kürtler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürtler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2025 Cumartesi

YAVSAK FAŞİZMİN ANONİM MASKELİ SALDIRILARI

 


Bu blogdaki daha önceki yazılarımda a yerine o demiştim ama mahkemeler yavşak kelimesini hakaret saymadığı için böyle kullanacağım artık. Bu blogda faşizmi, kaba faşizm ve yavşak faşizm diye iki ayırıyorum. Önceki yazılarımda yavşak kelimesini yovşak yada y.şak gibi yazıyordum ama artık dümdüz yazacağım zira mahkemeler bile hakaret olarak kabul etmiyor. Bu kelime hem, Türk argosundaki pek çok kelime gibi pasif eşcinsel anlamına gelmekte, hem de güvenilmez, ikiyüzlü yada yüzsüz anlamına gelmektedir. Faşizm veya genel anlamda kötülük, kurbanlarını hazırlıksız yakalama adına her zaman biraz sevimlli görünme çabasındadır. Diğer yandan kaba faşizm, en başlangıçta ötekine, sadece öteki olduğu için nefret kusan ve ayrım yapan faşizmdir. Sizi ötekileştirmiştir ve sizinle ilişkisi mümkün olanın altındadır. 

Dünya tarihinde faşizm hep oldu, çoğunlukla yavşakça oldu. Toplumlar, birbirlerine olan nefreti, her zaman açık açık kusamadı. İlk çağlarda toplumların köleleri genelde kendi toplumlarından oldu. Belli etnik grupların köleleştirilmesi de sık sık görülürdü ama genelde fethedilen yerlerin elitleri de vatandaş yapılırdı; Pers ve Roma imparatorluklarında durum böyleydi. Bu milletler, başka milletlerden insanlara vatandaşlık veriyor, asker alıyordu. Her millete bir şekilde ihtiyaç vardı. 

Bunun istisnaları da vardı tabi; bazı toplumlar o kadar asi oluyordu ki, toptan köleleştiriliyor ve lanetleniyordu. Bunun en önemli örneği Yahudilerdi. Yahudi isyanları, Roma'ya o kadar çok asker ve paraya mal oldu ki, Yahudilerden toptan nefret etti ve bu nefreti imparatorluktaki tüm milletlere sindi. Özünde Yahudi inancı olarak başlayan Hristiyanlık bile, İsa'nın çarmıha gerilmesi hikayesi ile Yahudi düşmanı oldu. Orta çağda en yaygın faşizan nefret, Yahudiler üzerine olandı. 

Kaba faşizmin yayılması ve güçlenmesi, coğrafi keşiflerle oldu. Avrupalılar'ın keşfettiği ülkeler, teknolojiden bihaber, bilimin ne olduğunu bilmeyen insanlarla doluydu; Türkler olarak elde mızrak, götte yaprak tarzında yaşıyorlar, demiri dahi bilmiyorlardı. Bu sömürülen yerlerin ikincil bir özelliği de millet bilincinden uzak olmalarıydı. Pek çoğu için biz kavramı bir kaç yüz kişilik kabilesi, bir kaç bin kişilik kılanı ve belki de bşr kaç on bin kişilik aşireti ile sınırlıydı. Bir kaç nesil öteden kuzeninden bile nefret ediyor, bir araya gelemiyor, gelse de bir süre sonra eski nefretleri ortaya çıkıyordu. İngilizler üç yüzden az (Daron Acemoğlu kitabında yazmıştı ama unuttum tam olarak kaç sayıydı, 283'dü galiba) İngilizle, Afrka'nın devi Nijerya^yı yönetmişti. O zamanlar Pakistan, Bangladeş, Nepal, Srilanka ve hatta bir ara Myanmar ve Afganistan'ın da dahil olduğu Hindistan'ı, yüz bin kadar İngiliz'le yönetmişti. Sonuçta batılılar, bu zavallı halklara saygı duymadılar. Bu halklarla aralarında belirgin bedensel farklar vardı. Bu sebeple de ırkçıl, fiziksel özellikler ırkçılığına döndü. Oysa doğruda bu işler tam tersiydi çoğunluklar. İlk başlangıçta Sümerler, arkeologların Obeydi dediği ve kitemit-tuğlayı icat edip, her yere yerleşim kuran topluma egemen oldu ve kendilerine Anunaki (gökten inenler) dedi. Akadlar ise Sümer yazısının ve kültürünün üzerine Babil medeniyetini kurdu. Sonraki her medeniyet, çoğu kez bir öncekinin vassalı yada onlardan yeni şeyler öğrendiği için, öyle açıktan bir faşizm yapamadı. Yunanlılar bile; zeytinyağı, şarap ve incir satıp, buğday aldıkları Mısırlılara o kadar hayrandılar ki, her şey Mısır'da başladı, dediler. Bugün Yunanlı matematikçilerin adını taşıyan pek çok formül, aslında Mısırlıların çoktan bildiği şeylerdi. Araplar, pirinci bile bilmeyen bir toplum olarak Doğu Roma (Bizans) ve İran medeniyetini yönetti. Türkler ise, göçebe bir kavim olarak, sadece iyi savaştığı için yüz yıllarca, hatta bin yıla yakın, İngilizlerin 20. yy'da Orta Doğu denen bölgeyi yönetti. Çoğu kez yönettiği milletlerin okur-yazarlığı, Türklerden yüksekti (Kürtler ve Roman-Çingene toplumları hariç). Bu yüzden de bolca asimile oldu ve asimile etti; yönettiği toplumlarla bol bol evlilik yaptı. Sadece gelin-cariye almadı; Türkler ezelinden beri iç güveysi damadı sever, Anadolu'da halen yaygındır. Sosyolog Mübeccel Belik Kuray, Ereğli adlı eserinde, kıza yönelik büyüyen aile diye tespit etmiştir.

