ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2024 Pazartesi

AZINLIK OLMANIN İDEOLOJİSİ



 Azınlıklar her zaman faşistlerin hedefi olmuş, her zaman progromlara, ayrımcılığa ve cam tavanlara çarpmaları yaşamıştır. Bu açıdan toplumda yaşayan her etnik grubu azınlık saymamalı. Azınlık olmak için, hem sayıca az, hem de devlet ve toplum tarafından hissedilebilen ayrımcılığa uğramalı. Bu da azınlık olma kavramını bulanıklaştırıyor. Çünkü her azınlık toplumu, aynı ayırımcılık ve baskılara uğramayabiliyor. Kıyaslamak için antidemokratik sayılan Rusya'yı, demokrat A.B.D ile  kıyaslayalım. Rusya'da, Lenin'den beri bir kel, bir sırma saçlı devlet başkanlarından hiç biri Tatar yada Müslüman olmayacaktır, yani bir Rus Obama, Rus, Kamala Haris olmayacak. Gene Rusya'nın Muhammed Ali yada Mike Tyson'u olmayacak. Müzik yada sinemada da ünlü Tatar, Kafkasyalı Rus'da muhtemelen olmayacak. Oysa Amerika'da Siyahi, Arap yada onların nefret ettiği başka bir milletten birileri, milyarder, ünlü yada ciddi bir mevkide politikacı olabilir. Bu durum, Amerika'da bir azınlığın, Rusya'dan daha iyi olduğu anlamına gelmez. Rusya'da hiç bir polis, Tatar, Müslüman yada Rusların pek sevmediği biri milletlerden birini, boğarak yada döve döve öldürmez. Hiç bir hakim yada savcı, bir suçluyu, ırkından, dininden, milletinden diye suçluya daha fazla ceza istemez. A.B.D'de hapiste yaşayan siyahi sayısı, üiversite okuyan siyahi sayısının iki katından fazla. Polis kurşununa hedef olanlar çoğunlukla siyahi ve Latin'dir. Her toplumun faşizmi, kendisine göredir.

Bu yüzden insanlar, azınlık olmayı pek sevmezler. Bunun için göç eder, azınlıklara ve göçmenlere zorbalık eder, ülkede ayrı bir devlet kurmaya çalışır yada kurarlar. Gene de azınlık olmaktan kurtulamazlar.  Bu seferde kendi içlerindeki ayrılıklar göze batar. Çünkü azınlıkların içinde de azınlıklar, yani azınlıkların azınlıkları vardır. Bu azınlık içi çatışmalar da, belli dönemlerde ortaya çıkar. Türk topluluklarına bakınca, azınlık oldukları dönemde, kendi içlerinde azınlığın azınlığı yaratmıyorlar yada çok az yapıyorlar bunu. Balkan Türkleri ve Kıbrıs Türkleri, Alevi-Sünni ayrımı yapmaz kendi aralarında. Müslüman diğer Balkan toplumlarını (Goralılar, Pomaklar, Müslüman Romanlar vesaire) da dışlamazlar. Rauf Denktaş'ta, Korkot Deresi adlı anı kitabında Alevi-Bektaşi kökenli olduğunu yazmıştır. Kıbrıslılarda Alevi ayrımcılığı yoktur, hatta Kerkük Türkmenlerinin de yüzde on kadarı Alevidir ve onlar da kendi aralarında bu ayırımı yapmaz. Azınlık olduğunu bilir, ona göre siyaset yapar. Çoğunluk olduğunda ise, kendi içindei azınlığın azınlıkları ortaya çıkarır.

