din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2024 Cuma

AHLAKSIZLIK VE DİN



 Yıllarca ahlakı, dine bağlı zannettim. Beni bu konuda ilk uyaran Alman Filozof İmanuel Kant'ın kitapları oldu. Kant, gerçek ahlakın ceza korkusu yada ödül arzusu olmadan ahlaklı davranış olduğunu söylüyordu. Kant, aydınlanmayı da kendi aklınca düşünmek, ergin olmama durumundan kurtulmak gerektiğini söylemişti. Kant, kendi aklınla düşünmeye cüret et, diyordu.

https://onbinkitap.blogspot.com/2021/07/felsefenin-almanyay-birlestirmesi-2.html

Cennet hayali ile masum insanları öldürenleri bir düşünün! Cennet vaadi insanları nasıl da vahşileştirebiliyor, inanılmaz! Ben gene de 17 Aralık 2013'e kadar dinin, toplumu bir arada tutan sıkı bir bağ olduğunu düşünüyordum.17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları öncesinde bu ülkenin en az beşte biri, yani %20'i o malum cemaattendir. Yemin ederim ama bu vakitten sonra ispatlayamam. (Adını yazmıyorum ama arama motorları (hem Google, hem Yandex) ve Facebook, sansüz uyguluyor.) Oysa örgütleri, 25 Aralıktan sonra 1 hafta dayandılar. Sonra aynen dağıldılar. Önce esnaf terk etti. Meşhur Zaman gazetelerini gözümüze sokan esnaf, gazete dağıtıcılarını kovmaya başladı. Ardından da memurlar terk etmeye başladı. Din, insanları birbirine bağlayan sıkı bir bağ değilmiş demek ki diye düşündüm. Sonra beni dinsiz (pozitivist-agnostik) yapacak sürece girdim.

Dinler tarihinde, ilk dönemlerle ilgili masumiyet efsaneleri vardır, asrı saadet gibi. Dinlerin tarihini incelediğimizde, böyle masum bir asrı saadet çağının hiç olmadığını görürüz. Uhud dağında okçular, yağma amacı ile yerlerini terk ediyor ve yenilgiye sebep oluyorlar. Sonra onlar için hukuk değişiyor, okçulara yağmadan ciddi bir pay ayrılıyor. Bizzat peygamberden yana savaşan savaşçılara cennet vaadi yetmiyor, daha fazla yağma hasıları istiyor. Üstelik İslam dini var olmaya çalışıken oluyor bunlar. Sonra Kerbela olayı, on aylıkken okla öldürülen, peygamberin öz torunu Ali Asker'i pek çok Müslüman, özellikle Sünnilerce bilinmez. Şii-Alevi toplulukları da, İmam Hasan'ın neden babasının intikamını almadığı, savaşmaya isteksiz olduğu anlatılmaz. Kendisi bir seks bağımlısıydı. Hemen her hafta, on üç- on beş yaş arası bakire kızlarla muta nikahı yapıp, haftasında boşanıyordu. Medine'de aileler,  peygamber soyundan torunumuz olsun diye buna göz yumuyor, torununun bu alışkanlığı, dedesi olan peygamberce yüceltiliyordu.  Yani dinler, kuruluş çağlarında da çok masum değillerdi. Masum olsalardı, bu masumiyet, şu anki din adamları ve dini topluluklara da yansır, din adamları bu kadar kötü olmazdı.

Bu blogda din aleyhine bir sürü yazı yazdım. Link verip durmaktan da sıkıldım. Bu konuya tekrar dönmemin iki sebebi var. Biri İsrail-Filistin savaşı ama İsrail dolayısı ile değil. İsrail aslında çok da dinsel bir devlet değil. Her yıl Tel Aviv'de LGBT Onur Yürüyüşünün sorunsuzca yapıldığını düşünürsek,  öyle din saplantılı bir ülke değil. Oysa İran, adı üstünde İran İslam devleti ve her şeyin başı dini lider. İran anayasasına göre tüm meclis yada referandumla halkın yüzde yüzü onaylasa da dini lider yada dini konsey veto ederse, o yasa çıkmaz. Her şey dine bağlı. Hizbullah desen, adı zaten Allah'ın partisi demek. İsrail, İran'ın devlet konuğunu, devlete ait misafirhanede öldürebiliyor. Lübnan Hizbullah'ının mesaj aletlerini bir bomba gibi patlatabiliyor. Demek ki İsrail, pek çok Lübnanlıyı ve İranlı'yı satın almış. İçeride pek çok ajanı-iş birlikçisi var. Ben, hem İrab'a, hem de Lübnan Hizbullah'ına, iktidarları süresince zengin ettiklerine bakmasını önereceğim. Onlarla da şimdiye kadar çoktan dünür olmuşlardır. İkinci Dünya savaşının sonuna doğru Hitler, kayınçosunu (Eva Braun'un erkek kardeşini, evlenmeden bir kaç gün önce öldürtmüştü.), Mussolini'de damadını idam ettirmişti.