Osmanlı'nın millet sisteminde, her milletin kendi görevi vardı; örneğin bir yöre felaket yaşamışsa, oraya bir grup Yahudi yerleştirilirdi.  Osmanlı için bir yöreye Yahudi yerleştirmek,  doğrudan maddi yardım yapmak gibi bir şeydi: Rodos, Girit ve Kıbrıs'a, Türk yada Müslüman yerleştirmeden evvel, Yahudi yerleştirmişti. 1915'de bile, Dışişleri bakanlığının kadroları Ermeni doluydu, önemli büyükelçilerin çoğu Ermeni'ydi. Tehcirde belli yöreler yada belli meslekten Ermeniler hariç tutuldu. Bunlar Türklerde ayrımcılık ve ırkçılık yok anlamına gelmiyordu. Yeniçeri isyanları, aynı zamanda Gayrı Müslümlerin mülklerinin yağması anlamına geliyordu. 1860 Halep, 1909 Adana gibi pek çok progrom olmuştu. Olası azınlık isyanları, kanla bastırılmıştı. Osmanlı ailesi, bir imparatorluk olarak  Türklerden de nefret eder, Türkü vurun, öldürün diye şiirler yazardı. Osmanlı için her milletin bir görevi vardı ve her millet haddini bilmeliydi. Cumhuriyet döneminde de faşizm, benzer şekilde ilerledi;1934 Trakya progromu,  Atsız'ın tüm gayretlerine rağmen İzmir Yahudilerine uğramadı; 1944 Varlık Vergisi, Ankara Yahudilerinden alınmadı. Bu ikiyüzlü tavır, progromlar değerlendirilirken de yapıldı.

