15 Şubat 2025 Cumartesi
VEHBİ KOÇ'UN KENAN EVREN'E MEKTUBU
30 Haziran 2024 Pazar
Engels Darwinci evrim teorisi hakkında ne düşünüyor?
Sevgili Bay Lavrov
Almanya'ya yaptığım bir gezinin dönüşünden sonra nihayet makalenize ulaştım ve büyük ilgiyle okudum. Daha özlü konuşmamı sağladığından Almanca olarak yazdığım gözlemlerim şunlardır:
1- Darwinci öğretinin evrim teorisini kabul ediyorum, ancak Darwin'in kanıtlama yöntemini yeni keşfedilen bir gerçeğin ilk, geçici ve eksik ifadesi olarak alıyorum. Darwin'den önce, şimdi her yerde yaşar kalma mücadelesini gören aynı kişiler organik doğadaki iş birliğini vurguluyorlardı. Liebig'in özellikle vurguladığı gibi; bitki alemi hayvan alemine oksijen ve besin sağlarken, hayvan alemi de bitki alemine karbondioksit ve gübre sağlıyor. Her iki anlayış belirli bir haklılığa sahiptir, ancak her biri diğeri kadar tek taraflı ve dardır. Doğal bedenlerin etkileşimi -canlı ya da cansız- uyum ve çarpışmayı, mücadele ve iş birliğini içerir. Bu nedenle, kendine “doğal bilimci” diyen birisi, tarihsel gelişimin tüm çeşitli zenginliğini, doğa alanında bile “Tuz tanesi kadar alınması gereken” “yaşar kalma mücadelesi” gibi tek taraflı ve yetersiz bir ifadeye indirgerse, bu işlem kendi kendini mahkum etmiş olur.
2- Alıntıladığınız üç Darwinciden yalnızca Hellwald anılmaya değer görünüyor. Seidlitz en iyi ihtimalle küçük bir ışık; Robert Byr ise şu anda By Land and Sea'de kitabı yayımlanan bir romancı. Tam onun safsataları için bir yer.
3- Yaklaşım yönteminizin psikolojik bir yöntem olduğunu söyleyebilirim, önemli yerlerini reddetmesem de ben farklı bir yöntem seçerdim. Her birimiz, bulunduğumuz entelektüel ortamdan büyük ölçüde etkileniriz. Benden daha iyi tanıdığınız Rusya ve duygusal bağa, ahlaki duygulara hitap eden bir propagandist dergi için sizin yönteminiz muhtemelen daha iyi bir yöntemdir. Yanlış duygusallığın büyük zarar verdiği Almanya için bu uygun olmazdı ve çarpıtılırdı. İhtiyacımız olan -en azından başlangıçta- sevgiden ziyade nefrettir ve Alman idealizminin son kalıntılarından kurtularak maddi gerçekleri tarihsel haklarına yerleştirmektir. Bu nedenle, bu burjuva Darwinistlerin şöyle hakkından geleceğim:
Darwinci yaşar kalma mücadelesi teorisinin kendisi, Hobbes'un herkesin herkesle savaşı teorisinin ve Malthusçu nüfus teorisinin burjuva ekonomik rekabet teorisiyle birlikte toplumdan canlı doğaya aktarılmasından ibarettir. Bu başarıldıktan sonra aynı teoriler organik doğadan tarihe geri aktarılır ve insan toplumunun ebedi yasaları olarak geçerlilikleri kanıtlanmış gibi ilan edilir. Bu işlemin çocukça olduğu açıktır. Ama daha fazla incelemek isteseydim, onların öncelikli olarak kötü ekonomistler, ardındansa kötü doğa bilimcileri ve kötü filozoflar olduklarını gösterirdim.
