rüşvet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüşvet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2026 Cuma

KENANİZM NEDİR?3YAĞMA

 


Mürevefa başbakan Mesut Yılmaz, en büyük yolsuzluklar, askeri yönetimler döneminde olur, demişti. Darbe dönemleri, demokras,ye balans ayarı diye küçümsenecek dönemler değildir. 12 Eylül, en etkili cuntadır ve en büyük yağma bu dönemde yapılmıştır. Bu yağmaları bildiğim kadarı ile sıra ile yazacağım.

Önce Eylül 2019'da yazdığım bu yazıyı okuyın derim:

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/hediyelesmede-eski-turkiye-ve-yeni.html

1)Devlet Resim ve Heykel Müzesi: 12 Eylül rejimi, en büyük ve belki de geri dönülemez zararı, devlet resim ve heykel müzesine verdi. Müze kullanılamaz ve ziyaretçilerine bir şey veremez hale geldi. Ordunun üst düzey generalleri, müzenin resim kolleksiyonunu, kendi malı gibi kullandı. Pek çok resim, önce generallerin komuta odaları, sonra bu komutanlığı kullanarak elde ettikleri kamu kurumlarının makam odalarını süslemek üzere; heykeller de kurumların bahçelerini süslemek üzere, müzeden alındı. Yıllar sonra pek çok resim ve heykel kayboldu. Bazıları halen kayıp ve bazılarının bir fotoğrafı bile yoktur. Bu generaller sürüsüne, 2010'daki meşhur referandumda bile bu olayın söz konusu bile edilmedi. Sonuçta Devlet Güzel Sanatlar Müzesi, Ankara'yı ziyaret edenlerin gezme listesinden çıktı. (Merak edenler için, Samanpazarı'nda, tairihi Ankara Lisesi'nin yanında ve kapatılan Numune hastanesinin karşısından girebilirsiniz; Atatürk'ün mozolesinin uzun yıllar kaldığı Etnografya Müzesi ile yanyana.) Müzeye eser bağışı kesildi, bir kaç sene sonra bir politikacı yada bir bürokratın duvarını süsleyecek bir eseri, kim, neden müzeye bağışlasın? Devlet de eser alımı yapmadı. Makam sahipleri çok istiyorsa, kendi makam odalarına resim alabilirdi.

2)TEKEL ve eşantiyonculuk: Tekel özelleşmeden önce muhteşem bir kurumdu, ciddi de kar ediyordu. Özelleştirilmesini bekleyen burjuvalarının ağzının sularını akıtıyordu. Bu şirketlerin ucuza satılmaları ve yok edilmeleri içimn zarar etmeleri ya da karları düşmeliydi. Özelleştirme çılgını Turgut Özal'a hazırlık yapılmalıydı. Bunun içinde yapıalcak en zırva iş yapıldı. TEKEL'in başına emekli bir albay getirildi. O albayın da aklına, darbenin belkemiği beş kuvvet komutanına TEKEL ürünlerinden bir yılbaşı sepeti hazırlamak geldi. O dönemde TEKEL'in devasa bir ürün yelpazesi vardı. On çeşitten fazla, her sene sayıları artan sigara türleri, üç-dört çeşit rakı, cin, din tonik, Ihlara marka brendi ve Ankara marka viskinin de dahil olduğu alkollü içecek türleri, bir sürü çeşit (altın, çilek, muz, nane ve aklınıza gelebilecek bitki türlerinin likörü) likör vesaire... Bu markaların çoğu bugün yok. Genç kuşak yerli viskiyi bile bilmiyor. Bu muhteşem hediye sepeti, beş kuvvet komutanıyla kalmadı.  Hemen diğer üst rütbeli subaylar ve bürokratlar da istedi. Bir ara tahminen on beş bin ve daha fazla kişiye (çoğu Ankara'da) bu muhteşem yılbaşı kolisi gönderildi. Turgut Özal ve sonraki hükumetler döneminde koli gönderilen memur sayısı arttı. Özal'la başlayan, alkol ve tütün ürünlerine sürekli artan vergiler furyasıyla, bu paketin değeri arttıkça arttı. Bu hediyeyi alan bazı memurların, bir yıllık maaşı kadardı. TEKEL'in özelleşmeye başlamasından (parça parça oldu bu özelleşme) bir ya da iki yıl öncesine kadar devam etti. Pek çok memur, TEKEL'i aradı, benim paketim gelmedi diye. Bu paketlerin PTT masrafı bile (Bu kadar çok kargo şirketi yoktu o zamanlar, PTT koli vardı genelde) bile astronomikti.

