1994 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1994 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2023 Cumartesi

ANSİKLOPEDİNİN BİRİNCİ CİLDİ

 


 I

 

         Teknolojiye bağlı şeylerin modası geçer. Video geçti gitti. VHS'i vardı, BETAMAKS' ı vardı. Lüks geldi, lüks gitti. Bizim evde hiç olmadı mesela. Bill Gates'in kızı babasına plağı sormuş. Ben doğduğumda plak demodeydi. Kasetler demode ve birkaç yıla kadar ortadan kalkacak gibi. CD'ler ise, MP3'e yenik düşmek üzere.

         Fakat bizim konumuz ansiklopediler. Lisedeyken dönem ödevlerini ansiklopedilerden yazar verirdik. Internet, özellikle google sayesinde ansiklopedide demode oldu.  Artık öğrencilerim ödevlerini internetten  indirip, yazdırıp, getiriyorlar.

         Ülkemizde gazetelerin ansiklopedi verme savaşı, ansiklopedilerinin öneminin kaybetmesine ve benim üniversite öğrencisi olmama az kala gerçekleşti. Benim iki kere (ortaokul üç ve lise bir) sınıfta kalmam yetmezmiş gibi, bir de o zamanlar iki basamaklı ve ikinci basamağı ÖYS olan sınavı ilk girişimde kaybettim. Benim eğitime ara verişlerim, sınıfta kalışlarım, çıraklık zamanlarımdır. Sınıfta kalmamın bedeli, çok ucuz askerlik demek olan, çıraklıkla geçti. Saatçilikte hesapta meslek öğrenecektik ama ustam olacak adam bana hiçbir şey öğretmeyip, bol bol dövdü. Kamyon galerisinde de öğrenilecek bir şey yoktu, sermaye gerekliydi. ÖYS' kaybetmek bir felaketti.Bu felaketi yaşamayan bilmez. Nasıl aile ve arkadaş çevresinden dışlanır, ana-baba nasıl adama düşman olur, yaşamayan bilmez. O sebepten dolayı, öğretmen olduğum halde halen, teşekkürlerle, taktirlerle, sınıfta kalmadan, hele sınıf atlayarak okulu bitirenlere halen gıpta ederim.

         ÖYS' i kaybettiğim anlaşılınca, önce sürücü kursuna gidip, B sınıfı ehliyet aldım. Aldım ama alalı on yılı geçti, bir daha elim direksiyona değmedi. Kullanmayı unuttum. Ardından Kazım Karabekir Caddesinde, bir iş hanının bodrumunun bir kısmını kapsayan matbaada yirmi beş gün çalıştım. Sonra bana eve yakın başka bir matbaada iş bulunduysa da, başka bir yakın evime çok yakın bir markette iş buldum. İki ay orada çalıştım. Çok aşırı yoruyordu. İki ay boşta gezdim, sonra başka bir amcaoğlunun otomobil galerisinde işe girdim. O işte de, sınav sonucunun açıklanmasına az kala kendi isteğimle ayrıldım.

         Şimdi okuyucular merak etmektedir muhtemelen, o kadar işte çalıştın da, nasıl bu sınavı kazandın diye. Üstelik iki kere sınıfta kalmış bir öğrencisin. Bu hikâyeyi başka bir zaman anlatmak istiyorum.

         Anlatacağım olay, tahmin edebileceğiniz gibi markette çalışırken oldu. Marketin bir işi de gazete satışıydı. Gazetenin karı yok denecek kadar azdı. Yüzde dört. Tekel mamullerinde de aynı oran vardı. Tekel, o zamanlar sigara ve diğer tüm tütünün üretiminde, ithalinde ve ülke içi dağıtımında, adı üzerinde tekeldi. Bira ve ithal alkollüler hariç diğer tüm alkollü içecekleri de tekel üretir ve dağıtırdı.tekelin birası da vardı ama o sidik gibi birayı, çalıştığım saatçi dükkanındaki ustam haricinde içene rastlamadım. Bizim dükkana gelmezdi.

         Biz konumuzdan uzaklaştık. Gazeteye gelelim. Cem Uzan'ın Star gazetesine kadar bu böyle kaldı. Uzan, bayi payını yüzde ona çıkarınca, ardından da gazeteyle doğrudan verilen ürünler çıkınca, gazete satmak, karlı bir iş oldu. O zamanlar, müşteriler kaçmasın diye katlanılan bir eziyetti. Bu eziyetin bir kısmını dükkanın elemanı olarak ben yapardım.