4- İnsan ve hayvan toplulukları arasındaki temel fark; hayvanların en fazla toplayıcı, insanların ise üretici olmasıdır. Bu tek ama temel fark dahi hayvan toplumlarının yasalarını basitçe insan toplumlarına aktarmayı imkansız kılar. Sizin de belirttiğiniz gibi, “İnsan sadece yaşar kalma mücadelesinde değil, aynı zamanda haz ve hazların artırılması için mücadele etti... Daha yüksek zevkler uğruna daha düşük hazlardan vazgeçmeye hazırdı.” Bu konuda sizin daha ileri sonuçlarınızı tartışmadan, kendi öncüllerimden çıkardığım daha ileri sonuçlar şunlardır:
-İnsan üretimi belirli bir aşamasında -bir süreliğine sadece bir azınlık için üretilse bile- lüksleri de üretecek bir seviyeye ulaşır. Bu nedenle, yaşar kalma mücadelesi -bu kategoriyi burada geçici olarak geçerli kabul edersek- hazlar için bir mücadeleye dönüşür. Artık sadece yaşar kalma araçları için değil, gelişim araçları için de bir mücadele olur. Bu aşamada hayvanlar aleminin kategorileri artık uygulanabilir değildir. Lakin şimdiki gibi, kapitalist toplumun gerçek üreticilerini varoluş ve gelişme araçlarından uzak tutan kapitalist üretim; tüketebileceğinden çok daha fazla varoluş ve gelişme aracı üretiyorsa, her on yılda bir yalnızca ürün yığınlarını değil, üretici güçleri de yıkma noktasına erişen bu üretimi -kendi yaşam yasası gereği- sürekli olarak artırmaya zorluyorsa “varolma mücadelesinden” söz etmenin ne anlamı kalır ki? O zaman yaşar kalma mücadelesi şundan ibarettir: Üretici sınıfın, üretimin ve dağıtımın kontrolünü şimdiye kadar ona emanet edilen ancak artık buna muktedir olmayan sınıfın elinden almasıdır. Bu ise sosyalist devrimdir.
Bu arada belirtmek gerekir ki, geçmiş tarihin bir dizi sınıf mücadelesi olarak ele alınması, aynı tarihin “varoluş mücadelesi ”nin biraz değişmiş bir versiyonu olarak kavranmasının tüm yüzeyselliğini ortaya çıkarmaya yeterlidir. Bu nedenle, bu sahte doğa bilimcilere asla böyle bir taviz vermem.
5- Aynı nedenle, temelde doğru olan ifadenizi farklı bir şekilde formüle ederdim: “Mücadeleyi hafifletmenin bir aracı olarak dayanışma fikrinin; nihayetinde tüm insanlığı kucaklayacak bir noktaya kadar genişleyebileceği ve dünyanın geri kalan mineraller, sebzeler ve hayvanlarla dayanışmış bir kardeşler toplumu olarak karşı karşıya gelebileceği”
6- Öte yandan, herkesin herkesle savaşının insan gelişiminin ilk aşaması olduğu konusunda sizinle aynı fikirde değilim. Bence toplumsal içgüdü, insanın maymundan evrimi için en önemli kaldıraçlardan biriydi. İlk insanlar sosyal olarak yaşamalıydılar ve görebildiğimiz kadarıyla bu böyle.
…
17 Kasım. Mektubum kesintiye uğradı ve size göndermek üzere yeniden ele alıyorum. Gözlemlerimin özden çok biçime, yaklaşım yönteminize ilişkin olduğunu göreceksiniz. Umarım yeterince açık bulursunuz. Bunları aceleyle yazdım ve tekrar okuduğumda birçok kelimeyi değiştirmek istiyorum, ancak el yazmasını okunaksız hale getirmekten korkuyorum.
Samimi selamlarımla,
F. ENGELS
8 Ekim 2022 Cumartesi
SON YILLARDA BİTEN ÜLKÜCÜ ŞEYLER 3
9)ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN ADI: Alparslan Türkeş yaşarken ülkücülerin temel sloganı, Başbuğ Türkeş'ti. Hatta bir keresinde trafik kazalarını protesto ederken, trafikten hiç bahsetmeyip, sadece Başbuğ Türkeş diye bağırmaları olay olmuştu. 1997'de Türkeş ölür ölmez, Ülkücülük devletten tasfiye edilmeye ve azaltılmaya başlandı. Polis, içişleri ve sağlık bakanlığı gibi kamu kuruluşlarında kemikleşmiş kadroların sökülmesi 2010 yetmez ama referandumundan sonra sökülmeye başlandı ve yerini tarikatlar aldı. Devlet Bahçeli'de parti başına geçer geçmez Ülkü ocaklarını sokaklardan çekti.
Şimdilerde Türkeş'in adının giderek daha az azaldığını fark ettim. Bazı yaşlı ülkücülerin sosyal medya hesaplarında resmi var. Yeni nesil Ozan Arif'in adını bile unuttu. Türkeş'in adı ise bence unutulma aşamasına girdi. Öldükten sonra da bir süre başbuğ sloganları azalar devam etti. Devlet Bahçeli, yıllar yılı Türkeş ile kıyaslandı.
