ülkücülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ülkücülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2026 Salı

ÜLKÜCÜLÜĞÜ BİTİRECEK CİNAYET



 Bizim gibi geri kalmış ülkelerde, siyaetin, cinayete dönüştü, örgüt iç çatışmaların da cinayetle son bulduğu, bu cinayetlerin de kalleşçe olduğu çok oldu. Cinayet sonrasında oluşan bu büyük sessizlik, bir ilk. Her infazda, öldürülenin suçu açıkça ilan ediliir, özellikle iç infazlarda. Hasımsa zaten hasımdır.

Sinan Ateş cinayetinden bahsediyorum. Bu cinayetin MHP ya da Ülkcülüler arasındaki etkisini değil de, Ülkü ocaklarına gitmeye yeni başlamış 13-15 yaşındaki sabi-sübyanlara etkisini düşündünüz mü hiç? Adamı aşağılık bir uyuşturucu satıcısına öldürttüğünüz Sinan Ateş'in ardından,  Öğretim üyesi olduğu Hacettepe üniversitesinin bile bir başsağlığı dilememesine ne demeli? Katillerin. özel harekatın arabası ile Ankara'ya getirilmesi, MHP milletvekilinin evinde yakalanması vs vs..

Bu cinayetin bir ilk etkisi var,  şok dalgası. Asıl etkisi ise onlarca yıl sonra ortaya çıkacak, Ülkücülüğü yok edecek etkisidir. MHP, sağda neredeyse tek parti kaldığı halde, asla iktidarın başat partisi olamadıysa, 1995 ve 2002'de baraj altı kaldıysa, 1978 Maraş katliamının unutulmamasıdır. Ordunun şu anki halinin sebebi de 12 Eylül işkencleri ve özellikle Erdal Eren'in asılmasıdır. İşlediğimiz her suç, toplumsal belleğe kazınır. Birbirimize karşı işlediğimiz suçlar ise, bizi parçalar ve küçültür. Şimdi her Ülkücünün aklına bu cinayet gelecek. Zaten oy ve itibar kaybeden MHP ve Ülkücülük, zamanlar sağcılık, yok olmasının başlangıcını bu olay olarak almalıdır. Zira bu iç kavganın en haince olanıdır ve insanların birbirine olan güveninin kırılmasıdır. Süleyman Demirel'in, tekrar seçilmek adına 28 Şubata destek verip, türbanlılar Suudi Arabistan'a gitsin deyince, iyice ufalan merkez sağ tarih olmuştu. Şimdi de sıra Ülkücülükte.

5 Aralık 2025 Cuma

ÜLKÜCÜ HAREKETE NEDEN GÜVENMEYELİM




Ülkücü hareket ne zaman kurulmuştur? Kendi yazdıklarına göre 1944 Irkçılık-Turancılık davası ile başlamıştır.  Bu dava da, Hüseyin Nihal Atsız'ın,  Sabahattin Ali'ye hakaret ve tehditleri sonucu Ali'nin Atsız'a karşı dava açmasıyla başlar. Atsız'ın davalarının sebebi de, Ali'nin İçimizdeki Şeytanlar romanıdır. Ali bu romanında Atsız ve ekibine karşı yapılacak operasyonların da sinyalini vermiştir. Bu davanın başladığı 3 Mayıs'ı Ülkücüler, Türkçüler bayramı olarak kutlar. Gerçi bu kutlamayı Ülkücülerin de çoğu bilmez, bilse de nedenini bilmez. Bildikleri, Alparslan Türkeş'in tırnaklarının kanatıldığı ve Sansaryan Han'daki tabutluk hücreler olayı. Sansaryan Han, adından da anlaşılacağı üzere , bir zamanlar, bir Ermeni tüccara ait bir işhanıyken, İstanbul Emniyet Müdürlüğü yapılmış, şimdilerde terk edilmiş, metruk bir binadır. Bina işkencehaneleriyle ünlüyken,  tabutluklardan iz yoktur. Davanın sanıklarından Reha Oğuz Türkan,  çok sonra, Fatih Altaylı'nın programında, bu tabutlukların yıkıldığını söylemiştir. Türkeş'te, bedenindeki işkence izlerini gösterememiştir. Bu davanın bir numaralı sanığı ve lideri Atsız ise, çok daha önceden, sadece edebiyatın değil, siyasetinin de içindedir. 1934 Trakya progromunun uygulayıcılarından ve sırf bu progrom için Edirne Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atanmıştır.

Bu olaydan ardından Ülkücülük, yaklaşık on beş yıl, görünür olmaktan çıkar. Ana sanık Nihal Atsız,  1949'a kadar kısmen işsiz yada sadece roman-hikaye yazarı olarak yaşar. Bu arada bir süre Türkiye yayınevinde (sonradan Altın Kitaplar yayınevi) , çalışmış, yeni yazdıklarını da takma isimlerle (Sururi Ermete) yayımlamış, 1949'a arkadaşı Tahsin Banguoğlu, Milli Eğitim Bakanı olunca, Süleymaniye Kütüphanesine uzman olarak atanmıştır.  Darbenin askeri sanığı Alparslan Türkeş'se beraat edip, 1948 'de kazandığı bir sınavla Amerika Birleşik Devletlerine gitmiştir. Dava arkadaşları dağılsa da, genelde 1950-60 arasında Demokrat partiyi desteklemiş ama grubun askeri lideri Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960'da Demokrat Partiyi askeri bir darbeyle deviren Milli Birlik Komitesi üyesi; darbe bildirisini radyodan okuyan kişi, başbakanlık müsteşarı olarak da pek çok konuda, komitenin diğer üyelerine danışmadan pek çok işi yapan kişidir. Öyle ki, Komite harici subayların kurduğu Silahlı Kuvvetler Birliği cuntasının gözüne çok batar ve on üç arkadaşıyla beraber, on dörtlüler olarak komiteden atılıp, sürgüne gönderilirler (Sürgüne gidenlerden biri de Ümit Özdağ'ın babası, yüzbaşı Muzaffer Özdağ'dır.)

Türkeş, sürgünden Başbuğ ünvanıyla döner. Ona bu ünvanı kim ve nasıl vermiştir, belli değildir. Uğur Mumcu'nun, Kırklı Yılların Cadı Kazanı kitabına göre Nazi istihbaratının Türkiye'de kurduğu Promete örgütü, o zamanlar yüzbaşı olan Türkeş için, Türk Nazilerin führeri diye bahsetmektedir. Kendisi daha Delhi'de büyükelçi olarak sürgündeyksen, lideri Osman Bölükbaşı olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, komando kamplarını kurmuştur. Sonrasını internetten de kolayca öğrenebilirsiniz. CKMP, MHP olur ve 12 Eylül 1980'e kadar artan bir sokak şiddetinde sağı temsil eder. Arama motorlarında bulmak  zorlanacağınız şeyler,  27 Mayıs'ın çok sonra ortaya çıkan Sivas kampının, tamamen, o zamanlar başbakanlık müsteşarı da olan Alparslan Türkeş'in fikri olduğu ve komando kamplarının Kızılay çadırları ve emekli-muzavvaf askerler tarafından yürütüldüğü dönemde henüz silahlı sol örgütlerin ortaya çıkmadığıdır. Yani aslında savaşa sağ, daha en baştan hazırdır. Alevi düşmanlığı bile o zamanlar başlamıştır ve o zamanlar Aleviler çoğunlukla Demokrat parti takipçilerine oy vermektedir halen. Oysa sağcılar, 1961'den sonra dincileşmeye, Aleviler aleyhine dışlama ve saldırılara başlamışlardır. Herkes MHP'lilerin Alevilere saldırlarının yetmişlerde başladığını sanıyor. Oysa benim bildiğim ilk kitlesel katliamlarını Aydın şehrinde beş Aleviyi katlederek yapmışlar.