         Dükkan, biraz iriceydi. Şöyle ortalama üç dükkanın birleşimi kadar. Dört katlı bir apartmanın zemin katının büyük kısmını içine alıyordu. Dükkanda iki eleman ve iki ortak vardı. Ortaklar kardeşti. Sivas, Şarkışla ilçesindeki köylerinde arazilerini ve traktörlerini satıp, Ankara'da önce bir videocu açmışlar, video demode olunca bu marketi açmışlardı. Öteki çırak, Zafer, kardeşlerden küçüğün kayınbiraderiydi. Eniştesinin evinde kalırdı. Ben yabancı olduğumdan, daha ziyade sabah ekmek ve gazete dağıtımıyla, bir de telefonla sipariş edilen malları dağıtırdım. Kasaya dokunmazdım. Bir de temizlik işi benim için ağrıdı.

         Gazeteyle beraber, ekleri ve hediyeleri de dağıtırdım. Bu iki aylık sürede en fazla rağbet, Sabah gazetesinin dağıttığı tek cilt ansiklopediyeydi. Adı da Grosser, Ansiklopedia Amerikana'ydı. Bu ad, daha doğrusu adındaki Amerikana adı tartışma konusu olmuştu. Rakip Hürriyet gazetesinin Amerika temsilcisi, kimdiyse adını hatırlamıyorum,  New York sokaklarında insanlara bu ansiklopediyi sormuştu. Sabah'ın yayım müdürü Zafer Mutlu da bu adamı telefonda tufaya getirmiş, onun sözlerin teybe kayıt edip, gazete de yayımlatmıştı. İşte bu ansiklopedinin birinci cildi, başka bir bedel olmadan okurlarına verdi. İlk cilde abartılı bir rağbet oldu ama devamını takip eden olmadı. Şimdiki öyküm, bu rağbetle ilgili.

 

II

 

         Bu birinci cildin verilişi, bir hafta önceden, neredeyse bulunabilecek tüm imkan ve yollarla ilan edildi. Sabah gazetesi , ATV ve grubun tüm dergileriyle bunu duyuruyordu. Duvar panoları ve TRT'de buna dahildi.  Nedense diğer medya holdinglerinin yayım kurumlarına reklam verilmiyordu o zamanlar. Dağıtım için bir hafta öncesinden siparişler, benim aracılığımla patronlara ulaşmıştı. Dağıtım sanırım cumartesi ya da pazar günüydü. Bize de ansiklopediler çarşamba gününden geldi. Her gün sabah gazetesi alan sekiz müşterim vardı. Zaten sekiz cilt bir koli ediyordu, ben bir koliyi önceden ayırdım.  Tezgahın arkasında bir odamız vardı, orada sakladım.

         Benim patronların birinin adı İbrahim'di. İbrahim, biraz daha genç gözüküyordu. Hafif bebek yüzlüydü. Ötekinin adını hatırlamıyorum. O daha esmer tenli ve kalın bıyıklıydı. Onun adını hatırlamıyorum şu an, ama adını Mehmet diyelim gitsin. Bu değilse bile, böylesi çok kullanılan bir addı.

         Ben, bir tane kendime ayırmıştım. Bu ayırdığım cildi eve götürdüm. Anlatıyorum çünkü, daha sonra hikayeye lazım olacak. Bir gece önceden bizim patronlar bu ciltleri sattı.

         Derken büyük gün geldi. Vukuat günü. Dükkan sabah yedide açılırdı. Ben normalde her sabah erken geldiğim halde o gün yarım saat geç geldim. Aslında yapmamam gerekliymiş. Geldiğimde öğrendim.

         Bizim patron saat altı buçukta gelmiş. Ahaliyi sıraya girmiş halde bulmuş. En öndekiler saat beşte gelmiş. On beş dakikada bitmiş. Dağıtılacaklara geldi sıra. Ben derhal sakladığım koliye baktım. Koli iyi yapılmamıştı. Paket açıktı. Saydım yedi taneydi. O arada  İbrahim'de geldi. Günlük aboneleri ne yapacaklarını konuşmaktaydılar. Ciltlerin hepsi kapışılmıştı. Sabah gazetesini alan olmamıştı.

         Ben geldim ve yedi ansiklopedi olduğunu söyledim. Bir tane de eve götürdüğüm vardı, onu da getirince, tam sekiz olduğunu söyledim.