Türkeş'in adının silinmesinde çocuklarının, ölümünden hemen sonra patlak veren ve akıllarda sandalyelerin havada uçuşması ve halkımızın ilk defa duyacağı kayyum kelimesi ile akıllarda kalan kurultay, son olarak da kayyumlu kurultayı kazanıp, partisini yöneten Devlet Bahçeli!nin hatalarınun değil, yaşarken kendisinin yaptığı hataların katkısı vardır. En basitinden, öldüğünde milletvekili bile değildi. Sağı, sokakta temsil etmesi için kendisine verilen Başbuğ ünvanına güvenip, dünürünü, dişçisini ve teşkilatların sevmediği bir sürü kişiyi aday gösterip, baraj altında kalmıştı. Bu tavrı, ölümünden sonra, daha kurultaya girmeden baştuğ ünvanı alan oğlu Tuğrul'un seçilememesine sebep oldu. Sola karşı sokaklarda mutlak bir zafer elde edemedi. Mussolini ve Hitler'i iktidara getiren sebeplerden biri de, komünistleri sokaklardan silmesiydi. Oysa Ülkü ocanları; Sivas, Maraş, Çorum, Kütahya, Konya ve benzeri yerlerde solu güçsüz düşürdüyse de, solu ne sildi, ne ezdi. Bu yüzden de 12 Eylül rejimi, solu ezmek adına darbe yapmak zorunda kaldı. Aslında gerçekte sorun sadece sol değil, Alevi ve Kürt azınlıktı. Konuyu bu açıdan bakarsak Türkeş ve MHP'yi daha iyi anlarız. Devlet, 12 Eylül olmadan, belki (bu belki önemli) ezebilrdi ama Alevileri ve Kürtleri asla ezemezdi. Alevi ve Kürtleri ezse de, Yunanistan'ın Nato'ya üyeliğini onaylamak, ülkeyi böylesi sendikasız işçiler cenneti yapmak da 12 Eylül olmadan olmazdı. Aslında sağcılık için 12 Eylül gerekliydi.
Bu açıdan bakarsanız, Devlet Bahçeli'de, Türkeş'in izinden gitti ve gidiyor. 1999 seçimlerinde, DSP ile koalisyon yaparak, sağı kurtardı, 2002'de AKP kurulunca aniden bitirerek, tekrar kurtardı. 2002'de, baraj altına kalma pahasına, Genç Psrti ve Cem Uzan'ı desteklemesini de bu bağlamda değerlendirmeli. Sonrasında, 7 Haziran 2015 seçimlerine kadar AKP'ye muhalif oldu, sonrasında AKP'ye destek verdi. 7 Haziran 2015'den sonra Türkiye'de düzene çekidüzen vermenin tek yolu, meclisi pasifize etmekten geçtiği anlaşıldı. Çünkü 12 Eylül ile gelen yüzde on barajı, Kürtlerin partisi HDP'yi durduramamıştı. Alevi genel başkanlı CHP ise büyüyerek geliyordu. MHP'nin kuruluş amacı, düzenin koruması için destek olmaktı. Sonrasında sendikal hareketler büyüyebilir, Türkiyeartık ucuz işçilik cenneti olmayabilirdi.
Türkeş her zaman bir NATO subayı olarak kaldı ve partisini de bir NATO partisi olarak kurdu. Daha sonra, daha sol hareketler ortaya çıkmadan, daha da CKMP'ye üye bile değilken, hatta Hindistan büyükelçisi olarak 27 Mayıs'ı yapan Milli Birlik Komitesinden atılmış bir sürgünken, CKMP, Alevilere saldırmaya başladı. (Türkeş, sonradan CKMP'nin genel başkanı oldu. Partinin adını da 1968'de Adana kongresinde Milliyetçi Hareket Partisi yaptı. Sol daha ciddi bir sokak hareketi değilken, MHP'nin ondan fazla komando kampı vardı. Ülkücülerin katliam yaptığı Mataş-Çorum-Sivas-Malatya gibi şehirlerde sandıktan genelde Demirel ve Özal'ın partileri çıktı.
Ancak son yıllarında merkez sağ partilerdeki çöküşü gördü ve yaşlandıkça da iktidara gelme hevesine kapıldı. 1995 seçimlerinde görüldü ki o kadar da başbuğ değilmiş. Teşkilatların sevmediği ahbaplarını aday gösteremiyorsun.
10)ATSIZ'IN OĞLU YAĞMUR'A MEKTUBU: Önce şu söz konusu mektubu-vasiyeti bir hatırlayalım:


