suçluluk duygusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suçluluk duygusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2022 Pazartesi

SUÇLULUK DUYGUSUYLA İNSANLARI YÖNETMEK 5- BAŞARI VE ZENGİNLİK



 İnsanları fakir olduğu için suçlamanın üçüncü yolu, fakirliği başarısızlık gibi göstermektir. Kapitalizm, sınıf atlamada fırsat eşitliği sağladığı iddiasındadır. Kapitalist ideologlara göre bir insan fakirse, beceriksizliğindendir. Herkes bir gün iyi bir fikir ve çaba ile zengin olabilir. Bunun ispatı için de başarılı iş adamlarının hayatı bol bol anlatılır. Bu anlatılar hep fazlası ile eksiktir. Çünkü nasıl ki orta çağda şövalye hikayeleri veya akıncı destanları var ve bunlar genç insanları asker ya da evliya hikayeleri din adamı olmaya teşvik ediyorsa; benzer hikayelerle de insanları ticarete teşvik etmek gereklidir.  Her destan, bolca yalan içerir ve pek çok gerçeği gizler. Nasıl ki her yükselen mafya babasının hayatı, öldürülen ve satılmış  dostlarla doluysa; yükselen zenginlerin de yaşamı kandırılmış ve batırılmış ortaklar ve yatırımcılarla doludur. 

Bir de pek çok zengin o kadar da sıfırdan başlamamıştır. Bill Gates'in babası çiftçiydi ama öğrenciyken altında Porshe otomobil vardı. Çiftçiler, Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde fakir kimselerdir. Amerika ya da diğer ileri ülkelerde, cidden zengin ve her açıdan korunan yatırımcılardır. Vehbi Koç ve ailesi , cumhuriyetin ilk yıllarının, mütevazi Ankara şehrinin, kökleri Hacı Bayram Veli'ye dayanan üst düzey eşraflarındandı. Öyle küçük bir bakkal dükkanından fazlasıydı. Ankara'nın o zamanki zengin ailelerindendi.

Sıfırdan başlayanlar da da biraz illegal işler, biraz da şans vardır. Bu kişilerin hayatı anlatılırken genelde buralar pas geçilir çünkü genelde bu hayat hikayelerini yazdıranlar bu kişilerin kendileri ya da yakınlardır. Bu süper ünlüler hakkında iyi konuşmayanlar genelde eski ortakları ve eski çalışanlarıdır. Bazıları, özellikle son yıllarında işte hayatım şovları yapıp, kitap yazıp dursalar da, öldükten sonra foyaları yavaş yavaş dökülür.

Bir ülkede yoksulluk, düzenin ürettiği bir şeydir. Bu düzende bazılarının şans ve kurnazlıkla başarılı olması ya da başarılı görünmesi, yoksulları suçlu yapmaz.

13 Haziran 2022 Pazartesi

SUÇLULUK DUYGUSUYLA İNSANLARI YÖNETMEK-4 KUTUPLAŞMA

 


Kutuplaşma geri kalmış her toplumun sorunudur. Geri kalmış toplumlarda daha büyük sorundur. Bu toplumlarda bilim, sanat ve felsefe geri kalmıştır. Böyle toplumlar için fikir yoktur, taraf vardır. İnsanlar kutuplaşmalıdır ki, iktidarın baskısı haklı olsun. Bu yüzden hep suçlu bir azınlık yaratılır. Sonra da devlet olarak sözüm ona barıştırılır. Bazen de bu barıştırıcı maskesini indirip, açıkça tarafını belli eder. 12 Eylül ve diğer askeri darbe-darbe girişimlerinin en büyük bahanesi, kardeş kavgasına engel olmaktı. Dünyada hiç bir askeri darbe ya da dikta kardeş kavgasını barıştırmamıştır. Aksine, kardeşleri birbirine kışkırtmıştır. Stalin diktatörlüğü olmasaydı, Ukraynalı-Rus ayrımı bugün için olmayabilirdi. İngilizler, böl-yönet siyasetini, sözde barıştırma çabaları ile yönetmişlerdir.

Kutuplaşmada genelde geleneksel düşmanlıklar kullanılır. Belçikalıların  Ruanda'da yaptığı Tutsi-Hutsi ayrımı gibi bazen yeni ayrılıklar da icat edilebilir ama genelse geleneksel düşmanlıklar kullanılır. Çünkü bu geleneksel düşmanlıkları kullandığınız, çoğu kez fark edilmez bile. Yıllarca yan yana ve nefretle büyüyen bu toplumlar, kışkırtıldıklarını bile anlamadan iç savaşa girer ve daha uzun yıllarda çıkmaz. Genelde uzun süren savaşlar,  iç savaşlardır. Afrika'daki iç savaşlar onlarca yıl sürdü. Roma tarihi, iç savaşlar tarihidir. Osmanlı'da pek farklı değildir. Anadolu zaten Celali isyanları ülkesidir. Balkanlarda da isyanlar eksik olmamıştır. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Delik Kiremit adlı yazısında, Osmanlı'nın, kiliseyi kullanarak, Balkanlarda nasıl böl-yönet sistemini nasıl uyguladığını anlatır. Buradaki delik kiremit metaforu, sürekli tekrar eden çatışmalardır. Bir çatı ustası, aynı delik kiremitti (bazı varyasyonlarda kırık), sürekli yer değiştirerek ya da başkalarının çatılarına takarak ömür boyu rahat geçinmesini anlatır. Çatı ustası, bu delik kiremitti ya da kiremitleri atarak sonunda işsiz kalan oğluna kızar. Bu öyküyü Abdülhamit övücüleri çok sever ve İttihatçıları, iktidara gelir gelmez yaptıkları kilise kanunundan dolayı suçlar.  Oysa İttihat ve Terakki Partisi de, çığırından çıkan Balkan yarım adasına birazcık huzur getirme adına bu yasayı getirmeye mecbur kalmıştı. Çünkü İttihatçıların Abdülhamit'i devirdiği günlerde Rumeli'nde sokağa çıkılmaz olmuştu.