Kaba faşizm, halkların güçlenmesi sebebiyle yerini daha fazla yavşak faşime bırakıyor. Zulm görenlerin de eli-ayağı, seveni, destekleyeni var; bedelinin ne olabileceğini gördüler. Adolf Eichmann'ın Arjantin'de paketlenip, İsrail'de yargılanması ve idamı, sonrasında pek çok Nazi'nin başına benzer şeyler gelmesi; kalan Nazileri, her an yakalanma korkusu ile yaşamasına sebep oldu. Faşizmin cezalandırma korkusu hep vardı. Hitler'in, Ermenilere olanları kim hatırlıyor dediğini sanmıyorum çünkü 1921'de,  Berlin'de, Talat Paşa'yi öldüren Soğomon Tehliryan'ın mahkemece masum bulunması bir saatten az sürdü (wikipedi). Şevket Süreyya Aydemir'in yazdıklarına göre, Osmanlı'nın müttefiği olan Almanlar, savaş bitince ellerindeki uçakları Ermenilere verdiklerini yazmıştır. Sadece Talat ve Cemal paşalar değil, tehcire karışan pek çok İttihatçı subay, İstanbul'da, işgal döneminde suikaste uğradı. Sonraki yıllarda da Faşist liderlerden suikaste uğrayanlar oldu. Ülkemizde de faşist olmak her zaman riskli oldu. General Mustafa Muğlalı, görevden alındı. Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, o kadar ciddi bir hedef olmuştu ki, estetik ameliyat olduğu halde, sesinden tanındı. Bir halk otobüsünde, eşinin ve küçük oğlunun yanında vuruldu. Son sözü umutsuzca, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu. Faşistlerin tek korkusu kendi hayatları değildir. Bazen bu dehşet çocuklarına da sıçrar. Atsız'ın iki oğlu, babalarının son günlerinde yanında olmadıkları gibi, ona telgraf (o zamanın teknolojisiyle) bile çekemediler. İki kardeş de, babalarının nefret ettiği Cumhuriyet gazetesinde çalıştı. Buğra Atsız, Kanada'ya yerleşti, orada Türkoloji profesörü oldu; Yağmur'da yıllarca Cumhuriyet gazetesinde çalıştı, bir ara artık olmayan, meşhur 142. maddeden (Komünizm propagandası) yargılandı. Yağmur Atsız, ölümüne yakın, babası tarzında yazılarla, İŞİD'de karşı Kobani (Ayn El-Arab) direnen Kürtler aleyhine yazılar yazdı. Buğra Atsız'sa son seçimlerde Zafer Partisini destekledi ama Buğra'nın kızı Maya Atsız'ın Türkçülükle bir ilgisi yok. Sosyal medyadan kendisi ile Türkçe konuşmaya çalışanları derhal engelliyor. En son hatırladığım rock müzik yapan, uzun saçlı ve Türk olmadığı kesin bir sevgilsi vardı. Şamanizm üzerine dersler veriyor. Atsız'ın iki oğlu, neden yıllarca babalarının görüşlerinin tesine gitti? Bence muhtemelen tehdit edilmişlerdi. Babaları, 1934 Trakya progromunun planlayıcısı, Antisemitizm'in önemli bir ismiydi ve onun ölümünden sonra Antisemitizm bayrağını devralmaları, Türkiye'deki Yahudiler için işlerin daha da zorlaşmasına sebep olabilirdi. Sonuçta Atsız'ın bu gün Türkçe konuşmayan bir torunu var.

Faşizmin tek sorunu, hedef olan katiller ve cellatlar değildir. Kapitalistleşen dünyada, azınlıkların artık eskisi kadar azınlık yada güçsüz olmaması, taş gibi yerlerinde ağır olmasıdır. Dünyada bizden nefret eden birileri olduğu gibi, bizi seven birileri de vardır; aksi gibi,  bizim sevdiğimiz insanlardan nefret eden veya bizim nefret ettiğimiz insanları seven birileri de vardır. Sen muhafazakar şehrinde,  köyünde, Alevi'yi ezebilir, zorbalayabilir, aşağılayabilirsin; büyükşehirlerde ve Ege'nin zengin kıyı ilçelerinde Aleviler, çoğunluk gibi güçlüdür, oralara işin düşmeyecek mi? Türkiye veya Azerbaycan'da Ermenileri horgörebilirsin; Avrupa, Amerika, hatta Arap ülkelerinde hayalkırıklığına uğrayacaksın. Başka bir sorun da, azınlığın bugün azınlık, yarın her şey değişebilir. 1955'de Endonezya'da, Komünistlerle beraber, Çinli azınlıkta hedef olmuştu. Şimdilerde bunu yapmak daha bir cesaret ister. Gene o yıllarda belki Türk düşmanlığı da daha kolaydı, hem Türkiye bu kadar güçlü değildi, hem de dünyanın her tarafında Türk işçi ve esnaf yoktu.

Bütün bunlar yüzünden faşizm, daha da yavşaklaşıp, daha başka maskeler takıyor. Azınlıklara saldırıları siyasi gibi gösteriyorlar. Oysa MHP, komando kamplarını 1961'de, henüz sağ-sol çatışması ufukta yokken, silahlı sol örgütler kurulmamışken, hatta ortada MHP yokken, partinin başında henüz Osman Bölükbaşı varken ve adı da CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) iken kurmuştu. Diğer bir maskede suçu başkasına atmak, olayları yapanlar, dışarıdan gelenlerdi demek; sağ kalan kurbanlar bunu böye anlatmıyor.