Bu blogda daha önce de yazdığım gibi, Türklerde, Ruslarda ve pek çok millette, düz ve net ayrımcı bir faşizm yoktur yada nadiren ortaya çıkar. Böylesi düz ve sürekli bir ayırımcılık, ancak tamamen köleleşmiş, sınıf atlaması mümkün olmayan ve çoğunluğun tamamen ezdiği azınlıklara karşı yapılır. O topluluktan bir birey ileride ciddi bir makama gelirse, başınız belaya girebilir. En basitinden, Çingene diye alay ettiin Roman, sanayide usta olduğunda arabanıza hasar verebilir. Bu yüzden faşistliğinizi gizlemeniz yada başka bir kılığa sokmanız gerekir. Söz konuzu ötekiye suç yüklemeniz gerekir. Örneğim Alevi-Sünni çatışmasına, sağ-sol köenli olduğu söylenir. Oysa Ülkücüler'in ilk ölümlü Alevi saldırısı, benim bildiğim 1964'de Aydın'da 5 Alevi'nin öldürülmesidir ki bazı kişiler daha öncesinden de bahsediyor. Saldırılar 1960-61, Türkeş daha Milli Birlik Üyesiyen yada bir on dörtlü olduğu ve Hindistan Büyükelçisi olarak sürgündeyken bile vardı. İlk Komando kampları 1961'de kurulduğunda daha sağ-sol kamplaşması yok. Yani bu çatışmalar çok önceden hazırlanmış.

Azınlıklar olarak sorunlarımızı nasıl çözeceğimiz de başka bir problem. Gene bu konuda Türk toplumlarına bakalım. Yaşadıkları onlarca acı ve baskıya rağmen Kıbrıs hariç, Türkler azınlık oldukları yerlerde silahlı mücadele yada ayrılıkçı hareketlere başvurmamıştır. Daha ilginci Gagauzlar'da özerkliklerini, Rusların müdahalesi ile, Transdinyester ile beraber özerklik aldı. Moldova, eğer Romanya ile birleşirse, bu iki bölge, bağımsızlığını ilan edebilir. Trasndinyester, filen bağımsız gibi bir şey. Bütün bunlara rağmen Türk azınlıklar, en azından Cumhuriyetten beri, dillerini ve kültürlerini büyük ölçüde koruyorlar.

Ayrı bir devlet kurmak, ne kadar sorunun çözümü yada çözümü mü sorusunu kendimize sormalıyız. Balkan yarım adasının hali bize bunu özetliyor. Balkanlarda Romanlar (Rumen değil, Çingeneler) hariç her topluluğun özerk bölgesi yada devleti var veya dilleri Kosova veya başka bir yerde resmi dil. En son Bektaşi (Alevi) özerk bölgesi de oldu, Aranvutluk'un başkenti Tiran'da ve Vatikan'ın dörtte biri kadar. Bunlar Balkanlara ne barış getidi, ne huzur, ne de refah.

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/09/balkan-yarimadasinin-soguk-savas.html

Bağımsız devlet kutmak, dünyayı mikro devletlere bölmek, faşizme karşı çözüm değildir, çözümse de en son çözümdür. Kıbrıs'ta bile, en milliyetçilerin bile bir Avrupa Birliği kimliği var. Adada beraber yaşamak zorunda olan ve birbirinden nefret eden iki toplum var. Bu durum Balkanlar'da, Lübnan'da, Filistin'de ve Dünyamızın genelinde olduğu gibi, insanlar birbirinden nefret ediyor ve birbirine mecbur. Bu nefretten de zarar gören çoğunlukla azınlıklar olur ve buraya kadar anlattığım gibi ayrı devlet kurmak da çözüm yada nihai çözüm değil. Bu çoğunuk olma çabası, Konfiçyüs'ün dediği gibi, bir kölenin, özgür olmak değil, bir köle sahibi olmaya çalışmasıdır. Balkanlarda ve eski imparatorluklar dünyalarında olan da budur.

Azınlıklar, kendilerine vahşi saldıran faşist sürülerine karşı sadece pasif yada barışçıl mücadelelerle de çok kan kaybedebilir. Azınlığın mücadelesi, faşizan mücadele ve faşizan odaklarla, gerektiği kadar şiddette içeren bir mücadele olmalıdır. Kendine minik bir ülke kurmak yerine,  pek çok ülkede bulunmayı avantaja dönüştürmeliyiz.