Bu örgütlenme, 1934'den beri her eylemini devlet güvencesinde ve kontrolünde yapmasına rağmen, arada bir devlet zorbalığına da uğramıştır. Buna rağmen 12 Eylül, bu örgüt için şok edici olmuştur. Kendini meştulaştırmak için halkı barıştırma ve tüm şiddeti sonlandırma sloganını belirleyen cunta, mecburen Ülkücüleri, bu sefer biraz sert okşadı. Bu olay o dönem Ülkücüleri arasında depresyonlara neden olsa da, Ülkücüler devlete çok da küsmedi. Daha 12 Eylül rejimi, Turgut Özal'a devretmeden, emniyet genel müdürlüğünü ve sağlık bakanlığını Ülkücülere devretmiştir bile. Ülkü Ocakları, altmışlı yıllardan itibaren, doksanlı yılların sonlarına kadar, merkez sağ (Adalet Partisi, DYP, Anap) gençlik örgütü gibi çalışır. Pek çok Ülkü Ocaklı, otuzlu yaşları yaklaşrıken ANAP ve DYP'ye geçer. Oysa merkez sağ da erimektedir ve doksanların başından itibaren bu bellidir. Bu sebeple o yıllarda DYP genel başkanı Tansu Çiller'in bile başbuğum dediği Alparslan Türkeş, 1995'de tek başına seçimlere girer.

Bu arada artık Ülkücülüğün tek partisi MHP değildir. 1993'de, eski Ülkü Ocakları Genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, başbuğuna resti çekip, kendi partisini kurmuştur. Başbuğ'undan neden ayrıldığı belli değildir. Nihat Genç, donsanlarda, Leman dergisinde, Türkeş'in Amerikalı Yahudi  lobicilerle kolkola olması sebebiyle olduğunu yazmıştı. Muhsin Yazıcıoğlu'nun partisi Büyük Birlik Partisi, sokaklarda ve medyada çok görünmesine rağmen, sandıkta yüzde 1'den az oy alan partiler kervanındadır. Sadece 2009'da, Muhsin Yazıcıoğlu'nun şüpheli bir helikopter kazasında ölmesi sonucunda BBP, Sivas il genelinde, merkezde ve pek çok ilçede belediye başkanlıkları kazandı.

Her iki parti de hem seksen öncesinin Maraş-Çorum-6 Mart-Bahçelievler gibi katliamlarının, hem de doksanlı yılların Sivas,  Gazi Mahallesi, Hrant Dink cinayeti gibi kıyımların şüphesi ve hükmü altındaydı. Türkeş , MHP'yi, bir holding gibi oğlu Tuğrul'a bırakmaya niyetliydi. Oysa kaderin hesabı farklıydı. Havada uçan sandaleyeler de Devlet Bahçeli'yi engelleyemeyecektir. Bahçeli, Ülkü Ocağı sayısını azaltıp, Ülkücüleri de sokak kavgalarından çeker.

1995 seçimlerinde MHP'nin %10 seçim barajını geçememesini, Türkeş'in dünürünü, dişçisini aday göstermesi ve teşkilatları kızdırması olarak görmüştüm. Oysa gerçek daha farklıydı, çünkü doksanlarda MHP zaten iktidar ortağıydı. İçişleri ve sağlık bakanlıklarında Ülkücülerin mutlak hakimiyeti vardı. Polis ve Jandarma özel harekata seçileceklerin adı, öncelikle Ülkü Ocaklarında belirleniyordu.   DYP-ANAP VE Fenerbahçe kongrelerinin kimin kazanacağını Ülkücüler belirliyordu. Mafya denen suç orgütlerinin tamamı da Ülkücüydü, yani seçimleri kazanmalarına çok da gerek yoktu. 1995 seçimlerinden itibaren bu değişecekti. 3 Kasım 1996, Susurluk Olayından sonra Derin Devlet söylemi yaygınlaşacak, devlet içinde Ülkücüler önce yavaş yavaş, 2002'den sonra artarak, 2010 Yetmez Ama referandumundan sonra da süratle temizlenecek, yerlerini FECÖ başta olmak üzere tarikatlar alacaktı. Ülkücülük de, özellikle üniversitelerden başkayaraki demode olmaya başladı. Kurtlar Vadisi dizisinin popülaritesi bile bunu değiştiremedi. (Vadideki karakterlerin gerçek hayattaki yansımalarının neredeyse tamamı (birbirlerine düşman olanlar dahil) Ülkü Ocaklıydı)

MHP'nin genelde ara ara unutulan olayı, 2002'de AKP'nin iktidara gelmesine katkısıdır. Bu katkı iki türlüdür. Birinci olarak Devlet Bahçeli'nin, birdenbire koalisyonu dağıtıp, ekonomik kriz sonrası toparlanma yeni başlamışken koalisyonu bozması; diğeri de hem Cem Uzan'ın,  daha doğrusu Uzan ailesinin Genç Partisine başlangıçta milliyetçi söylemlerle alan açıp, %7,2 gibi %10 barajının altı ama ciddi bir oy alarak, hem MHP, hem de bir zamanların iktidar partileri ANAP, DYP ve DSP'yi baraj altı ve tarihin mezarına gömdürüp, kendisini de baraj altı bırakmasıydı. Bütün bunların sonucunda AKP, %34 oyla meclisinin çoğunluğunu ele geçirecek, MHP'de bir süre muhalefette oyalanacak,  oysa AKP'nin tek başına seçilemediği ilk seçimler olan Kasım 2015'de yeni koalisyona HDP'nin (şimdiki adıyla DEM) dışarıdan da olsa destek vermesini bahane ederek, seçimi yeniledi. Sonrasında önce Suruç'da, sonra Ankara garında olmak üzere arka arkaya kalabalıkların içinde patlayan, sonra kendisi de muhalefet partisi kuracak şahsın, bombalar patladıkça oylarımız artıyor lafı, iktidarın illa kazandığı seçimler, darbe girişimi ve MHP iktidar kanadında ama çok geç; bir zamanlar Ülkücülerin doldurduğu kadrolara FECÖ harici diğer tarikatlar talip. Bunun üzerine Ülkücü hareket yeni partilerini kuruyor. İyi parti, 2002 sonrasında %10 barajını geçen ilk parti de olsa, 2023 seçimlerine günler kala Meral Akşener, ilk tura haftalar kala Yılmaz Özdil öncülüğünde kriz çıkarıp, seçimlerin kaçmasına sebep oluyor. Hareketten çıka diğer parti olan Zafer Partisinin adayı Sinan Ogan'da, ikinci turun kaçmasına sebep oluyor. Ben Ogan'dan ümidimi, Nihat Genç ve Veryansıncıların desteğini öğrenince kesmiştim. Sezen Aksu'nun desteğinden sonra TİP'e de çok güvenmiyorum.

Bu hareketten çıkan son parti ise Anahtar parti, bu partinin genel başkanı Yavuz Ağıralioğlu, 10 Kasım'da Osman Yüksel Serdengeçti'nin ölğm yıldönümünü andı. Serdengeçti bu şahsın ilk  soyadı değil. Bir süre çıkardığı dergnin adı ve daha sonra kendi soyadı yapmış. 1944 davasında tutuklanan en ilginç isim. 44'de Atsız'ın yandaşı,  sonrasında da Said-i Nursi'nin ve Necip Fazıl Kısakürek'in müridi, Demokrat parti ve Adalet partisinden mebus olmuş ama disiplinsizlikten partiden atılmış. En çok bilinen eylemi, mecliste kıravatı beline takması. Her daim Atatürk düşmanı. Şair olarak tanınsa da, ortamlarda şiiri okunmaz. Tanrı Türkü korusun, Allah'da müslümanları ; Hira dağı kadar Müslümanın, Tanrı dağı kadar Türk diye ekzantirik aforizmaları var. Adı çok bilinen ama şiirleri bilinmeyen şair. Her 10 Kasım'da Atatürk'ün adını gölgelemek adına X'de gündem olur. Ağıralioğlu'nun Serdengeçti'den bir satır okumuş olduğunu da sanmıyorum.