İnternet ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla bu yavşaklık takma yada sahte isimli trolleri kullanarak linç etme, adam karalamaya dönüştü; bazen de sosyal medya üzerinden faşist liderleri övüyor, azınlıklara hakaret ediyorlar. Bunlardan en ilgincini anlatayım sizlere. Japonya'ya göç etmiş Kürtlere karşı, Ekşisözlük merkezli, Japon sözde bir gazetecinin de işin içine katıldığı bir linç süreci var. Japonya'nın nüfus azalması sebebi ile göç alması ve sonrasında oluşan yabancı düşmanlığını, Kürtlere özel indirgeyen sahte haberler üretiliyor. Amaç göçmenlerin orada güçlenmesini engellemek zira Türkiye'den göç edenler, 1978 Aralık ayındaki katliamda sağ kalanların torunları; diasporada güçlenecek mazlumlardan korkuyorlar. Saldırılar, sadece Ekşisözlük değil, diğer sosyla medya platformu ve sitelerindeki yorumlarda planlı ve örgütlü.

Ekşisözlük de satılıp, kapanıp, açıldıktan sonra faşizan linçlerin merkezi haline geldi. Uzun zamandır girmiyorum.

4 Mayıs 2023 Perşembe

LİBERALLERİN KÜRT, ULUSALCILARIN ALEVİ SEVGİSİ

 


2010 Yetmez ama referandumundan sonra iktidar blogunca dışlanan ( şu anda iktidarda bence  (ve hemen hemen herkesçe) bir koalisyon var. ), 15 temmuzdan sonra hapse girmeyenlerin ölü taklidi yaptığı liberal yarı ünlüler (genç nesil adlarına çok yabancı ve kitaplarının çoğu anca sahaflarda bulunabiliyor), Yeşil Sol Partinin adayları olarak birdenbire ortaya çıkıverdiler. Liberallere liberal sol diyorlar da, neleri solcu belirsiz. Sermayeden ve devletten yanalar, çevrecilikten nefret ediyorlar. Homofobi ve feminizm düşmanlığına tepki göstermiyorlar. Neleri sol bunların? (  https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/liberalleri-lincetmeyin-onlar.html)  Ha, bir Kürt sevgileri var. Bu sevgileri onların Türk yerine Türkiyeli sözünü yaygınlaştırmalarına sebep olmuştur. Aslında liberaller, genel anlamda azınlıkları severler. Özellikle Ermeniler ve Kürtler gibi isyana meyilli olanları. Türkiye'de Ermeni çok az kaldı. Diğer taraftan liberallerin azınlık sevgisinin neden Alevilere sirayet etmemesi de ilginç. Hatta ara ara nefretlerini gösteriyorlar.



Yaklaşık on beş yıldır yavaş yavaş çoğalan yeni nesil milliyetçiler olan Ulusalcılar da çok iyaygın bir Alevi sempatisi var. Bunun sebebi de basit. Türkleri orta Asya'ya bağlayan en sağlam kültür Alevilik. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/01/dedem-korkut-ve-alevilik.html ) Bunu Osmanlı'da biliyormuş ve Yazıcoğlu Ahmet Bican, Dürri Meknun adlı kitabında bunu yazmış. Bu yüzden Pir Sultan Abdal bir şiirinde Dürri Meknun'u oku diyor. Diğer yandan da tengriciliğin Anadoluda köken aradoğında da karşısıa sadece Alevilik çıkıyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/08/dinsizlik-turleri-3-soven-dinsizlik-2.html) Diğer yandan da İslamcılık karşısında en büyük yardımcıları da gene Alevilik.



İslamcılığı Alevilikle mücadelesi, liberalleri, açıkça söylemese de, Alevilere olan nefretinin sebebidir. Siyasal islamın Türkiye, Suriye, Lüban ve Kuzey Irak'ta istediği hedeflere ulaşamama sebebidir. Liberaller ve sömürgecilerin tarih boyunca en büyük işbirlikçileri tarikatlar ve dini kullananlar olmuştur. Tarikatlar da, kökeni Sibirya inançları olan Aleviliğe en başından beri düşman olmuşlardır. Liberaller de hep siyasal İslamcılarla, tarikatlarla el ele yürümüşlerdir.



