rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2025 Cuma

KUZEY SORUNU RUSYA-DURUM SOĞUK SAVAŞTAN KÖTÜ



1917 Ekim devrmini, dünyanın egemen güçlerinin kabusuydu. Sınıfsız bir toplum hayali, egemen sımıfları huzursuz etti, özellikle de Avrupa'da. 1920'li yıllar Avrupa'da sosyalist-komünist isyanlarla geçti. Burjuva sınıfı, sosyalizm-komünizm korkusundan faşizme destek verdi, Nazi işgaline razı oldu. 1945'den sonra bu kabus, Sovyetler Birliği'nin süper güç olması ile katlandı. Sovyetler Birliği, eksen ülke denen doğu Avrupa (Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya (Çekya ve Slovakya), Romanya ve Bulgaristan) ülkelerinin katılması ile büyümekle kalmamış; Elbe nehrinin doğusundaki Alman ve Çek başta olmak üzere bölge sanayisini, Moskova ile Ural dağları arasına taşıyarak sanayileşmiş; komünizm sempatizanları sayesinde nüklüer sırlara vakıf olmuş ve süper güç olmuştu. Bu süper gücün batı sınırı Elbe nehri, yani Hollanda'ya oromobiller bir kaç saat uzaklıktaydı. Panikle NATO kuruldu; bu dev canavara karşı okyanus ötesindeki dev Amerika'nın desteği alınmalı ver birlik olunmalıydı. A.B.D, Avrupa'yı kalkındırmak ve savaş yaralarını sarmak için Marshall yarım planını devreye soktu;  ardından da Avrupa'ya yarım milyon civarında Amerikan askeri vardı. Sovyetler Birliği ve Varşova Paktının asker ve silah sayısı ise bundan kat kat fazlaydı.

1991'de önce Sovyetler Birliği, sonra Çekoslovakya, Yugostlavya dağlınınca Avrupa ve egemen sınıflar bir oh çekti. Rusya uzun süre ekonomik ve sosyal kriz yaşadı. Krizden sonra 1917 devreminin üçüncü ve en kalıcı sonucu ortaya çıktı. Aslında bu 1917'den çok, 1945'in sonucuydu. Rusya artık bir Avrupa ülkesi değildi, bir batı ülkesi değildi. Komünizmi yayma amacıylar, batıya, beyaz adama muhalif kim varsa desteklemişti. Amerika başta olmak üzere tüm sömürgeci ülkelere ve onların kompradorlarına düşman olmuştu. Bu aşamadan Çarlık Rusya'sı gibi, doğuyu bölüşen işgalci, batılı güçlerden biri olamadı; böyle olamayacağını Afganistan'da yenilerek görmüştü. Putin'in iktidarı, yükselen petrol, doğalgaz ve diğer hammadde fiyatları ile kendine geldiğinde yeni bir yol çizdi. Bu bunalım sürecinde NATO, Varşova paktı, Comecon gibi kurumlar yıkılmış, Sovyetler birliği dağılmış, pek çok eski Sovyet ülkesinde Rusya aleyhtarı rejimler, turunculu-pembeli devrimlerce  iktidardan uzaklaştırılmıştı. Denize kıyısı olmayan, patates ve turba denen kömürümsü yakıt harici bir zenginliği olmayan Beyaz Rusya haricinde diğet tüm eski Sovyet ülkeleri, Rusya'dan fazlasıyla uzaklaşmıştı. Diğer yandan Afrika ve üçüncü dünya ülkelerini Rusya'ya yaklaştıran sömürü düzeni halen yerinde duruyordu. Sanayileşen Çin ve Hindistan'ın petrole ihtiyacı vardı, artık Amerikan, 1986'da yaptığı gibi Suudi petrolünü piyasaya sürüp, petrol fiyatlarını düşüremezdi. Doğal fiyatlarını, hiç düşüremezdi. Rusya, Soveytler Birliği gibi açıktan sadece komünist yada sosyalistlere görüşmek, diğer siyasi unsurlarla gizlice görüşmek zorunda da değildi. Yapması gereken, silkinip, kendine gelmekti. Halen devasa bir yüz ölçümü, tahıl, bakliyat ve yumrulu bitkiler üretimi, petrol ve doğalgaz başta olmak üzere madenleri, silah başta olmak üzere sanayisi vardı. A.B.D başta olmak üzere düşmanlarıyla daha makul düzeyde anlaşabilirdi.

Sonuçta Rusya, tekrar emperyal hayallerle ortaya çıktı. Binlece yıl kendi kabuğunda yaşamaktan sıkılıp, emperyal hayaller kuran Çin ve Çin'in gelecekteki en büyük rakibi olan Hindistan gibi mütefikler edinerek, tekrar harekete geçti. Gürcistan'Abhazya ve Güney Osetya'yı alarak, orada fiili kukla rejimlerini kurdu. Suriye'de iç savaşın ve Esat rejiminin en az on sene daha sürmesine sebep oldu. Almak istediklerinin önemli bir kısmını aldıktan sonra da çekildi. Ukrayna'dan epey bir toprak işgal etti ve savaş halen sürüyor.Karşımıza tekrar bir Rus canavarı çıktı.

Genelde tarihte imparatorlukların bir genişleme ve bir çöküş dönemi olur. Rusya bu açıdan Doğu Roma-Bizans imparatorluğuna benziyor. Bu imparatorluk, üç genişleme ve üç gerileme çağı yaşadı. Justinyanus döneminde İtalya, Kuzey Afrika'nın geri kalanı, İspanya'nın Endülüs bölgesi ve Akdeniz'in büyük adalarını alarak genişledi; Arap istilalarıyla genişledi; Arap istilasını durdurarak genişledi, 1071 Malazgirt savaşından sonra geriledi; Haçlı seferleri ile genişledi, sonrasına gene geriledi; sonuçta 1453'e kadar bin yıldan uzun süre ayakta kaldı. Rus imparatorluğu ise, kuruluşu ile genişlerken, Moğol istilası ile geriledi, çar Korkunç İvan'la beraber tekrar genişledi; Korkunç İvan'ın ölümü ile bir süre geriledi, Romanovlarla genişledi; 1904-5 Rus-Japon savaşı, birinci dünya savaşı ve Ekim Devrimi sonrası, Polonya ve Finlandiya'nın kaybıyla geriledi; 1945 'de Nazileri yenerek genişledi; 1990-91, Sovyetler Birliğinin gerilemesi ile geriledi, şimdi Putin'le beraber tekrar genişleme hevesinde.