  Bu olay, basit bir yalakalık olayi olarak başladı, TEKEL'i bilinçli olarak düşük karlı gösterme çabası olarak devam etti.  Sonra da TEKEL özellleşti, yerli viski, brendi, puro ve pek çok ürün piyasadan silindi. TEKEL, kamu pyunun gözündeki örnekti. Pek çok kamu kuruluşu bu tür taktiklerle soyuldu, peşkeş çekildi.

3)Liyakat ve makamlar: Emekli general ve albaylar, kamuda ve özelde pek çok yüksek makamı işgal etti. Özellikle o dönem henüz özelleştirilmemiş kamu kuruluşlarının ve bankalarının yönetim kurulu üyelikleri ve o zamanlar genel müdürlük denen başkanlıkları (CEO), hep emekli subayların elindeydi. 1983 Mart seçimlerine kadar cunta, ülkeyi brfiil yönetti, seçimlerden sonra da hemen bırakmadı, başbakan Turgut Özal'dı ama cumhurbaşkanı halen Kenan Evren'di. Askerlerin etkisi 1987'de Özal ve Evren'in paşalar opreasyonu denen bazı orgeneralleri emekli etme operasyonuna kadar kuvvetliydi. Bu olaydan sonra ülkede bir daha darbe olmaz dendi ama 1998 28 Şubatı herşeyi değiştirdi.

4)Rüşvet ve zimmetin alenileşmesi: 12 Eylül rejiminde pek .çok yolsuzluk, kamuoyunun gözü önünde aleni olarak gerçekleşti. Bir tanesini ocak 2018'de yazmışım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/casa-olayi-nezihtavlas-aslndabloga.html

Tüm dünyayı saran CASA uçakları olayı, Türkiye'yi pas geçti çünkü Tahsin Şahinkaya, artık cuntanın önemli lideriydi. Kendisi, İngiliz TİME dergisine göre, dünyada yaşayan en zengin on generalden birisiydi. Şahinkaya'yı savunmak, dönemin gazetelerine düştü. Öncelikle Ege-İzmir gazetesiyken, birdenbire ülkenin en yüksek tirajlı ikinci gazetesi olan Sabah (sonradan ATV ile birlikte), Simavi kardeşler (Erol Simavi ve Hürriyet Grubu; Haldun Simavi ve Günaydın Grubu), Aydın Doğan ve Milliyet Gazetesi, canhıraş bir şekilde, paşalarını savundu. Bu savunmalarına rağmen Simavi kardeşlerin Türk basın hayatındaki yeri artık boştu, kalemleri kırılmıştı; sadece infazları için doksanlar beklenecekti. Günaydın grubu tarihten silinecek, Hürriyet Grubu da Aydın Doğan'a devredilecek, Doğan Grubu, yazılı basının %60'ını elinde tutacaktı. Gene de Erol Simavi'nin hakkını yememeliyiz; Oğuz Aral ve Gırgır dergisini 1989'a kadar tüm baskılara rağmen korudu. Ben Şahinkaya'ya döneyim. CASA, Şahinkaya'nın tek vukuatı değildi. Kendisi albaylığından itibaren İbraihim Bodur ile tanışık, onlara dünür ve ortaktı. Dünürleri kar etsin diye, o zamanlar bir kamu şirketi olan Petrol Ofisi'nin tüm benzinlikleri, Kalebodur marka seramiklerle kaplandı. Devlet bütçesini yağma, o kadar korkusuzcaydı.