Gazze işgali konusunda İslam ve Arap dünyasının duyarsızlığı ve iki yüzlülüğünden de bahsetmeliyiz. Ben 1967'de Arap ordularının, küçücük İsrail karşısında altı(6) günde yenilmesine şaşırmıştım, meğer altı saatte yenilmemiş olmasına şaşırmalıymışım. Gazze'ye Arap dünyası düpedüz sırt çevirdi. Pek çok Arap-İslam ülkesinde Filistin lehinde gösteri yapmak, hatta Filistin bayrağı açmak bile yasak. Filistin'e, sayısı bir milyon kadar olan İsrail vatandaşı Araplardan ve hatta Batı Şeria halkından bile doğru dürüst bir destek yok. Görünüşte Gazze destekçisi olup, kafe basan, kola döken ama İsrail'e ürünün hasını satan bir kesim var ki, onlar bambaşka bir yazı konusu.

Sonra sekiz yaşında öldürülen kız, Narin Güran olayından bahsedeyim. Cinayetten daha korkunç olan delil saklama çabaları. Yalan ihbarlar için tek kullanımlık sim kart kullanmalar, cesedi profesyonelce dereye gömüp, DSİ (Devlet Su İşleri) çalışanı akraba sayesinde baraj kapaklarını açıp,  suyu yükseltmeler, ceset iyice çürüyüp, deliller kararınca itirafçının ortaya çıkması; daha neler neler? Sanki Jean Christophe Grange yada Chck Palahniuk romanlarının fantastik evrenlerindeyiz gibi hissettim. Böyle fantastik ve vahşice ceset yok etme şekilleri, benim bildiğim MOSAD, KGB,CIA, MI6 gibi istihbarat örgütleri, Cosa Nostra, Ndrangetha, Medelin arteli, Tijuana Karteli gibi suç örgüleri  veya terör örgütleri yapar.  Orada da cezalandırılan muhbir, köstebek, iki taraflı ajan veya rakip çete üyesi falandır. Burada ise söz konusu olan şahıs, sekiz yaşında bir çocuk. Sekiz yaşında bir çocuğun katilini bu kadar koruma çabası neden, üstelik tüm köy halkınca? İşin içine iktidar partisinden birilerinin sözlerinin de karışması da işi daha tiksindirici yapıyor. Bu olayda tarikat parmağını da kimse inkar edemiyor.

Dindarlık suça engel değildir. Görünmeyen bir tanrının, ölümden sonrası vereceği cezadan korkacak çok az kimse vardır. Genel anlamda suçlular, dinsiz de değildir. İstediğiniz polis, savcı, hakim yada gazeteciye sorabilirsiniz. Hatta  şeyhleri ölünce üçe bölünen tarikatı düşünün yada araştırın.  ( Sosyal medya siteleri ve arama motorları, bu isimlere bir çeşit sansür uyguluyor. Bu yüzden artık doğrudan adlarını anmamaya özen gösteriyorum.) Bu tarikatın Adıyaman'daki dergahına, tövbe ipini tutmaya ne kadar çok  giden var, görüyor musunuz? Sadece Adıyaman'a tövbeye gidenler suçu bıraksa, ülkede suç oranları sıfıra yaklaşırdı. Hemen her tarikat, bir şekilde tövbe etme töreni yapıp, sabıkalıları kabul ediyor. O kadar çok tövbeye rağmen ülkede suç oranları düşmüyor. Çünkü onlar tövbe falan etmiyorlar, sadece ara veriyorlar. Ömür boyu suç dünyasında yaşarsanız, çoğu kez uzun ömürlü olmazsınız. 27'ler kulübü üyesi müzisyenler gibi bir köşede ölü bulunursunuz. Son yıllarda en canice suçluların bile doğru-dürüst  tutuklu yargılanmaması yada ağır hapis yatmamasının sebebi bunda aranmalı.