Bu heves nedense en fazla İskandinavları korkutuyor gibi. Soğuk savaş yılları boyunca, Nato'ya katılmayan İsveç ve Finlandiya, Nato'ya katılmaya karar verdi. Minicik Danimarka, kadınlara zorunlu askerliği tartışmaya başladı. Ordusu olmayan tek Nato ülkesi İzlanda, ordu kurmaya karar verdi. Acaba  Rusya, tarih derslerinde öğrendiğimiz sıcak denizlere inmekten vazgeçip, Atlas Okyanusuna açılmaya mı karar verdi?

10 Kasım 2025 Pazartesi

TOPLUM SÖZLEŞMESİ-FETİHÇİDE BİRLEŞMEK, GÜCE BOYUN EĞMEK





Toplum sözleşmesi her zaman uyumla olmaz, bazen de dayatılır.  Güçlü bir lider, diğer kabileleri, beylikleri itaat altına alır. Çin'in kuruluşundan başlayarak, ilk çağdan itibaren pek çok devlet böyle kurulmuştur. Çin'de bu gün bile bir çok resmi dil vardır. Çin'i daha sonra Türk-Hun kökenli Tabgaçlar, Moğollar ve Mançular işgal etti ve bu işgalci toplumlar çabucak Çinlileşti. Osmanlı'da benzer bir şekilde, Osmanoğulları beyliğinin, diğer beylikleri itaat altına alması ile imparatorluk oldu. Osmanlı'nın beylikleri birleştirmesi, Yavuz Sultan Selim dönemine kadar sürdü. Sonraki dönemde de pek çok derebeyi, kısmen yarı bağımsız yaşadı. Osmanlı'nın gücü biraz düştüğünde, Anadolu isyanlarla çalkalandı. Osmanlılar üzerlinde uzlaşılmış bir beylik değildi ama güçleri ile iktidar oldular.

Üzerinde anlaşılan çoğu ismin, diğerlerine hakim olacak kadar güçlü olması şarttır. Güçlü değilseniz, insanların sizin isminiz üzerinde uzlaşması zor olur. İstenmeyen biriyse yada birileriyse,  sonsuza kadar güç kullanamaz. İngilizlerin deyimiyler, kılıçla fethedebilirsin ama kılıçların üstüne oturamazsın. Osmanlı Balkanları ve Anadolu'yu fetihçi olarak birleşti. Anadoluda beyliklerin, Balkanlarda despot denen derebeylerin kavgalarından bıktığı için Osmanlı'ya boyun eğmişti. Fakat bu seferde Osmanlı'nın valileri, derebeyleri ortalığı karıştırdı.

Bazı durumda fetihçi, yabancı da olsa, birleştirmesi kalıcı olur. Efsaneye göre Viking savaşçıları, Doğu Avrupa'daki Slav kabilelerini bir araya getirip, Rusların ilk hanedanlığı olan Runik hanedanlığını kurdu. Runik hanedanlığının son çarı Korkunç İvan, son oğlunu öldürüp, delirerek ölünce, Rus soyluları, manastırda yaşayan, babası hapiste 17 yaşında bir gencin adında uzlaşıp, Romanov hanedanlığını kurdu. 19. yüzyıl başlarında Shaka Zulu adında bir kabile lideri, Güney Afrika'da kabileleri bir araya getirdi. İki yüz yıla yakın süren İngiliz ve Irk ayrımı rejimine rağmen Zulu kimliği günümüze kadar geldi.

Fetihçiler, diğerleri tarafından uzlaşılmamış kişilerdir, bu uzlaşıyı sonradan kazanmalıdırlar. Aksi halde daha büyük bir parçalanmaya sebep olabilirler.


15 Kasım 2024 Cuma

FLORANSA VE RUSYA'DAN ÇIKAN İDEOLOJİLER

 


12 . yüzyılda, Kuzey İtalya'da, çizmeye benzettiğimiz yarım adanın, Avrupa ile birleştiği bölgeye yakın Floransa diye küçük bir şehir devleti vardı. Önce cumhuriyet, sonra dükalık, sonra krallık olan, bu küçük devletin siyasi tarihi yazımızın çok fazla konusunu oluşturmuyor. Bu küçük devletin, günümüz dünyasını şekillendirmede etkisi, üç kıtaya yayılmış Osmanlı devletinden daha fazladır. Sanat, felsefe ve bilimde, tarazinin bir kefesine üç kıtaya yayılmış Osmanlı devletini, diğerine de en geniş hali olan Toskana grandüklüğünde bile, Osmanlı'nın bir vilayeti kadar küçük olan Floransa'yı koysanız; Floransa ağır basar.  Osmanlı'nın altı yüz yıllık tarihinde bir tane bile kayda değer fizik, kimya, matematik yada tıp alanında önemli bir eseri yoktur. Felsefede sadece tasavvuf denen ve havanda su döven şeyle ilgilenmiş, bir ara Kadızadeler diktası zamanında onu da haram ilan etmiştir. Osmanlı sanatı, her alanda (sadece resim-heykel-mimari değil, İlahi Komedya ile başlayarak edebiyat, müzik ve tiyatroda da) Rönesansın başlangıcı olmuştur. Osmanlı sanatı, kendi halkı arasında bile çok fazla bilinmez. Divan şiiri yada minyatür sanatı, daha çok akademisyenleri ilgilendirir. Avrupalılar, Floransa'ya ikinci Akropolis (Atina) derler. Rönesans'ın doğduğu ve her şeyin yeniden başladığı şehirdir.

İşte bu şehir, günümüzün ekonomik (ve siyasi) sistemi olan Kapitalizm'in başladığı şehirdir. Aslında Floransalılar, Feodalite yerine Kapitalizmi  koymak gibi bir amaç gütmemişlerdir. Yaptıkları sadece bazı tüccar ve bankerlere soyluluk ünvanı vermekti. Çünkü yüz ölçümü küçük Floransa şehrine gerekli zenginliği ticaret, özellikle ilk kuruldukları yıllarda uzmanı oldukları yün ticaretini teşvik için yapmışlardı. Şehrin nüfusu fazla,  toprağı azdı. Sonra bu tüccar soylular, toprak sahiplerinin yerini aldı. Toprak sahibi olmayan bu yeni nesil aristokratlara burjuvazi, yani şehir soylusu dendi. Burj kelimesi, Türkçedeki burç kelimesinin İtalyanca telafffuz edilmiş halidir. Burçların, yani şehrin içinde yaşayan soylular demektir. Toprak yerine sermayesi, yani kapitali olanın soylu olduğu bu sisteme de Kapitalizm, denildi. Bu sistem Floransa'dan çıktı, önce kuzey İtalya şehirlerine, sonra tüm dünyaya yayıldı.