Bu çatışma ortamında yapılması gereken, çatışanlara suçluluk duygusu yüklemektir. 12 Eylül rejimi bunu çok iyi başarmıştı. Darbeden hemen önce, ülke sokaklarında kan gövdeyi götürüyor, ülkeyi kerhen desteklenen, ip üstünde bir parti (Süleyman Demirel'in Adalet Partisi) şöyle-böyle yönetiyor, meclis altı aydır cumhurbaşkanı seçemiyordu.

Darbe sabahı istisnasız herkes, çok şükür hayatım kurtuldu, dedi. Sonrasında darbe rejimi profesyonelce bir propagandayla, bu çatışmanın suçunu halka yıktı. Oysa bu kudretli generaller isteseydi darbe olmadan da tüm ülkede sıkıyönetim ilan eder,  tutuklayacağı herkesi tutuklayabilirdi. Kenan Evren'in deyimiyle, şartların olgunlaşmasını bekledi.

Kutuplaşmada suçluluk duymamız normaldir ama suçluysak, karşı kutba karşı suçluyuzdur, devlete karşı değil.


6 Ağustos 2021 Cuma

12 EYLÜL'ÜN SUÇLULUK DUYGUSU 6-TÜRKÇÜLÜK , ATATÜRKÇÜLÜK VE SENTEZCİLİK

 


Aslında niyetim duygu eğitimi ile ilgili bir genel yazı ile bitirecektim. çünkü çok tekrar yaptığımı fark ettim. Ama 12 Eylül rejiminin Atatürkçü ve Türkçülük görüşünü ayrıntılı yazmasam olmadı. Bu döneme gardırop Atatürkçülüğü demek yetersiz kalır. Aslında olan, gardırop Atatürkçülüğünü kullanarak, Atatürkçülükten uzaklaşmaktı.

Ben, sosyal demokrat ve Alevi bir ailede büyümüş bir birey olarak her zaman, Ülkü ocağı üyesi olduğum zaman da dahil olmak üzere, hayatımda her zaman Atatürk'e hayran ve sempati duyan birisi oldum. Bilinçli bir Atatürkçü olmam ise, kırklı yaşlarımda oldu. Çünkü bizim nesle anlatılan Atatürkçülük ile, gerçek Atatürkçülük arasında dağlar vardı.

Seksenlerin başlarında, özellikle de 1986-87'e kadar meşhur gardırop Atatürkçülüğü çok modaydı. Gardırop derken, sahiden bir giyim-kuşam Atatürkçülüğünün yanı sıra, her bahçeye Atatürk büstü, her meydana heykeli ve her odaya resmi olacak şekilde  dekorasyon Atatürkçülüğü ve kırk yıllık Yeşilköy havaalanının adını Atatürk yapmak gibi benzeri şekilde isim Atatürkçülüğü de vardı.



Pek çok arkadaşın beni uyardığı gibi, şimdi de benzeri şekilde gardırop Müslümanlığı var. Bu da, kadınlarda malum, türban ve uzun pardösü,   erkeklerde badem bıyık, sakal, kravatsız takım elbise, evlerde la  portresi, sosyal medyada kun yekün vs vs. Buna karşın her nesilde oruç ve namaza ilginin düşmesi, gençler arasında Deizm başta olmak üzere dinsizlik yayılırken,  her tarafa cami yapılması, Ayasofya gibi müzelerin cami yapılması da var. Bunu da tarihe not düşmek adına ayrıca yazıyorum.

Diğer yandan pek çok alanda Atatürkçülükten uzaklaşma vardı. En ilginci, Atatürk'ün dil devrimine takıntılı denecek şekilde karşı olunması, TRT, ders kitapları ve Resmi Gazete gibi kurumların inatla Osmanlıca kelimeler kullanma çabasıydı. Bundan daha önce bahsetmiştim. 12 Eylül rejiminin en başarısız olduğu konu buydu. Zira özel televizyon ve radyolar  açılır açılmaz, bu özel kurumlara geçen spiker ve sunucular bile, o Osmanlıca kelimeleri anında unuttu.

Diğer yandan laiklik söylemi tekrarlana tekrarlana, laiklikten uzaklaşıldı. Zorunlu din derslerini, Alevi köylerine cami inşa etme ve imam hatip liselerini arttırma devam etti. İşin doğrusu laiklikten asıl uzaklaşma bu değildi.