Bu hareket, daha 1934'de istihbarat odalarında, derin devlet koridorlarında kuruldu ve her an her yere döner. Buraya kadar yazdıklarıma inanmıyorsanız, araştırın biraz.

Kürtçü hareketi de yazacağı ama bir kaç yazı sonra.


9 Temmuz 2024 Salı

BOZKURT İŞARETİ-KENDİMİZİ KANDIRMAYALIM



 2016 yılında Amedspor'lu Deniz Naki, zafe işareti yaptığı için ve takımı da, Çocuklar Öldürülmesin pankartı ile sahaya çıktığı için soruşturma geçirmiş, cezalar almış ve sosyal medya lincine uğramıştı. Herkes tavrını net olaak ortaya koydu ve kimse kendisini kandırmadı.Merih Demiral'ın, Hollanda maçında bozkurt işareti yapması konusunda ise herkes kendisini kandırıyor.

Alparslan Türkeş, bozkurt işaretini, Sovyetler Birliğinin yıkılmasına yakın, Gagauzyeri'ni ziyaretinde öğrendi. Doksanlar boyunca Ülkücü çetelerin simgesi oldu Bu işareti yapanlar, polis yada asker tarafından müdahaleye uğramadan suç  işliyor, istedikleri kişiye, istedikleri gibi zorbalayabiliyor, hatta öldürebiliyordu. Karşılığında da hiç bir ceza almıyorlardı. 1997'e Türkeş öldükten sonra ülkü ocaklarının gücü azaltıldı. Göze batmayacak, ayak altında dolaşmayacak hale getirildi.

Ülkü ocakları ilginç bir şekilde Yeniçeri ocaklarına benziyor. Yeniçeriler, tahta geçemez ama Osmanlı sülalesinden kimin tahta çıkacağına ve ne kadar tahtta kalacağına karar verirdi. Şimdi de iktidara gelmiyor, hatta iktidar imkanlarını red ediyor ama kimin iktidar olacağını seçiyor.

https://onbinkitap.blogspot.com/2024/05/turk-milliyetciliginin-tutamadigi.html

Milliyetçi Hareket yada Ülkücülük, arka arakay yaptığı seçim stratejileri ve son olarak Sinan Ateş cinayetinden dolayı çokca itibar da kaybetti. Ülkücülük,  gençler arasında giderek daha demode oluyor. Merih'in son hareketi de,  bu harekete karşı sempatinin düşmesine engel olmaktır. Kısmen de olsa başarmıştır ama bu başarı, Sinan Ateş davası ve diğer olayları biraz gölgeleyecektir. Kısa bir süre sonra iktidar ittifakı,  benzer bir gürültü yaratmak zorunda kalacak. Zira sürekli itibar kaybediyor ve ardından da kendi seçmeninin kontrolünü kaybediyor.

Altındağ progromunu (olayları) hatırladınız mı? O olay son gibiydi, iktidar her şeye hakim olmuştu hani? Şimdi de Kayseri'de oldu ve tüm ülkeye yayıldı. Yapanlar muhalif olsa, zevkle ezerlerdi. Faşizmi beslemek her zaman tehlikelidir. Yesinler birbirlerini ideolojisi de yanlıştır. Doğru olan faşizme kakrşı savaştır ve mültecileri kullanan iktidarı değiştirmek, sonra da onları huzur içinde evlerine göndermektir.

28 Temmuz 2023 Cuma

SİLAHLI DİRENİŞİN PROVAKASYON OLMASI ÜZERİNE TEORİ



Üniversitede ilk yılım, siyasal İslamın yükselmeye başladığı ve 1995 seçimleri ile bunun net görüldüğü yıllardı. O dönem taşra üniversitelerinin hocaları genelde Ülkücüydü. Seçimlerden hemen sonraki pazartesi günü falandı galiba. Demek ki 25 Aralık 1995 pazartesi veya sonraki günlerden biriydi. Hocamız ilahiyat dakültesinin hocası, o zamanlar yardımcı doçent olan,Yılmaz Soyer'di. Refah partisi çok büyük oranda oy oranını arttırmıştı. 12 Eylül rejimi, reşit olma yaşı 18 olduğu halde oy verme yaşını 21 yapmıştı. Sonra bu yasa ile düzelince 8 milyon kadar gencin, muhtarlıklara başvurup, seçmen bilgi kağıdı alması gerekmişti. Yaklaşık bir milyon genç bu kaydı yapmıştı ki, yapanların çoğunun da Refah partili gençler olduğu tahmin ediliyordu. (Gerçekten de öyleydi. Dönemim gençliği büyük oranda apolitikti ama sonraki yıllar boyunca politikleşecekti) Derken Yılmaz hoca, konuya şöyle bir nokta koydu.

-Biz seksen öncesinde solcularla kavga ederken, onlar tuvalete kaçıyordu. Onlardan bir halt olmaz dedi ve sınıf alkışladı. Oysa sınıf ve Yılmaz hoca yanılıyordu. Yedi sene sonra 2002'de iktidara geleceklerdi. Seçimde diğer bir süpriz yapan ise, tek başına seçime girip, barajı geçemeyen MHP oldu. O yıllarda sağı, sokak kavgalarında MHP ve Ülkücüler temsil ederdi. 1997'de Başbuğ ünvanlı lider Alparslan Türkeş'in ölümünden sonra bu değişecekti O yıllarda özel harekat timlerine seçilecekler bizzat Ülkü Ocaklarınca olurdu. (Yada öyle denilirdi. Jandarma özel harekat bile rahat rahat Ülkücülerin çeneden aşağı inen hilal bıyıklarını bırakırdı.Polis teşkilatı o yıllarda basbayağı Ülkücüydü. Sivil polislerin pek çoğu, bu bahsettiğim Ülkücü bıyıktan tanınabilirdi. Bazı polis baskınlarında (bu baskınlar sabaha karşı 3-4 gibi de olsa) Ülkücüler de gelir, polis lehinde sılogan atardı.

O yıllarda MHP, bazı büyük ilçelerin belediyesini almış, bazı yerlerde DYP ve ANAP oyları aniden MHP'ye kaymıştı. 1999'da MHP, en çok oy alan 2.parti, sağın birinci partisiydi Sleahatin Önkibar'ın yazdıklarına göre Bahçeli, 2002'e kadar defalarca başbakan olmayı red etmişti ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html) 6 Haziran 2015 seçimlerinden sonra da red etmişti. Yıllar sonra, daha uzaktan bakınca anlıyorum ki  MHP, asla iktidara aday olmadı,seçmenlerince bile. Hatta MHP'den kopanlarca kurulan İyi Parti'nin de durumu budur. Bu durum, sağcı kitlelerin topraklaması olmaktır. Uzun yıllar Isparta'da kaldım. DYP, İstanbul'da beşinci partiyken, Isparta'da açık ara farkla birinci partiydi. Ispartalılar her seçimden sonra Demirel ve ailesine, DYP yöneticilerine küfreder, gene DYP'e oy verirlerdi. (N e kadar tanıdık değil mi?) DYP'den kaçışta ilk rota da MHP olmuştu. (Bu da çok tanıdık.) Sağcılar, Ülkücülerin Aleviler, Kürtler ve solcular üzerine zorbalığını desteklemiş ama Ülkücülere kolay kolay güvenmemiştir. MHP, bir Nato örgütüdür ve Amerika hemen her müttefiği ülkede benzer kurumları kurmuştur. Neflix'in Roma filmini izleyince, Meksika'da bile kurduğunu öğrenmiştim. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/04/roma-filmi.html )

Benzeri tuzaklar, muhalif kesimden de geçerli. 2002'de PKK bitmiş gibiydi, hiç eylem yapmıyordu. Önce inkar edilen, sonra göğüs gere gere anlatılan Oslo görüşmeleri döneminden itibaren örgütün eylemleri yavaş ama istikrarlı bir şekilde arttı. Bu çözüm sürecinde de artan çoklukta  şehitler verildi. Çözüm süreci, kumpas süreçleri ile beraber ilerledi. Çöüzm destekçileri, akil adamlar ve yetmez ama evetçiler, şimdilerde timsah gözyaşları döküyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/07/adalet-agaoglu-ve-affetmeme-ozgurlugumuz.html)O zamanlarda CHMHP yada CHPMHP gibi laflar denilip,  Dersim yada benzeri isyan bastırma hareketleri ile Maraş-Çorum gibi katliamlar özdeşleniyordu. Tam da o günlerdeki meşhur yetmez ama referandumunu Demirtaş, sözde boykot çağrısı ile destekledi. Yetmez ama referandumunun ertesi günü iktidarın liberallerle ve Kürtlerle ittifakı çöktü.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html) Gazeteci İsmail Saymaz ilginç bir tespit yaptı. PKK'nın kendisi bie Abdullah Öcalan'ı AKP kadar övmemiştir. (Hele hapse girdikten sonra) Çözüm süreci olmasaydı HDP (Yeşil Sol Parti) %/ 7 civarında çırpınır, durudu.  Provakasyon ile kitleleri yönetmek ülkemizde eskiden beri olan bir olgudur.



 ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/turkiyede-provokasyonun-tarihi.html) 12 Eylül öncesinde Dev-Yol'un içinde Dev-Sol (şimdilerde DHKP-C) çıkmasaydı, darbeciler İstanbul'a bu kadar kolay hakim olmazdı. Lenin, yüz milyonluk Rusya'da, on altı bin kişi ile devrim yaptı ama Dev-Yol, 1980'in kırk milyonluk  Türkiye'de beş yüz bin kadar üyesi ile 12 Eylüle direnemedi bile. Çünkü içi provakatör doluydu. Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına romaında, 27 Mayıs öncesi, yer altı Türkiye Komünist partisini anlatır. O yıllarda bile hemen her tutuklamada neredeyse yarısı polis çıkıyor. Türkiye'de devlet provakasyonundan ve sağ-sol çatışmasından o kadar emin ki 1961'de Ülkücü-komando kampları kuruyor. 1965'de bu kamplarda eğitim gören sayısı beş bini buluyor. O yıl sol gruplar daha tek bir el silahlı eylem yapmamışlar. Öyle bile olsa devletin askeri-polisi buna yetmiyor muydu. Bu kamplar, internetten öğrendiğime göre 1978'e kadar faal kalmışlar. Sadece iç işleri bakanlığında (polis ve jandarma) değil, sağlık bakanlığında da etkindiler. Hatta sağlık bakanlığına gitmek için Ülkü ocaklarından kart alınması gerektiği zamanlar oldu. Sağlık meslekte çalıştığım yıllar, öğretmenlerin çoğu da kadın olmasına rağmen, Ülkü ocağı gibi ortam vardı, sandık kurulsa MHP garanti birinci parti çıkardı.

Diğer yandan doksanların başında Dev-Sol, kendisini DHKP-C yapacak iç savaşı yaşadı, örgüt Dayıcı (Dursun Karataş) ve Bedrici (Bedri Yağan) diye ikiye ayrıldı. Bu örgüt içi savaşta, illegal örgütlerinin geleneğine aykırı olarak polis kullanıldı. Taraflar birbirlerini polise ihbar etti ve polis tarafından öldürüldü. Savaşı dayıcılar kazandı, son kalan Bedriciler, Sakarya'da bir hapishanede yaşıyor.  DHKP-C,  Özdemir Sabancı suikastinden sonra erkin olmaya başladı, özellikle 1996'nın 1 Mayısında İstanbul'u yaktı-yıktı. Örgüt gücünü hapishanelerden ve gecekondulardan alıyordu. Hayata dönüş (adını alan ve pek çok ölüme neden olan) operasyonlarından sonra hapishanelerdeki gücünü büyük ölçüde kaybetti. Kentsel dönüşümler sonucunda  şehirlerde gecekonudu da kalmadı.Uzun zamandır uykuda, Gezi'de de çok fazla gözükmedi.

Devlet,  başedemeseydi gecekonduculukla baş edemezdi. Köyünden şehre göç eden önce gecekonduya yerleşirdi. Geçen on  sene içinde gecekonduculuk bitti. Şu an ülke ciddi derecede konut sıkıntısı çekiyor. İç göç bir yana absüt bir dış göç alıyoruz. Bu göç, açıkça da teşvik görüyor. Yüksek kira getirisi heveslisi ev sahipleri kiracılarını öldürüyor, evsiz kalan emekliler intihar ediyor ama seçim sürecini atlatmış iktidarın umurunda değil. Gene de hiç kimse gecekondu yapamıyor. Demek ki daha önceki yıllarda devlet gecekondu ile baş etmiyor, baş etmek istemiyormuş. Gecekondular olmasa, emekleyen sanayiyi besleyecek ucuz iş gücü şehre nasıl yerleşecekti?

Gene bir başka baş edememe, Osmanlı'da Efeler yada Zeybekler denen Ege eşkıyaları ile olmuştu. Devlet sürekli eşkiya kovalıyor, mücadelesi genelde başarısız oluyordu. Bir efe düze indiğinde, öldürüldüğünde yada çetesi dağıtıldığında, yeni bir efenin dağa çıkması gelenekti. Ne oldu bu geleneğe? Efelik, zeybeklik sadece türkülerde, danslarda kaldı. Efelerin nasıl yok edildiğini, Şevket Süreyya Aydemir, öz yaşam öyküsünü anlattığı Suyu Arayan Adam'da anlatıyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/sevket-sureyyaaydemirin-kitaplari.html ) Jandarma ve ordunun uzun takipleri sonucu yakalanan efeler,  aktif oldukları Aydın-Muğla civarından uzağa, Afyonkarahisar hapishanesine konulyordu. Efeler ve zeybekler, sadece hapsedilmekle kalınmıyor, tekrar dağa çıkmamaları için eğitime tabi tutuluyorlardı. Aydemir'de o zamanlar komünistlerden ayrılmıştır. Bunun da sebebi, adını vermese de şair Nazım Hikmet'in yatak kapma davranışıdır. Koğuşta pek çok kişi yer yatağında yatmakta, pek az kimse karyolada yatmaktadır. Nazım Hikmet'de karyolada yatanlardandır. Sonra koğuşa daha kaliteli karyolalar gelir. Nazım, o an, doğal hakkıymış gibi eşyalarını eski karyoladan, yeni karyolaya taşır ve ideolojik tartışmaya kaldığı yerden devam eder.  Nazım'ın bu tavrı, sadece Aydemir'in değil, bir kaç kişinin de sosyalist-komünist ideolojiden kopmasına sebep olur. Aydemir, daha hapishanede devlet adına çalışır. Bir iktisatçı olarak,dağ eşkıyalarından esnaf yapma programına yardımcı olur.

Osmanlı neden yüz yıllarca Efeliği yok edemedi? Çünkü efelik-zeybeklik denen kurumu yaratan kapütülasyonlar, düyun-u umumiye ve onların alacağını tahsil eden tütün rejisiydi. Efeler, rejinin tekelini kırıp, tütün, incir, üzüm gibi ürünlerin (bunlardan en kıymetlisi tütündü) iç piyasaya verilmesini sağlıyordu. Osmanlı bu açıdan, hem düyun-u umumiye, hem de kapütülasyon rejilerini memnun etmek için efelerle mücadele ediyor, hem de bu efeleri yok etmeyerek halkı tütünsüz bırakmıyordu. Benzer bir şekilde Osmanlı yüz yıldan fazla uğraştıran Celali isyanları ile ilgili. Celali isyanlarını ilk çıkaranlar Aleviler de olsa, önemli Celali liderleri Sünniydi. Kalenderoğlu, Kara Yazıcı, Canbulatoğlu, Çomar Bölükbaı gibi önemli Celali liderleri genelde Sünniydi. Pek çok Celali lideri, Bosna beyler beyi oldu. Girit'in fethinde, Osmanlı-Avusturya savaşları nda asker oldu.(1893-1606, Avrupalıların 15 yıl savaşları, Osmanlı'nın uzun savaş dediği savaşlar) Osmanlı devleti, özünde bir savaş ve ganimet devletiydi. Ülkçe içi isyanları bir yağma fırsatı olarak görüyordu. Osmanlı askeri de yağma fırsatı olmayan İran savaşları başta olmak üzere, pek çok savaş karşı isteksizdi. (İran, Çaldıran'dan sonra Osmanlı ile meydan savaşı yapmaması gerektiğini öğrenmişti. Yanık toprak taktiğini uyguluyor, köyleri boşaltıp, tarlaları yakıp, su kaynaklarını zehirliyordu.) Kuyucu Murat paşanın zaferleri, Celali isyanlarını sonlandırmadı. Mustafa Akdağ'ın anlatımına göre yirmi beş sene ara vermesini sağladı. Sonra isyanlar tekrar başladı ama Karlofça'dan sonra azalarak bitti. Efeler başta olmak üzere Anadolu'da, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar etkin olan eşkıya grupları, Celalilerin kalıntılarıdır.