Çoğunluk olunca nasıl ki siyasete teslim olunmuyor, mücadele devam ediyor, sürekli, akılıcı ve gerçekçi mücadele yapılmak gerekiyorsa, azınlık olunca da durum aynıdır.

10 Temmuz 2023 Pazartesi

OH OLSUN İDEOLOJİSİ

 



Dürüst olmalıyım ki uzun süredir bu ideolojideyim ve bu ideolojiye bir günde gelmedim. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/03/kahrolsun-hirosima-kotulugun-yuceligi-2.html ) İşin doğrusu ne atom bombasını yiyen Japonlara acırım, ne de Sovyet askerlerinin tecavüzüne uğrayan Alman kadınlarına. Onlara en başta kendi iktidarlsrı acıdı mı? Hitler, gerçeği haykırıyordu. Hitler, Rusya'ya salıdırcağını, 1923-24 yıllarında yazdığı (sonradan eklemeler, düzeltmeler yapmış) Kavgam kitabında yazıyordu. Milyonlarca insanın katledilmesinden, Alman halkının çoğunun habersiz olduğu masalına nasıl da inandık? Münihliler, şehrin 16 kilometre uzağındaki Dachau'da olanlardan habersiz miydiler? Gruppe 47 yazarları ( Firuzan'ın Kırkyedililer romnının ismi, bu grubun ismine atıf gibidir.) bu yalana tüm dünyayı inandırdılar. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/05/kavgam-elestirisi-3-etkileri.html ) Japonların o yalanı söyleyecek durumu da yoktu. Günlük Japon gazeteleri, arazi konfor kadınları diye fuhuş yaptırılan Koreli kız çocuklarından yada Japon subayların, Çinli esir öldürme yarışlarından övünçle bahsediyordu.

Geçen günlerde televizyonda kanalları zaplarken, bir kanalda güzel bir filmin başlangıcına denk geldim. Filmin adı Mayın Ülkesi'ydi yanılmıyorsam.  Gerçek bir olaydan alındığı, hikayenin acımasızlığından belli. İkinci dünya savaşı birmiş ama Avrupa'nın pek çok yeri, kara mayınları ile dolu, özellikle de plajlar. On dört tane esiri, bir Amerikalı subay emtinde mayın temizlemeye zorluyorlar. Asker dediysem, Hitler'in son aylarda silah altına aldırdığı 14-18 yaş arası, belki de daha küçük ergenler. Bu ergenler, mayın temizleme gibi tehlikeli bir işte, zorla çalıştırılıyorlar ve Amerikalılar (ve müttefikleri) onlara doğru-dürüst yemeği bile çok görüyorlar. Film, bu eziyetler içinde sürüyor. Sürekli aralarında biri ölüyor. Çıkarılan mayınlar, tahmin edilenden az çıkınca, zorla arazide yürütülüyorlar. Bütün bu olanların sonunda, on dört çocuktan, dördü hayatta kalıyor. Bazıları kollarını kaybediyor. Çocuklardan sorumlu subay, çocuklarla duygusal bağ kurmaya başlıyor. Onun amirleri ise, Alman değiller mi, köklerine kibrit suyu diyor. Kalan dört çocuğu da, tecrübeliler diye başka yerde mayın aramaya göndermek istiyor. Subay da dört çocuğun kaçmasına göz yumuyor.