 Ticaret her zaman önemliydi ve korunurdu ama esas üretin kaynağı topraktı. Tüccarlar korunmakla beraber, macecı göründüklerinden,  çoğu kez maceracı olarak görülürlerdi. Özellikle önce Roma imparatorluğunun iç kargaşalarla zayıflaması, sonra Batı Roma İmparatorluğunun yıkılması ile ticaret zayıflamış, tüccarlık gözden düşmüş, daha ziyade Yahudilerin mesleği haline gelmişti. O kadar ki Karolenj imparatorluunda Yahudi kelimesi, aynı zamanda tüccar demekti. (Günümüz Türkçesindeki Manav kelimesi gibi düşünün. Bir de eskiden şehirler arası posta taşıma işlerini genelde Tatarlar yaptığı için, bu işi yapan herkese Tatar denilirmiş.) Haçlı seferleri ile bazı İtalyanlar, Müslümanlarla savaşmak yerine, ticaret yapmayı tercih edipte, Akdeniz ticareti canlanınca, tüccarlar tekrar itibar kazanmaya başlıyorlar. Toprağı olmayan kuzey İtalya'da da ana üretim alanı oluyor.

Soyluluk ünvanı orta çağlarda, hele de Avrupa'da önemliydi. Soyluluk ünvanınız yoksa, siyaset yapamazdınız. O ülkenin krallık yada cumhuriyet olması, çok önemli değildi. Orta çağ cumhuriyetlerinde (Novgorod, Floransa, Pisa, Venedik vesaire) aristokrat olmayanlar, vatandaş sayılmazdı.  Max Weber'in tezi bu açıdan bence komiktir. Kapitalizm, daha Protestanlık yada onun öncülü olan görüşlerin izi bile yokken Kapitalizm vardı. Daha 13. yy'da bile Kuzey İtalya'da sadece Floransa değil, diğer şehir devletlerinde (Bologna, Milano, Cenova, Venedik vesaire) ya büyük tüccarlar bir şekilde soylu olmaya yada soylular ticarete atılmış bulunuyordu. Marks'ın düşündüğü gibi aniden bir devrimle insanlık yada Avrupa, Aristokrasi'den Kapitalizme geçmedi. 1789 Fransız ihtilali sırasında pek az Aristokrat, baronu olduğu toprakları yönetiyordu. Pek çoğu şatolarını terk etmiş, Paris'te, eğer kralla arası yakınsa meşhur Lourve sarayında, diğerleri de Paris'in Sait Germain mahallesindeki villalarında yaşıyordu. Katolik kilisesi ise hem 1648 Vestfalya antlaşması ile eski gücünü kaybetmişti, hem de kilise ile devletin  ayrılması 1905'i bulmuştu. Pek çok Aristokrat, burjuva olmuştur. Bunun izini edebiyatta da görebiliriz. Balzac'ın romanları, yo olan Aristokrasiye ağıt gibidir. Soylu sınıfı övemeye çalışır ama bu sınıfın üyeleri, operalara, balelere gitmek, arkadaşlarının kadınlarına-kocalarına aşık olup,  maceralara atılmaktan başka bir iş yapmazlar.  Oysa Fransız burjuvası, Haiti ve bazı Antil adalarından başlayarak, Fransız sömürge imparatorluğu kurmuşlar, Fransa'yı sanayileştirmişlerdir. Thomas Mann'ın eserlerinde de Alman burjuvazisinin, kişilik olarak halen Aristokrat havasında olduğunu görürüz. Özellikle Thoma Mann'ın Buddenbrook ailesinde bir Aristokrat ruhlu burjuva ailesinin çöküşünü anlatır. (Tutunamayanlar'ı sıkıcı bulanlara, bu romanı tavsiye ederim. Uzun uzun bakışmalı Türk dizilerine benziyor) Yaşar Kemal'in Akçsaz'ın Ağaları üç romanlık serisinde, belki de bin yıldır savaşan iki yörük ailesinin, son beylerinin kavgası anlatıır. Bir beş yüz sayfa boyunca savaşan yörük beylerinin sağ kalan oğulları, tarlaları satıp, fabrika kurarlar. (Yaşar Kemal denilince akla İnce Memet gelse de, bence en iyi romanı Akçasaz'ın Ağaları'dır.

Kapitalizm ve onun çocuğu olan faşizm, her ülkede ve hatta her şehir ve köyde, kendi tarzında ilerledi. Faşizm başka bir konu, onu yazmıştım daha önce bu blogda, belki bir daha yazarım. Kapitalizm ise hiç Floransa yada Bologna ile anılmadı. Sonuçta bunlar küçücük şehirlerdi. Fransız ihtilali gibi bir kaç istisna olay haricinde pek çok toplumda yavaş yavaş Feodalitenin yerini aldı yada feodal  derebeyleri kapitalistleşti. Az önce de dediğim gibi 1789'da bile Fransız toplumu fazlası ile kapitalist ve sanayileşmişti. Jean-Jacques Rousseau, Yalnız Gezenin Düşleri adlı anı kitabında, Fransız ihtilalinden çok önce (zaten kendisi 1778'de ölmüş) yazdığı anılarında, bir gün ormanda kayboluşunu anlatır. Ormanda garip sesler duyar ve bunların keşfedilmemiş ilkel kabileler olduğunu düşleyip, seslerin olduğu yere doğru gidişini anlatır. Gittiği yerde bulduğu şey, bir çorap imalathanesidir ve o seslerde çorap makinelerinin sesidir. Kapitalizm ile ilgili olarak A.B.D yada İngiltere'nin adı çok geçer ama Floransa'nın adı pek anılmaz. Bu şehir daha çok Rönesand ve Hümanizm ile anılır. Oysa Floransa kapitalizmi de pek masum değildir. Medici ailesinden üç Papa (Emrah Sefa Gürkan'a göre dört) ve iki de Fransa kraliçesi çıkmış, kraliçe Chatherine de' Medici, Sait Barthelemy katliamında yani 23 Ağustos 1572'i 24  Ağustos 1572'de bağladığı gece, putperest Roma'nın, İmparator Konstantin'den öldürdüğünden daha fazla Hristiyanı (Hugonot denen Fransız Protestanları) öldürdüğü katliamı organize etmiştir.  Medici ailesinden gelme Papalar da, öyle masum kişiler değildi. Ülkelerin ve dünyanın kapitalist olması, çoğu kez fark etmeden oldu. Bu konuyu daha iyi anlaşılması için 1963 yılı yapımı Leopar filmini tavsiye edeceğim.  Film, Sicilya gibi feodaliteden kapitalizme geç geçmiş bir bölgede,  bir derebeyinin, burjuva olma çabasını anlatıyor.

