benzeri bir rejim de, şu anda Japonya'da devam eden rejim. Bizim imparator dediğimiz Japon Meijiliğinde de meijiler, firavunlara benzer bir kutsallık halesi ile çevrili. Halen de meiji ile ilgili protokol farklı.

Bu kutsallaştırma hep oldu, özellikle de devletin egemenliği zayıfladığı zamanlarda. Orta çağlar boyunca Avrupa krallarına Papalar ya da kardinaller tac giydirdi, papalar bazı kralları afaroz etti,  hatta Kutsal Roma (Alman) imparatoru 4. Henrich, afedilmek için papanın yanına yürüyerek gitti. Hatta meşhur Makyavel, Türklerde şeyhülislam padişaha bağlı, padişah kızarsa kafasını uçuruveriyor (gerçekten de Osmanlı tarihi boyunca idam edilen şeyhülislam sayısı, sadrazamdan fazladır), biz kardinallerin karşısında titriyoruz. Bizde de din, devlete bağlı olmalıdır, demiştir. Şu anda Avrupa'nın Protestan kuzey krallıklarında (İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka) kilise doğrudan krala bağlıdır.

İslam dünyasında da krallar kendilerine seyfullah (Allah'ın kılıcı), hıfzullar (Allah'ın gölgesi), halife  gibi kendilerine unvanlar vermiştir. İşin doğrusu bu unvanlar da işe yaramamıştır. İslam tarihi tahttan indirilen, linç edilen halifeler, padişahlar, Hristiyan tarihi de papalarla doludur.

 5.Halkı cahil bırakın: Geçenlerde sosyal medyada Mahmut Esat Bozkurt'a ait olduğu söylenen güzel bir söze denk geldim. Madem bu Arap alfabesi bu kadar kutsaldı, neden halka öğretilmedi bunca yüzyıl? Osmanlıda okuma-yazma oranı hiç bir zaman yüzde on beşe ulaşmadı. Türk halı zaten o yıllarda okuma-yazma bilmiyordu. Kadınlarda okuma-yazma oranı binde dörttü, binde. Kaldı ki şu anda yüzlerce Kuran kursu, İmam Hatip lisesi, Osmanlıca bilen eleman yetiştirebiliyor mu? Tarih ve Türkoloji mezunarı dört dönem Osmanlıca okudukları halde, Osmanlıcaya hakim olamıyorlar. Çünkü Osmanlıca diye tek bir dil yok. Arapça, Farsça ve son dönemlerinde de Fransızca ve İngilizce'den özentilerle ileri derecede bozulmuş bir Türkçe var. Sorun sadece alfabe değil, alfabe kendi başına bir sorun. Bir kere Kuran alfabesi ya da yazımı ile aynı değil. Esre, ötre gibi pek çok işaret, belli bir dönem Osmanlıcasından sonra yok. Tanzimatla matbaa yaygınlaşıncaya kadar noktalama işaretleri de yok. Kaldı ki el yazısı Osmanlıca, çok kuralsızlıklar içeriyor ve bazen o yazıyı okumak için, o yazıyı yazanı tanımak gerekiyor. Mesela elif ya da dal gibi bazı harfler, bir sonraki harfle birleşmiyor ama mektuplaşan kişi birleştirmiş. Alfabe dışında başka bir problem de, kelimelerin anlamları. Mesela hasta, Farsça yorgun demek, hastane de otel. Farsça ya da Arapça'dan, hatta batı dillerinden alıp, farklı anlamlar verdiğmiz pek çok kelime var. Mesela İngilizce İngilzce meeting, toplantı demeke, Türkçe'de kitlesel meydan gösterisi. Osmanlıca'da da o kelimeyi hangi anlamda kullanıldığını anlamak için, metnin bütününe bakmak gerek, mesela sümük kelimesi, kemik, dil kelimesi kalp anlamından kullanılmış olabilir.

Osmanlı alfabesi ve dilindeki bu çelişkilerin sebebi, Osmanlı devletinin bir eğitim politikası olmamasıydı. Osmanlı için eğitim, elit eğitimiydi. Bu tarih öncesine, Asur, Babil'e kadar dayanır. Platon bile, Devlet kitabında, köle sınıfına sadece el becerisi öğretilmesi gerektiğini,  okuma yazmanın kölelere yasaklanması gerektiğini söyler. Gazali, felsefenin, matematik dahil konularının, halkın kafasını karıştırdığını ve sadece din alimlere öğretilmesi gerektiğini yazar. 