İşte dananın kuyruğunun koptuğu yer şudur ki, dünyadaki Kürtlerin ve Türklerin yaklaşık yüzde onu Alevidir. Türkiye'de Alevilerin üçte biri kadarı da Kürttür. Bu yüzden özellikle Ulusalcılar, Kürt Alevisi-Türk Alevisi ayrımı yaparlar. Kürtte olsa Aleviyi sevmeyen Kürt ya da Türk de olsa Aleviyi sevmeyen pek çok Türk vardır. Oysa Aleviler kendi aralarında Türk-Kürt ayrımı yapmaz. Kürt Aleviliği ile Türk Aleviliği arasında çok fazla ayrım da yoktur. Ben yarım yüz yıllık yaşımda, tanıdğım insanlardan görebildiğim iki fark vardır.Türk Alevileri alkolü çok sever. Hatta eskiden cem ayinlerinde şarap içerlermiş. Son yıllarda Sünni gelin ve damatlar çok olunca bundan vazgeçmişler. Genel anlamda da kadınlı-erkekli alkol tüketimini seviyorlar. Kürt Alevilerinde alkol, klasik Anadolu insanında olduğu gibi, yetişkin erkeklerin, yalandan da olsa gizli içtiği şeydir. Buna karşın Kürt Alevileri de gusül abdestini bilmez. Bu ayrım, çok da kesin bir ayrım değildir. Kürt Alevilerinde alkol seven ya da gusül abdestini bilmeyen Türk Alevisi bulmak da mümkündür. Aleviler, kendi aralarındaki farklara saygılıdır. Esasında Alevilik, Türklerin Sibirya'dan kalma  inançlarına İslam boyası ile boyanmasıdır. Diğer toplumlar da Aleviliği, Türklerden öğrenmiştir. Türkiye'de ve bir şekilde Anadolu Türkleri ile ilişkili hemen hemen her Müslüman etnik grubun (Sebataycılari Boşnaklari Arnavutlar, Romanlar vs) az da olsa bir Alevi topluluğu vardır.



Kürtler, liberaller ile sürekli dirsek temasındayken (gene de liberalizme ideolojik olarak uzakken), Aleviler ulusalcılara şüphe ille bakar. Her iki ideoloji de kendisini sol gibi göstermeye çalışan  I(bazen de hiç upraşmayan)sağcı ideolojidir ve Türk sağının Aleviler ile ilgili her zaman sorunu vardır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/12/sagcilarin-alevilik-sorunu.html ) Biri, yani ulusalcılık düpedüz faşistken ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ozde-fasizmin-14-temel-ozelligi-dr.html ), diğeri de her tülü faşizan işbirliği ile her an işbirliği yapacak kadar yavşaktır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/popper-soros-veliberal-kapitalist.html ) Hatta daha önce yapmışlardı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/liberalleri-lincetmeyin-onlar.html ) Aslında sorun, emperyal hevesler uğruna her yolun mübah olmasıdır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/02/fasizmin-ve-emperyalizmin-yalan-asklari.html ) İdeolojilerin azınlık aşkları yalandır. Azınlıklar kendilerine bir yol çizmelidir.



