suikast etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suikast etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2025 Cuma

ÖZGE MUMCU AYBARS-ÖZLEM

 


Ankara Tren Garı’na doğru bavullarımızı almış yürüyoruz. Tren garına girdiğimde hep kendimi ufacık hissediyorum. Kocaman bir tavana bakıyorum, mermer zeminde yürüyoruz; bilet gişesi sırasına giriyoruz. İstanbul’a hep beraber trenle gideceğiz. Bu yataklı ve pusetli tren maceramızın başı değil ama ailecek son olacağını da bilmiyorum o günlerde. Bir aya kalmadan babam öldürülecek.

Tren düdüğünü çaldıktan sonra yola koyuluyor. Karşılıklı oturuyoruz. O zamanlar E5 yolunda çok kaza oluyor, babam arabayla gitmekten çekiniyor. Ya başımıza bir kaza gelirse? Trafik canavarı terimi o yıllarda çıkmış olsa gerek.
Bizde walkman’ler var, en pahalısından olmasa da kulağıma takıp manzaraya bakıyorum, bende nostalji o yaşlarda da var. Babam merak ediyor, walkman’i ödünç alıyor. Aynı zamanda konuşuyor ama kulaklıktan gelen ses nedeniyle bizimle konuşurken sesi yüksek çıkıyor, hafif utanıyorum – tüm vagon sanki bizi dinliyor. Bana bir org almış, ardından piyano, piyano dersi alıyorum Kamuran Gündemir’den – zaten müziğe düşkünüm. İlk ve tek bestemi pusetteyken yaptığımı söylerler.
10 yaşında Edith Piaf – ah bu TRT’deki Kaldırım Serçesi filmi – dinliyorum. Tabii ki, popüler kültürden de eksik kalmıyorum. Sertab Erener yeni albümünü çıkarmış – zaten arabada “ölümlü dünya ölümlü insan/ ha âlim olsan ha zalim olsan” sözleri döneli çok oluyor. Zaten araba yolculuklarında da kaset dinlerdik. Babamın Elvis hayranlığı, Beatles kasetleri bir yanda, bir yandan Münir Nurettin Selçuk, Timur Seçuk, Secaattin Tanyerli. Tangolardan Beatles’a, onların tarihine, ünlü oldukları zaman aldıkları plaklar. Babamla annemin ortak hikâyelerini dinlemeye bayılırdım. Oradan klasik sanat müziğine, oradan Sezen Aksu’ya, Nilüfer’e yolculuk arka plan müziği. Abimin müzik zevki de yolculuklara yansıyordu. Aerosmith gibi grupların sert ve yoğun tarzı bana ağır geliyordu. Merak edip Mötley Crüe’yi de dinlemeyi denedim ama kısa sürede fark ettim ki, metal müzik benim ruhuma uygun değil.
Tren yolculuğu benim için her zaman heyecan vericiydi, ama bu sefer daha da özel bir anlam taşıyordu çünkü yılbaşını Önder Amcalarda geçirecektik. Uzun yıllar yurtdışındalardı. Hem onlarla vakit geçirecek olmanın hem de çocukluk arkadaşlarım Zeynep ve Ali’yle buluşacak olmanın sevinci içindeydim. Önder Amca, İTÜ’de Fizik Bölümü’ne gelmiş bir akademisyendi; Ülkü Teyze ise anestezi uzmanıydı ve hastanede her gün sayısız ameliyatlara giriyordu. Evleri o zaman Kadıköy’den önce bir durakta, İdealtepe’deydi. Tren durduğunda bavullarımızı alıp iniyoruz, içimde tarifsiz bir mutluluk vardı.
İki akşam beraber çok eğlenip bir de dışarda yemek yedikten sonra yine trenle Ankara’ya dönüyoruz. Babam o günlerde yine bir dosya üzerinde çalışıyor. Adını koyamadan ölecek, ardından Ali Sirmen gelip dosyayı bilgisayardan toplayacak, dosya halinde kaldığı için adına “Kürt Dosyası” denilecek. Ve son kitabı o olacak. Son yazısı da Zeyilname…
Babam, İstanbul’daki kısa bir molanın ardından, çok yoğun çalışma temposuna geri dönüyor. Onun işleriyle meşgul olduğu günlerde biz de kendi hayatımıza dönüyoruz. Okul, sınavlar derken günler hızla geçiyor. Şubat tatili yaklaşıyor, sınavlarımız bitmek üzere. Cuma akşamı karnelerimizi alıyoruz. Babam, her zamanki gibi bu anı kutlamadan geçmiyor. Hep birlikte bir kutlama yemeğine çıkıyoruz; masada keyifli bir sohbet, hafif bir gurur ve babamın sıcak ilgisi var. Bu yemekten bir gün önce, perşembe akşamı, karnelerimize bir jest yapmayı da ihmal etmiyor, bizi alışverişe götürüp karne hediyemizi seçiyor: İkimize de birer güzel palto.