Mantık ve akıl dışı bir durum olan metafizik ceza, hele de ölümden sonra verilecek bir ceza, kimseyi suçundan vazgeçirmez. Dini inancını, işleyeceği suçu affedecek, hatta yüceltecek hale getirir.  Dini, suçun acısını alacak morfin gibi kullanır. Bir de dini, sanki her an suçtan vaz geçeceği imajını vermek için kullanır. Son bir kaç yıldır moda olan gündüz programlarına yada suçlularla röportajlara falan bakın. Hepsinin de dilinden Allah kelimesi düşmüyor.

Ahlakı objektif ve nesnel kriterlere dayandırıp, ahlaklı davranmayı ödül arzusu yada ceza korkusu yerine, kendimize ahlaklı yaşamayı görev edinmemiz gerekir. Metafizik sübjektiftir ve herkesin bizim metafiziğimize uymasını veya inanmasını bekleyemeyiz.(Kant'ın dediği gibi) Dinin somut iktidarını yaşayan toplumlarda ahlakın ilerlediği ve böyle toplumların daha güvenli olduğunu tarih yazmaz, kimse de bunu gözlemlememiştir. Hele de baskı toplumları, iki yüzlü ve kaypak toplumlar yetiştirir. Stefan Zweig'in, Vicdan Zorbalığa Karşı kitabında okudum bu önermeyi. Kitap, Calvin'in Cenevre'de nasıl bir din diktatörlüğü kurduğunu anlatıyor. Protestanlık, iddiasına göre dünyanın en özgürlükçü mezhebidir. Hatta Max Weber'in meşhur  tezi buna dayanır. Ona göre Kapitalizm, özgürlükçü ve ahlakı bireye dayandıran yapısıyla kapitalizme temel olmuştur. Oysa Protestan din adamları da eline güç geçince, şeriat gereği zorbalık yapabiliyor hatta diri diri adam yakıp, bu idama muhalif sesi ülkesini terk etmeye zorlayabiliyor.

Ahlakı dine ve matafizik ve çoğunlukla ölümden sonraki ceza-ödül sistemine bağlamak, ahlakı çöketir, Son 22 tıl bir yana son 44 yıldır (12 Eylül'den beri) yapılan budur.

17 Haziran 2023 Cumartesi

DİNDE SOKRATES MESELESİ

 


İnsanlığın o kadar büyük bir bilgi birikimine sahip ki, her şeyi bilmek bir yana, bildiğinizi sandığınız halde, hiç bilmediğimiz bir şeyi, daha önce neden haberim bile yok diyebiliyorsunuz. Hele felsefe olduğunda bu çok mümkün. Ben de yirmi beş yıllık bir felsefe öğretmeni olarak, Sokrates ile ilgili bilinebilecek şeylerin çoğunu bildiğimi sanıyordum. Felsefe 101 adlı bir kitabı, ders anlatırken bahsedecek yeni bilgiler öğrenirim diye okudum ve iyi ki okudum. Sokrates ile ilgili iki yeni şey öğrendim. Biri Sokrates öncesi, yani Presıkratik deyimini 19.yy sonlarında ve 20. yy başlarında yaşayan bir Alman felsefe profesörü uydurmuş. Presokratik denen filozofların çoğu Sokrates'in arkadaşı, yaşıtı ve çağdaşı. Hatta pek çoğu Sokrates'ten sonra yaşamış, okulu devam etmiş. Mesela Sokrates'in en meşhur öğrencisi Platon, Pisagor'dan ders almak için Sicilya'ya, Siracusa'ya gitmiştir. Pisagor, arkhe'nin sayılar olduğuna inanırdı. Arkheci filozof olduğundan Presokratik sayılır.

Diğer yandan felsefede, bilimlerde ve tarihte bir Sokrates meselesi var ki, o da Sokrates'in hiç kitap yazmaması ve onu tanıyan herkesin başka bir Sokrates'ten bahsetmesi durumudur. Platon'un haricinde dört Sokratesçi okul vardır (Megara, Knikler, Kirene ve Ellis-Eteria okulları) ve hepsi ayrı telden çalar. Ksenephon'da Sokrates'ten anılarda başka bir Sokrates anlatır. Hatta 20. yy fiolozu Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları kitabında ( https://onbinkitap.blogspot.com/2016/09/okunmas-gereken-on-bin-kitap-1-karl.html )Sokrates'i bir demokrasi aşığı, Platon'u da bir demokrasi düşmanı gibi gösterir. Oysa çağdaşları Sokrates'in de demokrasiyi sevmediği konusunda hemfikirdir. Gerçi Popper, iki ciltlik kitabı sırf Karl Marks'ı eleştirmek için yazmıştır. Oysa kendisi soyundaki az bir parça Yahudilik yüzünden Yeni Zelanda'ya kaçtığı halde faşizm  hakkına hiç bir şey yazmamıştır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/03/karl-popper-hakkindadegisen-goruslerim.html )

Sokrates meselesi de, bir kişiyi hiç tanımayıp ya da yazdıklarını hiç okumayıp, onun hakkında bilgi ve fikir üretme işi oluyor. Sokrates kitap yazmamıştı ama ciltler dolusu kitap yazan pek çok kişinin de başına benzer şeyler gelebiliyor. Bir kişi, onlarca kitap yazsa da, insanlar o kişiyi okumuyor,  o kişi hakkında yazılanları okumayan ama o kişi hakkında yapılan dedikodularla o kişiyi yorumlayan kitleler var.  Yıllar önce bazı öğrencilerim, Ziya Gökalp'in Ateist olduğunu iddia etmişlerdi. Tarikat büyükleri öyle anlatmıştı çünkü. Oysa Ziya Gökalp'i bir parça okumuş olsalar, öyle olmadığını bilirlerdi.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/04/ziya-gokalp-uzerine-ziya.html) Bir de Mevlana gibi gereksizce ve fütursuzca övülenler var. Mesnevi'yi okuyanların Mevlana'dan nefret etmesi normaldir. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/12/mesnevidenhatirlananlar-mevlana.html ) Bir bütün olarak Mevleviliğin de karanlık bir yüzü vardır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/ariflerin-menkibeleri-ve-mevleviligin.html ) Oysa çok övülen bazı klasikleri baştan sona okursanız, rezilliğini görürsünüz. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/05/tamami-okunmayan-bazi-dogu-klasiklerin.html)



Bence dünyada en fazla övülen hain, Mevlana Celalettin-i Rumi ya da Belhi'dir. Mesnevisi Türklere hakaretle doludur. Bir hikayede Çinliler ve Türkler resim yarışması yapar.Bir mağaranın  ortasına perde kurarlar. Perdenin bir  Çinliler kutu kutu boya tüketir, Türkler zımpara ve cila. Sonra aradaki perde açılır ve Çinliler, kendi resimlerinin yansımasına hayran olur. Sonra Mevlana uzun uzun açıklama yapar. Türklerin ne kadar taklitçi olduğunu yazar. Başka bir hikayede de Türk'ün biri, elbise diktirmeye, elinde kumaşı ile bir terziye girer. Türk'ü, kıpkırmızı kalkan yüzlü, çekik, küçük gözlü diye tarif eder. Terzi, Türk'ü güldürüp, kumaştan parça çalar. Mevlana'da hikayeden Türk'ün ve Türklerin aptal olduğu sonucunu çıkarır. Bunlar aklıma gelenler. Bir başka hikayede de tecavüze uğrayan bir erkek çocuğu vardır. Mevlana olaydan dolayı çocukla alay eder. Buradan da Afganlı olan (Afganistan Belh doğumludur ve tüm eserlerini Farsça yazmıştır. Afganca diye bilfiğimiz Peştunca, Farsça'nın lehçelerinden biridir.) Mevlana'dan Afganistan'da Bacha Bazi benzeri geleneklerin ve oğlancılığın çok eskiden de yaygın olduğunu anlıyoruz. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/10/diktatorlerin-marifetleri-histonun.html ) Mevlana'nın babası Bahaddin Velet, kendisini Kürt yatıp, Arap uyanan şeyh olarak tanıtmıştır. Yani Kürtlerden de nefret eder. Genelde Araplar ve Farisiler dışındaki tüm milletlerle alay eder. Ha bire çoğunluğu Beydeba'dan alınan fabl masallar, Mevlana'dan hikayeler diye çocuklara okutuluyor.