Bu olaydaki Alman çocuklara acıdım mı? Hayır, çünkü sonuçta cezalarını çekiyorlar. Bence Almanya ve Japonya'nın savaştan sonra kalkımıp, bir sanayi devi olmasının temel sebebi, cezalarını hızlı ve kesin bir şekilde yaşamalarıdır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kitlelerin-sucu-da-suctur.html ). Bu düşüncemin sebebi umutsuzluğum değil. Öyle olsa buralara yazı bile yazmazdım. Hayatta umutsuzluk yoktur ve pek çok kez, her şey bitti dendiği anda, her şey yeniden başlar. İslamın ilk yıllarında, Uhud savaşı yenilgisi sonucu imzalana Hudeybiye barışı,Sevr antlaşması gibi bir antlaşmaydı. (  Sevr'in sonunu Türk okurlarına anlatmaya gerek yok sanırım) Müslümanlara sadece sınırlı hac imkanı tanınıyordu. Buna rağmen İslam taraftar kazanınca, Mekkeli müşrikler saldırıya geçmiş, Müslümanlar da İran kökenli (adı üstünde Farisi) Salman-ı Farısi'nin tavsiyesi ile hendekler kazmışlardır.  O dönem Arapların kuşatma bilgisi olmamasından dolayı bu savunma sıtratejisi başarılı olmuştur. 


Bu acımasızlığımın ilk nedeni, kendi düşen ağlamaz fikri ama esas sebebi değil. Gene de sayın okurlarım, bile bile lades dediyseniz, başınıza gelene katlanacaksınız. Vergi ve harçların  seçimden sonra zamlanacağı, daha baştan belliydi. Seçimden hemen sonraki günlerde, şehir içi otobüsle giderken, iki gencin konuşmasını dinlemiştim. Mehmet Şimşek, yeni bakan olmuştu. Şimşek'in önceki maliye bakanlığı döneminin, ülkenin en müreffeh dönemi olduğunu anlatıyorlardı. AKP'nin 2010 öncesi dönemi, ülkenin en müreffeh ve özgür yıllarıydı. Özgürlüğün amacı, halkı yetmez ama evet referandumuna hazırlamaktı. Yetmez ama referandumu zannedildiği gibi sembolik falan değildi. Yargıyı ele geçirme referandumuydu ve şu günlerde (2023 temmuz) İsrail'de halkın haftalardır, aylardır sokaklara döküldüğü yargı reformu da benzer bir düzenlemedir. Bu düzenlemeyi savunan hiç kimse masum değildir. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/yetmez-ama-yanildiniz-kendiniz-icin.html ) Bu sebeple bir zamanların yetmez amacıların sürgünde ve hapiste olmasına da oh olsun diyorum. Yetmez amacı güruhu da affetmiyorum. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/07/adalet-agaoglu-ve-affetmeme-ozgurlugumuz.html ) Benim gibi ortalama bir felsefe öğretmeni bunu fark etmişse, benden kat kat daha eğitimli, yabancı dil bilen bu insanlar, bunu öngörememiş olamazlar. Onlar sadece kendilerinin bu yeni düzende yeri olacağı konusunda yanılmışlardır.

Bu acımsızlığım biraz da kendime ve kendim gibilerine de dönük. Bir ülkede muhalif olmak her zaman belli bedeller ödemek demektir. Acı çekiyorsak, kendimize çekmeliyiz. Başkasına anlatmak, muhalife yakışmaz.Oh olmuşsa, bize yada bana, kendimize de oh olmuştur. Bu iktidarı deviremediğimiz için. (Bunu son madde içinde hatırlayalım.)

İkinci oh olsun sebebim, bu halkın yalanlara nasıl inandığı ve neden oy verdiğinin, kendimce vardığım asıl sebebidir. Bu halk aynı zamanda iktidarın suç ortağı ve bu ortaklıltan pay isteyendir. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kitlelerin-sucu-da-suctur.html ) Sadce bu iktidara değil, çok partili iktidara gelişten beri işlenen tüm suçların suç ortağıdır ve iktidar değiştiğinde suçlarının cezasını çekmekten korkmakta ve birgün bu iktidarın onların da karına çalışacağı ümidini taşımaktadır. İşin bu kısmını kısa kesiyorum.