30 Nisan 2023 Pazar

BİR KAÇ KİTAPTAN IRAK'TA KÜRTLER VE TÜRKMENLER SORUNU ÜZERİNE






Bu yazmak ilk önce Aziz Nesin'in Irak ve Mısır gezi yazılarını okuyunca başladım. Aziz Nesin, Irak'ı anlatırken, Türkmenlerin sorunlarına, Kerkük'ün bulunduğu ilin adının, tam da Türk yetkililer geldiği gün El Tamim yapılmasına, Kürtlerin isyanına değinmiş. Kitabın bir yerinde, şair Hasan Hüseyin Korkmazgil'in, Bağdat Basra Yollarında kitabına atıf yapıyor. Ben de bu kitabı hep merak ederdim. Kitabın yeni basımı yok. İnternetten buldum. Önce Aziz Nesin'in Irak ve Mısır gezilerini anlattığı kitaptan bahsedeyim. Nesin, Asya-Afrika  yazarlar birliğinin üyesi olarak Mısır ve Irak'a gidiyor.Altmışlı, yetmişli yıllar, Arap ülkelerinde fırtınalı yıllar. Gerçi orta doğu da ne zaman sakin yıllar oldu ki? Bu yıllarda, Arap yarım adasının kuzeyindeki ülkelerda arka arkaya askeri darbeler, darbe teşebbüsleri ile geçen yıllar. Bu dönemin moda ideolojisi BAAS. Aziz Nesin pek bu BAAS sosyalizmine sempati duymuyor. İşin doğrusu Türk sosyalistlerinden hiç biri sempati duymuyor. Zira BAAS'ın sosyalizmle bir ilgisi yok. BAAS ve Afrika devletleri için sosyalizm, Ruslardan yardım almak ve zenginlerin malına devlet adına el koymaktan ibarettir. Hıfzı Topuz, UNESCO adına gezdiği ve gazetecilik eğitimleri verdiği Afrika ülkelerinde sosyalizmin sadece adını var olduğunu sık sık yazmıştır. (Elveda Afrika, Hoşçakal Paris'i özellikle okumanınızı öneririm.) Nesin de büyük ölçüde bunun farkında. Bununn da sebebi, üyesi olduğu Asya-Afrika yazarlar birliğindeki ilişkiler. Mesela dönem başkanı Mısırlı yazarlar bir anda birlikten çıkıyor. Yom Kippur savaşını kazanmış ya da bazı yazarlara göre de pek kazanmamış, gene de İsrail'in yüz ölçümümün %60'ını oluşturan Sina yarımadasını İsrail'den geri almış; Nil üzerine devasa Aswan barajını Sovyetler Birliğine yaptırmış ve artı Sovyetlerden alacağını almış olan Mısır, batı bloguna geçmeye karar vermiştir. Mısırlı yazarlar da Asya-Afrika yazarlar birliğinden çıkacaktır. Irak'da görünürde sosyalisttir ama bir anda her şey değişebilir. O sırlarda Irak'da Saddam henüz her şeyin başı değil. O dönem federasyondan yana. (Bunu Hasan Hüseyi Korkmazgil yazıyor.) Aziz Nesin, Korkmazgil'in kitabından çok az bahsediyor.
Korkmazgil'in kitabı son derece ilginç. Kendisi 1975 yılının Mirbet şiir mşhricanına davet ediliyor ve katılıyor. O yıllarda da şöhretinin doruğunda. Her yıl bir şiir, bir öykü, bir de çocuk kitabı yayımlıyor. O yıllarda bir kaç kere de Batı Almanya'ya gitmiş. Doğu ülkelerini merak ediyor. Sırf bu yüzden Batı Almanya üzerinden değil de, Beyrut üzerinden gidiyor Bağdat'a. Sırf Beyrut havaalanını görmek için ve mümkün olduğunca çok şey görmek için erkenden gidiyor. (İyi ki de öyle yapıyor, zira ertesi yıl Lübnan iç savaşı başlayacaktır.) Irak'a erken gittiği gibi, geç de dönüyor. Sebebi de Iraklılar onu göndermek istemiyor. Zira Türkiye'de BAAS rejimine sempati çok az. Aziz Nesin'in yazdığına göre BAAS'ın anlamı, bütün Araplar tek millettir cümlesinin baş harfleri. Sovyetlerden yardım aldıkları sürece sosyalist bloktalar. Genel anlamda da BAAS rejimlerinin ülkelerine bir şey kazandırmadılar. BAAS rejimleri altında Arap ülkeleri siyasi açıdan birleşemedikleri gibi, ortak strateji ya da politika da üretemediler. Bir Arap NATO'su ya da ekonomik birliği, ortak pazarı kuramadıkları gibi, olası iişbirlikleri de karikatürize kaldı. Türkiye'nin eski Sovyet devletleri ile kurduğu Türk soyu birliği bile, BAAS'ların sözde birleşik devletlerinden (Bir ara Mısır, Suriye ve Ürdün, kağıt üzerinde birleşmişti Bu yüzden Mısır'ın adı uzun süre Birleşik Arap Devleti olarak kaldı.) daha fazla iş yaptı. Mekezi Kahire'de bulunan Arap birliği,  doksanlarda Turgut Özal'ın öncülüğünde Karadeniz İşbiriği Paktından daha zayıf kaldı. (Bu kağıt üzerindeji iş birliği, Rus-Gürcü ve Rus-Ukrayna savaşlarını en azından uzun süre geciktirdi) Ekonomik olarak da BAAS pişmanlık oldu.  Hele Libya, o petrol zenginliği ve o az nüfusla, Akdeniz'in Katar ya da Abu Dabi'si olabilirdi.( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/12/libyanin-yakin-cag-tarihi.html) Şu an BAAS sadece, o da iç savaşın sürdüğü Suriye'de iktidar.