Özellikle dini kitaplarda bu Sokrates problemi çok yoğun. Bir kere Kuran'ın Türkçesini okuyan çok az. Onlarda genelde deist-ateist falan oluyor. Tarikatlar genelde Kuran çevirilerine karşı (ya da kendi çevirilerini dayatıyor.). Diğer yandan Kuran dışındaki tefsir, siyer ya da kelam gibi kitaplar da çok satılıyor, az okunuyor. O kadar ki bir kere Gazali'nin Kimyayı Saadet diye aldığım kitaptan, başka bir kitap çıkmıştı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/gazalinin-omuzundan-atilan-tufekler.html ) Işıkçılar denen tarikatın kurucusu Hüseyin Fehmi Işık, nasıl olsa öğretmen okumaz diye ödeve maç özeti anlatan öğrenciler gibi, Gazali'nin kitabına kendi kafasınca başka şeyler yazmış. Muhtemelen pek çok din kitabı böyledir. 



Sokrates problemi, bazı dinlerin doğasında vardır, özellikle en fazla inananı olan Hristiyanlık dinindedir çünkü Hristiyanlar'a göre İncil, Allah tarafından İsa peygambere vahiy etmemiştir. İsaya vahiy geldiğine sadece Müslümanlar inanır. Bu bilgi bir tek Kuran'da yazar.  Sovyet yazar Mihail Bulgakov, Usta ile Margarita romanında İsa'yı yarı deli, Knik bir Yunan filozofu yapar. İncil yazarları Matta ve Luca, onu yakip eden ve kafasına göre bir şeyler yazmışlarıdır.

Yüzlerce ayrı İncil olması bu yüzdendir. Müslümanlar, yüzlerce ayrı İncil'den dolayı Hristiyanlarla alay ederler ama sayısı belirsiz ile kaynağı belirisiz hadisleri göz ardı ederler. Geçenlerde internette iki videoya denk geldim. Arap vaizin biri, Türkiye'ye saç ektirmeye gelenlere kızıyor, saç ektirmenin haram olduğuna dair hadisler olduğunu söylüyordu. Saç ektirme, otuz yıllık bir teknoloji değil. Cübbeli Ahmet namlı kişi de, kadınların sütyensiz gezmesinin günah olduğuna dair hadislerden bahsediyordu. Oysa sütyenin genel anlamda kadın kıyafeti olması ve bu günkü halini alması, iki yüz yıllık. Bu günkü sütyene benzeyen en eski kıyafetler 15. yüz yıl Avrupasında çıkmıştır. Türkçedeki sütyen kelimesi, Fransızcadan gelmişti ve 6-7. yüz yıl Arapları muhtemelen sütyen kullanmıyordu. Din adamları, nasıl olsa kimse Kütüb-ü Sitte'yi baştan sona okumamıştır ve hadis kaynaklarının tamamı Kütüb-ü Sitte'den ibaret değildir. 



Yakın dönem din ünlüleri için de benzer bir durum vardır. Said-i Nursi, Seyit Ahmet Arvasi gibi adı halen anılan, Ali Haydar Pilavoğlu gibi adı unutulanların kitapları da okunmamıştır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/12/dini-inanclarimi-kaybetmem-4-saiti.html ) Nurcular da Nur Risalelerini okuma günleri yapar. Ben bu risale okumalarına iki kere denk geldim. Biri öğrenciyken, son sınfta, hemşericilik muhabbetinden tanıdığım bir alt sınıftı, ikincisi de okulumun din kültürü öğretmeniydi. (İlkinde vde Fettuş resmi yoktu ama yüzde doksan Fetöcü bir evdi. İkincisinde özellikle sormuştum, biz başka bir Nurcu grubuyuz demişlerdi. İlkinin üzerinden otuz yıldan fazla, ikincisinin üzerinden de on küsur yıl geçmiş.) Bir kişi, risaleden bir cünle okuyor, sonra dakikalarca, bazen yarım saate yakın o cünleyi açıklıyor. Yarım sayfalık bir yazıyı okumaz, üç-dört saati alıyordu. Neden kendileri okumuyor diye merak ediyordum.

Bir bilgiyi öğrenmenin en iyi yolu kendi kaynağıdır. Bu kaynaklara ulaşmak artık o kadar zor da değil. Okuma alışkanlığımız da, son nesi için biraz daha yüksek. Bir zamanlar yüz bin satan kitaplara vay be derken kitapçılar; bugün bazı kitaplar sessizce bir milyon sınırını geçti. Romanlara ve kişisel gelişim ile ilgili kitaplara ayırdığımız vakti, din kitaplarına da ayırabiliriz. Mevlana ile ilgili onlarca popüler kitap yerine, Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, Fih-i Mafih gibi  kitaplarını bizzat okuyabiliriz. 22 (yirmi iki) ayrı dilde Kuran basan diyanet işleri başkanlığı, Türkçe Kuran'a da güvenmeli.Sadece Kuran ya da Mevlana değil, İmam Hanefi, İmam Şafi, Said-İ Nursi, Hacı Bektaş-ı Veli gibi din adamlarınının da yazdıklarını kaynağından okuyabiliriz. Onlar Sokrates değil, zaamanında kendileri de kitap yazmışlar. O ünlü din adamlarını yazdıklarınan daha iyi tanıyabiliriz.