         - Yedi-sekiz tane var mı, öyleyse iyi dediler.  Eve gittim, o cildi de aldım kız kardeşim Selma, surat astı.

         -Kırk yılda bir eve işe yarar bir şey getirdin, onu da geri götürüyorsun, dedi.

         Ben aldırman o cildi alıp, dükkana döndüm. Ansiklopedileri ve sabah gazeteleri bir sepete koydum. Diğer gazeteleri ve sabah dağıtacağım ekmekleri başka bir sepete doldurdum. Büyük marketlerde kullanılan kol sepetlerini biz kendi işimiz için kullanırdık. Ben bu sepeti alıp, her zamanki listeye göre, saf saf dolaşmaya başladım. İlk birkaç müşteri iyi sayılırdı. Satın almayı teklif ettilerse de, ben durumu açıkladım. Anlamadılarsa da kabullendiler.

         Derken belamı buldum. Ben o vakitler on dokuz yaşındayım. Doğrusu market çıraklığı için ileri bir yaş. Sokakta,on, on iki yaşlarında bir oğlan çocuğuna rastladım. Ansiklopedileri görür görmez bağıra bağıra konuşmaya başladı.

         - Onlar ne? Ansiklopediler di mi? Niye bize yok dediniz? Bu arada başka çocuklarda doluşmaya başladı etrafıma. Çıkışı bağırıp, onları etrafımdan kovmakta buldum.

         - Çekilin başımdan be, bunlar, her gün Sabah gazetesi alanlar. Derken etrafımda çocuklar çoğaldı, kalabalıklaşmadan kaçtım. Yakındaki müşteriye gazetesini, ekmeğini bıraktım. Bir de süt dağıtıyordum o zamanlar. Doğruca dükkana geldim. Biraz sinirden, daha ziyade de korkudan titremekteydim. Beni bir tabureyle oturttular.

         - Şunları siyah poşete koyalım, beni az kaldı linç ediyorlardı, dedim.  İbrahim, Zafer'e döndü,

         -Bir siyah poşet ver dedi.

         Bana dedikleri gibi bir poşet verdiler. Kalan ciltleri buna doldurdum. Sabah gazetelerini de doldurdum. Her zamanki abonelerin gazetelerini dağıttım. Dükkana geldiğimde ortalık azıcık karışmıştı. Çocuğun annesi dükkana telefon etmiş, ortalığı velveleye vermişti. O kadın ve ailesi, gazeteden başka bir şey almıyordu dükkandan, öyleyse sorun yoktu.

         Ben ve Zafer, kalan sipariş ve aboneleri de dağıttık.  Saat on gibi bir muhasebe  yaptık. Tam bir felaketti. Özelikle sabah erkenden oluşan kapışmada, ansiklopedilerle beraber muhtemelen el altındaki çikletler, çikolatalar, gofretler, piller ve pek çok küçük malzeme muhtemelen çalınmıştı. Sabah gazetelerin geri alan olmamıştı. Ekleri yerleştiremediğimiz için iade kabul edilmedi ve dükkana zarar yazdı.

         Olayı asıl ilginç kılan, sonrasında olanlardı. Ertesi gün, aynı sayıda, yani her gün gelenin on katı Sabah gazetesi geldi. Unuttuğum konuya ek, o gün Sabah gazetesi çok fazla gelmişti. Hepsi iade edildi. Ansiklopedinin tamamını hemen hemen kimse almadı. A başlığının bile hepsini bile almayan ansiklopediyi sonra ne yaptı o alanlar bilmiyorum. Ben o dükkanda toplam iki buçuk ay çalıştım. O arada bir de, gazeteyle aynı fiyata deterjan dağıttık. Hangi gazete hatırlamıyorum ama dağıttığımız deterjan OMO' ydu galiba. Piyasadaki ortalama bir paketin yarısı kadar bir şeydi. Gene de bir gazete fiyatından kat kat fazlaydı. O cilde olan ilginin zerresi yoktu deterjan dağıtımda. Kimse almadı.   

         Geçen yılda bu deterjanı dağıtmışlar. Ansiklopediye olan olmuş, müşteriler küsmüş.