Osmanlı da, sistematik olarak halkı cahil bırakmıştır. Matbaayı yasaklamasının sebebi de budur. Matbaa için, hattat esnafını suçlamak, çok zavallıca bir durumdur. Fatih muhtemelen matbaanın yeni fikirleri hızla yayacağını biliyordu. Osmanlıya matbaa, gerçek anlama ancak Tanzimattan sonra geldi. İbrahim Müteferrika'nın ve sonraki amatör matbaacıların matbaalarının çok bir önemi yoktur. Osmanlıdan sonra cumhuriyet döneminde de Osmanlı kökenli aydınların cahil halk aşkı devam etmiş, Cüneyid-i Bağdadi'nin Nişaburlu okuma bilmeyen kadınların imanı gibi, cahil insanların ferasetini övmüştür. Cumhuriyetin ilk yıllarında da, sağcı akademisyenler de koro halinde Tuba ağacı nazariyesi diye ötmüştür. Bu teoriye göre milli eğitimin bütçesini, okuma-yazmayı arttırmak ya da köylere okul yapmaya harcamak yerine, çok iyi eğitilmiş, deha gençler için bir elit eğitime harcanmalıdır. Bu yüzden köy enstitüleri çabucak kapatılmış, Demokrat Parti iktidarı ile uzun yıllar köy okulları ihmal edilmiş, okuma-yazma oranlarının düşüklüğü  pek önemsenmemiştir.12 Eylül darbesi olduğunda ülkede okuma yazma halen çok düşüktür. Darbe yönetimi de geniş çaplı bir okuma-yazma seferberliği başlatır, kırklı, ellli ve daha yaşlı pek çok insana okuma-yazma öğretir.

Gene de Türkiye tarihinin en okuma düşmanı rejimi 12 Eylüldü. Tonlarca kitabı yasaklayıp, hurda kağıda gönderdiği yetmiyormuş gibi, kitapları bir suç aleti yaptı. Ülkenin tek kanalı olan TRT, yıllarca ana haber bülteninde, bazıları klasik olmuş kitapları, suç unsuru olarak gösterdi. Seksenli yıllar Türk yayımcılığı için tam bir kabus olarak geçti. Bir ara TÜYAP İstanbul kitap fuarı hariç, ülkedeki tüm kitapların üçte biri Ankara'da satılıyordu. Bazı yayınevleri yıllık satışlarının yarıdan fazlasını 2 haftalık TÜYAP İstanbul kitap fuarında satıyordu. O yıllarda pek çok kişi okuma-yazmayı tabelalardan öğrendi.

Şu anda da Dünya'da, Komünist ya da eski Komünist ülkeler haricindeki diktatörlüklerin, uzun süreli iktidar ve saltanatların cahil halka borçludurlar.   Tüm dünya Müslümanlarının %55'nin okuma-yazma bilmediğini bizzat cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, bizzat kendisi söyledi.

(Yazı fazla uzadı, ikiye bölüyorum.)

11 Aralık 2022 Pazar

DÜŞECEĞİNİ HATIRLA- Memento cades (1-DÜŞMEK NEDİR VE KAÇINILMAZDIR)



 Romalılar, Momento Mori demişlerdir, yani öleceğini hatırla. Oysa insan hep öleceğini hatırlar. Bu yüzden cennet, uçmak ya da valhala'yı icat etmiş, devasa anır mezarlar, türbeler, anma günleri, anma törenleri falan icat etmiştir. Daha yazının ilk çağlarında, cesedini mumyalatmıştır. Tarihin her devrinde, bir amaç uğruna ölüm yüceltilmiş ya da ölüm sonrası cennet ile ödül vaad edilmiştir.

İnsan ölümden korkmaz, gerçek budur. İnsan ölümdeca bu kadar çok sabaş olmaz, savaşlada bu kadar çok insan ölmezdi. İnsanın korktuğu, Türkçede genel anlamda düşmek dediğimiz şeydir. Türkçe'de sadece yürürken, koşarken, attan, gökten ve benzeri yerlerden isteksizce yere inme ya da çakılma işlemine düşmek dediğimiz gibi, her türlü mal, para, değer ve itibar kaybına da düşme denir.  İnsanların asıl kokrktuğu budur ve bu yüzden savaşlarda ölümden korkmaz. Düşeceğine, ölmeyi tercih eder.

İnsanların ölümden korkmama sebebi, ölümün kaçınılmaz ve belirsiz oluşudur. Elbette bir günün, bir zamanında öleceğizdir.  Bunun geç olmasını dilesek de,  bunun için çabalasak da, her an, her zaman ölebilirizdir. Korkunun ecele faydası yoktur, ecel gelmiş cihane, baş ağrısı bahanedir. Sabaha çıkacağımız belli değildir. Öyleyse yapmamız gerekeni yapmalı, ayakta ölmeli, düşmemeliyiz. Düşmemek için her çabayı göstermeliyiz.

Bilmediğimiz şey, düşmek de kaçınılmazdır, ne zaman düşeceğimiz belirsizdir. Kaçınılmaz bir günde ve eninde ve sonunda, nasıl öleceksen, paramız, makamımız, servetimiz, mülkümüz ve saltanatımız düşecektir. Bu saltanat, para, makam, mal ve mülke dayanan itibar da çökecektir. Bunun için aldığımız tedbirler, çırpınmalarımız boşunadır.