5 Nisan 2023 Çarşamba

NOMENKLATURA'NIN DİNİ VE LİDERALİZMİ

 



Tesadüfen okuduğum bir kitap, aradığım kelimeyi bulmamı sağladı. Aslında bu kelime, Sovyet sistemi ve doğu blokunu yönetenleri ifade etmek için kullanılmış. Sınıf sistemini yok etmek üzere yola çıkmış bir ideolojinin, böyle bir sınıfın varlığını kabul etmesi ne acı? Bu sınıf varken, eşitlikten nasıl bahsedebiliriz? Aslında Spvyetler Birliğinin yetmiş sene yaşamasına şaşmalı.

Bu kelime nomenklatura; baskın sınıf demek. George Orwel'ın, Hayvan Çiftliği romancığında belirttiği gibi, bütün hayvanlar eşittir, bazıları daha eşittir. Bu sınıf, işin doğrusu her sistemde vardır. En basitinden, herhangi bir lise edebiyat ders kitabını alın. Tanıtılan yazarların hayat hikayelerine bakın ve hangi liselerden mezun olduklarına bakın. Dışişleri bakanlığı, 1990'lı yıllara  kadar Galatasaray lisesi mezunlarınınn tekelinde olmuştur. Bunun tek sebebi, bu lisenin çok iyi eğitim vermesi değil, yıllarca bu okula belli seçkin ailelerin çocuklarının seçilerek alınmasıdır. Galatasaray, Kabataş, Kadıkaöy Anadolu gibi liselere girmek, 12 Eylülce Anadolu lisesi ilan edilmelerinden sonra kolaylaştı. Bundan sonra da bu okullardan sürekli yüksek bürokrat ve sanatçı yetişmez oldu. Çünkü bu liselere, Osmanlının son dönem nomeklaturası, yani baskın sınıfı, bu okullar ve bu okulları tuba ağacı nazariyesi diye diye el üstünde tutan akademisyen-bürokrat güruhu sayesinde ayakta kaldı.

Nomenklatura hep bir ideoloji, bir yüce amaç arkasına sığınır. Hasan Ali Yücel'in bakanlığı bırakmasından, 12 Eylül rejimine kadar milli eğitim, tuba ağacı nazariyesi diye inliyen muhafazakarların elinde oldu aöma o ağaç bir türlü Türkiye'yi besleyemedi. Daha ziyade kendi kendisini besledi. İstanbul'un bu tuba ağacı liselerinden mezun olup,  Anadolu'nun içlerinde çalışan pek az kişi oldu.

En genel nomenklatura ideolosiji liberalizm (kapitalizm)  (https://onbinkitap.blogspot.com/2016/11/kapitalizm-ile-ilgiliyanlis-bilgiler-su.html ) ve islamcılıktır (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/11/son-yillarda-biten-islamci-seyler-2.html ) Her ikisi de bazı ideolojik ilkelere dayansa da amaçları moneklatrualarnı, yani baskın sınıflarını korumaktır. Yüce kavramlar bunun için kullanılır, icabında yok sayılır. Mesela serbest piyasa ekonomisi tamamen hayal mahsulü, küçük işletmelerin büyümemeleri için uydurulmuş bir palavradır. Adam Simith bile, İskoçya gümrük bakanıyken, İngiltere'den gelen kumaşlar, İskoç tekstilini zorlayınca, İngiltere'den gelen kumaşlara yüksek gümrük koymuştur. Türkiye'de tarım ürünleri pahallandığında devlet derhal gümrükleri indiriyor ama sanai ürünlerinde böyle bir şey yapmıyor, zira büyük sanayiciler hep kollanıyor.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/kuresellesme-yalan-hani-gumrukler.html ) Kapitalizmde özgürlük de kocaman bir yalandır, kapitlasizmde özgürlük kavramı da bir yanaldır. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/popper-soros-veliberal-kapitalist.html) Latin Amerika, Orta Doğu, Afrika ve hatta Endonezya diktatörlükleri hep kapitalisttir. Büyük şirketler zarar edeceğinde, özgürlükleri kaldırmanın ya da gümrükleri kaldırmanın bir bahanesi  bulunur.  Kapitalist sistemde ekonomi bilimi demek, süper zenginlerin daha da süper zengin yapılması gerektiğine dair bahaneler üretmek demektir. Kapitalist ekonomistelere sorarsanız, tüm küçük esnaf batsa, işçilerin alım gücü yarı yarıya düşye bir şey olmaz, ama tek holdingin iflası kıyamettir.