PKK teröründe kırk yılda hep sorulur, neden terör bitmedi diye, ben de karşı soru sorayım, neden Kürdistan kurulmadı? Bu örgüt ne zaman güçten düşecek olsa bir anda çatışmalar soğuyor. 1993 Bingöl saldırısından önce örgüt sık sık tek taraflı ateşkes ilan eder, ama her ne hikmetse devlette bu ateşkese kısmen uyardı. Sonra çatışmalar yavaş yavaş eski şiddetine dönerdi. Ne kadar unutkan ve zavallı bir toplumuz ki 24 Mayıs 1993'de silahsız 33 (otuz üç ) erin katledilmesini unuttuk. Yıl dönümleri hiç haber olmuyor. Hatırlanırsa çözüm süreci sorgulanacak çünkü. 33 er, çözüm sürecinin başında da unutulmuştu. Bu eleştirilerim sadece bu sözde ateşkeslere inanan yada gizli Oslo görüşmeleri yapanlara değil, onlara oy verenleredir. Oy  verenler, oy verdikleri partinin ne mal olduğunu hepimizden iyi biliyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/oh-olsun-ideolojisi.html) Hatta seçim öncesinde Muhammet Yakut ve Ali Yeşildağ'ın anlattığından fazlasını da biliyorlar ama umursamıyorlar. Onlar da, oy verdikleri kadar kötü. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/03/kahrolsun-hirosima-kotulugun-yuceligi-2.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/turkes-ve-muhsin-kotulugun-yuceligi.html) Amerikalı yazar John Steinbeck'ın meşhur sözüdür. ''Bazı ülkelerde sosyalizm imkansızdır. Çünkü insanlar kendilerini fakir değil de, geçici olarak yoksulluk çeken zenginler olarak görür''  Ben de diyorum ki, hırsız iktidarlara oy veren kitleler, kendilerini yakın geleceğin yağma ortağı olarak görür. Kitleler masum değildir, onlar da suçludur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kitlelerin-sucu-da-suctur.html) Yani bu provakasyondan onlar da haberdardır.



Ülkemizde terör olmasa, asker ve polis böyle itibarlı konumda olmaz, her şeye karışmaz, her yerde arama, kimlik taraması yapamazdı. Faşistler, kendilerini vatansever zannetmezdi. Bu yarı düşük, ne idüğü belirsiz savaş hali, aslında devletin, faşistlerin ve uluslar arası silah kodamanlarının istediği şey. Aslında askerin ve polisin çok az bir kısmı teröristle savaşıyor, en önde de en garibanlar var. Tüm askeri birliklere vursak, çok küçük oranlar çıkar. Bu, meşhur  Tapınak Şovalyelerinin, Haçlı Seferlerinin en uoğun dönemlerinde bile en fazla yüzde beşi savaşmış, çoğunlukla Fransa merkezli olarak uluslar arası ticaret, bankacılık yapıp, çiftlik işletmiş, bu da ona benziyor. Dikkat ederseniz her seçim öncesi bir yerlerde bulunan petrol-doğal gaz-uranyum gibi madenlere, milli otomobil, uzay aracı gibi mucizelere, Suriye'den gelen şehit haberleri eşlik ediyor. Pek çok faşist odak, yaşadığı şehre bir şehit cenazesi yapsak diye bekliyor. 1990'larda şehit cenazelerine katılmadığı için oy kaybettiğini fark eden ANAP ve DYP merkez yöneticileri, ik ve ilçe teşkilatlarını bu konuda uyarmıştı. (Uyarılar sonrası şehit cenazelerine katılımları artsa da DYP ve ANAP'ın gerilemesi durmamıştı)

Devlet için terör olaylarında kayıplarının yerine koyup, koyamayacağı önemlidir. Ölen asker veya polisin yerine gelecek pek çok kişi mevcuttur. Sonuçta iyi maaşı ve sosyal güvencesi olan bir devlet memurluğudur. Eskiden şehit cenazelerini kaçırmazlardı. Şimdilerde pek gitmiyorlar. Cenzaeye giden muhalefet partilileri linç etmeye paramilterlerini yolluyorlar. Onlar da, sanki çözüm süreci, Oslo görüşmeleri falan, muhalefetin suçuymuş gibi olay çıkarıyor. Şehidin çocukarının asker-polis olması için tüm kapılar açlıyor vesair. Bu sistem, arada bir devletin güvenlik personeli ile bazı faşist ergenlerin ölümü ile işliyor. Arada bir bazı şehitler verildiğinde, neden öğretmen-doktor maaşı polis, uzman çavuş maaşından düşük yada bir narkotik polis memuru, nasıl Maserati marka alabiliyor ve trafikte birilerini umarsızca darp ediyor diye sorulmuyor. Karısının internette sattığı zayıflama çayları bir yana, çay fabrikası sahinin bile bu ülkede Maserati gibi üst lüks sınıftan spor araba alması zorken, komiser ve müdürlerin arabası nedir,  narkotikçilerin garajı nasıldır diye sorulmamakta. Şehit evlerinde ise Maserati yada Jaguar'ı bırakın sıva bile bulunmamakta. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/sinan-ates-ya-da-buyuk-sessizlik.html) 

Pek çok gerilla yada asi, bir Lenin, Mao, Che, Ho Shi Min olma sevdası ile silaha sarılıyor. Bir süre kullanılıp, sonra harcanıyorlar.  Bu saydıklarımın ortak özellikleri, genel anlamda propagandalarının güçlü olması, asker sayılarının fazla olmamasıdır. Mao bile, Japon işgali sonrasında Çan Kay Şek (Milliyetçi Çin)'den daha az askere sahipti. Lenin, yüz milyondan fazla nüfusu oaln Rusya'da on altı bin kadar üyesi ile iktidara geldi. Fidel Castor seksen üç, Sandilistler (1979'da Nikaragua'da devrim yaptılar) üç yüz kişi idi. Aslında en büyük silahları propagandaydı. Lenin'in matbaaları (Menşeviklere göre Almanlardan aldıkları para ile) , Castro'nun radyosuydu.

Pek çok gerilla örgütü, devasa üye sayısına sahip olup, sadece ölüm ve yıkım getirmişlerdir. Sadece PKK değil, FARC (Kolombiya), Aydınlık Yol (Peru), ETA (İspanya-Bask), IRA (İrlanda) bir zamanlar dağlarda, şehirlerde on binlerce gerillaya sahipken, silinip, girmişlerdir. FARC, bir zamanlar Kolombiya'nın %20'ni yönetiyordu. Sri Lanka'da Tamil Kaplanları'nın yedi tane uçağı vardı. 17 Kasım'ın (Yunanistan) son eylemine kadar hiç bir üyesi görüntülenmemişti. Hepsinin de zamanı gelince fişi çeklidi ve bitti. ASALA örgütünü Türk istihbaatı veya Abdullah Çatlı gibi Ülkücü paramiliterler falan bitirmedi. PKK'ya yer açmak için ASALA, sahneden bir süreliğine çekildi.