Yemekten dönerken, arabada babam bir an için direksiyonu gösterip, “Çekiyor.” diyor. Lastikle alakalı olduğunu düşünüyor. Ne demek istediğini tam anlamıyorum ama bu söz aklımda kalıyor. Eve yaklaştığımızda fark ediyorum ki sokak ışıkları yanmıyor. Bu detay o geceye dair zihnimde net bir şekilde yer etmiş. Eve giriyoruz; babam tedirgin görünüyor, sebebini anlamasam da bu his bana da geçiyor. Şubat tatilinde hiçbir yere gitmeyeceğimizi söylediklerinde ise içimde bir hayal kırıklığı oluşuyor. Keyfim bozuluyor ama karar alınmış, uymaktan başka çare yok. “Bu iki hafta nasıl geçecek?” diye kendi kendime düşünürken, içimde belirsiz bir huzursuzluk dolaşıyor.
Cumartesi evde geçiyor, dışarı çıkmıyoruz.
Pazar sabahı geliyor. Planımız, hastanede yatan Kazım Amca’yı ziyaret etmek. Abim evden erkenden çıkıyor; o akşam Bulutsuzluk Özlemi konserine gidecek. Babam beni evde yalnız bırakmak istemiyor, ısrarla, «Haydi gel, Kazım Amca’yı seversin.» diyor. Ama içimde tarif edemediğim bir sıkıntı var; sanki koca bir taş oturmuş gibi, gitmek istemiyorum. Nedenini o an açıklayamıyorum, bugün bile tam anlamıyorum. Babam ısrar ettikçe daha da huzursuz oluyorum. Gözlerim doluyor, ağlamaklı bir hale geliyorum. Annem, durumu fark edip araya giriyor: «Uğur, ısrar etme.» diyor. Bu sözle babam kapıyı kapatıp çıkıyor. Ayak sesleri duyuyorum.
Ve birkaç dakika geçmeden o patlama sesi geliyor.
Elektrik gidiyor. İyi ki gitmiş. Trafo patladı sanıyorum o nedenle.
Bu nedenle son dakika haberini evde tek başıma almıyorum.
Muhtemelen o sırada ajanslara haber düşüyor ve telefon durmaksızın çalıyor. İlhan Selçuk arıyor, doğru mu diyor, ne doğru mu diyorum İlhan Amca, duralıyor, yok bir şey kızım diyor, patlama duydum ama evden çıkamıyorum, anahtarım yok, diyorum, herkes dışarı çıktı.
Kapı çalıyor. Önce komşumuz Ayça iniyor. Gözünden bir damla yaşın indiğini görüyorum ama haydi gel diyor, elektrik gelene kadar piyano çalışalım diyor. Piyano çalışıyoruz biraz.
Sonra Hüseyin Enişte’m geliyor.
Sonra annem geliyor ve olanı öğreniyorum. Ertesi gün, tüm Türkiye’nin gazetelerinde, olayı ilk öğrendiğim anın fotoğrafı manşetlerde yer alıyor. Henüz 11,5 yaşındayım. Çocukluktan hızla kopup büyümeye başlıyorum. O zamanlar, attığımız her adımın haber olacağını, hayatımızın böyle göz önünde yaşanacağını henüz anlayabilmiş değilim.
27 Ocak’taki yağmurun yağdığı cenazeden sonra üzerimdeki sırılsıklam kıyafetlerle eve geliyorum ve üşütme dedikleri için duşa giriyorum. Ardından kalın bir şeyler giyip alt komşumuz Aykut Teyze’ye iniyoruz. Onların evi, eve doluşan kalabalıktan kaçıp sığınabileceğimiz bir liman oluyor. O anlarda kimsenin yanında ağlamıyorum; kendimi tutuyorum. Ama geceleri, yorganın sessizliğine saklanarak hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Kaç gece sürdü, hatırlamam mümkün değil.
Aradan birkaç ay geçiyor. Bayram zamanı, evdeki yastan uzaklaşmak için yine trenle İstanbul’a gidiyoruz. Babam yok. Walkman yerinde duruyor… Yine Önder Amca, Ülkü Teyze, Zeynep ve Ali. Evden çıkmak iyi geliyor.
Ailenin seçilmiş dostlar olduğunu o zaman anlıyorum.
Türkiye yas tutarken, biz bir eş, bir baba, bir dost kaybediyoruz.
Ve yeri hâlâ dolmuyor.
32 yıldır, her 24 Ocak yaklaşırken yüreğime ağır bir taş oturuyor. Onu bir daha göremeyecek olmanın, o sıcak gülüşüne ortak olmayacak olmanın acısı yeniden beni sarıyor. Bu derin hüznü hafifletmek için dostlarıma sığınıyorum ve 24’ü 25’e başlayan gece yarısından sonra hayat yeniden başlıyor.
Not: Bugün bu yazıda geçen Ayça, Hüseyin Enişte’m, Kamuran ve Selçuk Güldemir, Beyhan Hala’m, Aykut Teyze’m, Ali Sirmen ve daha sayamadığım birçok isim ne yazık ki artık aramızda değil.
Kaynak: https://karanfildergi.com.tr/ozlem/








