dincilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dincilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2024 Çarşamba

DİNCİ REJİMLERLE GELEN KAPALI ALAN HOMOSEKSÜELLİĞİ

 


Psikolojide kapalı alan homoseksüelliği, karşı cinsin bulunmadığı ortamlarda canlının, libido denen cinsel enerjisini, kendi türünün bireylerine yöneltmesidir. Yani erkelerin bulunduğu ortamda kadın bulunmaması yada yeterince bulunmaması, kadınların olduğu ortamda erkek bulunmaması, yada yeterince bulunmamasıdır. Sürü yada topluluk halinde yaşayan ve çift cinsiyetli olan hemen her canlıda olan bir durumdur. Sürü yada topluluk, erkek-dişi dengesine tekrar kavuştuğunda,  bu kapalı alan homoseksüelliği de yok olur. İnsan türü için de bu böyledir.

İnsan türünde kapalı alan homoseksüelliğini en fazla erkekler yaşar. Kadınların toplu olarak olduğu yerlerde, en azından güvenlik için, bekçi yada harem ağası olarak erkekler bulunurken; erkekler kadın görmeden, sesini bile duymadan yıllar geçirir. Askerlik, denizcilik (özellikle eski çağlarda), uzak şantiyeler, madenler, ve hapishaneler; erkeklerin aylarca ve bazen de yıllarca kadın kavramını unuturcasına yaşadığı yerlerdir. Ülkemizde ve dünyanın pek çok ülkesinde, mahkumların yüzde seksenbeşinden fazlası erkektir. Kadın mahkumların suç hikayeleri de geneldse onları suça iten bir erkekle başlar. Pek çok tiyatro oyununda (Shakespeare'in Sezar oyunu özelliklie),  filmlerde (On İki Öfkeli Adam özellikle) hiç kadın yoktur.

Bütün bu yaşamsal sorunların üzerine bir de dinlerin kadın ile erkek arasına duvar örer. Zaten toplumda en ciddi tabu ve yasaklar, cinsellik üzerinedir. Dinler de kendisini ahlaklı göstermek ve metafizik aleme (gayb) ulaştırmak için, bedensel zevklerden uzaklaşmayı emreder veya tavsiye eder. Yüksek dağ başlarında, ıssız çöllerdeki manastırlar ve tekkeler,, dünyayı terk etmek isteyenleri çağırır. Bu çağrıya uyanlar yada uyması beklenenler, genelde erkeklerdir. Bu tip kurumlar sık sık homoseksüel sek sıkandalları olur.

Çünkü cinsellik, yemek-içmeh ve tuvalet gibi, Maslow ihtiyaç piramidinin tabanında olan bir ihtiyaçtır. Öyle yok edilmez, yok olmaz. Bir insana cinselliği hiç yaşama demek, hiç yemek yeme, hiç yemek yeme, su içme demek gibidir. Siyasal İslam'ın diliyle konuşursak, fıtratın bir parçası da libidodur ve illa akacak mecrayı bulur. Kadın ve erkeğin birbirne uzak olduğu toplumlar,  homosekssüel ilişkileri önce yaygınlaştırmay, sonra normalleştirmeye mahkum olurlar. Antik Yunan'dan beri bu böyle olmuştur. Afganistan'da Bacca Bazi'nin varlığı ve Taliban rejimi ile kurumsallaşması da bundandır. Tarikatlarda sık sık duyduğumuz sıkandalların da sebebi budur. Benzer sıkandallar, Roma Katolik kilisesi tarihinde papa 16. Benedictus'un, 2016 yılında istifasına sebep olmuştur. (Katolik kilisesi tarihindeki 2. papa istifasıdır bu).  Papalığın çocuk tacizcilerini koruduğu imajı, Katolik kiliselerine bağışları yarı oranından fazla azalltmıştır. Bu da Papanın istifasına yol açmıştır.