O zaman devrim de hiç mi silah olmayacak diye soruyorlar. Aslında ne kadar az olursa o kadar iyi. Devrimde asıl silah propagandadır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/01/propaganda-devri-zafer-tweetin.html) Hindistan'da İngilizlere karşı onlarca isyan çıktı ama Gandi, İngilizlerin ekonomisine ket vurarak, İngiliz egemenliğini çökertti. Her devrimci Gandi midir? Her devrim, bambaşka bir satranç tahtasıdır. Klasik 32 taşlı, 64 kareli satrançta bile sonsuz denecek kadar çok oyun vardır. Siyasette ise her ülke, farklı ölçülerde satranç tahtasıdır, tahta asla düz değildir, taşlar eşit dağılmamıştır ve birbirinden çok farklı yeteneği taşlarla doludur alan. 

Gerçek devrimci, yoldaşını öldüren polisi öldürerek intikamını almaz. İktidara gelir ve ona hükmeder. Gene öldürmez yada cezalandırmaz.  Bir zamanlar kovaladığı, takip ettiği kişiden emir almak, onun için en ağır cezadır. Mafya, arkadaşını öldüren polisi öldürerek cezalandırır.

Anadoluda Celaliler, tahmin edemeyeceğinizden büyük alanları, çok uzun süre kontrol ettiler. Hiç biri de sonunu getiremedi zira çoğunun bir ideolojisi yoktu ve olanlar da bunu duyuramadı. Atatürk'te bunu biliyordu ve bu yüzden Ali Fua Cebesoy'u üzerinde gerilla kıyafeti ile görünce, batı cephesi kumandanlığından alıp, Moskova'ya elçi olarak göndermiş, yerine miralay (albay) İsmet beyi (İnönü) getirmiştir. Güney cephesindeki (Maraş-Antep-Urfa-Adana) Kuvvayı Milliye birliklerinin başlarına subaylar ile düzenli ordu disiplinine soktu. Her zamanda basına ve gazeteciliğe önem verdi. 

Yapmamız gereken yeni fikirler üretmek ve bunu halka anlatmaktır.

8 Ekim 2022 Cumartesi

SON YILLARDA BİTEN ÜLKÜCÜ ŞEYLER 3



 9)ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN ADI:  Alparslan Türkeş yaşarken ülkücülerin temel sloganı, Başbuğ Türkeş'ti.  Hatta bir keresinde trafik kazalarını protesto ederken, trafikten hiç bahsetmeyip, sadece Başbuğ Türkeş diye bağırmaları olay olmuştu. 1997'de Türkeş ölür ölmez, Ülkücülük devletten tasfiye edilmeye ve azaltılmaya başlandı.  Polis, içişleri ve sağlık bakanlığı gibi kamu kuruluşlarında kemikleşmiş kadroların sökülmesi 2010 yetmez ama referandumundan sonra sökülmeye başlandı ve yerini tarikatlar aldı. Devlet Bahçeli'de parti başına geçer geçmez Ülkü ocaklarını sokaklardan çekti. 

Şimdilerde Türkeş'in adının giderek daha az azaldığını fark ettim. Bazı yaşlı ülkücülerin sosyal medya hesaplarında resmi var. Yeni nesil Ozan Arif'in adını bile unuttu. Türkeş'in adı ise bence unutulma aşamasına girdi. Öldükten sonra da bir süre başbuğ sloganları azalar  devam etti. Devlet Bahçeli, yıllar yılı Türkeş ile kıyaslandı.

Türkeş'in adının silinmesinde çocuklarının, ölümünden hemen sonra patlak veren ve akıllarda sandalyelerin havada uçuşması ve halkımızın ilk defa duyacağı kayyum kelimesi ile akıllarda kalan kurultay, son olarak da kayyumlu kurultayı kazanıp, partisini yöneten Devlet Bahçeli!nin hatalarınun değil, yaşarken kendisinin yaptığı hataların katkısı vardır. En basitinden, öldüğünde milletvekili bile değildi. Sağı, sokakta temsil etmesi için kendisine verilen Başbuğ ünvanına güvenip, dünürünü, dişçisini ve teşkilatların sevmediği bir sürü kişiyi aday gösterip, baraj altında kalmıştı. Bu tavrı, ölümünden sonra, daha kurultaya girmeden baştuğ ünvanı alan oğlu Tuğrul'un seçilememesine sebep oldu. Sola karşı sokaklarda mutlak bir zafer elde edemedi. Mussolini ve Hitler'i iktidara getiren sebeplerden biri de, komünistleri sokaklardan silmesiydi. Oysa Ülkü ocanları; Sivas, Maraş, Çorum, Kütahya, Konya ve benzeri yerlerde solu güçsüz düşürdüyse de, solu ne sildi, ne ezdi. Bu yüzden de 12 Eylül rejimi, solu ezmek adına darbe yapmak zorunda kaldı. Aslında gerçekte sorun sadece sol değil, Alevi ve Kürt azınlıktı. Konuyu bu açıdan bakarsak Türkeş ve MHP'yi daha iyi anlarız. Devlet, 12 Eylül olmadan, belki (bu belki önemli) ezebilrdi ama Alevileri ve Kürtleri asla ezemezdi. Alevi ve Kürtleri ezse de, Yunanistan'ın Nato'ya üyeliğini onaylamak, ülkeyi böylesi sendikasız işçiler cenneti yapmak da 12 Eylül olmadan olmazdı. Aslında sağcılık için 12 Eylül gerekliydi.

Bu açıdan bakarsanız, Devlet Bahçeli'de, Türkeş'in izinden gitti ve gidiyor. 1999 seçimlerinde, DSP ile koalisyon yaparak, sağı kurtardı, 2002'de AKP kurulunca aniden bitirerek, tekrar kurtardı. 2002'de, baraj altına kalma pahasına, Genç Psrti ve Cem Uzan'ı desteklemesini de bu bağlamda değerlendirmeli. Sonrasında, 7 Haziran 2015 seçimlerine kadar AKP'ye muhalif oldu, sonrasında AKP'ye destek verdi. 7 Haziran 2015'den sonra Türkiye'de düzene çekidüzen vermenin tek yolu, meclisi pasifize etmekten geçtiği anlaşıldı. Çünkü 12 Eylül ile gelen yüzde on barajı, Kürtlerin partisi HDP'yi durduramamıştı. Alevi genel başkanlı CHP ise büyüyerek geliyordu. MHP'nin kuruluş amacı, düzenin koruması için destek olmaktı. Sonrasında sendikal hareketler büyüyebilir, Türkiyeartık  ucuz işçilik cenneti olmayabilirdi. 

Türkeş her zaman bir NATO subayı olarak kaldı ve partisini de bir NATO partisi olarak kurdu. Daha sonra, daha sol hareketler ortaya çıkmadan, daha da CKMP'ye üye bile değilken, hatta Hindistan  büyükelçisi olarak 27 Mayıs'ı yapan  Milli Birlik Komitesinden atılmış bir sürgünken, CKMP, Alevilere saldırmaya başladı. (Türkeş, sonradan CKMP'nin genel başkanı oldu. Partinin adını da 1968'de Adana kongresinde Milliyetçi Hareket Partisi yaptı. Sol daha ciddi bir sokak hareketi değilken, MHP'nin ondan fazla komando kampı vardı. Ülkücülerin katliam yaptığı Mataş-Çorum-Sivas-Malatya gibi şehirlerde sandıktan genelde Demirel ve Özal'ın partileri çıktı.

Ancak son yıllarında merkez sağ partilerdeki çöküşü gördü ve yaşlandıkça da iktidara gelme hevesine kapıldı. 1995 seçimlerinde görüldü ki o kadar da başbuğ değilmiş. Teşkilatların sevmediği ahbaplarını aday gösteremiyorsun.

