süleyman demirel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süleyman demirel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2025 Cumartesi

TANSU ÇİLLER VE MESUT YILMAZ'IN PRENS-PRENSES REKABETİ



12 Eylül darbesi ve 1983 seçimkleriyle beraber, sağın ağababalığı makamı Turgut Özal'ın eline geçmişti. 12 Eylül öncesinin siyasi liderleri, Çanakkale, Zincirbozan üssünde hapis ve 12 Eylül anayasası gereğince 1990 yılına kadar siyasi haklarından mahrumdu. Ancak hem Demirel'in, hem de diğerlerinin (Ecevit, Türkeş ve Erbakan) hayranı çok boldu ve eski partilerini yeni adlarla ve emanetçi isimlerle tekrar açmışlardı. Sonuçta 1986'da referandum yapıldı ve kabaca altmışa kırk oranında evet çıktı ve eski liderler partilerini, emanetçilerden geri aldı. Türk siyasi literatüründe emanetçi kavramı da bir süreliğine çıktı. (2002'de siyasi yasaklı olduğundan Reis'in yerine Abdullah Gül, emanetçisi olmuştu bir süre) Böylece emanetçiler üzerinden süren Özal-Demirel rekabeti, gerçek kişilikleri üzerinden yapılmaya başladı. 1996 yılı , Sovyetler Birliğinin sendelediği ve en sıradan insanın bile Sovyetler Birliğinin dağılacağını tahmin ettiği dönemdi. Nisan ayında Çernobil nükleer santralinde tarihn en ağır kazası olmuş, Sovyet yetkililerinin olayı gizleme çabaları faciayı büyütmüştü. Baltım ülkeleri ayrılık mesajınjı artık açıktan veriyordu. Aralık ayında Kazakistan'da Jeltoksan denen büyük isyan oldu. İsyan kısa sürede bastırıldıyda da, ani büyümesi, Ruslar için gerçek bir şoktu. Gene de SHP, 1989 yerel seçimlerinde büyük bir çıkış yakaladı. Bu da sağ cenahı korkuttu ve sol aleyhine, özellikle de Uzan ailesinin gazete ve dergileri tarafından bir saldırı başladı. Sovyetler Birliğinin gerilemesi ise Dünya da solun gerilemesi, DSP ve Ecevit'in rekabeti,  Baykal'ın hizipçilik denen bozgunculuğu ve partiyi ele geçirmesi (bu arada partinin adının tekrar CHP olması), meydanın sağa kalmasına yol açtı. 

Merkez sağ denen oluşum aslında 1977'de CHP'nin zaferinden beri yavaş ve istikrarlı bir oy erimesi yaşamaktaydı. 1989'da Turgut Özal, çeşitli bahanelerle kısmen de olsa sindirdiği, ekarte ettiği askerler yerine cumhurbaşkanı oldu. Cumhurbaşkanı olur olmaz, hükumet kurma görevini,  pek çok  kişinin adını bilmediği yada önemsemediği, meclis başkanı (eski içişleri bakanı) Yıldırım Akbulut'a hükumeti kurmak üzere görevlendirdi.. Akbulut, Özal'ın elinden kabinenin listesini almıştı. Otuz beş dakika da bu listeyi yazmak (devlet bakanlarının nelerden sorumlu olduklarını yazmak da gerekiyordu.) bile mümkün değildi. Özal'ın desteğini arkasına alarak, ilk kongrede parti başkanı da oldu. Kendisinin hitabet gücü olmayan, medya tarafından da sevilmeyen birisiydi. Kısa süreli başbakanlığında kendisine dair onlarca fıkra kitabı çıktı. Bu konuda birinci, eski cumhurbaşkanlarından Cemal Gürsel'di. Akbulut, en karizması düşük başbakan yada politikacı da olması da gerçekleşmedi. Kendisinden sonra iktidara gelen Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller'in karizmaları yerlerde değil,  çukurlardaydı. Akbulut, halk karşısında konuşmasını pek bilmemesine rağmen ne Tansu Çiller gibi Türkçesine İngilizce karıştırıyor; ne de Mesut Yılmaz gibi aşırı yavaş konuşuyordu. Ayrıca bazı yabancı konukların ileri-geri konuşmalarına ağzının payını vermiş ve Özal'ın bazı maceralarına engel olabilmişti. Özal'la ters düşünce de yerini, kongrede Turgut Özal'ın karısı Semra Özal tarafından öpülerek işaretlenen Mesut Yılmaz'a bıraktı. Yılmaz'da bir süre sonra Özal'la ters düştü ama parti genel başkanı olur olmaz Özal yandaşı delegeleri ekarte ettiği için Özal, partisinin kontrolünü kaybetti ve Cumhurbaşkanlığını bırakıp, tekrar siyasete atılmaya karar vermişti. Hatta Akbulut' un da olduğu bir grup milletvekili partisinden istifa etmişti ki, Özal beklenmeyen bir şekilde öldü.

Özal'ın beklenmeyen ölümü, siyasette her şeyi değiştirdi. Bu sürede ANAP, iktidarı kaybetmişti ve Özal'ın eski ustası ve en büyük rakibi Demirel, onun yerine cumhurbaşkanı oldu. Özal'ın aksine Demirel, partisine hakim değildi yada öyle görünmek istedi. Özal'ın Akbulut'u alel acele başbakan yapması çok şaka konusu yapılmış, ANAP'a çok oy kaybettirmişti. DYP'yi de tahminim çok da İsmet Sezgin'e bırakmak istemiyordu. İsmet Sezgin, son derece ilginç birisidir. Hayatının öneml, bölümünü Süleyman Demirel'in ayak uşaklığı ve muhbiri olarak geçirmiş; dolayısı ine AP (Adalet Partisi) ve DYP'nin önemli mevkilerini işgal etmiştir. Kendisi Siirtliydi ve Siirt'teki tüm akrabalarını AP yada DYP aracılığıyla ihya etmiti ama hep Aydın milletvekili olmuştu ve muhtemelen Aydın'ın yolunu bile bilmiyordu. Gene de kurultaydan evvel en favori aday oydu. Diğer adaylar Köksal Toptan ve tabiki Profesör Tansu Çiller'di. İsmet Sezgin'in sloganı, Kasım'A kadar İsmet Abi'ydi. (gülebilirsiniz, harbiden komik)ATV-Sabah grubu, kurultaya kadar bu sloganı tekrarladı durdu. Kurultayda daha ilk  turda Çiller, Sezgin ve Toptan'ın toplamına yakın bir oy alınca, bu ikili adaylıktan çekildi ve meydan Çiller'e kaldı. Böylece merkez sağı bitirip, siyasal İslam'ın önünü açan Tansu Çiller-Mesut Yılmaz rekabeti başladı.