Rıza Zelyut'un Osmanlı'da Oğlancılık adlı kitabını okuyunca, bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü teşhisi doğru koymak ve açıkça ilan etmek lazım. Lisede bize divan edebiyatı anlatan öğretmenler yıllarca yalan söyledi. Oğlan diye genç kızlara deniliyormuş, şarap denilen aşk şarabıymış da falan filan. Oysa o şaraplar, sahici şarap. Zira Şiraz'ın şarabı olmasaydım, şair olmadım, kırmız şarap şöyle, güç şarabı böyle diye dizeler yazıyorlar. Sevgilim, yüzünde kıl çıkmış, sen sevilmez oldun, git traş ol diye dizeler yazmışlar. O dizelerdeki her şey, yaşanmış olaylar ve hissedilen duygular. Kanuni ve Fatih, kendilerine içki sunan Hristiyan oğlanların güzelliğine şiirler yazmış. 2. Selim, Peçevi'nin tarih kitabının yazdığına göre, hamamda bir oğlanı kovalarken düşüp, kafasını yaralayarak ölmüştür. Google amcaya veya Yandex dayıya Osmanlı'da oğlancılık nedir diye sorarsanız, size benden çok şey anlatacaktır.

Burada benim anlatmak istediğim, gerek Osmanlı, gerek de diğer Müslüman toplumlar veya kadın-erkek arasına kaç-göç koyan toplumlardaki kapalı alan homoseksüelliğidir. Toplumda kadın ve erkeği birbirinden ayırmak, araya duvarlar örmek,  libidonun hiç akmaması gereken yerlere akmasına sebep olur. Metafizik, dinsel doğmaları bırakıp, bilimin önerdiği, toplumda insanlara huzur ve mutluk veren ahlakı kurmalıyız.
































7 Eylül 2023 Perşembe

FAŞİZAN ÜSTÜNLÜK DUYGUSU



 Ünlü psikatirst ve psikanaliz teorisyeni, İsviçerili bilim insanı Carl Gustav Jung'un, psikoloji ile ilgilenen herkesin duyduğu meşhur bir vakası vardır. Dul bir kadın, çocuğuna mikroplu su içirmiş ve onun koleradan ölümüne sebep olmuştur. Kadın da sürekli suçluluk duygusuyla ankisiye krizleri geçirmektedir. Bu yüzden dönemin ünlü psikiatristi Yung'a başvurmuştur. Yung, kadınla konuşurken, kadının çok önceden tanıştığı bir erkekle tekrar görüştüğünü öğrenir. Bir kaç görüşme sonra kadına açıkça, çocuğa bile bile mikroplu su içirdiğini, çünkü çocuğu yeni evliliği için tehlike olarak gördüğünü ama bunu kendisine kabullenmediğini söyler. Bunu duyan kadın, tepki verse de (tahminim İsviçreli bile olsa yeri göğü inletmiştir, bu suçlama sonrasında), suçunu kabullenip, ankisiyesi azalmış.

Bir sorunu çözmede ilk problem, doğru teşhis koymaktır.  Yanlış teşhisin en çok rastlanan sebebi, kendi hatamızı bilmemek ve kendi suçumuzu kabulenmemektir. Türk halkı genelde faşistliğini kabullenmez. Oysa bazen kendi faşist kimlik dairesini çok daraltır. Özellikle taşrada memur olduğunuzda size, sen buranın yerlisi misin diye çok söylenir. Pek çok kişi, o küçük kasabadan olmadığınızı fark ettiğinde, biz buranın yerlisiyiz derken sizi resmen tehdit eder. En basit olayda bile, biz buranın yerlisiyiz lafı ile söze başlarlar. Oranın yerlisi olarak, bir yabancıyı, hele de bir memuru ezme zevkinden mahrm kalmamalıdırlar. Öğretmenliğimin ilk yıllardında bunu çok yaşadım. Bir öğretmen olarak, torpilim yoktu, yüksek yerlerde tandıklarım yoktu. Bu yüzden Isparta'nın en ücra ilçesine (Yenişarbademli) atanmıştım. Bu ilçeden başlayarak, taşrada en çok ezilen memurun, öğretmenler olduğunu öğrenecektim. Kaymakam yada diğer üst memurlar da, yerel halka şirin görünmek için öğretmeni eziyordu. Taşra insanı en fazla yönericilerden ve asker-polisten korkuyordu. Yenilşarbademli halkı, onları da gitmelerine yakın zorbalıyordu. İlçedeki jandarma astsubayları ve uzmanları (ilçedeki polis teşkilatı, benim gitmeme yakın kurulmuştu) , görev süreleri bitmelerine yakın meydan dayağı ile dövüyor, dayağa ilçedeki hemen hemen her erkek katılıyordu. Müdür ve üstü memurları da, gene görev sürelerinin sonuna doğru soruşturmalık-mahkemelik ediyorlardı. Ben oradayken, yıllarca orada ilçe milli eğitim müdürlüğüne vekalet eden, oranın yerlisi yerine, Güney Doğu illerinden bir müdür gelmişti. Kendisi zaten memleketinden, soruşturma gereği sürgün edilmişti ve Danıştay bölge idare mahkemesine dava açmıştı. O zamnalr henüz 2010 Yetmez ama evet referandumu olup da, iktidar sahiplerine, hakim ve savcılara müdahale yolu açılmamış olduğu için,  geri dönmesi kesin gibiydi.. Bir kaç ay sonra, ben askerdeyken döndü de. Dönmeden evvel de kendisine, neden olduğunu bilmediğim bir zimmet çıkarıldı ve Yalvaç'da, ağır cezada yargılandı. O kendi memleketine dönmüşken, il merkezinden bir şube müdürü de Yenişarbademli'nin ilçe milli eğitim müdürlüğüne vekalet etti. Sonra giden memur, tekrar geri geldi. Eskiden böyle bir şey vardı. Memurlar iki de bir sürgün edilir, Danıştay kararı ile geri dönerlerdi. Hatta Kırıkkale'de bir müdür, o kadar çok gidip, geri gelmişti ki, yolluk için kasten kendisini sürdürüyor diye dedikodusu çıkmıştı. Ben daha sonra Yalvaç!a tayin oldum ve ben gitmeden az evvel de ağır cezadaki davası düştü. Sonrasını da takip etmedim.