Asıl laiklikten uzaklaşma, Türk İslam sentezciliği ile oldu. Türk İslam sentezi, seksenli yılların moda lafı oldu. Sentezcilik doksanlarda dillere pelesenk oldu. (Hatta radyo ODTÜ'nün Modern Sabahlar grubunun Sentezcilikle alay eden çok güzel bir parodi şarkısı vardır.) Alparslan Türkeş'e atfedilen, (ona ait olup, olmadığı kesin değildir) fikirlerimiz iktidarda, biz zindandayız dediği tam da buydu. 12 Eylül rejiminin Turancı bir yanı da vardı. 

Oysa Atatürk, ne Turancıları, ne de İslamcıları sevmemiş, 1934 Trakya Progromundan sonra Türk Ocaklarının kapanmasını emretmiş, (Ocak yönetimleri bir kongre ile kendi kendilerini feshetmiştir) yerine daha demokrat yönetimli Halkevleri'ni kurdurmuştur. Laikliği tam anlamı ile uygulanması için uğraşmış, Alevileri Sünnileştirmek için uğraşmamıştır.

Burada Atatürkçülüğün ya da Atatürk döneminde her yapılanın savunmasını yapmayacağım. Her lider ve ideoloji gibi yanlışları ve hataları oldu. Anlattığım Atatürkçülüğü, Atatürk düşmanı 12 Eylül ideolojisi ile öğrenmiş olma talihsizliğimiz.



Üstelik doksanlardan başlayan yetmez amacılık  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html ) 12 Eylül ideolojisini Atatürkçülük olarak halka tanıttı. Üstelik bunu yaparken de, 12 Eylül rejimince en çok yaralanan (üyesi-seçmeni tutuklanan, fişlenen, gözaltına- hapse alınan) CHP'ye saldırarak yaptılar.

Bunun örneği de 2009 yapımı Güz Sancısı filmidir. Filmin senaristi  Etyen Mahçupyan'ın Radikal gazetesindeki yazılarını ara ara okurdum. Bütün yazıları birbirinin aynısıydı ve hep üç kelimenin etrafında dönerdi; merkez-çevre-çatışma. Kendisi üç kelime ile yıllarca gazetede köşe yazarlığı ve sosyologlug yaptı. Radikal gazetesi,  Yeni Yüzyıl ile beraber, beyaz yakalı sınıfı siyasal İslam'a ve tarikatçılığa ısındırma gazetesiydi. Yani duygu eğitimi amaçlı bir gazeteydi. Gazetenin bir dönem başyazarı ve genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, meşhur Kabataş yalanını gördüğünü bağıra-çağıra iddia eden tweetleri atan kişiydi ve o tweetler, onun hıyarlığı değildi.

Bir film ya da romanda olmayan şeylerdir asıl mesaj. Güz sanıcısı-, 6-7 Eylül İstanbul progromunu konu alıyordu. Filmde olmayan şey, dönemin iktidarı olan Demokrat Partidir. Filmde progromu planladığı ve uyguladığı Demokrat Partiye ait hiç bir işaret ya da belge yoktur. O zamanlar radyoda saatlerce Vatan cephesine katılanların okunması yok. Üzerine de, yağmayı yapanlar, tayyörlü, takım elbiseli Cumhuriyet Halk Partililer. Oysa o yağmayı yapanların çoğu, şalvarlı-poturlu ve köyden daha yeni göçmüş Demokrat parti seçmenleriydi.



Filmde Demokrat partinin suçu Komünistlere atma çabası da gösterilmiyor, o da ayrı konu.

Biz 12 Eylülün taze olduğu yıllara geri dönelim ve Türk İslam sentezciliğinden geriye sadece İslamcılık kaldı. Son beş yıldır, iktidar ve iktidar ortaklarından (buna Türk milliyetçiliğini ana ekseninde olduğunu iddia eden parti de dahil), Mehmet Emin Yurdakul gibi, Ben Türküm, dinim cinsim uludur diyebilecek bir kişi bile kalmadı, bu da tarihe nottur.

Ben, Gençliğe Hitabenin, Nutuk'un son bölümü olduğunu, üniversitedeyken Osmanlıca dersinde öğrendim. Nutuk'un tamamını da öğretmenliğimin ilk yılında okudum. Öğretmenliğimin büyük bir bölümü de, dini eksen alan ve her şeyi özelleştiren iktidarda geçti. Ben bu dönemde Atatürkçülüğü daha iyi anladım.

2010 referandumunda üzerimde bir çaresizlik hali vardı. Her şeyi görmenin ve hiç kimseye anlatamamanın hali canımı sıkıyordu. Daha önce de yazmıştım, 15 Temmuz bence bağıra çağıra geldi. Sonrasında bu blogu yazmaya karar verdim.

Yeni nesil ya da meşhur adı ile Z kuşağı, tüm bunlara rağmen Atatürkçülüğü bizden daha iyi anlıyor ya da ben öyle gözlemliyorum.

23 Temmuz 2021 Cuma

12 EYLÜL'ÜN SUÇLULUK DUYGUSU 5-SEÇİM VE PARTİ KANUNLARI


 

12 Eylül döneminde en çok tekrarlanan kelime, birlik ve beraberlikti. Bunun için pek çok ya çıkardı, pek çoğu halen yürürlüktedir. Bunlardan en önemlisi meşhur, nadide (bir de Maldiv Adalarında varmış) %10 barajımız. 1995 seçimlerinden önce bölge barajları vardı. O seçimde Refah partisi sürpriz bir çıkış yapınca,  anayasa mahkemesi nedense bölge barajlarının eşitlik ilkesine uymadığını hatırladı. %10 barajı da olduğu gibi kaldı. Seçim kanunu her seçim için tekrar değişse de, partiler kanunu aynı kaldı.

Bu %10 barajı ile ilgili olarak bir parantez açayım. Bu konuda tüm partilerin tavrı daima iki yüzlü olmuşlardır. Baraj sorunları olduğunda, baraj karşıtı olurken, barajı aştıklarında da baraj yanlısı oldular.

12 Eylül darbesi olmadan önce Türkiye Büyük Millet Meclisi, altı ay boyunca cumhurbaşkanı seçimi yapamadı, çünkü siyasi partiler aralarında anlaşamadı. 12 Eylül öncesi diye diye dillendirilen 70W'li yıllar boyunca CHP, biri 1974-75, diğeri de 1977-78 (meşhur Güneş Motel olayı)'de 2 defa koalisyonla iktidar oldu. 1965-1960 arasında iktidarda olanlar hep sağ partiler iktidardaydı. 1965-1971 (12 Mart Muhtırası) arasında zaten Süleyman Demirel'in tek parti iktidarı vardı.71-73 arası Süleyman Demirel başkanlığında, diğer sağ partilerin de dahil olduğu 1. Milliyetçi Cephe, 74-77 arası gene Demirel önderliğinde 2. Milliyetçi Cephe ve 78 ara seçimlerinde CHP'nin bej sıfır (beş değil, bej, Trakya aksanı ve CHP'nin seçim yenilgisinin sloganı, yanlışlıkla yazmadım yani) yenilgisinden sonra Demirel'in Adalet Partisi ve onu kerhen (tiksinerek) dışarıdan destekleyen Necmettin Erbakan ve onun Milli Selamet Partisi ile kurulan azınlık (yani mecliste çoğunluk olmadan) yönetimi vardı. Bu dönemde genelde kısa ömürlü ve sık sık birbirleri ile kavga eden koalisyonlar vardı. Kenan Evren ve 12 Eylül rejimi de, bir daha koalisyon olmasın, küçük partiler meclise girmesin diye %10 barajını seçim kanunun temeline attı. Üzerine de partiler yasasını, parti lideri diktatörlüğüne çevirecek partiler yasasını yaptı. Partiler yasası da %10 barajı gibi dokunulmaz bir yasa oldu. Hatta partiler yasasından pek bahseden de yok.

Arkadaşlar, üniversitede seminer konum olunca, pek çok çeşit parti örgütlenmesi olduğunu ve buna göre yasalar olduğunu öğrendim. Mesela Amerika Birleşik Devletleri ve pek çok ülkede, delegelik sistemi yok ve hatta her vatandaş ön seçime katılabiliyor. Bence  ülkemizde de seçimler böyle olmalı.

Tek parti iktidarı arzusunun  kökeni doksanlı yıllar değil, 12 Eylülün duygu eğitimidir. Biz bu duyguyu aşmalıyız. Her iktidar bir koalisyondur, şu andaki iktidar da bunun ispatıdır. Kendisi, biri büyük, iki ya da üç küçük ortak sahibidir. Ülkemizde koalisyonları bitirmek ya da küçük partileri bitirmek adına yapılan seçim kanunu değişiklikleri,  bu partileri daha da büyütmekten başka bir işe yaramadı. 2002 seçimlerinde barajı sadece AKP ve CHP geçince, oyların % 55'i yani yarısı çöp oldu. 1995'den beri can çekişen, 1999'da ağır yaralanan merkez sağ (DYP ve ANAP)  önce birleşip, öyle öldü. 2002 felaketinde barajın altında kalan partilerden MHP ve HDP (DTP-HADEP) sağ çıktı. Hatta HDP güçlenerek çıktı. Partiler yasası ise, Deniz Baykal'ın CHP'yi ele geçirmesini engellemedi.

İnsanların istediği partiye oy vermesini, partiye üye-delege olup, parti içi demokrasiyi işletmesine engel olan 12 Eylül kanunları ve zihniyetinden sıyrılmalı. 

Siyasi görüşümüz bizimle aynı olanlar az diye suçluluk duymamalıyız.



19 Temmuz 2021 Pazartesi

12 EYLÜL'ÜN SUÇLULUK DUYGUSU 4-DEVLET BÜYÜKLERİNE SAYGISIZLIK VE GENÇ OLMAK

 


Kenan Evren'in konuşmalarında sık sık yakındığı konulardan biri de gençlerin büyüklerine, özellikle de devlet büyüklerine saygısızlığıydı. Zaten 12 Eylül sonrası ilk on yıl boyunca genç olmak, kendi başına bir suç sayıldı.

Peki, kimdi bu devlet büyükleri? Kenan Evren'e göre en başta kendisi ve Milli Güvenlik Konseyi dediği generalleri, subayları, astsubayları, polisleri ve tüm devlet yöneticileri, devlet büyüğüdür. Onlara saygı gösterilmelidir.

Bu saygıyı göstermeye klasik saygı gösterileri yeterli değildir. Bu devlet büyüklerine ekstra saygı sözleri ile hitap etmelidir. Kaymakam bey değil, sayın kaymakamım denmelidir. Yapılan hiç bir devlet faaliyeti eleştirilmemelidir.

Bu devlet büyükleri ve Türk büyükleri meselesi, seksenlerin ilk yarısında gerek derslerde, gerek tek kanallı radyo ve televizyonlarda, gerekse diğer yazılı basında bolca işlendi. Okullara Türk büyükleri portreleri o zamanlar asıldı ve ilk olarak Büyük Türk Büyükleri diye asıldı ve gene Büyük Türk Büyükleri diye kitaplar basıldı. Sonra bu büyük kelimesinin tekrarından oluşan anlam bozukluğu fark edildi ve sadece Türk Büyükleri diye basımı yapıldı. Tarihteki bir sürü hükümdar, din adamı, yer yer de İbni Sina falan yer alıyordu.

O yıllarda Kenan Evren, daha Cumhurbaşkanı seçilmeden, Çankaya Köşküne, Hizmet Binası denen devasa yapıyı yaptı. Pek çok görkemli devlet konutu o yıllardan kalmadır. Kendisini görkemli törenlerle karşılattı. Bir sürü insanı sokaklarda, onu karşılaması için bekletip, sonra alkışlattı. (Bunlardan biri de bendim. Kenan Evren'e (o zamanın deyimi ile) coşkun sevgi gösterisinde bulunmak için Dikmen Merkez İlkokulundan (Şimdiki Necla Kızılbağ Ortaokulu), Kızılay'a kadar iki kere tüm okulca yürütüldük. Birinde Pakistan'ın darbeci generali Ziya Ül Hak'ı, diğerinde de halk isyanı ile devrilen Romanya diktatörü Nikolay Çavuşesku'yu ağırlamıştı. Saatlerce aç-susuz bekleyip, hazretleri konvoyuyla geçerken alkışlamış, sonra yürüyerek geri dönmüştük. Hatta ben ilkinde yolu kaybetmiş, Balgat civarını dolaşarak, akşam yedi gibi eve gelmiştim.

Özal'da 12 Eylül'ün bir parçasıydı. Özal ve ondan sonra gelenler, 12 Eylül'ün mirasını hunharca kullandı. Özellikle 1980-85 arası dillere pelesenk olan devlet büyüğü kavramına sıkı sıkı yapıştı.

Aslında devlet büyüğü lafı, Osmanlı'dan ve padişahlık rejiminden kalmadır. Yüz yıla yaklaşan cumhuriyetimiz,  bu zihniyeti yıkamamıştır. Seçtiğimiz politikacıları, ömür boyu padişah olarak seçmiyoruz. Onları saraylarda ve lüks içinde yaşatmak  zorunda değiliz. Seçimle getirdiğimiz gibi,  seçimle götürebiliriz. Onlar padişah değilse, biz de reaya (Arapça sürü, Osmanlı'da halka verilen isim)  değiliz. Abartılı saygı sözlerine de hiç gerek yok.

Devlet büyüğü kavramı, Osmanlıdan beri tekrarladığımız bir zırvadan başka bir şey değildir.

11 Temmuz 2021 Pazar

12 EYLÜL'ÜN SUÇLULUK DUYGUSU-3 KARDEŞ KAVGASI



 12 Eylülün en büyük bahanesi ve övgüsü, kardeş kavgasına son vermiş olduğu iddiasıydı. Muhtemelen bu yüzden yaşı altmış beş ve üzeri olanlar, daha doğrusu yaşı çok büyük olanlar 12 Eylül taraftarı ve hayranı. Çünkü suçluluk duygusunu yaşamak için, suç işlemiş olmalı, 12 Eylül öncesinin meşhur sağ-sol kavgalarına karışmış olmalıydınız. 1974 yılında doğmuş ve 12 Eylül sabahı, kendi sağını ve solunu bile sık sık karıştıran bir çocuk olarak ben, nasıl bir suç işlemiş olmalıydım ki, suçluluk duygusu yaşayayım. Oysa 12 Eylül öncesini yaşayanlar, sağ-sol çatışmasına ve kardeş kavgasına alet olmuşlardı.

12 Eylül döneminde Kenan Evren'in halkı, özellikle de gençleri, sıkça kardeş kavgasına alet olmakla suçlardı. Sonra bu suçlamayı Özal'da yaptı. Suçlama ilk başta, neden kardeş kavgası yapıyorsunuz minvalindeydi. Oysa suçlamanın geri planında, neden solcu oldun, neden azınlık oldun şeklindeydi.

12 Eylül öncesinin Maraş katliamı, Çorum katliamı gibi ( pek çok olay var, hepsini yazamam, daha fazla yazarsam, yazmadıklarıma ayıp olur) olaylarının sözde mahkemeleri,  giderek daha fazla kurbanların yargılandığı mahkemeler haline geldi. Yazılı olmasa da, devletin dini önce Sünnilik, sonra da Hanefilik oldu. Zorunlu din dersleri, Hanefi olmayanların aşağılanma dersi oldu.