Bu rekabet, her iki partinin tükendiği 2002 yılına kadar sürdü. Bu süreçte taraflar birbirini en fazla yolsuzlukla suçladı. Her ikisi de siyasete girmeden evvel zengindi, Yılmaz'ın ailesi zengindi, Tansu Çiller'de valilik yapmış, bürokrat bir babanın oğlu, Amerika'da doktora eğitimi yapmış ve çalışmış bir akademisyendi. Siyasete atılmadan önce Boğaziçi üniversitesinde Ekonomi profesörüydü. Daha öncesinde de İstanbulbank'ı kocası ile batırmış, sonradan serveti aniden artmıştı. CHP'liler servetini sorunca da,  kayınvalidesinden kalan altın dolu bir hurcun mucizevi şekilde bulunmasından bahsetmişti. CHP'liler söz konusu büyüklükte bir bohçayı meydanlarda gezdirdi. CHP'lilere, Çiller yanlısı engellenemeyen gençler denen bir grup Ülkücü saldırdı. Mesut Yılmaz ise abisinin Türk-Rus doğalgaz antlaşması için rüşvet aldığı ve halen Rus doğalgazını fahiş fiyata aldığımız iddiaları medyada dolaştı durdu ve halen de ara ara dolaşmakta. Her ikisinin de Ülkücüler ve derin devlet denen çetelerle arası iyiydi. Hatta, Abdullah Çatlı, Tansu Çiller'in has adamuydı. Kurtlar Vadisi'nde adı geçen  ve MİT içinde MİT olan KGT (Kamu Güvenliği Teşkiları), Tansu Çiller'in emri ile kurulmuştu. Doksanlar basınına bakılırsa, enişte lakaplı kocası Özer Uçuran Çiller, KGT'nin gizli yöneticisiydi.

(Buraya bir ayraç parantezi açayım. Kurtlar Vadisi'nde kim-kimdir muhabbeti, sosyal medyada çok dönüyor. Asıl soru, bazı karakterlerin Kurtlar Vadisinde neden olmadığı,  yada ilişkilerin nefen farklı gösterildiğidir. Tansu Çiller ve Hüseyin Kocabay, dizide hiç yoktu mesela. Kocabay, Alevi ve polis tarihinin en karanlık kişilerinden birisidir. Arabada kaza yaptığı Sedat Bucak'da, düşmanı olarak gösterilmiş. Çiller, doğru dürüst Türkçe konuşamıyordu ama ciddi Kürt düşmanıydı. Mesut Yılmaz ve Budabeşte'de yumruk yemesi olayının da dizide yer bulması gerekirdi. Gene de Ezel'in daha iyi olduğunu düşünürüm. Bir başı ve sonu vardır.)

Bu kavgada medya ve burjuva da taraftı. ATV-Sabah grubu Çiller'i, Uzanlar (Star) Mesut'u açıkça destekliyordu. Doğan Grubu ise satır arasında Çiller'i desteklemekteydi. Buna rağmen merkez sağ, oy kaybediyordu. Sol, yukarıda saydığım sebeplerden dolayı güç kaybederken,  akacak mecra arayan sağ seçmen,  MHP ve Refah'a yöneldi. Türkeş bunu fark etmişti ama Ülkücü taban iktidar olmak istemiyordu. Zaten sağlık bakanlığı ile İçişleri bakanlığı ellerindeydi. DYP, ANAP ve Fenerbahçe kongrelerinde kimin kazanacağını Ülkücüler belirliyordu. Özel Harekat seçmelerinin listeleri ilk önce Ülkü Ocaklarına gidiyordu. Doksanlarda mantar gibi biten çoğu üniversite Ülkücülerin egemenliğindeydi. Teşkilatlar da adayları bahane edip, çalışmadı ve MHP, 1995 seçimlerinde baraj altı kaldı. Refah'sa birinci parti oldu. İşte 95 seçimlerinden sonra burjuva da merkez sağdan vazgeçti. 95 seçimlerinin sonrasındaki günlerde Mehmet Barlas, İslam ve Refah üzerine, yanlış anladıkları üzerine bir yazı yazdı. İşte o yazıdan sonra, ATV-Sabah'tan başlayarak, merkez medya denen holging medyaları yavaş yavaş Çiller ve Yılmaz'ı top ateşine tutmaya başladılar. Bunun içinde ilk silahları, Leven Kırca ve ekibinin hazırladığı Olacak O kadar parodileri oldu. Çiller'i hicveden meşhur jet sky skeci, RTÜK'ün kurulmasına ve bunun için de illegal yayın yapan televizyon ve radyo kanallarının, anayasa değişikliği ile yasallaşmasına sebep oldu. Çiller ve Yılmaz da halen, onbaşı olma şerefsizliği, Taocu muhalefet geyikleri ile birbirlerini yedi.

199 seçimleri ise gerçek bir şoktu. Koca DYP, Isparta'da bile kaybetmişti. Gerçi ben koca diyorum ama DYP, 1995'de İstanbul'da 5. Isparta ve pek çok Ege-Akdeniz şehrinde 1. partiydi. Bazı ayrıntıları pas geçiyorum. 2002'de Devlet Bahçeli bir anca koalisyonu bozdu. DYP-ANAP zaten bitikti. Yurt dışına kaçan Uzan ailesi ise Türkiye'de kalan tek bireyleri Cem Cengiz Uzan'a Genç partiyi kurdurdu. Genç Parti, DYP ve ANAP'ın yanında MHP'nin de baraj altı kalmasını sağladı. DSP  ise devasa ekonomik krizle yıkılmıştı. Parti iinde İsmail Cem ve arkadaşları YTP (Yeni Türkiye Partisi) diye bir parti çıkardı. Uzanlar hariç merkez medya destekledi. Ta ki AKP kurulana kadar. AKP'nin kurulduğu gün, tüm merkez medya, İsmail Cem ve partisini topa tuttu.

2002 seçimleri ise bitişin ilanıydu. DYP, ucu ucna barajın altında kaldı. Bir zamanların iktidar partisi DSP, tabela partisi oldu, iki seksen uzandı. ANAP'ın durumu seçimden önce belliydi. Mesut Yılmaz, son dakika kararsızları ile barajı aşmaktan bahsediyordu. Tek parti iktidarı olarak ele geçirdiği  partinin sonu buydu. Mesut Yılmaz'a hanedanın son prensi; Çiller'e de Demirel'in prensesi diyorlardı. Sonuçta bu prens ve prenses, 1950'den beri süren, darbelere rağmen ayakta kalan, merkez sağ saltanatını yiyerek bitirdi.