Sonra çalıştığım ilçelerde ve hatta Kırıkkale il merkezinde, biz buranın yerlisiyiz faşizmi ile karşılaştım. En net hatırladıklarımdan biri de Beypazarı'nda oldu. Bir yardım kampanyası için para bağışlamaya Ziraat bankası şubesine gitmiştim.Sıra daha çabuk gelsin diye, bankamatik kartı ile sıra aldım ama sıra bana bir türlü gelmedi. Benden sonra gelenlerin sırası geldi, benimki gelmedi. Bankacıların kaçamak bakışlarından, özellikle bana sıra vermediklerini anladım. Sıkıntıdan oflayıp, puflamaya başladım. Bana böyle eziyet etmedikleri yetmiyormuş gibi, memurlardan biri, sanki amirimmmiş gibi beni masasına çağırdı. Masada bizim okulun hizmetlilerinden biri de vardı. Benim, banka mudusi olmakla ayrıcalıklı olamayacağımı söyleyip, düpedüz azarladı. Bende kalkıp, bir-iki dolandıktan sonra, ''-S.kerim sıranızı deyip, sıra kağıdını da çöpe atıp, dışarı çıktım. Benim arkamdan hizmetli de çıktı, peşimden geldi, söylediklerimi duyduklarını söyledi ve beni tekrar bankaya sokmak istedi, girmedim. O bağışı da yapmadım. Başka bir bankadan yapabilirdim ama yapmadım. Hizmetli, bağış için orada olduğumu da söylemişti muhtemelen. Bunu da yardımdan çok, kendilerine vereceğim bir haraç olarak görüyorlardı.

Taşra halkının hemşericiliğine de Faşizm olarak mı görüyorsun diye soranlar olacaktır. Susane Sontag'ın dediği gibi Faşizm, iki kişinin ilişkisinde başlar. Kaynağı içimizdeki benlik ve kendimizi beğenme duygusu ve herşeyin en iyisini kendimize isteyiştir. Eğer güçlenirsen ve bu duygu da içimizde güçlenirse, zorbalık; bu zorbalık siyaset olursa faşizm olur. İki kişi demişken. Gene Yenişarbademli'de, ev ortağımdan neler çektiğimi anlatmıştım. (https://onbinkitap.blogspot.com/2016/07/torpilli-evliyanin-sizofren-dusleri.html)

Taşra'da yaşamı zorlaştıran, zannedildiği gibi mahrumiyet değildir, bu zorbalıklardır. En güçlü toplumsal zorbalık silahı, dedikodudur. Kendilerine yönelik dedikodu olduğunda, fitne ateşini söndürmeli, kem söz sahibine aittir, gıybet etmek, o insanın etini çiğ yemektir denirken; kendi dedikolularında ateş olmayan yerden dumaç çıkmaz, yarası olan gocunur derler. İlkel toplumlarda linç ve progrom kültürü yaygındır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/dedikodu-cihadi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/dedikodu-komplo-toplumu.html