18 Mayıs 2022 Çarşamba

1994 YILI DAVRAZ DAĞI KIŞ TIRMANIŞI


I

         Vücudum spora elverişli değildir. Zayıf ve güçsüz oldum. Sık sık hastalandım. Koşularda sonuncuydum. Türk Hava Kurumunun, paraşüt kursuna yazılmak istedim, başvuru formunu babam sobada yaktı. Son spor hevesim dağcılıktı, yanımda gencecik bir kız ölünce, o da söndü. Spor yarışma ve müsabakalarını doğru dürüst izlemem bile…

         Üniversitenin ilk yılı ve HATTA ilk ayları. Her şeyi görerek, taklit ederek öğreniyoruz.her şeye özentiyiz. Üniversitenin yemekhanesinde o rezil tavuk yeme olayına halen gülerim. Yemekte tavuk-pilav var. Tavuk çok fazla haşlanmış, çatal değince parça parça oluyor. Bir de bakmışım herkes çatal-kaşıkla tavuk yiyor. Kaşığı destek yapıp, çatalla tavuğu parçalamaya kalkıyor. Ben dahil herkesin üstü başı batık haldeydi. Kızın bir böyle yapınca, diğerleri de onu taklit etmiş.

         Taşra üniversiteleri, mahrumiyet içerir. Büyük üniversitelerin meraklı arayan, bazılarının gitmediği o klüpler, ya azdır, ya da hiç yoktur. Konferansa da kamuoyunun ve dünya biliminin tanımadığı akademisyen ve yazarlar gelir. Klüp namına paraşütçüler vardı ama bende heves bir kere kaçtı mı geri gelmez. Bir de DAMAK grubu vardı. Dağ ve Mağaracılık grubu.

         1998'in ekim ayı, bir duvar ilanı. Davraz dağına kış tırmanışı. İlk toplantı, mühendisliğin büyük amfisi. Süleyman Demirel Üniversitesi'nde, E bloklarının Taşkafe'ye doğru uctaki kısmında bulunurdu bu amfi. Aşağıya doğru alçalan bir merdiven silsilesi ve en ucunda hocanın ders anlattığı bir alan. Karşımızda genç bir yardımcı doçent.

         Haricen bu yardımcı doçentlik müessesi hakkında iki çift laf etmek istiyorum. Dünyanın başka her yerinde doktorasını verenler, doçent olur, yani doktora tezi imzalamaya yetkilidir. Türkiye'de ise YÖK dene kurum, kendi onayladığı doktora tezi ve savunmasına güvenmez. Beş sene daha asistan yapar. Bir daha tez ister, hatta bir de Kamu Personeli Dil Sınavı ve Üniversiteler Dil Sınavı adı altına, aşırı zor bir sınava sokar, bundan derece bekler. Bu sınavı beş sene Amerika'da doktora yapıp da, geçemeyen akademisyenler vardır. Bir de YÖK, yeterince doçent bulamadığından, bu yardımcı doçentleri, özellikle taşrada ihtiyaç duyduğu yerlerde yardımcı doçent adı altında çalıştırır. Bu yardımcı doçentler, lisans öğrencilerine ders anlatır, mastır tezi imzalar. Doktora imzalayamaz. Üniversiteler, doktora yapan asistanlarına, yani araştırma görevlilerine keyfi isterse yardımcı doçent kadrosu açar. Neyse, bu konu burada bitsin.

         Bu yardımcı doçent, jeoloji mühendisliğinin hocasıdır. Otuzlarında olmalıdır, gençtir, bıyıkları, saçları beyazlamamıştır. Karşımızda konuşur, bize cesaret verir, olayın kolaylığını anlatır. Tırmanışa, altmışına yaklaşmış, sonradan milletvekilliğine aday olup, partisi barajın altında kalması sonucu seçilemeyen, Fen-Edebiyat fakültesi dekanı, Profesör Bayram Kodaman bile katılacaktır. Demek ki bu iş çok kolaydır.

         Bu tırmanışın adı kış tırmanışıdır, çünkü dağa ilk kar yağmamıştır. Dik tırmanışı da olmadığından, teçhizata da gerek yoktur. Esnek, spor ayakkabıları yeterlidir. Günlerden perşembedir ve Cumartesi günü tırmanış olacaktır. Bu kadar öğrencinin tırmanmasıyla, belli bir metrenin üzerindeki bir dağa tırmanan en kalabalık grup olarak rekor kıracağız.