13 Temmuz 2022 Çarşamba

SÜLEYMAN DEMİREL KİMDİR?



 Süleyman Demirel, Türkiye'de yedi kere başbakanlık yapmış, iki askeri darbenin doğrudan muhatabı, 9. cumhurbaşkanı, gayet başarılı bir politikacıdır. Hakkında pek çok bilgi bulabilirsiniz. Ben size okul ödevi bilgisi vermeyeceğim. Bir ölü ile de kavga etmeyeceğim. Amacım ülkemizdeki kel ölür, sırma saçlı olur, kör ölür, badem gözlü olur geleneğini yıkmaktır.

Demirel asla demokrat biri olmadı. Şimdilerde birileri onu demokrasi şövalyesi gibi gösterme çabasındadır. Oysa kendisi, Nazım Hikmet'in şairliğini övdü siye, o zamanlar Türkiye İşçi Partisinin milletvekili olan Çetin Altan'ı, kendi milletvekillerine dövdürüp, sonra da bu linçi meclis kürsüsünden övmüştür.

Hayatı boyunca en büyük marifeti, suçunu başkalarına atmak olmuştur. Yetmişli yılların, çoğu da kendisi ya da kendisinin başında olduğu Milliyetçi Cephe hükumetleri iktidardayken,  tüm ekonomik krizi ve yoklukları, 1977'de bir kaç aylık ve 1978-79'daki  bir yıllık iktidarının üzerine yıkmıştır. Seksen öncesinin katliamlarında (Maraş-Çorum-Malatya vs) belediye başkanları çoğu kendi partisindeydi. Bu katliamların suçunu da sadece MHP'ye attı. Maraş ilinde (şehirde değil, il genelinde) kan gövdeyi  gösterirken, o meşhur sözünü söyledi: ''Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz''

12 Martta şapkasını alıp gitmişti, 12 Eylülde de alınıp, götürüldü. Her gidişinde, geri döneceğine emindi. buna emin olmasını iki sebebi vardı. biri bürokraside kendi militanı olan kadrolar ki bu kadroların bir kısmı içişleri ve sağlık bakanlığı  başta olmak üzere devlete doluşan Ülkücüler ile, Nurcular başta olmak üzere tarikatlılar oluşturuyordu; diğeri de çoğunluğu köylü olan ve gazete-dergi okumayan, kendisine sadık, seçmen kitlesi. 2010 Yetme ama referandumu öncesinde yapılan  propagandanın aksine, bürokrasi hep sağın egemenliğinde oldu. Nurcular başta olmak üzere tarikatlar da, Necmettin Erbakan ve partilerini ( Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet vs) pek sevmediler daha doğrusu Erbakan onları pek sevmedi.

12 Eylül sonrasında, tekrar parti kuruduğunda ise, kendisini 12 Eylül öncesindeki uzlaşmaz tavrından dolayı suçlayan seçmene karşı, biraz da tek parti olamadığı için, 

Memleketi Isparta'da halk, hem ona ve ailesine küfreder, hem de oy verirdi. Isparta'da pek çok kurumun adı Süleyman Demirel ya da onun akrabalarının (karısı Nazmiye ve kardeşi Şevket Demirel vs) adını taşıyordu. Koca şehirde tek bir tane halısaha vardı, onu da kardeşi işletiyordu. Kendisi , 1962-1980 arası ve Özal öldükten, 28 Şubat sürecine kadar sağın genel lideri konumundaydı.

28 şubat süreci ise, onun cumhurbaşkanlığının son yılına denk geldi, ne tesadüf değil mi? Kendisi bu süreçte, türbanlılar okumaya Arabistan'a gitsin diyerek, kendisini yıllarca destekleyen dindar insanlara sırt çevirdi. 28 Şubat döneminde temel amacı, anayasa değişikliği ya da başka bir yoldan kendisi ya da ailesinden birilerinin siyasete devam etmesi, kendisini tekrar cumhurbaşkanı yapmaktı. O sıralar zaten tükenmekte olan merkez sağ, Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz'ın elinde can çekişiyordu. Bülent Ecevit'in gayretleri ile, dönemin Anayasa Mahkemesi başkanı Ahmet Necdet Sezer'in cumhurbaşkanı seçilmesi ile kendisi ve merkez sağın siyaseti tamamen bitti

25 Haziran 2022 Cumartesi

ALEVİ TARİH MİTLERİNE CEVAPLAR-2 (SOLCULUK VE TAHRİK)



 1)Alevilerin suçu solcu olmaktır, sağcılar Alevilere, solcu diye düşmandır:  MHP'nin atası olan CKMP ( Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, 1968 kongresi ile adını değiştirip, Milliyetçi Hareket Partisi yapmıştır), daha 1961'de Aydın'da ve Türkiye'de sağ-sol kitlesel bölünmesi yokken Alevilere saldırmaya başlamıştır. O zamanlar partinin başında henüz Osman Bölükbaşı vardır. Hani şu, fıkralarıyla, komik  nükteleri ile meşhur olan Osman Bölükbaşı'ndan bahsediyoruz. O zamanlar Alparslan Türkeş, henüz Hindistan büyükelçisiydi. Türkeş o zamanlar,  27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik Komitesinden atılan 14'lerin arasındaydı.

Türk faşizminin Alevi düşmanlığı, sol düşmanlığından ayrıdır ve daha eskidir. Bu düşmanlık körüklendiğinde, Türkiye'de, en azından seçmen basında sağ-sol yoktur, hatta tek parti dönemi olduğunu düşünürsek, daha sağ-sol yoktur. Ancak Alevi düşmanlığı vardır. Çünkü faşizm, hor görüleni, dışlananı sevmez. Irk ya da kültür, en azından Türk faşizminin çok umurunda değildir. Türk Faşizminin ağa babası, baş teorisyeni Nihal Atsız,  otuzlu, kırıklı yıllarda, sözüm ona tarihçilik yaparken, Niğdeli Kadı Ahmet'in eseri üzerinden, mum söndü yalanını yayarak, Alevilere saldırmıştır. 1958'de yazdığı Deli Kurt romanında,  Şeyh Bedrettin taraftarlarını, Bedrettin Resullulah diye bağırtır, bu da Atsız'ın uydurmasıdır. Atsız, oğulları her ne kadar dinsiz olduğunu söylese, kendisi de romanlarında İslam'a satır altından saldırsa da ( daha ayrıntılı olarak: https://onbinkitap.blogspot.com/2017/06/ ), Alevi düşmanlığının, Türk faşizminin ana motoru olacağını daha erken çağlarda keşfetmiştir. Kendisinin pek çok eserini de ilk yayımlayan, Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu dergisidir. Yani sağ için, faşizm olsun da dinsiz olsun, ezecek azınlık olsun da, ne olursa olsun mantığı vardır. Bir de faşizm için zaten var olan bir nefretten yararlanmak, yeni nefret yaratmaktan kolaydır.