Sosyalizm ise, 1917'de birdenbire dünyanın en büyük üçüncü devletinde iktidara geldi. O zamanlar İngiliz sömürge imparatorluğu, Dünya'nın üçte birinden fazlasına egemendi.  İkinci de Fransız sömürge imparatorluğuydu. İkinci Dünya Savaşından sonra bu sömürge imparatorlukları sömürgelerini, bir kaç istisna ve bir sürü ada haricinde kaybetti ve orta boy Avrupa devletlerine döndü. Rusya ise, bu gün bile Dünya'nın açık ara en büyük yüz ölçümlü devleti. Sovyetler Birliği ile Rusya arasında, A.B.D.'nin yarısı kadar yüz ölçümü kadar fark vardır. 1914'de yani 1. Dünya savaşı sırasındaki geri çekilmesi hariç yüz ölçümü, 1989'daki Sovyetler Birliğinden daha büyüktü. Türkiye'in Kars-Ardahan bölgesi, Finlandiya ve bugünkü Polonya topraklarının bir kısmı da bu devlete dahildi. Bu dev devlet, sevgiyle, saygıyla, çiçekle, böcekle kurulmamıştı elbet. Sonuçta çok laf yalansız, ço mal haramsız olmadığı gibi, çok toprakta kansız olmazdı, olamazdı. Bu devasa topraklar işgal edilirken yada elde tutuurken nice nşce savaşlar, isyanlar, katliamlar olmuştu. Sonuçta Rusların düşmanı çoktu.

Rusya bu devrimle beraber,  hem Dünya'dan, hem de beyaz adamlıktan koptu. Artık Rusya, Osmanlı, Türkler, Sibirya halkları, Çinliler yada diğer Asyalı milletlere karşı, Hristiyan Avrupalıların müttefiği değildi. Zaten Sosyalizm, özü gereği  Ateist'ti ve din, halkların afyonudur demişti Karl Marks. Dünyanın tüm ekonomisini değiştirmek, yeni bir din sahibi olmaktan daha tehlikeliydi. Rusya, topluca Müslüman yada Budist olsa, tarih o kadar değişmezdi. Gerçi 1917 yılında Müslüman ülkeler ya İngiliz-Fransız sömürgesiydi, ya da Osmanlı'ya karşı savaşta, İngiliz müttefiğiydi. 1989'da Sovyetler Birliği dağılınca,  tekrar Hristiyan oldu belki ama bir da Avrupa'nın, daha doğrusu beyaz adamın müttefiği olmayı bıraktı. Gene Komünist dönemde olduğu gibi Afrika'nın, Çin ve Asya'nın, Latin Amerika'nın müttefiği oldu. Tatar-Moğol kökenlerine geri döndü. Çarlık zamanında kendisini Doğu Roma (Bizans)'ın devamı olarak görürdü, resmi olarak. Oysa Bizans'ın mirasçısı Osmanlı'ydı. Alman tarihçi Gibbon, Osmanlı, Bizans'ta saltanat sülalsi değişimidir, der. Rusya ise Moğol impartorluğunda sülale değişimiydi,  1917'de özüne döndü. Rusya'da, soylular ile halk arasındaki ayrım bile antik Hun-Türk kavimlerinin, Akbudun, Karabudun ayırımına benziyordu.  Ruslar,  tıpkı Hunlar gibi atlı ve kalabalık birliklerlei hızlı ve güçlü baskınlar ile düşmanı yıkıyorlardı. Rusların meşhur yanık toprak sıtratejisi bile, Hunlardan kalmaydı. Çinliler, Hun-Moğol veya diğer kuzey kavimlerini kovalamak istediklerinde, Gobi çölünden başlayarak, kuzeye gittikçe soğuyan ve yüksekeşen coğrafya ile mücadele edemeyeceklerini anladıklarından, böyle maceralara girmediler. Avrupa'da İsveç Kralı Demirbaş Şarl (XII Karl), Napolyon ve Hitler, bu hatayı yaptı ve Rus bozkırlarında imparatorluklarını kaybetti. 1917'den sonra Rusya, Avrupa müttefiklerini kaybedince, Sosyalizm ve sempatizanlarının yardımı ile bir dünya imparatorluğu olmaya karar verdi. 

Eşyanın tabiatı gibi devletlerin de tabiatı vardır. Adığımız her eşya, kişiliğimizi değiştirir, şekillendirir. Lenin bile, kuşübede farklı, sarayda farklı düşünürüz, demiştir. Kendisi Emparyalizm adı taşıyan ve Emperyalizmi eleştiren bir kitap yazmış olduğu halde,  Rusya'nın başına geçince, kendisi de bir emperyalist oldu. Halkların Kendi Kaderini diye bir kitap da yazmıştı ama Polonya'nın, Finladniya'nın ve Baltık Ülkelerinin ( Estonya, Letonya ve Litvanya) bağımsızlığını kabul etmedi. Zamana Karşı Toprak diye anlatmıştı bu durumu. Çünkü iç savaş devam ediyordu. 1918 Kasımında, yani devrimin birinci yıl dönümünde, ülkenin dörtte üçünden fazlası Beyazların yani karşı devrimcilerin elindeydi. Beyaz orduyu Kazan şehri yakınlarında yenen Kızıl Ordu'nun başında ise, Lev Troçki vardı. Troçki, Şubat devrimi sırasında Menşevikti. Menşevikler, Lenin'in kurduğu Rus Sosyal Demokrat partisinin, Lenin'e muhalif kanadıydı. Ayrışma kesinleşince Lenin,  kendi hizibine, Rus Komünist Partisi adını vermişti.

1917'de Rus çarlığı, Osmanlı'dan bir gömlek üstündü ve Osmanlı'nın duraklama sonu, gerileme başlangıcına benzer bir durumdaydı. Devlet ve ordu yapısı olarak, Osmanlı'dan üstündü. Sinop deniz savaşında, Osmanlı donanması halen granit yada kalker taşından yapılma top gülleleri kullanırken; Rus donanması düştüğü yerde patlayan modern top mermileri kullanıyordu. İstanbul'a 22 Ekim 1868 tarihinde getirilen ilk otomobil, halk tarafından şeytan icadı diye denize atılırken Rusya; Büyük Petro'dan (Türklerce deli denilse de bu yiğidin iyisine deli denmesindendir) itibarek teknolojinin, özelikle de askeri teknolojinin takipçisi, hatta üreticisi olmuştu.  Bu konuda Osmanlı'dan iyiydi ama asla bir Almanya, İtalya falan değildi. Ekonomi halen tarıma dayalıydı ve halkın büyük çoğunluğu köylüydü. Rusya'nın Osmanlı'dan üstün olduğu diğer bir konu da bürokrasiydi. Subayların tamamına yakını harp akademili, harbiyeiydi ve askeri bürokrasi başta olmak üzere bürokrasi aristokrasiye dayansa da, Osmanlıdan daha fazla liyakata değer veriyordu. 