Üçüncü ve son sebep ve asıl sebep, insanların canları acımadan öğrenmemesi, yani şartlı refleks, klasik koşullanma olgusudur. İnsan zekası ile öğünse de, özellikle şartlı refleks ile öğrenme yeteneği zayıtır. Herhangi bir hayvana bir kere kötü muamele yapın, sizi asla unutmaz ve size yaklaşmaz. Mesela sınır kaçakçıları, kullanacakları at-eşek-katır ve benzeri ahyvanları asker kıyafetli kişilere dövdürürler. Sonra bu hayvanlar askeri çok uzaktan görseler de kaçar. Oysa insan öyle mi, çok fazla acılar çekmesi gerekir. Babam bana her kızdığında, eşek, eşekken bir çukura iki kere düşmez, derdi. Hayvanlar bir kere mayınlı araziyi öğrendiler mi, bir daha oradan geçmezler. 

İnsanın deneme-yanılmada defalarca uğraşması gerekir. Edison'un ampulu bulmak için binlerce (asistanları ile birlikte) deney yaptığını duymuşsunuzdur. Lui Pastör'de kuduz aşısını bulana kadar dokuz tane atı öldürmüştür. Atlardan evvel tavşanlarla deneyler yapmış, epey bir tavşan öldürdükten sonra vazgeçmiş, atlara yönelmiştir. İnsan, kendi başına gelenler, kendi acıları ile ilgili deneyimlerde ise daha zayıftır, etkenleri daha zor değerlendirir. Biz Yahudi soykırımı olarak sadece Nazilerin yaptığını biliriz. O zamanlar Avrupa'da dokuz, tüm dünyada on iki milyon Yahudi vardı ve Naziler altı milyonunu, yani yarısını öldürmüştü. (Dünya Yahudi nüfusu bu sayıya tekrar ancak 2015-20 yıllarında ulaşmıştı. Bu sürede dünya nüfusu 6-7 kat artmıştı) Oysa 1917-1922 arasında, Ekim devrimi sonrasında Rusya'da çıkan iç savaşta, tahminen bir milyon kadar insan, beyazlarca (Menşevikler-karşı devrimciler) sırf Yahudi oldukları için öldürülmüştü. Yani Yahudiler de pek çok şeyi acı çekerek öğrenecekti.

Son olarak da topraklama olmamak adına oh olsun diyorum. Birisinin derdini dinlemek, o kişinin acılarına ortak olmak, o kişinin acılarını azaltıyor. Ben de bunu hissettiğimden, uzun süredir sıkıntılarımı kimselere anlatmamaya dikka etiyorum. Çünkü o zaman bu eziyete daha fazla katlanıyor, isyan etme ya da çözüm üretme yeteneğimi kaybediyorum. Bu yüzden artık kendime bile acımıyorum.

Sonuçta acı öğretir, ne kadar aptalsanız, o kadar öğretir. Bunu kendi deneyimlerim için de diyorum.


5 Nisan 2023 Çarşamba

NOMENKLATURA'NIN DİNİ VE LİDERALİZMİ

 



Tesadüfen okuduğum bir kitap, aradığım kelimeyi bulmamı sağladı. Aslında bu kelime, Sovyet sistemi ve doğu blokunu yönetenleri ifade etmek için kullanılmış. Sınıf sistemini yok etmek üzere yola çıkmış bir ideolojinin, böyle bir sınıfın varlığını kabul etmesi ne acı? Bu sınıf varken, eşitlikten nasıl bahsedebiliriz? Aslında Spvyetler Birliğinin yetmiş sene yaşamasına şaşmalı.