Zorunlu din dersleri bir tek bu konuda başarılı. Lisede gençlere bakıyorum, o kadar  din dersine rağmen, dini bilgileri yerlerde ve cumaları camiye giden öğrenci sayısı her sene azalıyor. (En az yarısı sigara içmeye gidiyor. Üzerlerindeki sigara kokularından anlıyorum. Pek çok öğrenci açıkça Deist olduğunu söylüyor. Deistler ve Ateistler dahil, Alevi-Kürt-Gayrı Müslüm  nefreti pek az azalıyor. Azalma var ama pek az. Bunu  sebebi din dersleri. Dün dersi müfredatı ve öğretmenlerinin tavrı, dini öğretmekten çok, başkalarına nefret etmeyi öğretmek üzerine kurulu. Meşhur 1984 romanındaki nefret eğitimi, ülkemizde kırk yıldan fazladır uygulanıyor.

12 eylül iktidarının (12 eylüle 24 Ocak kararlarını hazırlamış Turgut Özal'ı, Eylül yönetiminden farklı görmeyin) kardeş kavgasını engelleme iddiası, sonrasında AKP iktidarınca da, Gezi olaylarına kadar sürdü. Meşhur karıştırma-barıştırma, tahmin edileceği gibi bir işe yaramadı. İşin ilginci, mahkum isyanlarında jandarma ve gardiyanlar, sağcılardan destek istedi ve çoğu kez de bu desteği aldı.

Yurt Kur ve YÖK'ün desteği ile pek çok üniversite, sağcılığın merkezi oldu. Seksenli ve doksanlı yıllarda üniversitede okuyan Kürt, Alevi ve solcuların en büyük kabusu organize Ülkü ocakları saldırılarıydı. Gene o yıllarda üniversiteler, PKK, DHKP-C ve diğer örgütler için eleman alım bürosu gibiydi. Alevi ve Kürt ailelerin en büyük korkusu, çocuklarının bu örgütlere katılmasıydı. Bu Ülkücü çeteler, üniversite yönetiminden aldıkları güçle, Ramazanda oruç tutmaz, kendilerinden başka oruç tutmayanları döver, kız arkadaşları ile herkesin önünde yiyişir, ortamda terör estirirlerdi. 

Sonra ben üniversite son sınıftayken, 1997'de bu çeteler, yeni atanan rektörlerle beraber dağıtılmaya başladı. Bunun sebebini ilk önce DYP'nin MHP'ye oy kaptırması sanıyordum. Oysa Alparslan Türkeş ölünce, Devlet Bahçeli'de Ülkü ocaklarını tasfiye etmeye başladı. Acaba bunlar MHP'ye zarar mı veriyordu?

Bu ocaklar, üniversitelere zarar veriyordu. Dayak yiyen, eğlenemeyen gençler, bir daha sınava giriyor,  girenlere de gelmeyin diye uyarıyordu. İlerleyen zamanlarda, Bilkent Üniversitesinin meşhur Ülkücü grubu ATA (Alparsalan Türkeş'in askerleri) grubu da dağıtıldı. Rekabet vardı.

Şimdi ise üniversitelerden bu örgütlere ekmek çıkmıyor, zira gençler ailelerden uzaklaşmışken eğlenmeye bakıyorlar. Demek ki bölücü olan sağcılarmış. Şimdi Ülkücüler o günlere dönemez zira zaten pek çok bölüm öğrencisizlikten kapanıyor, öğrencilere bel bağlayan taşra esnafı aç kalır.

Kardeş kargasına son verme iddiası, kardeş kavgası çıkaranların son maskesidir. Süleyman Demirel'de, seksenlerde ve doksanlarda, 28 şubat sürecine kadar bununla halkı avuttu.28 şubat sürecinde de olası bir kargaşalıkta iktidarını tekrar ettirmek adına türbanlı-laik kavgasına çanak tuttu. Tarihteki tüm darbecilerin önemli bir yalanı da, kardeş kavgasını bitirmektir.


12 Haziran 2021 Cumartesi

12 EYLÜL''ÜN SUÇLULUK DUYGUSU EĞİTİMİ 2 -12 EYLÜL ÖNCESİNE Mİ DÖNMEK İSTİYORSUN?



 TRT'nin tek kanalı, sonraki bir kaç kanalı, devletin tam kontrolünde holdingler medyası,  devletin zorunlu eğitim sistemi, halkı eğitmede başarılı olduğu bir konu da, hak aramayı suç gibi hissettirmekti. Tüm medya ve eğitim kanalları elinde olan askeri rejim, başarılı duygu eğitimini, sürekli bir 12 Eylül  öncesi hatırlatması ile yaptı.

Yapılan grevler, yürüyüşler hep suç, hep anarşiydi. Lokavt ilan eden işverenler, saldırıları seyreden polislerin hiç suçu yoktu. Hak aramak, gösteri yapmak, bir siyasi görüşe sahip olmak hep bir suçtu. O yıllarda her türlü siyasi gerilimde veya olayda çok konuşulan söz, 12 eylül öncesine mi dönmek istiyorsun'du. Hatta, Kemal Gökhan Gürses,  12 Eylül Öncesine Dönmek İstiyorum diye bir kitap bile yazmıştı. Kitabı, kitapçı rafında şöyle bir karıştırdığımı hatırlıyorum ama itiraf edeyim okumadım. Asalında bir ara okusam iyi olur, bu da kendime not.