Benito Musolini muhtemelen muzaffer bir lider olarak hasta yatağında, mesut ve başarılı bir lider olarak, halkını yasa boğarak öleceğini, büyük bir törenle, belki de Papalıkla anlaşarak kurduğu Vatikan'da düzenlenecek, devasa kitlelerin katılacağı törenle, devasa bir anıt mezara gömüleceğini düşlüyordu. Her ölüm yılında törenlerle anılacak, öldüğü dakika saygı duruşunda bulunulacaktı belki de. Oysa bir Partizan lideri tarafından yargılanacağı, cesedinin baş aşağı asılıp, cesedine türlü darbeler ineceğini, üzerine tükürülüp, işeneceğini, mezarının yıllarca yeri belli olmayıp, yıllar sonra ailesine verileceğini falan düşünmemişti. Ya da Hitler, sığınağında ve Sovyet askerleri yaklaşık iki yüz metre ötesindeyken intihar edeceğini düşünmemişti muhtemelen. Cesedine, Mussolini'nin cesedine yapılacaklar yapılmasın diye yakılmasını istedi.

Hitler ve Mussolini, ölmeden devrilmenin acısını yaşadılar. Onlar bir savaşa girdi ve kaybetti. Osmanlının, İngiliz ve Fransızların, Rusların ve diğer milletlerim yüz, yüz elli yılda kurdukları imparatorluğu, en fazla on, on beş yılda yapmaya karar vermişlerdi. Çavuşesku ise, kaybedilmiş bir savaşı anlamadığı için düştü.Sovyetler Birliği dağılmıştı ve sözde bağımsız doğu Avrupa ülkelerinde iktidarlar değişirken, kendisi aynen kalacağını sandı. Romanya, Çekostovakya'nın 1968'deki işgeline ve 1984 Los Angeles olimpiyatları boykotuna katılmadı diye, Sovyetler olmadan dayanacağını sandı. Sonuçta mezarı halen belli değil.

Bazı liderler, öldükten sonra düşerler.  Stalin, öldükten hemen sonra düştü. Nazım Hikmet bile ardından, taştan dı, kağıttandı, çeliktendi, bir gece aniden üstümüzden kalktı diye şiir yazdı. Franko ise, ölümünden sonraki elli yıl bouunca parça oarça düştü. O devasa anıt mezarını, on dört yıllık kesintisiz sosyalist parti egemenliği bile yıkamadı. Pek çok kamu mültü, Franco'nun ailesinde kaldı. Mezarının aile mezarlığına taşınması ve kendisine şehir halkları tarafından hediye edilen mülklerin kendisinden geri alınması için, ölümünden elli yıl geçmesi gerekti.

Bazen de ideoloji tümden olür, 1990'da Sovyet Sosyalizminin başına gelen tam da buydu. Halbuki Sovyet Sosyalizmi, Rus Çarlığını ve Nazi iktidarını düşürmüştü. O yıllarda Türkiye'de üç kuruş para kazanmak isteyen Rusların ve şimdilerde eskiyen doğu bloku ülkelerin insanların halini hüzünle hatırlarım.

Siyasi partiler ya da oluşumlar için düşmemenin yolu pek yoktur. İktidar sahipleri, kurucu liderlerden sonra ideolojiyi yaşatmak için zorbalığa uğradıkça, düşüşün şiddetini arttırırlar. İktidarı uzatırlar mı, uzatmazlar mı, bilemeyeceğim. Eğitimsiz ve örgütsüz toplumlarda, böyle şeylerle iktidar oynunu uzatılabilir belki ama kaç yıl ya da kaç dakika? Toplumun karmaşık dinamikleri içinde buna kesin cevap veremeyeceğim. Eğitimsiz ve cahil toplumlarda iktidar süresi uzayabilir ama Kaddafi gibi kalaşnikof tüfeğin ısınmış namlusuna muhattap olma ihtimali de vardır. İşin doğrusu düşmüşe acınılmaz. İktidar partisi, ciğercinin kedisi, muhalefet partileri, sokak kedileridir. 

Bu düşme kaçınılmazsa, kendiniz inmelisidizdir bu tahttan. CHP tarih boyunca, ülkeyi kurup, ihtilal yaptığı halde, kendi isteiği ile iktidarı bırakan tek partidir. Hemen 1846 seçimlerini hatırlatan olacaktır. Ben de diyeceğim ki, 1946 seçimlerinden sonra bombalar patlamadı, Demokrat Parti ve yandaşları tutuklanmadı. CHP, Rus komünist partisi gibi, seçkoymadı.im ne olursa olsun, kendisinin iktidar olacağına dair bir maddeyi anayasaya koymadı.  Demokrat partinin mallarını kamulaştırmadı. 

Demokrat parti, tüm bunları yapmasına rağmen bir darbe ile iktidardan düştü. Menderes orduyu, gençliği ve kendisine muhalif unsurları çok küçümsemişti.

(Yazı çok uzayacak, bu yüzden burada kesiyorum)