Solcu ya da CHP'li olmak,  Alevilerin tercihi değil, zorunluluğudur. Diyeceksiniz ki, sağ partilerde de Aleviler var. Doğru, ben onları da tanıdım. Onların da mutlu olduklarını söyleyemem, zira onlar da itilip- kakılıyor, namaza-oruca Sünniler kadar dikkat etseler de, Müslüman sayılmıyorlardı. Şahsen orada ne işleri olduğunu da pek anlamamıştım, halen de anlıyor değilim. 

Aslında Aleviler solcu olmayı seçmiş değiş, solcu olmaya mecbur bırakılmışlardır. 

Selendi örneğini ele alalım. Aralık 2009'da ilçedeki Roman halkı, bizzat oy verdikleri MHP tarafından ilçeden kovulmuşlardır.

2)Aleviler tahrik ediyor: Bunu daha önce yazmıştım ama gene yazayım: ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/ahmet-kaya-olayi-orneginde-progrom-ve.html) Katliamlar zaman ister, planlama ister. Endonezya'da 1965 katliamları, üç komünist kadının, bir generali katletmesi yüzünden çıkmadı. Çünkü katliamın bir yıl kadar sürmesi bir yana, özellikle gece baskınları için binlerce lamba, Hollanda'dan özel sipariş olarak getirilmişti. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/07/ifrit-avi-tarzievittachi-endonezya.html ). 

Ptogromların zaman ve emek alması bir yana, katledilen veya terk eden insanların emek gücünün yerine yenisinin konması sorunu da vardır. Eylül 2015'deki Beypazarı Kürt Progromunun ardından, şehre (havuç tarlalarında çalışmak üzere) Kürtlerin yerine Suriyeliler getirtilmişti. Demek ki bu progrom, Selahattin Demirtaş'ın, Seni Başkan Yaptırmayacağız kampanyasından önceye dayanıyor.Muhtemelen, Demirtaş ve HDP'nin, yetmez ama evet referandumuna, sözde boykotla desteklediği günlerde bile çoktan planlanmış olabilir.

3)Tüm suçlu MHP (yada Refah-AKP), merkez sağın (o ne demekse ) suçu yoktur: Orhan Gazi Ayhan'ın Maraş Katliamı kitabında,  olayı tamamen MHP-CHP ekseninde el alması dikkatimi çekti. Oysa katliamın olduğu günlerde Kahramanmaraş'ın belediye başkanı, Süleyman Demirel'in Adalet Partisindendi. Bu parti, 1960 askeri darbesi ile kapatılan, Demokrat Parti'nin devamıydı. Adalet Partisi de, 12 Eylül tarafından kapatılınca, yerine Demirel'in adamları tarafından Doğru Yol Partisi (DYP ) kuruldu. Demirel'de, siyasi yasakları kalkınca, bu partinin başına geçti. Bu parti, Tansu Çiller'in önderliğinde oy kaybında dibe vurunca, kendisi gibi merkez sağ parti olan Anavatan partisi ile birleşerek, tekrar Demokrat parti adını aldı ve onun simgesi olan Kırat'ı simge yaptı.

Bu partinin 1978'deki genel başkanı Süleyman Demirel, şehir de değil, tüm il kan gölüne dönerken, meşhur sözünü söyledi. 'Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz.'! Böylece katliama açık desteğini vermiştir. DYP'nin genel başkanı ve Türkiye'nin ilk ve şu ana kadar tek kadın başbakanı olan Tansu Çiller'de, Sivas Katliamı sonrasında, NEYSE Kİ OTELİN DIŞINDAKİ VATANDAŞLARIMIZA BİR ŞEY OLMAMIŞTIR dedi. Partinin, tekrar Demokrat parti adını aldığı dönemdeki genel başkanlarından Süleyman Soylu ise,  şu anki (2022 haziran) İçişleri bakanımız.

Merkez sağ denen oluşum,  Ülkücülük, siyasal İslam ve tarikatlara uzak olmadı, yani yok olana kadar. Güçsüzleştikçe, bu siyasi oluşumlara yaslandı ve merkez sağ iktidarı aslında onların iktidarıydı. Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Adnan Menderes gibi liderleri de, bu iktidarı perdelemek içindi.

4) CHP'nin suçu ve beceriksizliği: Bu konuda sağcılar haklıdır. Kıbrıs fatihi Bülent Ecevit, iki günde Kayseri'den Kıbrıs'a gönderebilirken,  ildeki şiddet devlet dairelerine ulaşıncaya kadar komşu Kahramanmaraş iline gönderememiştir. Olayın başka bir sorumlusu da,  sivil halkı örgütleyen Dev-Yol örgütü ve radikal sol örgütler.

Burada Bülent Ecevit faktörünü özel olarak ele alacağım. Kendisi 12 Eylülden sonra, Demokratik Sol Parti diye başka bir parti kurmuş, partisi bir ara birinci parti ve iktidar olsa da asla Alevilerin, Kürtlerin ve solun geleneksel tabanının partisi olmamıştır. 2022 yılı itibarı ile tabela partisinden bir parmak üzeri bir konumdadır.

Aleviler ise, Türk siyasetinde, ellerinden ekmek bile yemeyen sağcı kitleye yaklaşamadığı için, gene siyaseti solda yapmışlar, ama bu sefer parti yönetmeye de alışıp, başka partilere oy vermeyi, verdikleri oyları geri almayı da öğrenmişlerdir. Şu an CHP'nin başında bir Alevi vardır ama Alevilerin önemli bir kısmı, HDP'nin kemik kitlesi olmuş, yani siyasette çeşitliliği de öğrenmişlerdir.