Dönemin paşalarının çoğu Libya'da, karlı işlerde müteahit veya taşeron oldu. Generaller, Albaylar ve daha pek çok kiliti konumdaki subay, emekli olup, hem devlet kurumlarında, hem de özel sektörde yüksek maaşlı işlere girdiler. O zamanlar 12 Eylül öncesine dönersiniz, iç savaşı biz bitirdik falan diyerek, bu yağmayı meşrulaştırdılar. Pek çok general, TÜSİAD'ın holdinglerinde, çalışanların lastik damga dediği yönetim kurulu üyelikleri ve banka şube yöneticilikleri yaptı.

Böyle yazılar yazıyorum, çünkü hafıza tazelenmeye muhtaçtır.

13 Şubat 2025 Perşembe

SİGARA VE KURTLAR VADİSİ



 Kartaltepe'de, 78 insanın öldüğü facia, nereden tutsak elimizde kalıyor. Cehaletin ve vahişiliğin elinden, zenginliğinizle de kurtulamayacağınızı göstermiştir. Geceleği bin  yuro ve daha fazla olan otelde bile ölüm sizi bulabiliyor. Ölen insanların çoğu, yüksek ücretli ve uçurum manzaralı üst katlardaydı ve süit denen, bir kaç odadan oluşan bu birimlerin ücreti, hele de yarıyıl tatilinde zirvede, belki de iki bin yurodan fazlaydı. Bu paranın tam pansiyon olduğunu varsaysak bile, öğle yemeği ve mini barlara dadanan çocukların harcamaları ile faturalar kabardıkça kabarır. Otellerde lokanta kısmı genelde giriş katında olur, gelen-geçen de yesin diye ama bu otelde üst katlardan birine konmuş ki, yüksek ücret veren müşteri memnun olsun. Otel tam bir doğulu ahlaksızlığı anıtı. Hani diyorlar ya, batının ahlaksızlığını almayalım; önce doğunun ahlaksızlığından kurtulalım. Gösteriş zirvede ama güvenlik sıfır. Otelde Michelin yıldızlı aşçı (rahmetli Eslem Uyanık) bile var ama duman sesnsörü ve yağmurlama yok. Bu Michelin yıldızını, aynı isimde lastik firması bazı lokantalara ve aşçılara veriyor ve en ufak hatada geri alıyor. Otel sahibi aylık gelirim yüz bin lira demiş ama o parayla Michelin yıldızlı aşçı çalıştıramazsın. Muhtemelen yazın çok daha fazlasını alıyordur ve 21 yaşında çalışmayacağım da, başka ne zaman çalışacağım diye kış sezonuna buraya gelmiştir. Kızın adını reklamlarda da kullanmışlardır. Michelin yıldızlı şef çalıştırıyoruz diye. Kızın İnstagram hesabı birbirinden güzel yemek fotoğraflarıya dolu.