Birilerinie istemediği halde din anlatmak, yani misyonerlik-tebliğcilik yapmakta bir zorbalık ve faşizmdir. Metafizik bilginin deneysel ve matematiksel ispatı yoktur ve bireye yıllarcas ailesinden öğrendiklerinin yanlış olduğunu söylemek, bireye karşı zorbalıktır. Faşizm, zorbalıkla başlar. Bir ara arkadaşlarımın zorlaması ile namaza başlamış, insanların sırf beni namaz ile zorlaak için ve genelde de namazı böyle kullandıklarını fark edip, namazı bırakmıştım. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/04/dini-inanclarimi-kaybetmem-2-alevilik.html)

Gerçi pek çok Alevinin, Sünni arkadaşaları yüzünden namaz kılıp, Ramazan orucu tuttuğu bir dönemi vardır. Üniversitede okurken, pek çok kişinin, benim Alevi olmamı öğrendikten sonra namaza başladığına şahit oldum. Ülkücüler arasında en çok Alevi düşmanlığı yapanlar, namaz ve oruçla arası olmayıp, arada bir başlayıp, bitirenler ile gene arada bir alkol problemi olanlardır. Ukrayna'da lokanta işleten bir Türk, şöyle diyordu. Buraya gelen Türkler, önce etlerin helal olup, olmadığını sorarlar, sonra eskort servislerini ve genelevleri. Helal olmayan eti yememek, bir kimlik meselesidir.

Faşizan üstünlük duygusu, ummadık şekilde karşınıza çıkabilir. Askerde tertipçilik olrak gördüm bunu. O zaman uzun dönemler, on sekiz ay, bir buçuk yıl yada beş yüz elli gün askerlik yapardı. Bizim birlik, er eğitim alayı olduğu için, altı tertip bulunmaktaydı. O zamanlar uzun dönemler, üç ayda bir askere alınıyordu. Her askere alınan döneme tertip deniliyordu. Bizim bölükte yada Balıkesir Ordonat'ta, şöyle bir hiyeraşi vardı. Tertip, alt tertip, piç torun, öz torun, baston. Eğer celp boşluğuysanız yada hapis yatıp (DİSiplin KOğuşu) uzatırsanız, mezartaşınızı da görürdünüz. Bizim bölükte ve er eğitimde asıl tertipçilik, eğitim alan acemilerin gidip, yeni acemiler gelmesi arasındaki 15 gün kadar süren celp boşluğunda ortaya çıkıyordu. Alt tertipler eziliyordu. Bu düzeni bozan,  sekiz ay askerlik yapan üniversire mezunu kısa dönemlerdik. Bize bu yüzden poşet diyorlardı. Usta birliklerinde ise bu tertipçilik daha yoğundu. Bir ara bizim bölükten bazı askerler, Erdek ilçesine, askeri tatil kampına geçici göreve gönderildiler. (Bu tatil kampı halen var mı bilmiyorum.) Yazın bizden askerler oraya gider, kızın da oradan bize asker gelirdi. Bir hafta geçmeden geri geldiler zira Ordonatım'da pek çok bölük, başından atmak istediği uzun dönemleri (sabıkalı, AIDS hastası, hapçı, müptela vesair), Erdek'e göndermiş, orasıda doğru-düzgün adam gönderin diye iade etmişti. Dönen askerlereden biri, oradaki tertipçiliği anlatmıştı. Er gazinosunda (gazino derken, askerlerin çay içtikleri alan, orduda dinlenme alanlarına gazino derler), televizyondaki en ön sıralar, en üst tertipleri, arka sıralar ikinci tertiplerin, televizyonu görmeyen kenarlar, üçüncü tertiplerin, diğer tertipler gazinoya giremiyor.