Bu kelime nomenklatura; baskın sınıf demek. George Orwel'ın, Hayvan Çiftliği romancığında belirttiği gibi, bütün hayvanlar eşittir, bazıları daha eşittir. Bu sınıf, işin doğrusu her sistemde vardır. En basitinden, herhangi bir lise edebiyat ders kitabını alın. Tanıtılan yazarların hayat hikayelerine bakın ve hangi liselerden mezun olduklarına bakın. Dışişleri bakanlığı, 1990'lı yıllara  kadar Galatasaray lisesi mezunlarınınn tekelinde olmuştur. Bunun tek sebebi, bu lisenin çok iyi eğitim vermesi değil, yıllarca bu okula belli seçkin ailelerin çocuklarının seçilerek alınmasıdır. Galatasaray, Kabataş, Kadıkaöy Anadolu gibi liselere girmek, 12 Eylülce Anadolu lisesi ilan edilmelerinden sonra kolaylaştı. Bundan sonra da bu okullardan sürekli yüksek bürokrat ve sanatçı yetişmez oldu. Çünkü bu liselere, Osmanlının son dönem nomeklaturası, yani baskın sınıfı, bu okullar ve bu okulları tuba ağacı nazariyesi diye diye el üstünde tutan akademisyen-bürokrat güruhu sayesinde ayakta kaldı.

Nomenklatura hep bir ideoloji, bir yüce amaç arkasına sığınır. Hasan Ali Yücel'in bakanlığı bırakmasından, 12 Eylül rejimine kadar milli eğitim, tuba ağacı nazariyesi diye inliyen muhafazakarların elinde oldu aöma o ağaç bir türlü Türkiye'yi besleyemedi. Daha ziyade kendi kendisini besledi. İstanbul'un bu tuba ağacı liselerinden mezun olup,  Anadolu'nun içlerinde çalışan pek az kişi oldu.

En genel nomenklatura ideolosiji liberalizm (kapitalizm)  (https://onbinkitap.blogspot.com/2016/11/kapitalizm-ile-ilgiliyanlis-bilgiler-su.html ) ve islamcılıktır (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/11/son-yillarda-biten-islamci-seyler-2.html ) Her ikisi de bazı ideolojik ilkelere dayansa da amaçları moneklatrualarnı, yani baskın sınıflarını korumaktır. Yüce kavramlar bunun için kullanılır, icabında yok sayılır. Mesela serbest piyasa ekonomisi tamamen hayal mahsulü, küçük işletmelerin büyümemeleri için uydurulmuş bir palavradır. Adam Simith bile, İskoçya gümrük bakanıyken, İngiltere'den gelen kumaşlar, İskoç tekstilini zorlayınca, İngiltere'den gelen kumaşlara yüksek gümrük koymuştur. Türkiye'de tarım ürünleri pahallandığında devlet derhal gümrükleri indiriyor ama sanai ürünlerinde böyle bir şey yapmıyor, zira büyük sanayiciler hep kollanıyor.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/kuresellesme-yalan-hani-gumrukler.html ) Kapitalizmde özgürlük de kocaman bir yalandır, kapitlasizmde özgürlük kavramı da bir yanaldır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/popper-soros-veliberal-kapitalist.html) Latin Amerika, Orta Doğu, Afrika ve hatta Endonezya diktatörlükleri hep kapitalisttir. Büyük şirketler zarar edeceğinde, özgürlükleri kaldırmanın ya da gümrükleri kaldırmanın bir bahanesi  bulunur.  Kapitalist sistemde ekonomi bilimi demek, süper zenginlerin daha da süper zengin yapılması gerektiğine dair bahaneler üretmek demektir. Kapitalist ekonomistelere sorarsanız, tüm küçük esnaf batsa, işçilerin alım gücü yarı yarıya düşye bir şey olmaz, ama tek holdingin iflası kıyamettir.