18 Mayıs 2022 Çarşamba

1994 YILI DAVRAZ DAĞI KIŞ TIRMANIŞI


I

         Vücudum spora elverişli değildir. Zayıf ve güçsüz oldum. Sık sık hastalandım. Koşularda sonuncuydum. Türk Hava Kurumunun, paraşüt kursuna yazılmak istedim, başvuru formunu babam sobada yaktı. Son spor hevesim dağcılıktı, yanımda gencecik bir kız ölünce, o da söndü. Spor yarışma ve müsabakalarını doğru dürüst izlemem bile…

         Üniversitenin ilk yılı ve HATTA ilk ayları. Her şeyi görerek, taklit ederek öğreniyoruz.her şeye özentiyiz. Üniversitenin yemekhanesinde o rezil tavuk yeme olayına halen gülerim. Yemekte tavuk-pilav var. Tavuk çok fazla haşlanmış, çatal değince parça parça oluyor. Bir de bakmışım herkes çatal-kaşıkla tavuk yiyor. Kaşığı destek yapıp, çatalla tavuğu parçalamaya kalkıyor. Ben dahil herkesin üstü başı batık haldeydi. Kızın bir böyle yapınca, diğerleri de onu taklit etmiş.

         Taşra üniversiteleri, mahrumiyet içerir. Büyük üniversitelerin meraklı arayan, bazılarının gitmediği o klüpler, ya azdır, ya da hiç yoktur. Konferansa da kamuoyunun ve dünya biliminin tanımadığı akademisyen ve yazarlar gelir. Klüp namına paraşütçüler vardı ama bende heves bir kere kaçtı mı geri gelmez. Bir de DAMAK grubu vardı. Dağ ve Mağaracılık grubu.

         1998'in ekim ayı, bir duvar ilanı. Davraz dağına kış tırmanışı. İlk toplantı, mühendisliğin büyük amfisi. Süleyman Demirel Üniversitesi'nde, E bloklarının Taşkafe'ye doğru uctaki kısmında bulunurdu bu amfi. Aşağıya doğru alçalan bir merdiven silsilesi ve en ucunda hocanın ders anlattığı bir alan. Karşımızda genç bir yardımcı doçent.

         Haricen bu yardımcı doçentlik müessesi hakkında iki çift laf etmek istiyorum. Dünyanın başka her yerinde doktorasını verenler, doçent olur, yani doktora tezi imzalamaya yetkilidir. Türkiye'de ise YÖK dene kurum, kendi onayladığı doktora tezi ve savunmasına güvenmez. Beş sene daha asistan yapar. Bir daha tez ister, hatta bir de Kamu Personeli Dil Sınavı ve Üniversiteler Dil Sınavı adı altına, aşırı zor bir sınava sokar, bundan derece bekler. Bu sınavı beş sene Amerika'da doktora yapıp da, geçemeyen akademisyenler vardır. Bir de YÖK, yeterince doçent bulamadığından, bu yardımcı doçentleri, özellikle taşrada ihtiyaç duyduğu yerlerde yardımcı doçent adı altında çalıştırır. Bu yardımcı doçentler, lisans öğrencilerine ders anlatır, mastır tezi imzalar. Doktora imzalayamaz. Üniversiteler, doktora yapan asistanlarına, yani araştırma görevlilerine keyfi isterse yardımcı doçent kadrosu açar. Neyse, bu konu burada bitsin.

         Bu yardımcı doçent, jeoloji mühendisliğinin hocasıdır. Otuzlarında olmalıdır, gençtir, bıyıkları, saçları beyazlamamıştır. Karşımızda konuşur, bize cesaret verir, olayın kolaylığını anlatır. Tırmanışa, altmışına yaklaşmış, sonradan milletvekilliğine aday olup, partisi barajın altında kalması sonucu seçilemeyen, Fen-Edebiyat fakültesi dekanı, Profesör Bayram Kodaman bile katılacaktır. Demek ki bu iş çok kolaydır.

         Bu tırmanışın adı kış tırmanışıdır, çünkü dağa ilk kar yağmamıştır. Dik tırmanışı da olmadığından, teçhizata da gerek yoktur. Esnek, spor ayakkabıları yeterlidir. Günlerden perşembedir ve Cumartesi günü tırmanış olacaktır. Bu kadar öğrencinin tırmanmasıyla, belli bir metrenin üzerindeki bir dağa tırmanan en kalabalık grup olarak rekor kıracağız.

 

II

 

         Cumartesi günü yola çıktık. Biz yurtta kalanlar, yurttan kalkış yaptık. Yurtta kalmayanlar, o zamanlar Gazi Lisesinin arkasındaki Meslek Yüksek Okulunun önünden bindiler. Ben son sınıftayken Meslek Yüksek Okulu, kampusa taşındı. Okul binasının bir kısmı Gazi Lisesinin oldu, geri kalanını da üniversiteye misafirhane yaptılar.  Neyse, biz sorunsuz olarak otobüslerle Sav kasabasına kadar gittik. Oradan da, biraz daha öteye, galiba şimdilerde kayak tesislerinin olduğu yere kadar traktörlerle gittik. Dekanımızı da orada gördük. Gerçi sonradan öğrendiğime göre bu tırmanışa katılanların çoğu mühendislik öğrencisiymiş. Fen Edebiyattan iki kişiymişiz, bir diğeri de kimya bölümünden bir öğrenciymiş. Bayram hoca, kendisi gibi birkaç ihtiyarla beraber tüfek atışı yaptı, geri döndü. Biz tırmanışa başladık. Grup bayağı kalabalık, şimdi zaman geçti, kaç sayı versem yalan. Şöyle beş yüz civarıyız belki. Kalabalık bir grup vardı. Jeoloji mühendisliği öğrencileriymiş. Daha doğrusu son sınıfları.

         Son sınıf kavramı, özellikle mühendislik fakülteleri ve sayısal bölümlerde muğlaktır. Çocuk gayet rahatça, jeoloji beşim, fizik altıyım, inşaat dokuzum diyebilir. Bunlar dördüncü sınıflarmış, çok acı bir şekilde öğrendim. Neyse, biz hikayenin sonunu anlatmayalım. Biz de grup halinde yürüyoruz. Grup, daha küçük gruplara bölünüyor zamanla, ama çok yavaş. Çünkü yazdan kalma hava var, katılımcıların çoğu genç. Ben hem birinci sınıfım, hem de bu tırmanışa katılan arkadaşım yok. Dolayısıyla yalnızım. Tek tanıdığım isim, makine mühendisliğinden, şu an adını hatırlayamadığım bir birinci sınıf öğencisi. Mecburen onunla konuşmaktayım. Bursa'yı anlatıyor bana. Derken uzaklaştı ve onu unuttum.