 

II

 

         Cumartesi günü yola çıktık. Biz yurtta kalanlar, yurttan kalkış yaptık. Yurtta kalmayanlar, o zamanlar Gazi Lisesinin arkasındaki Meslek Yüksek Okulunun önünden bindiler. Ben son sınıftayken Meslek Yüksek Okulu, kampusa taşındı. Okul binasının bir kısmı Gazi Lisesinin oldu, geri kalanını da üniversiteye misafirhane yaptılar.  Neyse, biz sorunsuz olarak otobüslerle Sav kasabasına kadar gittik. Oradan da, biraz daha öteye, galiba şimdilerde kayak tesislerinin olduğu yere kadar traktörlerle gittik. Dekanımızı da orada gördük. Gerçi sonradan öğrendiğime göre bu tırmanışa katılanların çoğu mühendislik öğrencisiymiş. Fen Edebiyattan iki kişiymişiz, bir diğeri de kimya bölümünden bir öğrenciymiş. Bayram hoca, kendisi gibi birkaç ihtiyarla beraber tüfek atışı yaptı, geri döndü. Biz tırmanışa başladık. Grup bayağı kalabalık, şimdi zaman geçti, kaç sayı versem yalan. Şöyle beş yüz civarıyız belki. Kalabalık bir grup vardı. Jeoloji mühendisliği öğrencileriymiş. Daha doğrusu son sınıfları.

         Son sınıf kavramı, özellikle mühendislik fakülteleri ve sayısal bölümlerde muğlaktır. Çocuk gayet rahatça, jeoloji beşim, fizik altıyım, inşaat dokuzum diyebilir. Bunlar dördüncü sınıflarmış, çok acı bir şekilde öğrendim. Neyse, biz hikayenin sonunu anlatmayalım. Biz de grup halinde yürüyoruz. Grup, daha küçük gruplara bölünüyor zamanla, ama çok yavaş. Çünkü yazdan kalma hava var, katılımcıların çoğu genç. Ben hem birinci sınıfım, hem de bu tırmanışa katılan arkadaşım yok. Dolayısıyla yalnızım. Tek tanıdığım isim, makine mühendisliğinden, şu an adını hatırlayamadığım bir birinci sınıf öğencisi. Mecburen onunla konuşmaktayım. Bursa'yı anlatıyor bana. Derken uzaklaştı ve onu unuttum.

         Yağmur başladı sonra. Yağmur, daha sonra olacakların habercisi. Çünkü daha çok aşağılardayız, daha zirveye çok var. Benim üzerimde vişne çürüğü renginde montum, kot pantolonum ve Isparta'da bol ve ucuz olarak bulunan asker botum var. Kırkıncı Piyade Alayının ve Eğirdir Dağ Komando Tümeninin bulunduğu şehirde bolca askeri malzeme satan dükkan bulunur. Askerliğimi yaptığım Balıkesir'de de en az Isparta kadar asker vardı ama bu kadar çok askeri malzeme satan dükkan yoktu. Başka şehirlere de bu malzemeler, Isparta'dan gider. Bu bot, nisan ayından sonra ayağımı parçaladıysa da, o gün hayatımı kurtardı. Bunları giydiğimi gören abam, beni kınadı.

         -Oğlum, sen heves edip giymişsin ama bana sırf bunları giymem için para verseler, bunları giymem, bir askerde giydim, dedi.  O gün beni  kurtaran bir başka eşyada, bir arkadaştan, hemen o gün satın almış olduğum külahtı. Çünkü o kadar olaydan sonra, yurda döndüğümde, saçlarım hiç ıslanmamıştı.

         Biz acemi dağcılar, yağmur birazdan dinecek diyerek, kendimiz kandırıyoruz. Halbuki annemin sık sık kullandığı,

         -Dağa giden kişi, Allah bilir işi. Sonradan işler tam o kıvama geldi. Gerçi

         -Köy ıssız kalır, dağ ıssız kalmaz, diye başka bir deyim vardır ama bu konumuzla alakalı değil.

         Yağmur, iyice delendi. E, sen ekim havasına, yazdan kalma diye hakaret edersen, olacağı budur. Sonra ardından kar geliyor. 1994-95 kışının ilk karı. Hoş geldin kar kardeş. Biz yolumuzu şaşırdıkta, bir uğrayıverelim dedik.