Benzer bir durum, dinler içinde böyledir ve tarih boyunca böyle olmuştur. Din adamları, kazançlarına dokunulmadığı sürece her şeye tahammül eder. Hindistan'da tarikat şeyhleri İngilizlere o kadar bağlıydı ki, Muhammed İkbal, İngilizler bir gün Hindistan'ı terk etse, Hintliler taştan, çamurdan İngilzler yapar, onlara hizmet eder demişti. Çanakkale savaşında ve işgal yıllarında İstanbul sokaklarında dolaşan siyahi askerleri de Senegalli bir şeyh yollamıştı. Birinci Dünya Savaşında Arap şeyhleri, İngiliz zaferi için dua etmişti. Suudi Arabistandaki Osmanlı eserleri yıkılırken, Thomas Lawrence'ın evi müze yapılmıştır. Türkiye başbakanı da Irak'ı işgal eden Amerikan askerleri için dua etmişti. Adnan Menderes, özellikle İstanbul'da yol genişletme bahanesi ile, bazıları Mimar Sinan'a ait onlaca camiyi yıktırmış, Birleşmiş Milletlerde açıkça Cezayir'in bağımsızlığına karşı oy kullanmıştır. Kendisi onlarca cami açmış, dini hikayeler dinlerken, mendil ısıra ısra ağlamış, minare tepesindeki alem denen hilal şeklindeki metal parçası yüzünden müteahitlerle defalarca tartışmış, buna karşın İstanbul'da, tarihi bir cami bahçesine gömülmek isteyen Süleyman Hilmi Tunahan'ı ( Süleymancılık denen tarikat-örgütlenmenin kurucusu) Karacaahmet mezarlığına gömdürmüş, iki tanesi opera sanatçısı olmak üzeresayısı belirsiz metresler edinmiş, bürokratlarının eşleriyle (bunlardan birisi İstanbul İl Emniyet müdürünün eşidir. Menderes odada işini görürken, koca da ünüformasıyla nöbet tutmuştur) yatmış, her akşam yemeğini kaliteli bir şarapla içmiştir. Saddam Hüseyin'de halk içinde daima dindar görünür, akşam kaliteli bir şişe şarapla yemek yerdi. Baş yardımcısı Tarık Aziz, Hristiyandı. Amerikan askerleri geldiğinde, içinde yapay şelale bulunan villasında, Meryem ana ve İsa heykelcikleriyle bulmuştu. Mevlana'da babasından itibaren ateşli bir Moğol yanlısıydı. En yakın müritlerinden Ahmet eflaki'ye göre, Mevlana'nın babası Bahaeddin Velet, kendisini Kürt yatmış, arap uyanmış biriydi.  Mevlana, Afganistan doğumluydu. Afganistan'da Kürtlerin ne işi var diye düşünebilirsiniz. Milattan önceki Ahamenit döneminde Şahın biri, Kürtlerin ve Yahudilerin bir kısmını İran'ın kuzey doğusunda ve Orta Asya'da, Orta Doğudaki kadar olmasa da, Kürt bir azınlık vardır.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/ariflerin-menkibeleri-ve-mevleviligin.html ) Mevlana'da Mesnevisinde Türkler ve Aleviler ile alay eder, bolca da müstehcen hikaye anlatır. ) https://onbinkitap.blogspot.com/2017/12/mesnevidenhatirlananlar-mevlana.html ) Hatta bunlardan birince, tecavüze uğrayan bir çocukla alay eder. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/10/diktatorlerin-marifetleri-histonun.html )  Babası ile Moğol propagandası yapa yapa önce Karaman'a, sonra Konya'ya gelmiş, Moğolları sakinleştirmek isteyen Selçuklularca itibar görmüştür.  Moğol komutan Bacu Noyan, Konya kalesini ve şehri yakıp, yıktığında, Konyalıların bunu hakettiğini söymeiş, Bacu Noyan'ın gizli Müslüman olduğu dedikodusunu yaymıştır.Aslına tüm tarikatlar ve din adamlarının önceliği, kendi din adamı sınıflarının refahıdır. Ben yıllarca Türkiye'deki tarikatların, Atatürk ve Atatürk'e karşı olmasının sebebini, Atatürk'ün kurtuluş savaşı sonrası icraatları zannederdim. Meğer Kurtuluş savaşına da karşılarmış ve gerçekten de keşke Yunan kazansa diyorlarmış. Zira İngiliz-Fransız emperyalizmi, İspanyol-Portekiz emperyalizminden farklı olarak, yerli halkın dinini değiştirmekle ilgilenmemiş, yerel dini liderler de iyi geçinmiştir. Cumhuriyet sonrası dini yazarlar, Atatürkçüleri ve solcuları Avrupa ve Amerika ile iş birliği yapmakla suçlarken, kendileri Avrupa ve Amerika aleyhine tek söz etmez. Altıncı filoyu protesto eden gençleri denize attıkları gibi, filoya doğru da namaz kılmışlardır. (Filo boğaza demirlemişti, kıble de Marmara denizine bakmaktaydı.  Kaldı ki son yıllarda Kurtuluş savaşı şehidi ya da ilk yıllarının önemli kişilerinin adını bir bahane ile silmek  ve yerine basbayağı işgal yanlılarının adını vermekle meşguller. (https://www.odatv4.com/guncel/ataturkun-ismi-okullardan-siliniyor-1604151200-74357  ) En basitinden, Ankara'da Satı Kadın lisesinin adı, binanın değişmesi bahanesiyle Cemil Meriç yapıldı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/bazi-okumayin-tavsiyleri-1yalancilar.html ) Kendisi Hatay Fransız işgalindeyken,  Fransa yanlısı ama Türkiye'ye katılınca bir anda milliyetçileşip, Şaman soy adını alıyor. (İlk soy adı bu) Sonra bir ara solcu, hatta sosyalist. Derken İstanbul üniversitesine kapağı atıp, siyasal iİslamcı oluyor. Üniversiteye Fransızca okutmanı olarak giriyor ve Fransızca bir sosyoloji kitabını, derse girmek istemeyen profesör yerine alıyor ama kafasına göre sağcılık propagandası yapıyor. Sonra doksanlarda İletişim yayınlarında seri halinde yayımlanıp, eski solculuğu iyi bir şeymiş gibi piyasaya veriliyor. Bu yazı uzamış olmakla beraber, Mustafa Necaati'ye yapılanlardan da bir bahsetmetmştim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/mustafa-necaatiden-alinan-intikam.html) Amerikan misyonerlerinin köküne kibrit suyu ekmişti.