Hasan Hüseyin  Korkmazgil, işin bu tarafını görmüyor, çünkü Irak hukümeti göstermiyor. Kendisi ülkenin yoksulluğunu sadece hazreti Hüseyin'in türbesini ziyaret ederken görüyor. Türbenin kubbesindeki kilolarca altın ve ziyaretçilerin yoksulluğu tam bir tezat oluşturuyor. Onun dışında bol bol Irak kültürü tanıtımı var. Mesela Suriye-Irak bölgesi zannedildiği kadar kurak değil. Devasa Asi nehri, Lübnan dağlarından doğuyor, Suriye'nin batısı boyunca akıp, Hatay'da Akdeniz'e dökülüyor. Nehrin tüm suları Lübnan dağlarının karı değil. Irak'ın da Nisan-Mayıs aylarında aşırı yağış alıyor. Ciddi bir tarım ve hayvancılık kültürü var ki, aşağı Mezopotamya olarak tarımın başladığı ülke burası. Bizde sadece beyaz pirinç var (son yıllarda bazı lüks market raflarında esmer pirinç de görülmekte), orada yeşil ve sarı pirinç de var. Hurmanın çok fazla türü var. Yemek kültürleri de çok fazla ve Türk yemekleri ile benzer. Korkmazgil çok iyi ağırlanıyor. Televizyonda, canlı yayında şiirlerini okuyunca, çok ünlü oluyor. Iraklılar ona Hasen Husen diyorlar, kendi telaffuzlarıyla.Irak'ta, devlet yanlısı Türkmenler ve Kürtlerle görüşüyor. Türkmenler arasında MHP çok örgütlü. Korkmazgil de bundan hoşlanmıyor dolayısı ile. Kürtlerin ise Amerikan taşeronu ve boşa isyan ettiklerini düşünüyor. (Gezi yazısında Aziz Nesin'de benzer fikirde.) Korkmazgil, diktatörlüğe giden bir ülke de görmüyor. Hem Korkmazgil, hem de Nesin, petrol sayesinde kalkınan ve sanayileşen bir ülke görüyor. Tipik bir körfez ülkesi, ucuz işçilik için bol bol Bangladeş, Pakistan ve Endonezya gibi ülkelerden işçi alıyor. Korkmazgil'in anlattıklarında en yadırgadığım, seks işçiliği yapan kadınların, herkesin içinde (hatta çocukların yanında), açık açık, yer yer bağıra bağıra fuhuş pazarlığı yapması. 
Kürt-Arap çatışmalarını doğrudan anlatan, benim okuduğum iki kitap var. İlki Erbil Tuşalp'ın Zehir Yüklü Bulutlar kitabı. Tuşlap, hem doksanlardaki Saddam katliamlarını, hem de Kürt-Arap ilişkilerini, tarihi süreçte anlatıyor.Kendisi bir gazeteci olarak Kürtlerin Türkiye'ye doğru her kaçışında kamplara gidip, haber yapıyor. Kendisi Kürtlere karşı yapılan katliam ve sürgünleri, özellikle Irak yönetimini takip etmiş. Bölge halkından ve Kuzey Irak Kürtlerinden,  bölgenin tarihini dinlemiş ve yazmış. Erbil Tuşalp sayesinde, yetmişlerde de Irak hukümetinin katliamlar yaptığını öğreniyoruz. Sorun sadece Arap-Kürt düşmanlığı ya da Kürtlerle diğer milleterin (Türkler, İranlılar vesair) değil, Kürtlerin, Kürtlerle kavgası da mühim. Barzani ve Talabani aileleri daima birbirlerine düşman olmuşlar. Biri Kürtçe'nin Goran, diğeri de Sorani lehçesini konuşuyor. Hangisi, hangisini konuşuyor bilmiyorum ama Türkiye ve Suriye Kürtlerinin çoğu Kırmanci lehçesini ve bir kısmı da Zaza lehçesini konuştuğunu biliyorum. Her iki grupta, birbirlerine karşı Saddam rejimi başta olmak üzere düşman devletlerin desteğini almaktan çekinmiyor. Ara ara biri baskın oluyor, hatta Talabani ailesi bir ara Rusya'da yaşıyor. Kürtlerin derebeylerinin kendilerini Emevi beylerine dayandırdığını da, Erdost'un Şemdinli Röportajı kitabından öğreniyoruz. Erdost'tan aynı zamanda şeyh Barzani'nin Şemdinli'de de güçlü olduğunu öğreniyoruz. Kendisine diklenen bir kabadayının silahını elinden alıp, daha doğrusu onun silah kullanmasını yasaklayıp, onu rezil edecek kadar güçlüdür. Cumhuriyet döneminden, Erdost'un askerlik yaptığı zamana kadar Türk devleti en az on kere Barzani'nin evini başına yıkmıştır. Erdost'un araştırması kısa sürmüştür. Kendisi Şemdinli'ye asteğmen yani vatani görev içingitmiştir. Araştırması için bazı kişilere ulaşmak adına izin alıp, o kişileri bulmak için gazetelere ilan verince, Genelkumay başkanlığı onu başka bir birliğe tayin etmiştir. Aynı genel kurmay başkanlığı, Erdost'u hapishanede erlere dövdürerek öldütrmüştür.