Siyasi açıdan ise Osmanlı'dan gerideydi. Halen orta çağın ik dönemlerindeki Feodalitede kalmışlardı. 1861'e kadar Rus köylüsü derf yani toprağa bağlı köleydi ve Rus soyluları toprala veraber köylüleri; hatta sadece köylüleri alıp-satabiliyordu. Bu tarih, Amerika'da kölelik sebepli iç savaşın başladığı yıldır. Amerika'daki siyahların 1861 yada iç savaşın bittiği 1865'deki toplumsal konumu, aynı tarihteki Aristokrat olmayan Ruslardan bir gömlek daha kötüydü. Ruslar da halen toprak sahiplerinin kölesiydi. Sonrasında köylü Rusların yaşam şartları ve toplumsal konumları da Amerika'daki siyahilerden farklı değildi. Dostoviyetski'nin meşhur Suç Ve Ceza  romanında, Raskolnikov, neden hukuk okuduğunu belli etmez yada söylemez? Günmüz Türkiye'sinde tıp yada hukuk okuyanlar, ilk beş  dakika içinde illa bir bahane ile söyler.  Zira hukuk yada tıp, alt sınıftan bir birey de olsanız, üst sınıfa çıkmanızın yüksek olduğunuzu gösterir. Oysa 191yy Rusya'sında Mujik (Rus edebiyatında Aristokrat olmayan Rus), Hukuk okusa bile, kasaba avukatı veya savcısı olur. Öyle yargıtaya, danıştaya (yada o dönem Rusya'sında eş değiri yargı makamı neyse) falan seçilemiyordunuz. Tıp okursanız da anca kasaba-köy doktoru oluyordunuz. Amerika'da da Siyahiler, Jim Crow yasaları sebebi ile 1865'den sonra da, hatta günmüzde de bu durum çok farklı değildir, alt sınıf olmaya devam ediyorlardı. 1917'de Rusya'da oanlar, 1804'de Haiti'de olanlar benzemekteydi. Haiti'den farklı olarak, burada köleler, deryeti  renkleri ile kendilerini belli etmiyorlardı, efendileri ile aynı ırktandı.

Rus imparatorluğu 1917'de gerileme dönemindeydi. Daha 1867 yılında Alaska gibi büyük bir alanı Amerika'ya satmıştı. Asıl sarsıcı olan 1904-5 Rus-Japon savaşı yenilgisiydi. Bu yenilgi ile kaybettiği toprak ve itibar bir yana, artık Pasifik okyanusunda bir deniz gücü değildi. Çok fazla asker ve gemi kaybetmişti. Osmanlı ile yapılan meşhur 93 Harbi (1877-78 savaşı) bariz bir Rus zaferi ile bitse de, savaşın maliyeti Rus ekonomisini çökertmiş, alt sınıflar onlarca yıldır yoksuldu. Gene de yüz yıllardır ülkeye egemen olan Feodallerin ülkeden sökülüp, atılması kolay olmadı. Uzun süren iç savaş sonrasında ülke yetişmiş insan gücünün çoğunu kaybetti. Milyonlarca Rus, ülkeyi terk etmiş, Dünya'nın dört bir yanına dağılmıştı. Eğitime ulaşabilenler varlıkı, yani aristokrat kişilerdi.  İç savaş ülkeyi yımış, zaten sallantıda olan devlet teşkilatı tamamen dağılmıştı. Kurmak da sayısları on  altı bin küsur olan ve devrimle elli beş bin kadar bir sayıya ulaşan Bolşeviklere kalmıştı. Bolşevikler, öyle yada böyle bunu başardı.

Rusya, yapı olarak emperyalist, yani yayılmacıyıdı, Bolşevikler gibi radikal ve küçük bir grubun eline geçmesi de onu değiştirmedi. Devlet, Bolşevikleri değiştirdi. Bence Troçki'nin, Lenin'in ikinci adamı olduğu halde, Lenin'in ölümünden sonra iktidarı kaybetmesini, görüş farklılıkları yada Şubat devriminden sonra katılmış olmasına değil, Yahudi olmasına bağlarım. Rusya, antisemitizmin yaygındı. Hitler'in soykırımını herkes bilir ama Rus iç savaşında da bir milyon kadar Yahudi olduğunu pek az kimse bilir. Hatta Beyaz Rus generalerinden biri, Rus iç savaşından sonra, bir Yahudi tarafından öldürülmüş, o Yahudi de mağdurluğu bahanesi ile serbest bırakılmıştı. Bu olay, Talat Paşa'nın katili olan Ermeni'nin de serbest bırakılmasına bahane olmuştu. Kızıllar, Beyazlar gibi Yahudi katletmedi ama genel anlamda Yahudilerin siyasette ve toplumda etkin olamadığı ve her fırsatta kaçmaya-göç etmeye çalıştığı bir ülke oldu (Özellikle Stalin zamanında). 

Ekim devrimi, çöken Rus imparatorluğuna, ikinci genişleme dönemini başlattı. Bu dönem 1989'a kadar sürdü.  Rusya o kadar büyüktü ki, Sosylaizmi de yuttu. Çin yada başka bir bölgedeki sosyalizm de, Rusya ile kıyaslandığı gibi, diğer ülkelerdeki Sosyalist devrimler yada devrim teşebbüsleri , Rus emperyalizminin bir parçası olarak görüldü. 1945'den sonra Sosyalist olan doğu Avrupa ülkeleri (Polonya, Doğu Almanya, Çekya, Slovakya (Çekoslovakya), Macaristan, Romanya ve Bulgaristan) için Rus işgali demekti. Arnavutluk yada  Yugostlavya'da ise Rus etkisi açıktı ve Sovyetler birliği yıkılınca, buradaki rejimler de yıkıldı. Araplar ve Afrikalılar için Sosyalizm, bazı zenginlerin mallarına el koymak ve Ruslardan yardım almaktan ibaretti.

1989-90'dan sonra neredeyse Dünya'daki tüm sol ideolojiler, Sovyetler birliğinin yıkılması ile sarsıntı geçirdi. Varşova paktı, Sovyetler Birliği, Yugostlavya, Arnavutluk, be varsa yıkıldı, dağıld. Bir tek Küba dayandı. İtalya'nın Komünist kentleri, İskandinavya sosyal demokrasisi bile yıkılıdı ve gücünü kaybetti. Daha neler neler oldu ve her şey Rusya'ya bağlandı.