Askerde bu tertipçilik işi subay-astubaylar tarafından destekleniyor, hem de subay-astsubayların canını sıkıyordu. Çünkü en fazla kaza yapan ve suç işleyenler, en üst tertipler oluyordu. Çünkü en üst tertipler, her şeyi biliyorum, artık kimse bana karışamaz, ceza veremez havasındaydılar. Bir astsubay vardı, sık sık bağırırdı, ''Evladım, sen on beş aylık askersin, ben on beş yıllık askerim'' diye. Subay-astsubaylar, askerler arasında nifak sokmaktan başka bir işe yaramayan  bu şeyi neden desteklerini anlamıyordum. Uzun dönemlere göre bu, kimin-ne olduğunun belli olmasını sağlıyordu. Oysa tertipçilik yüzünden, üst tertipler, alt tertip çavuş-onbaşıyı tanımaz oluyordu. Öte yandan Erdek'in er gazinosu gibi askere yetemeyen sosyal hizmetleri, üst tertiplere ayrıcalık olarak vererek, askeri yoksulluğa alıştırıyorlardı. Hesapta her şeyimizi devlet karşılıyordu. Oysa palaska gibi bazı askeri malzemeleri kendi cebimizden alıyor, askerden sonra kullanamayacağımız için, bir sonraki celbin garibanlarına bırakıyorduk. Traş köpüğü, jilet, bot boyası gibimalzemeler de kendi cebimizden çıkıyordu. Bir de sabahları 6,30'da uyanıyorduk ve 7.00-7,30 arasında sular açık oluyor, 7,30-8,00 arasında sular kesiliyordu.7.30 da sabah içtiması olduğundan, traş olmaya yarım saat vardı. Her celp bölüklere acemiler, bölük lavabolarının ve tuvaletlerinin yarısını kullanıyordu. Bizim bölük, yedi yüz civarı acemi ve seksen- yüz kadar usta askerden oluşuyordu.

Askerler bütün bu zorluğa,  bir teskere alacaklarından çok, bir gün en üst tertip olacakları günün hayali ile katlanıyordu. Askerlikte asıl baskı, üst tertip baskısıydı. Bazı üst tertipler, şafağımı (terhis olacağı gün) sana saydırırım torum, diye bağıra bağıra son üç aylarını geçiriyordu. Askerlerin, askerlere zorbalığı, subay-satsubay baskısını geçiyordu. Yaşananlar gerçek bir faşizmdi.

En üst tertip olma beklentisi demişken, bu siyasette de farklı değildir. John Steibeck, bazı ülkelerde sosyalizm imkansızdır der. Çünkü insanlar fakir değil, geçici bir süre yoksulluk çeken zenginler olduklarını düşünür. Bir insanın gerçek bir proleter olması için fakir, aç olması yetmez. Kendisinin yada çocuklarının üst sınıfa çıkma imkanlarının da elinden alınması gerekir. Gerçek anlamda burjuva olması için de, sınıftan düşmesinin zor olması  gerekir. Bazı işçilerin sağcı olma sebebi,  üst sınıfa çıkma fırsatı aramsı, bazı burjuvaların solcu olma sebebi, sınıftan düşme korkusudur. Gene Steinbeck'ın dediği gibi, yozlaştıran güç değil, gücü kaybetme korkusudur.

Faşizm, halka şöyle der. Bizden ol, güçlü ol. Bir gün sıra sana da gelecek, sen de zengin olacaksın. Orta çağda, Haçlı seferlerine, cihada ve benzeri savaşlara katılarak, zengin olabilir, bürokraside yükselebilirdin. Dini kurumlara girmek de benzer bir yükselme noktasıydı. Ancak nepotizmin yaygınlaşması ile ortadan kalktı Nepo, Latince yeğen demek. Katolik papzların ve Ortodoks kardinallerinin evlenmesi yasak olduğundan, pek çok mevkiyi oğulları değil de, yeğenleri ile doldurmasından dolayı, adam kayırmacılığın genel adı nepotizm olmuş. Barut, top ve tüfeğin icadı da sıradan askerin gözüpekliği ile öne çıkmasını engelledi.  Sonuçta feodalite yavaş yavaş yıkıldı.

Bazı durumlarda hem yoksulluk dayanılmaz olur, hem de sınıf atlama imkanı ortadan kalkar. 1917'de Rusya'da böyle olmuştu. Rusya, bir imparatorluk olarak en geniş sınırlarına ulaşmak bir yana, toprak kaybetmeye de başlamıştı. Alaska'y satmış, Japonya'ya yenilip, az da olsa toprak kaybetmişti. Büyüse bile bir avuç aristokrat, sınıflarına kimseyi çıkarmıyordu. Sonra malum, devrim oldu ama devrim evlatlarını yemeye başladığında, devrimcilerin kendi içinde faşizm de canlandı. Stalin, konumunu sağlamlaştırmak için partiyi önce Müslümanlardan, sonra Yahudilerden temizledi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/diktatorlere-karsi-askin-bir-sonu.html) Stalin, bir Ateist olabilirdi ama Hristiyan bir  Gürcü toplumda büyümüş ve hatta İlahiyat fakültesini yarım bırakmıştı. Dinler bize sadece metazik bilgi vermez, duygusal bilgi de verir. Fransız aydınlanmasının ünlü filozofları  ve yazarları (Concorde, Diderot, Victor Hugo) ileri derecede Türk ve Müslüman düşmanıydı. 