28 Nisan 2022 Perşembe

 


HAMİDO'YA MEKTUP

(YA DA BAHRİYE ÜÇOK'UN KATLEDİLDİĞİ GÜN)

 

         Sınıfta kalmalarım ve üniversite sınavını ikinci girişte kazanmam sayesinde hayatımın bayağı bir kısmı çıraklıkla geçti. İkinci sınıfta kalışım ise, amca oğlunun oto galerisinde çıraklıkla geçti. Daha çok doç dediğimiz kamyonları satardık. Altı yüzlük, yedi yüzlük, dokuz yüzlük doç kamyonlardı. Crlyester markaydı hepsi ancak önlerinde  Dodge, Fargo ve Desoto olmak üzere üç ayrı marka daha olurdu. Kaçlık olduğu önemliydi, hepsi doçtu ve tüm özellikleriyle birbirinin aynısıydı.

         Dükkan İskitler sanayi sitesinde, Kazım Karabekir caddesinde, Tunahan'daydı. Dükkanın önündeki geniş alan kamyonlara ayrılmıştı. D

Kanda şimdilerde ofice boy dene n getir-götürcülük yapıyordum. İşim ortalığı süpürüp, silmek, çay yapmak, bankaya, bakkala falan gitmek, böylesi işlerdi. İşim sabah yedide başlardı. Akşam yediden evvel bitmezdi. Onu bulduğu çok olurdu, birkaç defa gece yarısını bulurdu. Kapının önünde biriken kaşarı küremek, arabaları yıkamakta işlerim arasındaydı.

         Dükkânın ziyaretçileri çeşitliydi. Büyük bir kısmı kamyon alıcısı hafriyatçı taşeronlar, müteahhitler, maden sahipleri, kamyonunu yenileyecek kamyoncular ve benzeti kişilerdi. Türkiye'nin her tarafından, çoğunlukla zengince insanlardı. Amcaoğlu, faizcilikte yaptığından, borç alan ve bazıları zor durumda tüccar ve esnaftı. Bu gibi insanlara mutlaka çay verirdim. Bazen bunlar dükkanda yemekte yerdi.

         Bir de sanayide her vakit dükkanlara uğrayanlardı. En nefret ettiklerim dilencilerdi. Mümkün olduğunca kovmaya çalışırdım, çoğu kez başarırdım. Ancak özellikle dükkanın kalabalık olduğunu anlarlarsa beni zorla itip, içeri girerlerdi. Bazen göz açıklık yapıp, onlar adına sadakayı toplar, çok azını onlara verip, çoğunu zimmetime geçirirdim. Çoğu kez aynı dilenciler bir günde iki, üç, hatta beş altı kez gelirdi. Perşembe akşamları ve Cuma günleri mübarek gün diye birkaç gelirlerdi. Bayram öncelerinde ise bayağı çoğalıralrdı.  Ayakkabı boyacıları, piyango satıcıları, sokak satıcıları, seyyar satıcılar da bu tabloya dahildi. Bizim dükkan Hürriyet, yandaki plastik malzeme toptancısı Sabah, bir ötedeki traktör satıcısı da Milliyet alırdı. Ben üçünü de okurdum. Dükkanda, benim yöneticim olan ve daha ziyade alım satım muamelesi yapan Mehmet abi en çok benim bu gazete okumama kızardı. Sokak satıcıları, sanayiye has şeylerde satardı. Soyulmuş, tuzlanmış hıyar, gübit denen, değişik bir pide ve arasına yapılan haşlanmış yumurtalı sandviç, bunlar arasındaydı. Seyyar satıcılar ise, elektronik eşya ve el makinesi falan satardı. İstisnasız Şanlıurfalı yada Gaziantepli olurdu. Şanlıurfalılar, pazarlıkla malı ilk söylediklerinin dörtte biri fiyatına inerlerken, Gaziantepliler bir kuruş aşağı inmezlerdi.

         Bir de postacılar vardı. Henüz email, internet çağı olmadığı için bolca mektup, tebligat, broşür ve benzeri  şeyler getirirlerdi. Bayramlarda ve yılbaşlarında bolca eşantiyon getirirlerdi. Bürün bunlar arasında en çok sevilen ve gelmesi beklenen misafirler bunlardı.

         Bu olay bir postacı ile ilgili. Fırça bıyıklı, orta boylu bir adamdı. Dükkan civarında dolaşan birkaç postacıdan birisiydi. Sanayide, konut alanlarına göre fazla posta ve paket ve de o kadar fazla postacı ve kargocu bulunur. O günü çok soğuk diye hatırlıyorum. Aklıma kış günü gibi kalmış, zaten ekim ayıymış, internetten öğrendim. Yedi ekim bin dokuz yüz doksan. Bahriye üç ok altı ekimde olmuş, o günde bu olayın ertesi günüydü. Dükkanda tam kimler var sayamayacağım. Az önce gelen gazeteciden alına Hürriyet gazetesi okunuyor, ben çayla ilgileniyordum. Dükkanda üç gözlü bir elektrik ocağı vardı. Ben bu ocak ve üstündeki irice demlikle çay demler, oralet dediğimiz, sıcak suya aromasını bırakan içecekler ve kat denen sıcak su şerbeti hazırlardım. Gazeteyi okuyanlar, kendilerinde olayı yorumluyordu. O sırada içeri postacı girdi. Biri şöyle bir cümle sarf etti.

         -Kargocu kız da örgüttenmiş. Gerçekten de o günlerde kargocu kız konusu tartışılıyordu olayla ilgili. Postacı olaya müdahale etti.

         -O çocuğun ne suçu var. Biz de Hamidoya bombayı gönderdik. Hiç haberimiz yoktu. Bu Hamido'nun, Malatya'nın eski belediye başkaını Hamid Fendoğlu olduğunu sonradan öğrenecektim.

         -Ula, Hamido'ya paketi sen mi verdin?

         -Ya, ben verdim dedi. Sonra gayet rahatça bir koltuğa oturdu. Biri çay koymamı söyledi. Ben de öyle yaptım. O da anlattı.

         O zaman kamyonlarla gezerdik. Üç arkadaş beraberdir. Kamyonların üzerinde Türkiye Postaları yazardı. Depolardan aldığımız paketleri ev ev gezerek, sahiplerine teslim ederdik. Paketlere çokta nazik davranmazdık.

         Hamido'ya paketi ben verdim bizzat. Aradan bir saat kadar zaman geçti. Adamda toplamış çoluğunu, çocuğunu, hepsinin ortasında paketi açmış. Adamlar paketteki düzeneği ayarlamışlar. Paketi tam açınca patlıyormuş. Depoda otururken telefon geldi amirimden. Paket bombalıymış, tekmil Malatya ayakta. Arabayı da alın, dağa çıkın dedi. Aldık kamyonu, çıktık dağa. Bir hafta dağda, ıssızda kaldık. Sonra Adana'ya gittik. Kamyonu teslim ettik. Sonrasında Malatya hep yanmış. Korudan yıllarca kimselere anlatamadım. Hala da korkarım.

         Hikayesini anlattı, çayını içti ve gitti postacı. 17 nisan yetmiş sekizden beri sakladığı sırrını anlatmış, rahatlamıştı.