Oysa en ateşli kaptalistler bile Floransa'nın adını almaz ve Kapitalizm de, özellikle kuruluş yıllaırnda defalarca iflas etti ama hiç kimse de, bu tüccar-esnaf milletine soyluluk ünvanı vermekten vazgeçelim demedi. Aristokratlar, derebeyleri de eyvah, saltanatım bitti demedi yada dediklerinde iş işten geçmişti. Sosyalizm ise, Rus Çarlığı gibi devasa ve güçten düşmeye başlayan bir imparatorlukla ve tüm dünya kapitaslistlerini bir anda üzerine düşman etme talihsizliğini yaşadı.

16 Ağustos 2023 Çarşamba

RUSYA-UKRAYNA SAVAŞI; TESTERE SAVAŞI

 


Olma rende gibi hep sana hep sana, olma keser gibi hep bana, hep bana. Olacaksan testere ol, bir sana, bir bana. Mevlana'nın yazdığı veya yazdığı söylenen bu şiir, dostluğun bir eşitlik olduğunu anlatır. Dostluk kadar düşmanlıkta da benzer ilişkiler vardır. Bazı savaşlar keser gibi kişiden yana yontar, kişiye zarar verir. Aslında her savaş testere gibidir, her iki tarafa da zarar verir. Son Ukrayna savaşı ise, karşılıklı yıpratma savaşı olarak, her iki tarafa da zarar vermekte. Taraflar sadece Rusya ve Ukrayna değil, Rusya; Abd ve batı ülkeleri. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/kuzey-sorunu-olarak-rusya.html) Vragne isyanı ile Rusya daha çok yıprandı diyordum ki bu sefer Afriika'da sömürgeler Fransa'ya karşı ayaklandı. Nijer, Mali ve Burkina Faso gibi Sahel ülkeleri Fransa ve Avrupa için, Rusya'nın Ukrayna için olduğu kadar önemlidir. Bu ülklere sırf  uranyum ve altın madenleri ile vazgeçilmezdir. Amerika'nın keşfinden evvel Mali krallığı, Avrupa ve Akdeniz havzasının altının dörtte birini üretiyordu. İnanmıyorsanız Google amcaya Mansa Musa'yı sorun yada Ruhi Çenet'in videosunu izleyin. Sorun sadece Sahel bölgesindeki madenler değil, aynı zamanda tarım.

Savaş, sadece Ukrayna'yı değil, Ukrayna'nın arkasındaki Avrupa, Nato ve Amerika'yı da yıpratıyor. Her ikisi de sabıkalı ve yaşlı mafya babaları gibiler. Yıllar önce öğrendiğim bir söz vardı, ilk nerede duyduğumu hatırlamıyprum, küçük devletler fahişelere, büyük devletler mafya babalarına benzer demişti. Şimdi hem batı, hem de Rusya, kendi mekanlarında istenmiyor. Beyaz adam (Avrupa ve A.B.D) Afrika'da, Rusya'da doğu Avrupa, Kafkasyya vee orta Asya'da istenmiyor.  Her ikisi de mekanlarında halen güçlü ve onları oradan kovmak çok zor. Oradalrda uzun yıllar kalmışlar ve halen kalmaktalar. Oralarda yerleşik Fransızlar -Ruslar var ve bu ülkelerin halen devasa iktisadi-askeri gücü var. Ben, Varleg isyanından sonra, Rusya bunu batının  yanına bırakmaz demiştim, dediğim gibi Afrika'dan darbeyi indirdi. Darbeler sırasında bazı darbe destekçileri, Türk bayrağı açmış. Afrika'da Türk şirketi çok. Hatırlarsanız Zeliha Taşkesenlioğlu'nun da Afrika'da bakır madeni var. Ben Fransızlar bunun intikamını alır diyordum ki, imam Halik Konakçı, keşke Hatay, Fransızlarda kalsadı diyerek, içinden gelenleri açmaya karar verdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/meger-bunlar-kurtulus-savasina-da.html) Fransa'nın cevabı bunla sınırlı olmayacaktı. Keşke Kurtuluş savaşında teslim olsaydınız da diyebilirler.

Afrika'da olanların tüm kıtaya yayılma ve hatta Güney Afrika Cumhuriyetin'de beş yüz yıldır yerleşik Afrikaner beyazları yurdundan atma ihtimali var.  Afrika kurdunun dişine kan değdi bir kere. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/02/amerikan-kurdunun-disine-kan-degdi.html) Bu gidişat sadece yavaşlayabilir, durdurulamaz. Yalnız bu Fransız düşmanı yada Rus düşmanı yeni darbeciler-ihtilalciler iyidir demek anlamına da gelmez. Osmanlı'da yıkılınca, ardında kargaşlıklar, iç savaşlar  ve diktatörlükler bıraktı. İmparatorluklar güçlüyken sınırlar silikleşmiş, halklar sınırlar içinde oradan oraya gitmiştir. Şimdi de yeni ulusal sınırlar icat edilmiştir. Afrika'da olanlarsa, birebir olmamakla beraber, benzerdir. Sömürgecilerin sınırları,  Afrika halklarının-milletlerinin doğal sınırları değildi. Buna rağmen eski Fransa sömürgesi Senegal ile, eski İngiliz sömürgesi Gambia birleşemedi, ekonomik ittifak bile kuramadı. Şimdi Fransa'nın batı Afrika da kurduğu ekonomik birlik  (CFA Frankı birliği) ise çatırdıyor.

Peki Rusya? Arka bahçesi Kafkaslar ve Orta Asya'da ne kadar güvenli? Güvenli derken, Rusya için ne kadar güvenli? Yeni yabancı (Çin, Türk, Hint vesair) şirketler, oradaki Rus şirketlerini ne zaman kovmaya cüret edebilir? Rusya ne kadar zayıfladığına bu olacaktır? Ukrayna savaşı, Rusya'nın ülkeleri öyle ha deyince, ham diye yutamayacağını göstermiştir. 1990'da Bakü'de olduğu gibi bir katliam yapmak Ruslar için daha zor olacaktır. O zamanlar ordusu olmayan bir Azerbaycan vardı, şimdi Ermenileri yenmiş bir Azerbaycan var. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/02/ermeni-azeri-savasi-ve-israil.html) Rusya, Azerbaycan'dan, Gürcistan'da Abhazya ve Güney Osetya'yı kopardığı gibi, Azerbaycan'ın kuzeyinden toprak koparma tehdidinde bulunabilir. Yani Azerbaycan ordusu, Rus ordusuna karşı da bir savunma doktirini kurmalı (Muhtemelen şimdiye kadar kurmuştur.)