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ozde-fasizmin-14-temel-ozelligi-dr.html

Faşizm, pek çok benzer özelliklerle ortaya çıkar. Aynı kibir, aynı nefret. Bu blogda faşizm aleyhine o kadar çok yazdım ki, muhtemelen kendimi çok  tekrar ettim. Uzun süredir belli bir kitlenin, iktidara bağlılığını, kendini üstün görme ve bir gün zenginleşme sırasının kendisine geleceğine dair beklentileri. Buna bir de iktidar yanlısı devasa bir meday gücünü ekleyin. Dün, yani 6 eylül 2023 tarihinde, akşamında, İstanbul'da ciddi bir sel olmuş ve bu sel, yandaş gazetelerin tamamında ya yok, ya çok küçük haber. Yandaş gazetelerin bir manşet pratiği var. Genel başkanın bel üsüt fotoğrafı ve bir cek-cak cümlesi. Enlasyon düşecek, ekonomi büyüyecek.

İktidar, sahte-montaj videolarla, muhalefetin suçlu olduğu fikrini duyurmaya çalışmadı. Kılıçdaroğlu gibi bir Alevi-Kürt kişiyi seçerseniz, üstünlük duygunuzu kaybedersiniz fikrini duyurdu. Bunun için FETÖ'nün kendi cemaatine verdiği Suriye propagandasını kullandı. (Esat ailesi Alevi'dir). Bu propaganda, daha propaganda sürecinin başında, Kılıçdaroğlu aday olmasın sıloganı kampanyası ile başladı ve kampanyayı başlatanlar aslında iktidar yanlılarıydı. Kaldı ki bazıları da ilk sebep olarak, özellikle iç Anadolu halkının Kılıçdaroğlu'nu şeytan gibi görmesi olduğunu açıkça söyledi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/neden-kilicdaroglu-istifasini-istemek.html) Sonra Akşener'in çıkışı, kusura bakmayın ama bu yenilgi ilk önce Akşener'in yenilgisidir.  Mücadele ettiğimiz faşizm, sadece iktidar değil, muhalefetteki sözde muhalif sağın da faşizmidir. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/sagcilarin-alevilik-sorunu.html)

Türk faşizmi pragmatisttir. Bir Aleviyi diri diri yakmak, evlenip-boşanıp, nafaka almak yada CHP oyları ile milletvekili seçilmek aynı şeydir. Peygamberleri onlara harp, hiledir demiştir. Hile ile de olsa gaza mallarını kendilerine helal görürler. Artık Kılıçdaroğlu'nu desteklememe nedemim, seçim yenilgisinden çok, böyle tatlı su kurnazı sağcıları, CHP üzerinden beslemekte ısrar etmesidir. Hele son danışman sıkandalı, bir partiye o lafları söyledikten sonra, o partinin danışman işini kabul etmenizin tek sebebi vardır. Faşizan tatlı su kurnazlığı. Ha bir solcuyu öldürüp, cebinden maaşını almışsın, ha danışman olarak maaş almışsın. Onun için aynı şey.

Problemi çözmek için önce bu gerçeği kabul edelim ve ettirelim. Karl Jung'ın çocuğunu öldüren kadına gerçeği kabul ettirdiği gibi.


21 Kasım 2022 Pazartesi

SON YILLARDA BİTEN İSLAMCI ŞEYLER-2 BİTEN ŞİRİNLİKLER.

 


1)Çok çalışkan-zeki olmaları: Bu serinin ikinci yazısı için biraz bekleyecektim ama uzun zamandır ortaya attığım bir iddianın ispatı ortaya çıktı. Fetöcü bir subay, 1985 yılında askeri liselere giriş sınavı sorularının kendisine örgüt abilerince verildiğini itiraf etti. Doksanlı ve iki binli yıllar boyunca süren, bunlar çok çalışıyor efsanesi bitti. Arkadaşlar, tarikatlar kamu sınavlarını 2002'den beri çalmıyor, 12 Eylülden beri çalıyor. Seksenlerin ortalarında birden imam hatiplerde hukuk, siyasal falan kazanma oranları artmıştı. Derken doksanlarda FEM ve Maltepe dersanelerinin ani başarıları konuşulur oldu. Şimdilerde dikkat ettiyseniz, hiç bir dersane ya da özel okul, sınav başarıları ile öğünmüyor. Bir yasak geldiyse bile, haberim yok. Yalnız bu sayede öğrencilerin okullardaki DYK (Destekleme ve Yetiştirme) kurlarına ilgisi artı. İmam hatipler ile bozulmaya devam ediyor. İmam hatip, hatta proje imam hatip sayısı artsa bile, imam hatip öğrencisi artmıyor. İmam hatipler, açık lise denen okulu bırakma yolunda en büyük kapı. Dinci elitin kendi kolejleri, özel üniversiteleri var. KPSS'ye ihtiyaçları yok, özel kararnameler  ile atanıyor ya da açıkça sorular onlara sunuluyor veya rakipler mülakatta eleniyor.