Benzer bir durum, dinler içinde böyledir ve tarih boyunca böyle olmuştur. Din adamları, kazançlarına dokunulmadığı sürece her şeye tahammül eder. Hindistan'da tarikat şeyhleri İngilizlere o kadar bağlıydı ki, Muhammed İkbal, İngilizler bir gün Hindistan'ı terk etse, Hintliler taştan, çamurdan İngilzler yapar, onlara hizmet eder demişti. Çanakkale savaşında ve işgal yıllarında İstanbul sokaklarında dolaşan siyahi askerleri de Senegalli bir şeyh yollamıştı. Birinci Dünya Savaşında Arap şeyhleri, İngiliz zaferi için dua etmişti. Suudi Arabistandaki Osmanlı eserleri yıkılırken, Thomas Lawrence'ın evi müze yapılmıştır. Türkiye başbakanı da Irak'ı işgal eden Amerikan askerleri için dua etmişti. Adnan Menderes, özellikle İstanbul'da yol genişletme bahanesi ile, bazıları Mimar Sinan'a ait onlaca camiyi yıktırmış, Birleşmiş Milletlerde açıkça Cezayir'in bağımsızlığına karşı oy kullanmıştır. Kendisi onlarca cami açmış, dini hikayeler dinlerken, mendil ısıra ısra ağlamış, minare tepesindeki alem denen hilal şeklindeki metal parçası yüzünden müteahitlerle defalarca tartışmış, buna karşın İstanbul'da, tarihi bir cami bahçesine gömülmek isteyen Süleyman Hilmi Tunahan'ı ( Süleymancılık denen tarikat-örgütlenmenin kurucusu) Karacaahmet mezarlığına gömdürmüş, iki tanesi opera sanatçısı olmak üzeresayısı belirsiz metresler edinmiş, bürokratlarının eşleriyle (bunlardan birisi İstanbul İl Emniyet müdürünün eşidir. Menderes odada işini görürken, koca da ünüformasıyla nöbet tutmuştur) yatmış, her akşam yemeğini kaliteli bir şarapla içmiştir. Saddam Hüseyin'de halk içinde daima dindar görünür, akşam kaliteli bir şişe şarapla yemek yerdi. Baş yardımcısı Tarık Aziz, Hristiyandı. Amerikan askerleri geldiğinde, içinde yapay şelale bulunan villasında, Meryem ana ve İsa heykelcikleriyle bulmuştu. Mevlana'da babasından itibaren ateşli bir Moğol yanlısıydı. En yakın müritlerinden Ahmet eflaki'ye göre, Mevlana'nın babası Bahaeddin Velet, kendisini Kürt yatmış, arap uyanmış biriydi.  Mevlana, Afganistan doğumluydu. Afganistan'da Kürtlerin ne işi var diye düşünebilirsiniz. Milattan önceki Ahamenit döneminde Şahın biri, Kürtlerin ve Yahudilerin bir kısmını İran'ın kuzey doğusunda ve Orta Asya'da, Orta Doğudaki kadar olmasa da, Kürt bir azınlık vardır.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/ariflerin-menkibeleri-ve-mevleviligin.html ) Mevlana'da Mesnevisinde Türkler ve Aleviler ile alay eder, bolca da müstehcen hikaye anlatır. ) https://onbinkitap.blogspot.com/2017/12/mesnevidenhatirlananlar-mevlana.html ) Hatta bunlardan birince, tecavüze uğrayan bir çocukla alay eder. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/10/diktatorlerin-marifetleri-histonun.html )  Babası ile Moğol propagandası yapa yapa önce Karaman'a, sonra Konya'ya gelmiş, Moğolları sakinleştirmek isteyen Selçuklularca itibar görmüştür.  Moğol komutan Bacu Noyan, Konya kalesini ve şehri yakıp, yıktığında, Konyalıların bunu hakettiğini söymeiş, Bacu Noyan'ın gizli Müslüman olduğu dedikodusunu yaymıştır.Aslına tüm tarikatlar ve din adamlarının önceliği, kendi din adamı sınıflarının refahıdır. Ben yıllarca Türkiye'deki tarikatların, Atatürk ve Atatürk'e karşı olmasının sebebini, Atatürk'ün kurtuluş savaşı sonrası icraatları zannederdim. Meğer Kurtuluş savaşına da karşılarmış ve gerçekten de keşke Yunan kazansa diyorlarmış. Zira İngiliz-Fransız emperyalizmi, İspanyol-Portekiz emperyalizminden farklı olarak, yerli halkın dinini değiştirmekle ilgilenmemiş, yerel dini liderler de iyi geçinmiştir. Cumhuriyet sonrası dini yazarlar, Atatürkçüleri ve solcuları Avrupa ve Amerika ile iş birliği yapmakla suçlarken, kendileri Avrupa ve Amerika aleyhine tek söz etmez. Altıncı filoyu protesto eden gençleri denize attıkları gibi, filoya doğru da namaz kılmışlardır. (Filo boğaza demirlemişti, kıble de Marmara denizine bakmaktaydı.  Kaldı ki son yıllarda Kurtuluş savaşı şehidi ya da ilk yıllarının önemli kişilerinin adını bir bahane ile silmek  ve yerine basbayağı işgal yanlılarının adını vermekle meşguller. (https://www.odatv4.com/guncel/ataturkun-ismi-okullardan-siliniyor-1604151200-74357  ) En basitinden, Ankara'da Satı Kadın lisesinin adı, binanın değişmesi bahanesiyle Cemil Meriç yapıldı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/bazi-okumayin-tavsiyleri-1yalancilar.html ) Kendisi Hatay Fransız işgalindeyken,  Fransa yanlısı ama Türkiye'ye katılınca bir anda milliyetçileşip, Şaman soy adını alıyor. (İlk soy adı bu) Sonra bir ara solcu, hatta sosyalist. Derken İstanbul üniversitesine kapağı atıp, siyasal iİslamcı oluyor. Üniversiteye Fransızca okutmanı olarak giriyor ve Fransızca bir sosyoloji kitabını, derse girmek istemeyen profesör yerine alıyor ama kafasına göre sağcılık propagandası yapıyor. Sonra doksanlarda İletişim yayınlarında seri halinde yayımlanıp, eski solculuğu iyi bir şeymiş gibi piyasaya veriliyor. Bu yazı uzamış olmakla beraber, Mustafa Necaati'ye yapılanlardan da bir bahsetmetmştim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/mustafa-necaatiden-alinan-intikam.html) Amerikan misyonerlerinin köküne kibrit suyu ekmişti.