Bu testere savaşlarında kazanan Çin oluyor, yeni yükselen güç. Onun tek eksiği, tıpkı Rusya gibi, bir sinemasının olmaması, propaganda gücünün eksk olmadı. Gene de güç, güçtür. El Kaide bile Uygurlara yapılanlara sessiz kaldı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/08/turk-fasizminin-zulmunde-uygur-turkleri.html) Bu testerenin ne kadar kesim yapacağı ve kimlerden ne kadar keseceğini zaman gösterecek.

11 Nisan 2022 Pazartesi

KUZEY SORUNU OLARAK RUSYA

 


Yıllar evvel, 1994 yılında Isparta'da üniversitede okuduğum yıllarda Üniversitelerde YÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) dersleri denen dersler vardı, halen de var mı, bilmiyorum. Bunlar, dilekçe yazmamız için Türk Dili dersi, yabancı dil öğrenmemiz için haftada dört saatlik, yasak savma şeklinde İngilizce ve İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi. 

Bu İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersine de, o zamanlar Süleyman Demirel Üniversitesinin, Fen Edebiyat Fakültesi dekanlığı yapan, öldüğünü google'da adını arayarak öğrendiğim, Profesör Bayram Kodaman giriyordu, daha doğrusu ilk dönem o girdi. O zamanlar Süleyman Demirel Üniversitesinde toplam yirmi profesör yoktu. Bizim sosyoloji bölümünde sadece bir öğretim üyesi vardı, o da, o zamanlar yardımcı doçent olan Metin Özkul'du. Biz son sınıftayken doçent oldu.

Kendisi Kurtuluş savaşını ve Atatürk devrimlerini anlatmak yerine, kendi kendine tuhaf şeyler anlatıyordu. Liberalizm nedir, sosyalizm nedir, iç-dış düşmanlar falan.  Anlattıklarından biri de Doğu Sorunuydu (Şark Meselesi). Ona göre Doğu Sorunu, tamamen Türk düşmanı ve halen devam eden bir sorundu ve Osmanlı yıkılınca bitmemişti.

Sonraki yıllarda Papalığın Doğu Roma İmparatorluğu için, Doğu Kilisesi Sorunu yazdığını hatırlıyorum. Yani aslında Doğu sorunu Osmanlı'dan da eski İngiliz tarihçi Gibbon, Osmanlı, Bizans'ta saltanat sülalesi değişimidir, demiştir. Osmanlı müziğini, devşirmeliği, yeniçeriliği, tımarlı sipahiliği ve pek çok kurumu, doğrudan Doğu Roma'dan almış ve Türk halkı bağlama kullanırken Osmanlı sarayı Rumların buzukisini tercih etmiştir. Osmanlı, Doğu Roma ile hemen hemen aynı sınırlara ve hedeflere sahip olmuştur ve tarihi Roma imparatorluğunun mirasını devralmıştır. Avrupalıların Doğu Roma'ya, Kosntantin'den önceki adı olan Bizans adını taktılar. Ne Doğu Roma, ne de Osmanlı, Bizans adını kullanmadı. 

Her ikisi de genişleyen ve gerilediğini kabul etmeyen bir imparatorluk olarak, Avrupa'nın, özellikle Papalığın doğu sorunu oldular. Şimdi de Rusya, eski sınırlarını ve hatta daha fazlasını isteyen bir imparatorluk olarak, dünyanın kuzey sorunu oldu. Önceden Alman ve Osmanlıya karşı güçlü bir müttefik oldukları için mesele olarak görülmemişlerdi. Her ikisi de ortadan kalktığında ise, bir Kuzey meselesinden çok, Komünizm meselesiydi. Komünizm yıkıldı, yıkımdan sonra tekrar toparlandı ve eski imparatorluğunu geri istedi. Aslında Güney Osetya savaşı ile bunun işaret fişeğini vermişti ama Ukrayna savaşı ile bunu açıkça ilan etmiş oldu.

Bence şu anda Rusya, Osmanlı'dan çok, Doğu Roma'ya benziyor. Osmanlı, bazı tarihçilere göre biri 2. Bayezit döneminde olmak üzere 2 duraklama, bir gerileme ve dağılma dönemi yaşadı. Doğu Roma ise 3 ilerle ve 3 gerileme dönemi yaşadı. Justinyanus'un fetihleri ile 1 ilerleme, İslam'ın ortaya çıkışı ile 1. gerileme;  Abbasi ve Bulgar krallıklarının gerilemesi ile Balkanlarda ve Anadolu'da toprak kazandığı 2. ilerleme; 1071 Malazgirt savaşından sonra 2. gerileme; Haçlı seferlerinden sonra toprak kazanması ile 3. ilerleme ve 1176 Miryakefalon savaşından sonra 3. gerileme dönemini yaşadı.

Rus imparatorluğu ile 1. Dünya savaşında Polonya, Finlandiya ve Kars-Ardahan'ı kaybederek 1. gerileme, 1945'de Doğu Avrupa'yı işgal ederek2. ilerleme dönemlerini yaşadı. Rusya'da, Doğu Roma gibi her zaman bilim ve teknolojide öncü oldu. Osmanlı gibi felsefeyle alay etmiyorlardı, başka toplumları hor görmediler. 20. yy'ın başlarında bile Osmanlı şairleri, kuzum neye yarar felsefiyat diye şiirler yazıyordu. Oysa Doğu Roma, son nefesinde döneminin en özel felsefe, özellikle Platon felsefesi uzmanlarını barındırıyordu. Medici ailesi, daha kuşatma hazırlıkları başlarken onları Floransa'ya getirmenin derdine düştü. Kuşatma başlamadan çoğunu kurtarmıştı. Son bir tanesi, şehir düştükten sonraki üç günlük yağma sürecinde, bir yeniçeri tarafından esir edilerek, köle olarak satıldı. Cenovalılar onu geri alıp, Floransa'ya getirdi. Osmanlı, zaten uzun süre matbaayı yasaklamıştı, ciddi anlamda kullanmaya da ancak Meşrutiye ile başladı. İbrahim Müteferrika'nın matbaası uzun yıllar tek matbaa olarak kaldı. Genelde silah teknolojileri ile ilgilendi. Rusya'da en başından itibaren modern düşünceye açık, demokrasi hariç. Rusya'da kölelik bile 1861'de anca kaldırıldı. Yaklaşık 70 milyon Rus'un, 28 milyonu toprağa bağlı köylüydü.