2)İslamcı kültür (edebiyat, sinema müzik vs): Doksanlı yıllarda İslamcılar, birden kültür alanında atılımlar yapmışlar, roman, film, dizi üretir olmuşlardı. Sinemada Minyeli Abdullah, edebiyatta da Hekioğlu İsmail takma adını kullanan emekli astsubay ile başlayan bir kültürel atılım, 2002'den sonra sadece Samanyolu TV ve Kanal 7 dizileri ile sürdü. 17 Aralık 2013'den itibaren, Samanyolu televizyonunun kapanması ile dinci dizi furyası da dindi. Onun yerini, TRT'nin Osmanlı-Selçuklu askeri tarih-propaganda dizileri aldı. Doksanların dinci edebiyatından, İskender Pala, Nazan Bekiroğlu gibi romantik mevlevimsiler kaldı. Son dinci film Reis ise, gişede battı, yönetmeni de FETÖ'den içeri alındı.

Gene o dönemden kalma dinci yayınevleri, bu eski mevlevimsi romantikler dışında yayımlayacak romancı bulamadılar. Bu yayınevlerinden en ünlülerinden birinin reklamlarını sık sık Cumhuriyet kitap ekinde reklamlarını görüyorum. Koca yayınevi, elbette yayıma devam edecek. Onlar da bolca çeviri ve akademisyen kitabı yayımlıyor.

3)Ramazan çadırları, yardım kolileri: Doksanlarda, özellikle Refah partisi seçimleri kazanınca, her Ramazan, meydanlar devasa iftar çadırları ile  doldu. Oruç tutmayanlarda, akşam iş çıkışlarında karınlarını bu şekilde doyurur oldu. Sonra dini bayramlarda otobüslerin ücretsiz olması, bazı paralı köprü ve otoyolların ücretsiz olması gibi uygulamalar yaygınlaştı. O zamanlar iftar çadırlarını sadece belediyeler ya da kamu kuruluşları değil, 2002'den itibaren bu çadırlar azaldı. Önce özel sektör millete iftar vermez oldu, sonra buy çadırlar, meydanları yerine şehrin arka sokaklarına kurulur ve yok denecek kadar azalır oldu. Ankara'da da Gökçek, metroyu bu ücretsiz bayram seyahatinden muaf tuttu.

4)Hoşgörü imgeleri: Profesör Toktamış Ateş'i hatırlayan var mı? Ya da onun dinci gazeteci Abdurrahman Dilipak ile muhteşem ikili olmasını hatırladınız mı? Doksanlı yılların moda sözcüklerinden biriydi hoşgörü. Sonra açılımlar falan geldi. AKP destekçisi,  Madam Marika denen travestiyi hatırlayan var mı? 

5)12 Eylül'ü yargılama:2010 yetmez ama evet referandumunun en büyük vaadiydi. Oysa Kenan Evren, tüm askeri hakları ve ünvanları korunarak gömüldü. Yargıalanması sözde kaldı.12 Eylülle, Türk Hava Kuvvetlerine kalitesiz CASA uçakları aldırarak ve o zamanlar medya patronu Aydın Doğan'a ucuza satılarak özelleştirilmemişi dolayısı ile devlete ait olan Petrol Ofisi bayilerini KaleBodur fayansaları ile kaplattırarak zengin olan Tahsin Şahinkaya'da ciddi anlamda yargılanmadı. Halbuki iktidar halen CASA skandalını ve Tahsin Şahinkaya'nın servetini araştırabilir.12 Eylül'ün simge kurumu YÖK, ya da üniversitelerin Milli Eğitiminin kurucusu Profesör İhsan Doğramacı ise, bahis konusu bile yapılmadı. Şaibeli ÖSYM sınavları basan Meteksan matbaası devletin değil. Bilkent üniversitesi gibi Doğramacı ailesinin. Bütün o devasa arazi, üniversiteyi ve YÖK'ü kurması için İhsan Doğramacı'ya Kenan Evren tarafından ihsan edilmişti.