Dini simgelere saygı durumu da benzerdir. Dini simgelere hassasiyetleri, kendilerinden olmayanları aşağılama ve baskılama içindir. En başta zaten başkalarının dini simgelerine ya da dini olmasa da değerce yüksek buldukları varlıklara zerrece hassasiyet göstermez, hatta bizzat saldırırlar. Kendileri ihtiyar bir erkek olan  şeyhlerinin (ya da hocaefendilerinin ) sümüklü mendillerini saklayanlar ya da nerden geldiği belli olmayan kıl parçalarının peygambere ait olduğunu iddia edip, karşısında zırıl zırıl ağlayanlar; heykeller karşısındaki bir dakikalık saygı duruşuna ya da konan iki parça çiçeğe put derler. Başka din ve inançtan kişiler hakkında asılsız dedikodu üretmekten de çekinmezler. (Aleviler mum söndü yapıyor, Yahudiler, iğneli fıçıçyla Hristiyan kanı akıtıyor, vesaire vesaire) Kendileri de, kendi simgelerine o kadar sadık değildirler. Şu günlerde bir seccade konusunu dillerine dolamışlar. O seccadelerii esnaf, döndüre döndüre, yere çala çala ve yoga halısı diye satıyor. Kaldı ki mekan, mescit ya da cami falan da değil. Kendileri fi tarihinde helvadan put yapıp yiyen Fenikelileri ya da Yemenlileri kınarken, Kuran, Kabe, hatta şehit Ömer Halisdemir'in heykeli dahil pek çok şeyden pasta yapıp yemişlerdir.