Roma imparatorluğu, Hadrianus'un kararı ile genişleme politikasından, savunma politikasına döndü. Hadriaunus, Mezopotamya'nın, özellikle güneyinin savunulmaz olduğuna karar verip, terk etti. Doğuda Fırat, Kuzeyde Tuna ve Ren nehirleri, Roma'nın doğal sınırları oldu. Britanya adasının kuzeyini bir uçtan, diğerine duvarla örüp, Keltlere  karşı savunmada kaldı.  Doğu Roma ise, 1176 Miryakefalon savaşından sonra savunma pozisyonuna geçti. Bu sayede 1204 Latin istilası sırasında Selçukluları müttefik edindi ve Latinleri kovup, 1453'e kadar hayatta kaldı. Oysa Osmanlı, 1918'de bile hayaller içindeydi. Enver Paşa, Osmanlı'yı batırdıktan sonra Turan'ı kurmaya Orta Asya'ya gitmişti. Rusya'da bu açıdan Osmanlıya benziyor. Osmanlı hep geri almayı düşünüyor, elindekini korumayı değil.

Osmanlı nasıl Roma'nın mirasçısıysa, Rusya'da Moğol İmparatorluğunun mirasçısıdır. Daha Büyük İvan devrinde ilgisini Sibirya-Asya tarafına çevirdi. Cengiz Hanın batı seferine komutanı Subutay'ı yollaması gibi, Rus çarları da hiç Sibirya'ya gitmedi. Son Çar ve ailesi, Uralların batısındaki Yekaterinburg'da katledildi ki, bu bir Romanov üyesinin gittiği en doğu noktaydı. Moğol imparatorluğu da aslında Mete Hanın kurduğu Büyük Hun Devletinin mirasçısıdır. Hunlar ve ardılı devletler (Cücenler, Göktürkler, Uygurlar vs), lise ders kitaplarında yazan Orta Asya'nın dışına pe(Kuzeyde Sibirya, güneyde İran-Afganistan, Taklamakan çölü, batıda Ural dağları, doğu da Mançurya vs),  çıkmadılar. Uralların doğusuna geçen Orta Asya kavimleri de çoğu kez ana vatanları ile bağlarını kopardı. Kuzey Çin ise genelde sadece arada bir yağmalandı. Kuzey Çin'de kurulan Türk kökenli Tabgaç devleti bile güneyi istilaya pek istekli olmadı.

Bütün bunlar 755'de Çin'de çıkan Ann Luşan isyanından sonra değişti. O zamanki dünya nüfusunun altı da birinin ölmesine ve pek çok siyasi değişime sebep olan isyan 769'a kadar sürdü. Bu tarihten sonra kuzey kabileleri Çin'e ve diğer ülkelere saldırmak için yavaş yavaş cesaretlendi. Uygurlar, Çin'in kuzey doğusu olan Sincan bölgesini işgal edip, yerleşti ve Çinliler gibi yerleşik hayata geçip, tarım yaptı. Çünkü artık artan nüfus, hayvancılıkla beslenemiyordu. En sonunda 1206'da Cengiz Han, tüm sınırları aşıp, tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurdu. İmparatorluk, onun ölümünden sonra büyüdü ise de parçalandı.

Ruslarda, Rusya Avrupası'nda kurulan Altın Ordu imparatorluğunun parçalanmasından ve iç savaşlar yaşamasından faydalanarak, 1547'den itibaren kendi imparatorluğunu kurdu.

Benim fikrimce bu imparatorluk da gayet kanlı bir gerileme döneminde. Osmanlının 17. yy'daki haline benzer olarak devasa bir ordusu ve küçülen bir ekonomisi var. Geçenlerde Ukrayna savaşından sonra, zorunlu askerlik yapmak istemeyen bazı Rus gençlerinin Türkiye'ye yerleştiğini okuyunca, yabancı bir yazarın (Ufukların Efendisi Osmanlılar kitabıydı yanılmıyorsam) verdiği, İnebahtı (Lepanto9 yenilgisinden sonra yeni kurulacak donanmaya forsa (kürek mahkumu) olmamak için İran'a kaçan yüz binlerce insanın bilgisi geldi. Bu da bir tekerrür.

Avrupalılar Osmanlı duraklaması için 1571 İnebahtı yenilgisi, Türkler ise 1579 'da Sadrazam Sokullu Mehmet Paşanın öldürülmesi ile başlatır. Gerileme dönemi ise bellidir, 1699 Karlofça Antlaşmasıdır. Bu tarihten sonra kesin yıkılışı olan 1918'e 218 yıl, saltanatın kaldırıldığı 1922'e de 223 yıl vardı. 1913'de küçücük Balkan devletlerine karşı utanç verici bir yenilgi almıştı ama aynı yıl eski başkenti Edirne'yi geri almıştı. 1. Dünya savaşında ölürken  ise, özellikle Çanakkale'de yüz binlerce Müttefik askerini öldürmüş, kendi ölümünden de Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur. Doğu Roma ise, son sur içindeki kalede yüz yıla yakın direndi. Monaco Krallığından az daha büyük bölgeyi fethi için Osmanlı 3 sene hazırlık yaptı. Elinde kalan tek dostu, Karadeniz kıyılarındaki kolonilerini koruma çabasında olan ve Haliç zincirinin karşı kıyısındaki ucunu tutan Cenevizlilerdi. Buna rağmen şehir 56 gün, kendisinin yüz katı büyüklüğündeki orduya direndi. Son imparator, elinde kılıçla dövüşürken, bir yeniçerinin kılıcı ile can verdi. Cesedini çizmesindeki desenden teşhis ettiler ve şanına layık şekilde gömdüler. Son Osmanlı padişahı ise sarayından gizlice çıkıp, bir İngiliz ambulansına, oradan da bir İngiliz gemisine binerek, gizlice ülkesini terk edip, sürgünde öldü.

Bu arada her sene 29 Mayısta kutlanan şey, şehrin fethinden çok, kendisinden yüz kat bir orduya 56 gün direniştir.

Rus imparatorluğunun yıkılışına ise daha çok var. Rakam verip, kahincilik oynamayayım. Bu imparatorluk işinde en akıllıcasını İngilizler yaptı. Küçücük ada devletinin artık imparatorluğu yönetemeyeceğini anlatıp, 35 yıl içinde (1945-1980) tahliye edip, dünya jandarmalığı görevini de Amerikalılara devretti.

Son olarak: Profesör Bayram Kodaman, ilk derste Türklerin ne kadar iyi ve vicdanlı olduğunu falan anlatmıştı. Ben de madem bu kadar vicdanlıyız, Maraş-Çorum katliamları nasıl oldu diye sormuştum. O da beni düpedüz terörist ilan etmişti. Bu da konu dışı.