         Yağmur başladı sonra. Yağmur, daha sonra olacakların habercisi. Çünkü daha çok aşağılardayız, daha zirveye çok var. Benim üzerimde vişne çürüğü renginde montum, kot pantolonum ve Isparta'da bol ve ucuz olarak bulunan asker botum var. Kırkıncı Piyade Alayının ve Eğirdir Dağ Komando Tümeninin bulunduğu şehirde bolca askeri malzeme satan dükkan bulunur. Askerliğimi yaptığım Balıkesir'de de en az Isparta kadar asker vardı ama bu kadar çok askeri malzeme satan dükkan yoktu. Başka şehirlere de bu malzemeler, Isparta'dan gider. Bu bot, nisan ayından sonra ayağımı parçaladıysa da, o gün hayatımı kurtardı. Bunları giydiğimi gören abam, beni kınadı.

         -Oğlum, sen heves edip giymişsin ama bana sırf bunları giymem için para verseler, bunları giymem, bir askerde giydim, dedi.  O gün beni  kurtaran bir başka eşyada, bir arkadaştan, hemen o gün satın almış olduğum külahtı. Çünkü o kadar olaydan sonra, yurda döndüğümde, saçlarım hiç ıslanmamıştı.

         Biz acemi dağcılar, yağmur birazdan dinecek diyerek, kendimiz kandırıyoruz. Halbuki annemin sık sık kullandığı,

         -Dağa giden kişi, Allah bilir işi. Sonradan işler tam o kıvama geldi. Gerçi

         -Köy ıssız kalır, dağ ıssız kalmaz, diye başka bir deyim vardır ama bu konumuzla alakalı değil.

         Yağmur, iyice delendi. E, sen ekim havasına, yazdan kalma diye hakaret edersen, olacağı budur. Sonra ardından kar geliyor. 1994-95 kışının ilk karı. Hoş geldin kar kardeş. Biz yolumuzu şaşırdıkta, bir uğrayıverelim dedik.

         Tırmandıkça kar artıyor doğal olarak. Daha sonraları, çalıştığım ilçemde de iyi öğreneceğim gibi, yazın bile, aşağılara yağmur yağarsa, yukarıya dolu yağar. Tabi kar yağar, yürüyüş zayıflar. Gruplar çoğalır. Derken yavaş yavaş, bazıları geri dönmeye başlar. Gittikçe geri dönmeler artar. Ben azimliyim, zirveye çıkacağım. Ya da kendimi öyle zannediyorum. Yanımdaki oynakbaşları pür neşe var, buna rağmen de tuhaflık var. Kızlardan birisi fenalaşmış. Fakat bir oğlan, kolundan tutmuş onu sürüklüyor. Ona,

         -Zirveye çıkacağız, orada erik rakısı içeceğiz, deyip duruyor. Eklemeyi unuttuğum bir ayrıntıda, yolun giderek çamurlaşması. Dağlık ve kızıl topraklı arazilere özgü, yapışkan, sakız gibi bir toprak bu. Ayağı sıkça silkelemek gerek. Tabana birikip, ağırlık yapıyor. Yükseğe çıktıkça, kar tipiye dönüşüyor, çamurdan sakızdan yoğunlaşıp, güçleniyor. Jeoloji öğrencileri o kızı sürüklemeye devam ediyor. Yorulmada var bu arada.  Bitkinleştim. Fırtına iyice dellendi, nefes almak zor. Bulunduğum grup on kişi kadar ya var, ya yok, iyice bitmişim. Birisi ZİRVE diyor ama benim başım dönüyor, kulaklarım uğulduyor.

         -Ne kadar yol var? Diye soruyorum. Üç yüz metre civarıymış. Sonradan, aslında bu mesafenin otuz metre civarı olduğunu öğrendim. Gitse miydim diye arada bir düşünürüm de, o vücut ve ruh halim aklıma geldikçe, döndüğüme iyi ettim derim. Gerçi arda, şu ömürde, bir dağ zirvesi görmeye elinde bir fırsat vardı, onu da teptin derim ya, o ayrı konu. Şu an, şu yerde, şu konuları size yazamıyor olabilirdim. Geri dönerken son hatırladığım o jeoloji grubu ve o kızdı. Kız alenen inliyor, kafasını sağa sallıyordu. Bitkinde onu iki erkek kollarında taşıyordu. Gene,

         -Zirveye çıkacağız, orada erik rakısı içeceğiz, diyip duruyorlardı. Sonrasında dönüş yolculuğu başladı. Bir ara bayağı yorulmuş olacağım, oturup, dinlendim. Zirveye çıkanlarda döndüler, o kızın grubu hariç. Yolda kar bittikten sonra, çamur başladı. Tolga, hah, adını yeni hatırladım, şu makine mühendisliğindeki Bursalı çocuk, o da dönüşteydi. Zirvenin, benim döndüğüm noktanın otuz metre, hatta daha yakınında olduğunu orada öğrendim. O, nedense geride kaldı. Çevre mühendisliğinden, Semra diye (Adını yanlış hatırlıyorsam özür dilerim) bir kızı bana emanet verdiler. O kızla el ele, Sav kasabasına kadar beraber gittik. Orada kendi otobüslerimize binip, ayrıldık.  Yalnız yolda hatırladığım ayrıntı, kızın dönüşüyle ilgili bir haberdi. Kızın sara hastası olduğunu öğrendim. Öğrendik diyebilirdim ama en azından kızın arkadaşlarının çoğu biliyordu.

         En nihayetinde Sav'a geldik. Bu arda, bu anlattıklarım bayağı vakit aldı, zira Sav'da artık hava kararmıştı. Akşam altı yedi gibiydi galiba. Çünkü yırda geldiğimde sekiz olmuştu. Orada bayağı kalabalık bir öğrenci grubu vardı. Öğrencilerin hepsi perişandı. Kendi halime baktım. Üstüm başım çamur içindeydi. Birkaç kere de düşmüştüm. Demek ki pek az öğrenci  erken geri dönmüştü. Gerçi dönenler ne yapacaktı? Sav, küçük bir kasabaydı ve oradan da il merkezine daha bayağı yol vardı. Orada oyalanmak zordu ve bu yola çıkmışken en azından zirveye yakın bir yerlere kadar gelinmeliydi, mümkün olduğunca yükseğe çıkılmalıydı.

         Derken yemek geldi. Tavuklu pilav, haşlanmış tavuk, düğün çorbası ve Isparta'nın yaygın yiyeceği irmik helvası. Bu irmik helvasını Isparta'da, ramazan ayında her köşe başında satılır. Kırıkkale'de de ramazan ayında aynı şekilde tulumba tatlısı satılır. Yemekten sonra otobüslere bindik. İşte otobüste iken o kızın öldüğünü öğrendim.

         İşte o an psikolojik halim, allak bullak oldu. O kız yanımdan geçmişti. Belki engel olabilirdim diye aylarca kendimi yedim. Sonrası, yurda geldim.