İlk üç buçuk yıl Kenan Evren ve cuntacılar yararlandı bu 12 Eylül öncesine mi döneceksin edebiyatından. Bu dönemde işçinin ve çalışanın hakları sessizce budandı. Pek çok sektörün grev yapması yasaklandığı gibi, bakanlar kurulu kararıyla grevler de ertelene bilinecekti ki pek çok grev de uzun süre ertelendi. Buna karşın işçilerin işten çıkarılması kolaylaştı, sendika kurması, kurulan sendikaların yetkili olması zorlaştı. Buna karşın işverenin işçi çıkarması, fabrikasını kapatması ya da başka bir ülkeye taşıması kolaylaştı.

Şunu belirtmek isterim ki aslında 12 Eylül rejimi halen devam etmekte. 12 Eylül'ün suçluluk duygusu eğitimi de devam etmekte. Bunu uzun uzun yazacak değilim. Yazdıklarımı son on yıldır olanlarla kıyaslayın.



Yalnız bu sefer şu fark var ki, o zamanlar sosyal medya yoktu. Yabancı müzik albümlerini bulmak bile zordu. Radyodan kasete kayıt çekilirdi. Bir kaç medya kanalı, tüm toplumu hipnotize edebiliyordu. Bu ayrı bir yazı konusu ve belki de bunu en başta yazmamakta hata ettim.

Bu dönemde sadece haklar budanmadı, aynı zamanda da pahalılaştı, ciddi anlamda yiyecek-içecek, özellikle de ekmek olarak çok pahalılaştı. Çünkü fırıncı esnafı, darbe gecesi ve sonrasında alternatifsiz olduğunu, halkınsa her şeyi kabullenecek durumda olduğunu görmüştü. Bu süreçte ekmekler de önce küçüldü, sonra bozuldu. Ben seksen öncesini hatırlamıyorum pek fazla, küçüktüm. Yalnız şunu söyleyeyim ki 1980-81 gibi bir ekmek, sekiz yüz gramdı. Küçüle küçüle, iki yüz gram civarına düştü.

Bu 12 Eylül Öncesine Dönme söylemine eşlik eden diğer bir söylem de anarşiyi mi azdıracaksın ya da  hortlatacaksın sözüydü. Bütün bunlar olurken anarşi de hızla hortluyordu. 

Diyebilirim ki devlet, özellikle de Turgut Özal'ın ilk başbakanlığı döneminde, PKK'yı sadece seyretti. Hatta, Eruh ve Şırnak karakol baskınları olduğu gün Özal, havuzdan çıkmadı. ( Burada bir de badem gözlü körler serisi yapmayı düşünüyorum. Ölen körü badem gözlü, keli de sırma saçlı yapma huyumuz çok kötü) PKK terörü tarihi yapmayacağım burada ama bu terör, sadece güney doğu ile sınırlı kalmadı., bir ara İstanbul haline giren kamyonlar, PKK'ya %3 haraç veriyordu.

Ülke önce yavaş yavaş,  sonra hızla seksen öncesinin anarşi ve terör ortamına girdi. Sadece PKK değil, dinci örgütlerin Atatürkçü aydınlara (Uğur Mumcu başta olmak üzere ve diğerlerini de unutmadan) suikastlar, Dev Sol'un bazı emekli subay, hakim, savcı ve devlet görevlilerine suikastları, derken Dev Sol'un DHKP-C olma süreci ve iç savaşı (Dayıcı-Bedrici savaşı), Hizbullah'ın ölüm odaları derken, doksanlarda da durum seksen öncesinden farklı değildi. Sonra 1997'de 28 Şubat muhtırası yaşandı.

Tüm bu süreçte, özellikle biz seksenli yıllarda büyüyen gençlere ki malum suç örgütü liderinin dediği gibi kırk yaş üstü kişiler oluyoruz,  devlete karşı yoğun bir suçluluk duygusu kaldı. Bu da iktidarların elini çok kolaylaştırdı.



1 Haziran 2021 Salı

12 EYLÜL''ÜN SUÇLULUK DUYGUSU EĞİTİMİ 1-HURAFELER VE DİN



Benim gibi kırklı, ellili yaşlardaki nesli (artık hangi harfi-adı veriyorsak) anlamak için 12 Eylülün  medya  (radyo-tv-gazete) politikalarını ve eğitim politikalarını bilmeliyiz. Bu politikaların uygulandığı nesilden gelen biri olarak da, bunu anlatmam gerektiğini hissettim. Benim nesil ve daha doğrusu o dönemde olan herkes, bu eğitimden geçti ve alt nesli de bununla yetiştirdi. Bu eğitim bir duygu eğitimiydi. Darbe öncesi terör ve kargaşa için, halkın kendisini suçlu hissetmesini sağlama eğitimiydi. Çocuk kitaplarına varıncaya kadar, bunun için uğraşıldı.

Mesela yıllar önce bir araştırma yapılmış, o dönem, yani 1980-90 arası dönemin çocuk edebiyatı incelenmiş. O dönem çocuk edebiyatının %80'den fazlasının konusu, ebebeynlerin sözünü dinlemeyip, başını belaya sokan çocuklar. Doksanlardan sonra bu azalıyor.

Bu büyük operasyonun, mini bir laboratuvarı  bile kuruldu ve başında da kamuoyunun çok sevdiği ve halen gebermeiş biri var. Yüz yaşını aştı ve ortada sevgi yumağı gibi dolaşıyor. Son Sümer kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ hanım, kardeşi ile beraber Turan İtil ile kurduğu ve yönettiği, HZI vakfı. Vakıf adını, görünüşte bu iki kardeşin annesi Hatice  Zahit İtil'den almış gibi de göründe, aslında Amerika meşeli HZI vakfının Türkiey uzantısından başka bir şey değildi. Bu vakfın İstanbul-Gayrettepe'deki laboratuvarlarında, sol örgüt üyesi gençler ağır işkencelere ve deneylere tabi tutuldu. 