Son olarak, AKP teşkilatlarından biri, yanılmıyorsam Diyarbakır il teşkilatı, 12 Eylülün meşhur yüzbaşısı Esat Oktay Yıldıray'ı, bir tiyatro kurarak, gıyabında yargılamıştı. Hatta hiç bir oyuncu, Esat'ı oynamak  istememişti de, bir sandalyeye Esat'ın üniforması giydirilmişti. Oysa bütün bu süreçte, Etimesgut Zırhlı Birlikler tugayında, adı verilen bulvarın tabelası bile değişmemişti. Şimdi son HDP ve Akp görüşmesinde gündeme geldi mi? Sanmıyorum.

6)Temiz ve dürüst muhafazakar imajı: Eskiden muhafazakar ya da dindar lafı, en ateist insanda bile bir saygı uyandırırdı. Dindar demek, en azından aile yapısı sağlam, uyuşturucudan uzak, gösteriş yapmayan, genel anlamda dürüst insan akla gelirdi. Şimdilerde bunun nasıl çöktüğünü yazmaya gerek yok.




28 Ekim 2022 Cuma

SON YILLARDA BİTEN İSLAMCI ŞEYLER 1-SON BARUTLAR (TÜRBAN-İHL-TARİKATLAR)

 


Ben bu blogdan ne kadar bitti desem de bazı şeyler iktidar için un çuvalı gibi, zorladıkça bir şeyler çıkıyor. Muhafazakarlar, bir şekilde türbanın, tarikatların ve imam hatip liselerinin az da olsa ekmeğini yiyor. Liselerde, her yeni sınıfta daha az türbanlı olsa da, artık türbanlıların pek çoğunun saçları, ucundan azıcık görünse de, CHP içinde de çokca türbanlı da olsa,bir şekilde sağ partilerin silahı olmaya devam ediyor. CHP genel başkanının ani türban çıkışı, çok belli ki iktidarın türban üzerinden bir saldırısının istihbaratını almış. Kılıçdaroğlu'nun, mutfağından ya da odasından yaptığı yayımlara dikkat ederseniz,  iktidarın bir hamlesini boşa çıkarıyor. Sonradan çıkan televizyon dizisi, muhtemelen iktidarın elindeki medya gücü ile yapılacak bir saldırının başlangıcı olacaktı muhtemelen.






Ben, benzer bir çıkışı imam hatip liseleri için de bekliyorum. Son yıllarda ilginçtir, imam hatip liselerinin sayısı artsa da, öğrenci sayısı azalıyor. İmam hatipler, otomatik yerleştime denen sistem yüzünden, imam hatip liseleri, öğrencileri özel liselere yönlendirmenin, hatta zorlamanın aracı oluyor. Proje imam hatip denen ve genel imam hatip lisesi müfredatına genelde fazladan kimya ve biyoloji derslerinin eklendiği garip liseler de, imam hatip sorununa ilaç olacak gibi durmuyor. İmam hatip liseleri, açık liselerin ve özel liselerin en büyük öğrenci kaynaklarından biri olmuş durumda. Gene de halen 28 şubat ve katsayı mağduriyeti sık sık hatırlatılıyor.

Buna bir de tarikatları ekleyelim. Bu tarikatlar nedense 27 mayıs ve 12 martta hiç mağdur olmadılar. 12  Eylül ve 28 şubat mağduriyetleri ise, solun mağduriyetinin yüzde biri etmez ve asıl ilgimi çeken devletin, tarikatların mallarını azla müseddere etmemesi, parasal zarar vermemesi. Oysa darbeler, solcuların elinde ne var, ne yok almıştır. Tarikatlardaki tutuklamalar, asla tarikatların yönetim yapısını sarsacak şekilde ve o kadar çok olmamış, aslında 1950'den bu yana tarikatlar, NATO'nun gizli eli tarafından korunmakta.

Her ne kadar yeni nesil;  baş örtüsü yeni nesilde popüler değilse de, yeni nesil türbanlılar, öyle saçlarını tamamı görünmeyecek diye zorlamıyorsa, tarikatlar ya da imam hatipler giderek gözden düşüyorsa ve daha pek çok şeye rağmen, dinci kesim bu silahlardan az da olsa yararlanıyor. 

Bu son barutlara karşı daha dirençli durmalıyız.