 

III

 

         Bunun bir de yurtta ve kampüste yaşananları, daha doğrusu hesap vermesi vardı. Herkes olanı biteni soruyordu, ben ise çökmüş bir haldeydim. Bünyamin adlı bir arkadaşın laflarını hatırlıyorum. Bir de hatırlıyorum ki, üstüm başım berbat bir haldeydi.

         Asıl anlatılacak olay ertesi gün oldu. O günkü iktisat dersine girmemeye karar verdim. İktisat dersine, profesör yerine giren asistanı gördüm, daha doğrusu gördüğümü sandım. Adamın yanına gidip, dünkü geziden dolayı bu günkü derse giremeyeceğimi söyledim. Adam da bana istirahat tavsiye etti. Zira o, yurt yöneticilerinden birisiydi. Bizim hocadan en az on santim kısaydı. Üstelik o yıl, beni kaldığım, ben son sınıfta eve çıktığımda kız yurdu olacak olan beşinci bloğun yöneticisiydi. Her gün gördüğüm adamı nasıl karıştırmıştım.

         Bir de yurtta kalmayan arkadaşlara hesap verme vardı. İlginçtir o gün, bizim sınıfça kampüse geldiğimiz gündü. Söylemeyi unuttum.Süleyman Demirel Üniversitesi, şu zamanki bina bolluğu içinde değildi. Mühendisliğin binasına yapılan eklerin içinde, Fen Edebiyat, İlahiyat, Teknik Eğitim fakülteleri sıkışmaya çalışıyordu. Daha doğrusu Teknik Eğitim, Mühendislikte, ders boşluğu olan sınıflarda derslerini görüyordu. Tıp fakültesi şehirde, Devlet hastanesi içindeydi. Şimdi sadece Şevket Demirel Kalp Merkezi denen bir bölüm çarşıda. Güzel Sanatlar, ben Isparta'yı terk ederken ne oldu bilmiyorum ama halen kampüse taşınmadı. Ziraat ve Ormancılık, Atabey ilçesinde kaldı uzun süre.

         Bizim Sosyoloji bölümü ve İlahiyat fakültesinin bir sınıfı da, yer yokluğundan, çarşı içindeki Meslek Yüksek Okulu binasında ders görüyorduk. Ben son sınıfta iken, bu okulda kampüse taşındı. Binanın bir kısmı, hemen yanındaki Gazi Lisesine devredildi. Kalan kısmını da üniversite yönetimi misafirhane yaptı.

         Öğle yemeğimizi de üniversitede yerdik. İki haftalık kupon kartları satın alırdık. Fiyat uygun olurdu, en az üç çeşit yemek yenirdi. Her öğlen görevliler bir günü kalemle çizer, o günkü istihkakımızı yediğimiz anlaşılırdı. Yüksek okulun ve üniversitenin yemekhanelerinin kartlarının rengi farklıydı. Üniversite derken, şimdiki yemekhane binasını anlamayın, o zamanki yemekhanemiz, mühendisliğin bir salonuydu.

         Neyse, bozlak girizgahı gibi lafı uzatmayalım, ben, Rüstem diye bir arkadaşa uymuş, merkezde yemek yiyorduk. Her öğle otobüsle yemeğe geliyorduk. Bu sefer arkadaşlar yemeğe gidiyordu. İlk defa yeni binamızda ders görmüştük. Daha doğrusu binanın bizim kullandığımız uzantısı. O kısım, ikinci döneme kadar boş kaldı. Durakta bizim sınıftan arkadaşlara rastladım. Onlarla konuşurken, elinde neredeyse bir av tüfeği büyüklüğündeki  fotoğraf makinesi olan bir bayana rastladım.  Yerel bir gazetenin muhabiriymiş. Bana soru sormadı. Az önce rektörle konuşmuş. Onun dedikleri bambaşkaymış.

         İşte beni dağcılık hikayem böyle hazin bir şekilde noktalandı. Tabi üniversitemizin de kalabalık kış tırmanışı rekoru hevesi. Sonradan da oralara bir kayak tesisi kurdular.

 

29 Nisan 2022 Cuma

TANSU ÇİLLER'İN SİYASİ TARİHİ

 


Türkiye'de siyaset ve müzik, illa bir doksanlara takılıyor. Müzikte, o zamanlar bazı depresyon günlerimde on saat Kral TV izleyen,  geceleri radyo açık yatan benim bile hatırlamadığım ya da hatırlamakta zorlandığım şarkıcıların ara ara iktidara destek çıkan açıklamaları da sanki bunun paralelinde.

Ben, ölen siyasetçilerin mezardan kalkacağına inanırdım da, Tansu Çiller'in ciddi ciddi siyasete döneceğine inanamazdım. Ülkemizde ünlü ve siyasetçi olmadan evvel, utanma duygusu ameliyatla aldırılıyor galiba.

Tansu  Çiller'in kısa süren politik yaşamında olumlu olarak anlatacak çok az şey bulabiliriz. Belki kendisinden önceki koalisyonun icadı olan ve liseleri iyice batıran kredili sisteme çok acil son vermiş olması olabilir. Ama pedagojik formasyon almak bir yana, öğretmen olmayı bile düşünmemiş, çoğu ziraat mühendisi on binlerce işsizi, sınıf öğretmenliği başta olmak üzere öğretmenliğe atamasını nasıl affedebiliriz, unutabiliriz?

Kendisinin saçmalıkları ya da gafları efsaneydi.  Tansu'nun Taneleri diye kitap bile oldu. Kendisi siyasete atılmadan evvel Boğaziçi Üniversitesinde profesördü, hem de iktisat profesörüydü. Ekonomideki çöküşü daha sonra anlatacağız. Kendisi pek Türkçe bilmezdi. DYP'in, DP'den, yani 1946'dan beri simgesi olan kırata, white horse demişti. Kuzey Irak'tan gelen Kürtlere, Kürtmen demişti. Cenab-ı Allah'ı sizlere emanet ediyorum, bacınızın bıdığı size helal olsun, Mesut Yılmaz iktidarsızdır, demesi, güven oyuna güvenlik oyu demesi gibi komik gafları vardı. 

Asıl utanç verici gafları, Türkiye üzerine olanlardı. Sivas'a il, Samsun'a büyükşehir belediyesi olma vaat etmiş, bir sürü saçmalamıştı. Çiller'in bu cahilliği ve olmayan Türkçesi  ile siyasete atılmasından çok, üniversite profesör olması üzücüydü.