         Tırmandıkça kar artıyor doğal olarak. Daha sonraları, çalıştığım ilçemde de iyi öğreneceğim gibi, yazın bile, aşağılara yağmur yağarsa, yukarıya dolu yağar. Tabi kar yağar, yürüyüş zayıflar. Gruplar çoğalır. Derken yavaş yavaş, bazıları geri dönmeye başlar. Gittikçe geri dönmeler artar. Ben azimliyim, zirveye çıkacağım. Ya da kendimi öyle zannediyorum. Yanımdaki oynakbaşları pür neşe var, buna rağmen de tuhaflık var. Kızlardan birisi fenalaşmış. Fakat bir oğlan, kolundan tutmuş onu sürüklüyor. Ona,

         -Zirveye çıkacağız, orada erik rakısı içeceğiz, deyip duruyor. Eklemeyi unuttuğum bir ayrıntıda, yolun giderek çamurlaşması. Dağlık ve kızıl topraklı arazilere özgü, yapışkan, sakız gibi bir toprak bu. Ayağı sıkça silkelemek gerek. Tabana birikip, ağırlık yapıyor. Yükseğe çıktıkça, kar tipiye dönüşüyor, çamurdan sakızdan yoğunlaşıp, güçleniyor. Jeoloji öğrencileri o kızı sürüklemeye devam ediyor. Yorulmada var bu arada.  Bitkinleştim. Fırtına iyice dellendi, nefes almak zor. Bulunduğum grup on kişi kadar ya var, ya yok, iyice bitmişim. Birisi ZİRVE diyor ama benim başım dönüyor, kulaklarım uğulduyor.

         -Ne kadar yol var? Diye soruyorum. Üç yüz metre civarıymış. Sonradan, aslında bu mesafenin otuz metre civarı olduğunu öğrendim. Gitse miydim diye arada bir düşünürüm de, o vücut ve ruh halim aklıma geldikçe, döndüğüme iyi ettim derim. Gerçi arda, şu ömürde, bir dağ zirvesi görmeye elinde bir fırsat vardı, onu da teptin derim ya, o ayrı konu. Şu an, şu yerde, şu konuları size yazamıyor olabilirdim. Geri dönerken son hatırladığım o jeoloji grubu ve o kızdı. Kız alenen inliyor, kafasını sağa sallıyordu. Bitkinde onu iki erkek kollarında taşıyordu. Gene,

         -Zirveye çıkacağız, orada erik rakısı içeceğiz, diyip duruyorlardı. Sonrasında dönüş yolculuğu başladı. Bir ara bayağı yorulmuş olacağım, oturup, dinlendim. Zirveye çıkanlarda döndüler, o kızın grubu hariç. Yolda kar bittikten sonra, çamur başladı. Tolga, hah, adını yeni hatırladım, şu makine mühendisliğindeki Bursalı çocuk, o da dönüşteydi. Zirvenin, benim döndüğüm noktanın otuz metre, hatta daha yakınında olduğunu orada öğrendim. O, nedense geride kaldı. Çevre mühendisliğinden, Semra diye (Adını yanlış hatırlıyorsam özür dilerim) bir kızı bana emanet verdiler. O kızla el ele, Sav kasabasına kadar beraber gittik. Orada kendi otobüslerimize binip, ayrıldık.  Yalnız yolda hatırladığım ayrıntı, kızın dönüşüyle ilgili bir haberdi. Kızın sara hastası olduğunu öğrendim. Öğrendik diyebilirdim ama en azından kızın arkadaşlarının çoğu biliyordu.

         En nihayetinde Sav'a geldik. Bu arda, bu anlattıklarım bayağı vakit aldı, zira Sav'da artık hava kararmıştı. Akşam altı yedi gibiydi galiba. Çünkü yırda geldiğimde sekiz olmuştu. Orada bayağı kalabalık bir öğrenci grubu vardı. Öğrencilerin hepsi perişandı. Kendi halime baktım. Üstüm başım çamur içindeydi. Birkaç kere de düşmüştüm. Demek ki pek az öğrenci  erken geri dönmüştü. Gerçi dönenler ne yapacaktı? Sav, küçük bir kasabaydı ve oradan da il merkezine daha bayağı yol vardı. Orada oyalanmak zordu ve bu yola çıkmışken en azından zirveye yakın bir yerlere kadar gelinmeliydi, mümkün olduğunca yükseğe çıkılmalıydı.

         Derken yemek geldi. Tavuklu pilav, haşlanmış tavuk, düğün çorbası ve Isparta'nın yaygın yiyeceği irmik helvası. Bu irmik helvasını Isparta'da, ramazan ayında her köşe başında satılır. Kırıkkale'de de ramazan ayında aynı şekilde tulumba tatlısı satılır. Yemekten sonra otobüslere bindik. İşte otobüste iken o kızın öldüğünü öğrendim.