10)ATSIZ'IN OĞLU YAĞMUR'A MEKTUBU: Önce şu söz konusu mektubu-vasiyeti bir hatırlayalım: 

Nihal Atsız'ın Oğluna vasiyeti
"Yağmur, oğlum;
Bugün tam birbuçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir de resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Ögütlerimi tut, iyi bir Türk ol! Komünizm bana düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar , Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlar, Amerikalılar dış düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Zazalar, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlur, Lazlar, Gürcüler, Çeçenler, Çingeneler iç düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla carpışmak için iyi hazırlanmalı.
Tanrı yardımcı olsun."
Bu garip vasyetname, zannedildiği gibi 1944'de tutuklandığında değil, 1941'de yazmıştır. Bu mektup, doksanlarda Atsızla ilgili her mevzuda anlatışır, kitaplarında yer alırdı. Şimdilerde Atsız'ın Türkiye'deki oğlu Yağmur Atsız, böyle bir mektup var da diyemem, yok da diyemem diyor.
Bunu anlayabilmek için, Türk faşizminin karmaşık yapısını anlamak gerekir. Türkler, Sibirya steplerinden Ön Asya ve Doğu Avrupa'ya geldiklerinde, şehirli ve kendilerinden daha gelişmiş toplumları yönetmek durumunda kaldılar. Üstelik bu toplumlar, birlik ve beraberlik bilinci içindeydiler. Aralarında fark olsa da Arap, Ermeni ya da Rum-Yunan olma bilnçleri vardı. Kürtler ve bazı küçük topluluklar, belki bunun istisnasıydı. Bunun üzerine Aleviler ve isyan eden bazı Oğuz boylarını da eklersek, bu azınlık topluluklarını yönetmekte zor oldu. Böl yönet sistemi de öyle Hindistan ya da Avrupalıların gittiği yerlerde işlemiyordu. Bunun için de azınlıklar içinden devşirmeler edindi. Devşirmeliği, Osmanlı, hatta Doğu Roma (Bizans)'ın icat ettiği söylenirse de, gerçekte Selçuklular zamanında da vardı. Devşirmelik, sadece Türkleşmek ya da Sünnileşmek değildir. Türk değilken ya da halen Alevi iken, Sünnilerin ya da Türklerin adamı olmaktır.
Bu yüzden Türklerde faşizm daima karışık ve karmaşıktır. Türkler ile azınlıklar arasında, Türkçe'de ne olduğunu ne öldüğünü istemek deyimine benzer bir ilişki vardır. Türkler, her Türk olmayan ya da Sünni olmayan toplulukları, azınlık gibi saymadıkları gibi, azınlıklara da düşman olmazlar. En büyük korkuları da azınlık saydıkları toplulukların devleti ele geçirmesidir.
Halen kendi aralarında Rumca konuşan Girit göçmenleri, Ermenice'nin bir lehçesini konuşan Hemşinliler, Kurtuluş savaşında bir kaç kere isyan etmiş Marmara bölgesi Çerkezleri, mısırdan alınan vergi yüzünden isyan eden Rizeli Lazlar, azınlık sayılmaz.
Bugün Türk faşizmi için nefret piramidinin tepesinde Ermeniler, altında Yahudiler, Rumlar, Tunceliler (Dersimliler), diğer Alevi Kürtler, Aleviler ya da Kürtler ve en altında da Romanlar bulunur. Diğer topluluklar geçmişte ne yaparsa yapsın, piramidin dışındadır.
Kaldı ki devletin ve faşizan odakların kendi sadık Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Alevileri, Kürtleri falan vardır. Bu açıdan bir Ermeni'nin, Ege'nin küçük bir ilçesine kaymakam ya da Devlet Tiyartolarına genel müdür atanmasına da şaşırmamalı. Türkler için azınlıkların devlette çalışması değil, devlet aygıtında örgütlenmesi ve kalabalık olması sorundur.
Şimdi konuyu tekrar bu tuhaf mektuba getirelim. Bu mektup, eskiden beri Ülkücüler ve Atsızcılar için sorundu. Doksanlarla beraber Sosyalist rejimlerin yıkılması, demir duvarları da yıktı. Bu metupta (a da vasiyetnamede) adı geçen milletlerin, Türkiye'de yaşayan akrabaları, kimliklerini daha çok sevdi. Arnavut, Çeçen, Pomak ve benzeri milletler, köklerinin geldiği ülkeleri gördü, hatta akrabaları ile tanıştı. Dahası, Bosna, Çeçenistan, Kosova ve Abhazya'da savaştılar.
Şimdi de bu mektubu unutturmaya çalışıyorlar. Böyle saçma bir vasiyetname bile, kendisinin nasıl bir ruh hastası olduğunun ispatıdır.
Ne yazık ki ülkemizde Atsızcılık, iktidarın politikaları nedeniyle ülkemizde doluşan, sığınmacı mı, işgalci mi olduğu belli olmayan mülteciler yüzünden yükselişte. Kanada'daki oğlu Buğra Atsız'da, babasının yeni nesil olurlarının Ülkü ocaklarından yetişmediğini anlamış olmalı ki, Kanada'dan Ümit Özdağ'ı desteklemeye başlamış. Kızı Maya Atsız ise, internette dolaşan dedikodulara göre Türkçe bilmiyor, muhtemelen bilse de konuşmuyor. İnstagram sayfasında Şamanizm derslerine müşteri arıyor ( Dedesinin dininden gidiyor) ve Facebook profilindeki erkek arkadaşı veya sevgilisi olacak rakçı da saç-sakal sitili ile kurda benziyor.

14 Eylül 2022 Çarşamba

SON YILLARDA AZALARAK BİTEN ÜLKÜCÜ ŞEYLER-2

 


5-Ülkücü polisler ve Ülkücü bürokrasi: Seksenli ve doksanlı yıllarda, özellikle içişleri ve sağlık bakanlığında ülkücülerin bürokratik bir ağırlığı vardı. Özellikle polis teşkilatı düpedüz ülkücülerin elindeydi. O kadar ki ülkücü reisler, solcu militanların sorgularına girer, polis operasyonlarının olduğu yerlere dolmuşlarla gidip, operasyın sırasına polise destek gösterisi yapardı. (Operasyon gece üçte bile olsa) Özel harekat timlerine seçilecekleri adının önce Ülkü ocaklarına gittiği hep söyleniyordu. Hatta Alparsaln Türkeş bir keresinde, özel harekat ülkücüyse ülkücü, ne olmuş ulan demişti. Sağlık bakanlığı da düpedüz ülkücülerin elindeydi. Sadecd bu iki bakanlık değil, doksanlarda yeni açılan üniversitelerin, kredi ve yurtlar kurumunun yurt yöneticilerinin de çoğu ülkücülerin elindeydi. Genelde kamuda ciddi bir ülkücü ağırlığı vardı.

Akp iktidarda ülkücü kadrolarla önce yavaş yavaş, sonra hızla uğraşmaya ve onları tasfiye etmeye başladı. Solcu bürokrasi yok gibi bir şeydi, şimdi o gibi bir şey de bitirilmekte. 

6)Sağ cenahı sokaklarda-okullarda temsil etmek: Sağ adına solla çatışmak, ülkücülerin işiydi. Ancak bu yapılan, önce DYP ve ANAP'ın üniversite kurulan illerdeki oyların eritmesi, sonra da paralı gençleri bu taşra üniversitelerinden kaçırması sebebi ile ülkü ocakları yavaş yavaş tasfiye edildi. Doksanlarda adam bıçaklar, binanın üçüncü katından aşağıya adam atar, savcıya ifade bile vermezdi. O yıllarda Ülkü Ocaklarının kapısına dayanmaya hangi CHP ya da solcu parti-örgüt cesaret edebilirdi?

7)Tuğrul Türkeş ve Türkeş'in çocukları: Ülkemizde siyasette hanedan işi pek yürümüyor. Politikacıların çocukları, politikada başarılı olamıyor. En başarılı olanı, Erdal İnönü'ydü. 12 Eylül sonrasında, o baskı ortamında sosyal demokratları topralamayı becerdi. Onun dışında, Adnan Menderes'in oğulları, talihsizliklere uğradı (Hatta Amerika'da Kenedi, Türkiye'e Menderes ailesi lanetli dendi.)  Fatih Erbakan,  babasının kurduğu partilerdeki maceralarını anlatmayacağım. Şu anda da bir partinin başında olsa da, partisi çok parlak durumda değil. Turgut Özal'ın oğulları ise, sosyal medayada alay konusu.

Bunun sebebi, lider çocuklarının genelde parti bittikten sonra ya da darbeler sonrası kara günlerinde ve hemen hemen hiç bir siyasi deneyimleri yokken siyasete atılmaları ya da atılmak zorunda kalmalarıdır. Pek çoğu, dağılan partiyi toplaması için, parti tarafından zorla davet edilmişlerdir. Oysa Alparslan Türkeş öldüğünde, ülkücülük en parlak çağındaydi. İçişleri bakanlığı (özellikle polis teşkilatı), Sağlık bakanlığı başta olmak üzere pek çok kamu kuruluşunda işe girmenin ve yükselmenin yolu, ülkücü olmaktan geçiyordu. Doksanların yeni kurulan taşra üniversiteleri başta olmak züere üniversitelerin çoğu ve yatılı liselerin çoğunda ülkücü teşkilatlar egemendi. 

Sadece kamu kuruluşları değil, sivil toplum kuruluşlarında da ülkücülük egemendi. MHP, bugünkünden (ya da son seçimde aldığından diyeyim) çok daha az oy almıştı ama ülkücü olmak, bugünkünden çok daha havalı bir şeydi. Ankara'daki cenazeye sırf Süleyman Demirel Üniversitesinin öğrenci yurdundan yirmiden fazla otobüs gitti. Resmi açıklamalara göre iki buçuk milyondan fazla insan cenazeye katıldı. (Geçenlerde ölen bir şeyh için üç milyon dediler ama inanmayın. Türkeş'in cenazesindeki kalabalığın dörtte biri yoktu.

İşte bu konumdaki MHP'nin başına, Alparslan Türkeş'in oğlu, Tuğrul Türkeş geçmek istedi. Aslında ilk tur başarılı sayılırdı. Tuğrul bey en fazla oy alan adaydı. Olsaydı ile, bulsaydı ile tarih yazılmaz ama bana kalırsa, diğer adaylar, Devlet Bahçeli lehinde adaylıktan çekildikten sonra, dönemin ülkü ocakları genel başkanı Azmi Karamahmutoğulları, kongre kürsüsünü devirip, kongre salonunu savaş alanına çevirmeseydi, kongreyi kazanabilirdi. Kazanamasaydı bile, Deniz Baykal gibi inatla kongrelere gidip, en sonunda CHP genel başkanı olması gibi seçilebilirdi. Sonrasında Alparsaln Türkeş'in soyundan gelenlerin neler yaptığını ise yazmaya gerek yok.

(Yazı 3'e kadar uzadı)

27 Ağustos 2022 Cumartesi

SON YILLARDA AZALIP-BİTEN BAZI ÜLKÜCÜ ŞEYLER 1 (GİZEMİN ÖLÜMÜ )



 1:ÜLKÜCÜLÜĞÜN KENDİSİ: Şimdi klasik köşe yazarı ya da mesel anlatıcısı gibi en sonra buna vurgu yapabilirdim. En baştan söylemek daha mantıklı geldi. Epeydir sosyal medyada dolaşan bir söz var. Devlet Bahçeli bile AKP'li oldu, sen neden MHP'liyim diyorsun. Son derece doğru bir söz. Ülkücülüğün ne geleneksel Türkçülüğü ne solcu düşmanlığı kaldı. Habur'un hesabını bile soramadı. İYİ parti ise, o eski Ükücülük iddasına bile değil.

2:MERKEZ SAĞ: Bu yazının gecikmesinin sebebi, çok az kişi de okuyor ya da takip ediyor olsa bile, yazıalrımı bir bütün olarak inşa etmekti ve merkez sağı yazmak zaman aldı. DYP ve ANAP'lı hangi politikacıya denk gelsem, Ülkücü kökenli olmakla övünüyordu. Ülkücüler de, ne çekiyorsak, bu kökenlilerden çekiyoruz diyordu. Bu yüzden merkez sağı, biten Ülkücü şeylere yazdım.



3.YERLİ NÜRNBERG'LER (TEKİR YAYLASI VE SÖĞÜT): MHP yapı itibarı ile NAZİ partisinin bir taklidi, hatta karikatürüdür. Ülkü Ocakları denen örgütlenme de SA (SS parti iktidara gelince kuruldu) denen hücum birliklerinin taklididir. MHP, Nazilerin Nürümberg konferansları da doksanlı yıllar boyunca taklit etti, hem de yılda iki kere. Biri, Kayseri, Erciyes yaylası Zafer şenlikleriydi. Benzeri Afyonkarahisar başta olmak üzere, başka yerlerde yapılsa da, Erciyes'in yerini tutmadı. Doksanların başında ve ortalarında yüz binlrece kişini katıldığı bir festivale dönüştü. Hersene Haziran-Temmuz aylarında, özellikle Avrupa'daki Ülkücülerin yıllık izinlerini özellikle o günler için ayarlamalarına sebep oldu. Hatta Hürriyet gazetesi ve Kanal D'nin Atina muhabiri Stelyo Berberakis'in yazdığına göre Yunan faşistler, benzer bir şenliği Yunanistan'da düşünmüştü. Yunan iç savaşının başlangıcı sayılan bir olayın anması olacaktı. Yunan partizanları, hiç açlık çekmeyen ve hiç ölü vermeyen bir köyü, Nazi işbirlikçisi diye toptan katletmişti. Ancak Avrupa'nın anti-faşist tepkileri bunu engellemişti. Erciyes yaylası şenlikleri,  yüz binlerce katılımcının tuvaletleri yüzünden aylarca yayla sularının kokmasına yol açıyordu. Uzun yayla (Kayseri-Sivas ve civarı) Çerkezlerinin ve Kayserililerin MHP'ye desteklerinin 2002'den itibaren azalması ile halkın itirazları yükseldi ve 2008'de son kez yapıldı. Söğüt, Ertuğrul Gazi'yi anma şenlikleri halen yapılmakta ama o da artık MHP'nin ya da Ülkücülerin gövde gösterisi olmaktan uzak. O zamanlar başbakan olan Tayyip Erdoğan'a suikast olduğu bir yıl (hatırlayamadım ve internette bulamadım) sonrasında eski görkemini kaybetti.



4.OZAN ARİF KONSERLERİ VE ÜLKÜ OCAĞI ŞENLİKLERİ:  Ozan Arif,  Alparslan Türkeş'in ölümüne kadar, Ahmet Kaya kadar ünlüydü.  Her yıl en az otuz-kırk konser verir, tüm Türkiye'deki Ülkücü gençleri şenlendirirdi. Türkeş'in ölümünden sonra açıkça Oğul Tuğrul Türkeş'i destekledi. Sonradan Tuğrul'da MHP'ye geri dönmesine rağmen,  o hep Bahçeli ile küs ve kavgalı kaldı. Bahçeli'yi eleştirmekten öte, Bahçeki'ye hakaretler eden şiirler yazdı. MHP'de, Ozan Arif yerine, türkücü Zara ve Mustafa Yıldızdoğan ile bu şenlikleri yapmak istedi. Ancak her ikisinde de Arif'in ideolojik adanmışlığı yoktu.  Bu yüzden be bu şenlikler azalarak bitti.Yıldızdoğan, sonradan Erdoğan ve AKP destekçisi oldu. Zara ise ideolojik biri değildi ama bu yüzden Sosyal Demokrat belediyelerin konserlerine, şenliklerine katılamıyor. (İdeolojik damgalanma zor.)

(Yazı çok uzayacak, bu yüzden 2'e böleceğim)