Korkmazgil'in kitabı, o dönem Türkiyesini tanımak için de önemlidir 1958'de Irak kralını deviren darbeden sonra, Türkiye-Irak savaşının çıkma ihtimali olduğunu da Kokrkmazgil'in kitabından öğrendim. Menderes hukümetinin, tıpkı Kore savaşında olduğu gibi, meclisten izin almadan, oldu bitti ile savaşa sokmaya niyetliymiş fakat NATO ve A.B.D desteğinin gelemyeceğini anlayınca vazgeçmiş. Arap ülkelerinde Türkiye, Türkiye'de Sovyetler ve Rusya ile ilişkiler gelişince ya darbe ya da kargaşalık hemen çıkar. İki sene sonra Sovyetlerle yakınlaşınca, Menderes'te darbe görecektir.  Son Irak kralının mezarı da, Ankara, Karşıyaka mezarlığında, 1. kapı civarındadır. (Ben tesadüfen gördüm.) Gene Kormazgil'in yazdığına göre, elektiriğin yaygınlaşmadığı, gazetelerin her yere gitmediği ve tek kitle iletişim aracının radyo olduğu çağda pil, değerli bir varlıtır ve köylüler askeriyenin çıkma pillerini kapışmaktadır. Oysa o çıkma pillerden komünist bizim radyoyu dinleyenler tespit edilip, tutuklanmaktadır. Bu yüzden kendisi, pil bulamadığında pilleri küle gömmek veya nişadırlı suda bekletmek gibi kendince çareler aramaktadır. O devirlerde, kullanılmış pillerden, hangi radyo kanalının izlendiğini bildiren bir teknolojinin varlığından bahsediyor Kokrmazgil. Bana çok ilginç geldi.
Bu günlerde ise Irak Kürtleri ve Irak halkı, en son İŞİD'in kovulmasından sonra kısmi bir refah içinde. Kürt özerk bölgesinde petrol çıktı çıkalı Musul-Kerkük üzerindeki motivasyonlarını kaybetmişler. Atatürk'ün dediği gibi kılıç sallayan el yoruluyor, saban tutan el güçleniyor.


 ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/03/ataturkun-turkiye-iktisat-kongresini.html ) Bölge ve tüm Irak en son İŞİD işgalini atlattıktan sonra kalkınma ve toparlanma sürecine girmiş durumda. Gene de ve azlarak da olsa Irak ülkesi mülteci üretiyor. Iraklı mülteciler Türkiye'de Türkmen, Avrupa'da Kürt oluyorlar. Türkmenler ise, Kürt bölgesi dahil Irak'ta, çoğunlukla esnaflık ve çiftçilik yaparak varolma savaşına devam ediyor.