Dini simgelere saygı durumu da benzerdir. Dini simgelere hassasiyetleri, kendilerinden olmayanları aşağılama ve baskılama içindir. En başta zaten başkalarının dini simgelerine ya da dini olmasa da değerce yüksek buldukları varlıklara zerrece hassasiyet göstermez, hatta bizzat saldırırlar. Kendileri ihtiyar bir erkek olan  şeyhlerinin (ya da hocaefendilerinin ) sümüklü mendillerini saklayanlar ya da nerden geldiği belli olmayan kıl parçalarının peygambere ait olduğunu iddia edip, karşısında zırıl zırıl ağlayanlar; heykeller karşısındaki bir dakikalık saygı duruşuna ya da konan iki parça çiçeğe put derler. Başka din ve inançtan kişiler hakkında asılsız dedikodu üretmekten de çekinmezler. (Aleviler mum söndü yapıyor, Yahudiler, iğneli fıçıçyla Hristiyan kanı akıtıyor, vesaire vesaire) Kendileri de, kendi simgelerine o kadar sadık değildirler. Şu günlerde bir seccade konusunu dillerine dolamışlar. O seccadelerii esnaf, döndüre döndüre, yere çala çala ve yoga halısı diye satıyor. Kaldı ki mekan, mescit ya da cami falan da değil. Kendileri fi tarihinde helvadan put yapıp yiyen Fenikelileri ya da Yemenlileri kınarken, Kuran, Kabe, hatta şehit Ömer Halisdemir'in heykeli dahil pek çok şeyden pasta yapıp yemişlerdir.