         İşte o an psikolojik halim, allak bullak oldu. O kız yanımdan geçmişti. Belki engel olabilirdim diye aylarca kendimi yedim. Sonrası, yurda geldim.

 

III

 

         Bunun bir de yurtta ve kampüste yaşananları, daha doğrusu hesap vermesi vardı. Herkes olanı biteni soruyordu, ben ise çökmüş bir haldeydim. Bünyamin adlı bir arkadaşın laflarını hatırlıyorum. Bir de hatırlıyorum ki, üstüm başım berbat bir haldeydi.

         Asıl anlatılacak olay ertesi gün oldu. O günkü iktisat dersine girmemeye karar verdim. İktisat dersine, profesör yerine giren asistanı gördüm, daha doğrusu gördüğümü sandım. Adamın yanına gidip, dünkü geziden dolayı bu günkü derse giremeyeceğimi söyledim. Adam da bana istirahat tavsiye etti. Zira o, yurt yöneticilerinden birisiydi. Bizim hocadan en az on santim kısaydı. Üstelik o yıl, beni kaldığım, ben son sınıfta eve çıktığımda kız yurdu olacak olan beşinci bloğun yöneticisiydi. Her gün gördüğüm adamı nasıl karıştırmıştım.

         Bir de yurtta kalmayan arkadaşlara hesap verme vardı. İlginçtir o gün, bizim sınıfça kampüse geldiğimiz gündü. Söylemeyi unuttum.Süleyman Demirel Üniversitesi, şu zamanki bina bolluğu içinde değildi. Mühendisliğin binasına yapılan eklerin içinde, Fen Edebiyat, İlahiyat, Teknik Eğitim fakülteleri sıkışmaya çalışıyordu. Daha doğrusu Teknik Eğitim, Mühendislikte, ders boşluğu olan sınıflarda derslerini görüyordu. Tıp fakültesi şehirde, Devlet hastanesi içindeydi. Şimdi sadece Şevket Demirel Kalp Merkezi denen bir bölüm çarşıda. Güzel Sanatlar, ben Isparta'yı terk ederken ne oldu bilmiyorum ama halen kampüse taşınmadı. Ziraat ve Ormancılık, Atabey ilçesinde kaldı uzun süre.

         Bizim Sosyoloji bölümü ve İlahiyat fakültesinin bir sınıfı da, yer yokluğundan, çarşı içindeki Meslek Yüksek Okulu binasında ders görüyorduk. Ben son sınıfta iken, bu okulda kampüse taşındı. Binanın bir kısmı, hemen yanındaki Gazi Lisesine devredildi. Kalan kısmını da üniversite yönetimi misafirhane yaptı.

         Öğle yemeğimizi de üniversitede yerdik. İki haftalık kupon kartları satın alırdık. Fiyat uygun olurdu, en az üç çeşit yemek yenirdi. Her öğlen görevliler bir günü kalemle çizer, o günkü istihkakımızı yediğimiz anlaşılırdı. Yüksek okulun ve üniversitenin yemekhanelerinin kartlarının rengi farklıydı. Üniversite derken, şimdiki yemekhane binasını anlamayın, o zamanki yemekhanemiz, mühendisliğin bir salonuydu.

         Neyse, bozlak girizgahı gibi lafı uzatmayalım, ben, Rüstem diye bir arkadaşa uymuş, merkezde yemek yiyorduk. Her öğle otobüsle yemeğe geliyorduk. Bu sefer arkadaşlar yemeğe gidiyordu. İlk defa yeni binamızda ders görmüştük. Daha doğrusu binanın bizim kullandığımız uzantısı. O kısım, ikinci döneme kadar boş kaldı. Durakta bizim sınıftan arkadaşlara rastladım. Onlarla konuşurken, elinde neredeyse bir av tüfeği büyüklüğündeki  fotoğraf makinesi olan bir bayana rastladım.  Yerel bir gazetenin muhabiriymiş. Bana soru sormadı. Az önce rektörle konuşmuş. Onun dedikleri bambaşkaymış.

         İşte beni dağcılık hikayem böyle hazin bir şekilde noktalandı. Tabi üniversitemizin de kalabalık kış tırmanışı rekoru hevesi. Sonradan da oralara bir kayak tesisi kurdular.