Siyasi yaşamını bitirense gaflarından daha kötü olan siyasi kararlarıydı. Demin bahsettiğim pedagoji dersi almamış on binlerce kişiyi öğretmen, hele de sınıf öğretmeni ataması, bunlardan birisiydi. Çekici Güç diyerek herkesi kendisine güldürdüğü NATO'nun Çekiç Güç'ünü Malatya'ya koşullandırarak, Kuzey Irak'ta fiili bir Kürt devleti kurulmasını sağlayarak Türkçülerin, faili meçhul cinayetleri, örgüte yardım edenleri biliyoruz diye ateşleyerek Kürtçülerin düşmanlığını kazandı.

Başbakanlığında faili meçhuller bir kabustu. Düzce, Adapazarı-Sapanca üçgeni,  tam bir ceset tarlasına dönmüştü. Batman il merkezi ve Diyarbakır'ın bir kaç ilçesinde faili meçhuller olağan hale gelmişti. Çiller, Türkçe bile bilmeden gerçek bir Türk faşistliği yapıyor ve denilenlere göre Alparslan Türkeş'e başbuğum diyordu. Pek çok Kürtün partisi DYP, açıkça Kürt düşmanlığı yapıyordu.

Evet, 2002 öncesinde ben Ülkücüyüm diyenlerin çoğu ANAP ve DYP 'ye, özellikle DYP'ye oy veriyordu ama bu iki parti ve gene özellikle DYP,  doğu ve güney doğudaki aşiret reislerinin, şeyhlerin partisiydi. Halkın HDP'ye (o zamanlar HADEP ya da DEP) veya diğer partilere oy vermesine engel oluyordu. DYP'nin, MİT içinde kurduğu (Kurtlar Vadisinde sık sık adı geçen) KGT (Kamu Güvenliği Teşkilatı) ve o zamanların karanlık örgütleri ve Çiller'in bu örgütleri, devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir diye övmesi, bu siyaset ağalarının siyasetinin sonu oldu.

Çiller siyasetinin asıl sonunu ekonomi politikaları, özellikle Amerikan doları başta olmak üzere  döviz kurlarının bir günde üç kat artması, Emlak Bank başta olmak üzere,  dövizle ev kredisi alanların intiharları ve esnafların bir gün bile değil, bir kaç saatte batması, nasıl unutulur? Dahası, büyük bankalar krizi,  insanların bankadaki paralarının buhar olması; alelacele tüm mevduatlara devlet güvencesi vermesi, bunun da daha büyük bir bankalar iflas zincirine sebep olması ve halen devam eden yastık altının artık iyice gelenek olması unutulabilir mi? 5 Nisan kararları sonrası, son sosyalist devleti yıktık demesi de unutulmamalı.

Kendisi hiç bir seçimi kazanmadı. Partiye alınma sebebi, köylü partisi görünümlü DYP'ye vitrin olsun diyeydi. Seçim meydanlarında anahtar sallayarak, beş yüz günde ekonomiyi düzeltme vaadi ile öne çıktı. Sadece 1993'de, Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanı seçilmesi sonrası DYP kongresini ve artık parti iyice yok olana kadar da kongreleri kazanmaya devam etti. Bunun için de zaten kendisine oy vermeyecek delegeleri ve üyeleri partiden uzaklaştırdı. İlk DYP kongresini Aydın Doğan Holding basını olmak üzere, güçlü bir basın desteği ile kazandı. O seçimde karşısında Köksal Toptan ve İsmet Sezgin'in toplamından daha fazla oy almıştı. Sonrasında ilk yılında medya neredeyse topluca Çiller'i destekledi. Kasıma kadar İsmet abi formülünü direten Sabah (pelikan) grubu bile Çiller'i destekledi. Hatta o zamanların yazı işleri Hasan Cemal, Cumhuriyet gazetesini Çiller'in peşine taktı. O zamanın bazı köşe yazarlarının Çiller'i övgü yazılarını halen hatırlarım.

Çiller'e destek basınla sınırlı değildi. Şimdilerde cumhurbaşkanının etrafında görülen sanatçı takımı, şimdilerin itirafçı mafya babası Sedat Peker ve Ülkü ocakları da Çiller'i destekledi. Çiller, İstanbul bankasının iflasından sonra aile servetinde olan artışı, kayınvalidesinin kayıp bohçasından çıkan altınlarla açıklamıştı. SHP'de bu bohçayı ve altınları temsili olarak halka göstermeye başlamıştı. O zamanlar da SHP'lilere saldıran Çiller yanlısı önlenemeyen gençler ortaya çıkmıştı. Onlar da Ülkü ocaklıydı.

Başbakanlığında kendisine ait skandallar ve yolsuzluk iddiaları da bitmedi. Yolsuzluk iddiaları bini aştığı gibi, kendisinin Roma'dan dondurma getirtme ve oğlunun devletin Jet Sky'sini gasp etmesi gibi marifetleri de vardı. Sonra Jet Sky konusunda rahmetli Levent Kırca'nın yaptığı meşhur parodi ve sonrasında RTÜK'ün kurulması da ayrı konu.

İktidarının ikinci yılının ortalarında yani 1995'in ortalarında hem Aydın Doğan, hem de Pelikanlar olmak üzere holding medyası Çiller'e sırt çevirdi. Zaten DYP, 1987'den beri oy kaybediyordu.1994'de  DYP, İzmir'de birinci, İstanbul'da dördüncü partiydi. Öteki merkez sağ parti ANAP'da hızla oy kaybediyordu. 1999 genel seçimlerinde ANAP'ın 4., DYP'nin 5. parti olması ile vuruldular, 2002 genel seçimlerinde baraj altı kalarak öldüler.

Çiller bütün bu kötülükleri ve daha fazlasını on yıllık siyasi yaşamında yaptı. Son olarak ANAP genel başkanı merhum Mesut Yılmaz'ı onbaşı olma şerefsizliği gibi garip bir suçla suçlaması; Doğu Perinçek başta olmak üzere askerliğini onbaşı olarak yapanların Çiller'e dava açması ve muhalefete Taocu muhalefet demesini de unutmamalı. O yılların haftalık en çok satan dergisi Leman'ın erotik, Taocu muhalefet kapağını ise hiç bir yerde bulamıyorum. Elinde olan internete atsa güzel olur.

Bu yazıyı yazma sebebim, yetmez ama evet referandumunda iktidarın bir kozunun da Çillerli karanlık yıllara dönülmemesi idi. Çiller'e onbaşılık davası açan Perinçek 'de dahil, hepsi bunu nasıl unuttu ki, bir de Tansu Çiller, iktidar cephesini destekliyor.