Kendisi ise, 12 Eylül rejiminin medyası sayesinde kendisini unutturup, bir demokrasi mücahidi gibi kendisini gösteriyor. Ortalıkta bir Atatürkçülük şövalyesi gibi dolaşıp, gençlik anılarını anlatıyor. Kuran, İncil ve Tevrat'ın Sümerlerdeki Kökeni adlı kitabı, Türk dinsizliğinin ana kitabı.

Muazzez'i 12 Eylül'den ayıran, dinsizliğidir. 12 Eylül topluma, bol bol Atatürk resmi, Atatürk dönemi kadın-erkek elbiselerinden oluşan bir gardırobun yanında, din duygusu pompaladı. Bunun için sadece zorunlu din dersleri, imam hatipler, Alevi köylerine özellikle yapılan camilerle falan değil, o zamanın tek kanallı televizyonundan,  radyolardan ve gazetelerden de yapıldı. Televizyonda her perşembe inanç dünyasının yanında, gazeteler de bir sürü üfürükçü yalanını tekrarlayıp durdu. Yok Kızıldeniz'de namaz kılar şekilde ölmüş halde bulunan Firavun (Firavunlar çağından çok öncesine ait bir mumya), yok kuran yırttığı için çarpılan kız (plastik bir heykel), yok baldan Allah yazan arılar (önceden peteğe şekerli su sürerek, Allah yok, din yalan da yazabiliyorsunuz) falan da filan diyerek bir neslin kafasını bu hurafelerle doldurdular. Barış Manço programında ortaya atılan meşhur La İlahe İllallah yazılı ağaç (vardır onun da bir hilesi) ile hurafelerin zirvesine çıkıldı. Küçük gazetelerde sürekli yayın yapan, sözüm ona NASA'da çalışmış, Danimarkalı Müslüman bilim adamı Hans von Aiberg 'de bu hurafeler furyasının bir temsilcisiydi. Basındaki bu hurafeleri, din öğretmenleri de itina ile anlattı. Bunlardan en komiği, saçmalığı bambaşka bir yazı konusu olan ve Bahailiğin iddiası olan 19 mucizesiydi.

Bu hurafelerin önemli bir kısmyla anlatırdı.ı da Çanakkale savaşı ile ilgilidir. Nusrat mayın gemisine evliyaların yol gösterdiği, bulutların yok ettiği tümen gibi tuhaf hurafeler de bu dönemde yayıldı. Oysa Nusrat'a Karanlık Liman'a mayın dökmesini Alman komutanlar emretmiş, o tümen de yolu kaybedip, Türk birliğine denk gelinince, diğer düşman birlikleri fark etmesinler diye oracıkta öldürülüp, gömülmüş. Bence o zamanlar bu hurafe saldırısının en ilginç olanı da, o zamanlarda yeni yasallaşan faizsiz finans şirketinin, Atatürk'ten bahsetmemek için hiç bir komutanı almadığı, sadece Ezineli Yahya Çavuş'tan bahsettiği belgeseldi. Atsız'ın Çanakkale'ye Yürüyüş (http://onbinkitap.blogspot.com/2021/05/atsizin-canakkale-gezisi-ve-turkculugu.html) kitabını okuduğumda,  Çanakkale savaşlarını anlattığı bölümü, aklıma bu belgesel geldi.

Bizim kuşağı haftada bir saat din dersi ile dindar yaptılar. Bu dönemin din öğretmenleri de bir garipti. Pek çoğu açıkça Alevi düşmanlığı yapıyor, pek çoğu sınıftan Alevi öğrencileri çıkarıp, biz Sünni çocuklarla özel şeyler konuşacağız diyorlardı. Bu dönemde Aleviliğe karşı din derslerinde özellikle bir sözel şiddet vardı. Gene o yıllardan başlayarak, okul yöneticilerinin çoğu, din öğretmenlerinden seçilmeye başlanmıştı. Öğretmen olunca da, din öğretmenlerinin en fazla denetlenen branş olduğunu ve davranışlarının o kadar tesadüfi olmadığını öğrendim.

2 Temmuz 1993 Sivas katliamı, bu uzun süreli işlenmiş kitlesel nefretin bir parçasıydı. Sonraki yıllar Güner Ümit ve Mehmet Ali Erbil'in televizyon önündeki sözüm ona gafları da, bu şiddet fırtınasının bir parçasıydı. Bu yıllarda gardırop Atatürkçülüğüyle beraber, bu dinsel şiddet ve dinsel baskınlık kültürü, her adımı ile, Hans von Aysberg'den, Gazi Mahallesi'ne, Sivas'tan, kışkırtıcı din öğretmenlerine, 19 mucizesine kadar,  Türk toplumunu bir din suçluluğuna itme çabasıydı ve büyük ölçüde başarıldı. Bu aslında bayağı sistemliydi. Hatta esas olarak çıplak kadın fotoğrafları satan Tan ve Bulvar gazetelerinin cin hurafesi hikayesi ile dolması da bunun bir parçasıydı.