Otelde duman dedektörü ve yağmurlama sisteminin olmamasının birinci nedeni, müşterilerin sigara içmesiydi. O kadar para verdiler, sigara da mı içmesinler, zihniyetidir bu. Geri kalmış ülkelerde kanunlar zenginler içindir. Zenginler, politikacılar ve diğer bazı kişiler yasadan ne kadar muafsa, yargıda eşitlik ne kadar yoksa, ülke o kadar geri kalmıştır. Hele de zenginlerin özel yaşam alanları olan evlerinde ve otellerinde kontrol ne kadar azsa, o kadar az gelişmişlik vardır. Diğer taraftan ülkemizde sorunun asıl garipliği, ülkemizde alkole karşı gösterilen tahammülsüzlüğün, sigaraya karşı olmaması. Muhafazakar insanlar, Tekel idaresi tarih olduğu halde tekel bayi denen alkol satışı yapan yerlerden diğer ürünleri de almazken, dükkanında bira gördüğü esnafla alış-verişi keserken, sigarayı bu kadar hoş görüyle kabullenmesi. Sigara ve alkolün tüketimini azaltmak isteyen iktidarın, uyuşturucu tüketimini astronomik oranda arttırmayı başarmasıysa, daha bir ironik. Fark ettim ki sigara yasaklarına karşı devletin baskısna rağmen son üç yıldır falan, sigara tüketimi, elektronik sigara ve sarma tütün şekli ile gene artışta ve sigara içenler, izmaritleri konusunda daha da fütursuz, söndürmeden yola atıyorlar. Ben bunun sebebinin Kurtlar Vadisinin, internette, özellikle Youtube'daki artan popülerliğine bağlıyorum. Bu dizi, televizyonlarda sigara ve alkol görüntülerinin buzlanmasının sebebi. Bir ara her bölümü duman altıydı. Dizinin sigara kartellerinden, el altından para aldığı çok belliydi. Bu yazıyı okuyan sayın insanlar; sigara kartellerinin üç kuruş rüşvetine hayır diyemeyenlerin, derin devletin sırlarını ve dünya siyasetinin gerçeklerini size vereceğini mi sanıyorsunuz? Bu dizinin yapımcıları, bir hafta önesinden Kaşif Kozinoğlu'nu öldüreceklerini ilan edip, sonra öldürdüğünü unuttunuz mu? Dizide adı geçen KGT, MİT'in içinde MİT'ti Tansu Çiller tarafından kurulmuştu. Oysa dizide ne Çiller var, ne de Çiller'in kocası ve o zamanların bazı medya kuruluşlarının 'ENİŞTE' adını verdiği Özer Çiller var. Abdullar Çatlı ise Susurluk kazasında ölen arkadaşı ve polis müdürü Hüseyin Kocadağ ile aynı kazada ölen metresi Gonca Us yok. Kazadan yaralı kurtulan Sedat Bucak ise farklı adlarla dizide Polat Alemdar (Çatlı)'nın düşmanı olarak göründü.

Bu dizi ve pek çok dizinin üzerinde örtülü-gizli bir yasak olması gerektiğine dair bir şeyler yazacaktım ama fark ettim ki aslında gizli bir teşvik var, bu teşviğin de çok fark edemediğimiz bir anlamı var. Kapitalizm, 1943 Sicilya harekatıyla faşizme yeni bir görev verdi.  İktidara gelmeyecek ancak kapitlaistlerin çıkarlarını, kendi çıkarlarıymışcasına savunacak, komünizmin, sosyalizmin ve her türlü sol akımın güçlenmesini engelleyecekti. Bunu da bedava yapamazdı. Sonuçta İtalya'dan başlayarak, önce NATO, sonra Latin Amerika'da ve tüm Amerikan yandaşı ülkelerde mafya organizasyonları, faşizan örgütlere verildi. Bu örgütler fazla olduklarında, arada tutuklamalar ve operasyonlarla budandı. Amerikan film sanayisi ve diğer film-dizi üreticileri de mafyayı gösterişli,  birbirine sadık, cesur insanlar topluluğu olarak gösterdi. Gerçekte mafya, para odaklı,  bunu da illegal ve gayrıahlaki yollardan elde etmekten çekinmeyen, birbirlerine de düşman insanlar topluluğudur. Bu güvensizlik sebebi ile evlilikler yolu ile büyüme, akrabalara ile çalışma odaklıdır ve bu kişiler akrabalarını da ilk fırsatta satarlar. Polis kadar, birbirlerine de düşmandır. Kurtlar Vadisi gibi dizilerde, mafyayı devletin yada derin devlet denen oluşumların bir parçası gibi gösterdi. İnsanlar mafyanın arkasında istihbarat aradı. Pek azının arkasında istihbarat vardır ve varsa da geçici olarak vardır. Genelde arkalarında rüşvet verdikleri kamu görevlileri vardır.

Mafya ile mücadele için, mafya filmleri ile de mücadele şarttır. Son olarak mafya komedilerine değineyim. Mafya liderleri, kolay kandırılan, komik karakterler değildir, ellerinden öyle kolayca kurtulamazsınız. Mafyayı komedileştirmek de onu masumlaştırmaktır ve bilinçli yapılmaktadır.