katliam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
katliam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2025 Cumartesi

TÜRKİYE'DE SAĞCI YÜZSÜZLÜĞÜ



 Kötü olmanın ilk işareti, suçluluk hissetmemektir, ikincisi de çok rahat yalan söylemektir. Üçüncüsü de çabucak taraf-fikir değiştirmek, dün ne yaptığını unutarak, bu gün de sanki kırk yıllık bu yeni görüşün taraftarıymış gibi yapmak. Son zamanaların sözde barış sürecinde (bu olaydan gerçek bir barış çıkarsa, tesadüfler tesadüfüdür),  takındıkları tavır, bunun son örneği değil mi? Bu kişiler, daha demincek kadar kısa bir süre önce tüm solcuları, Millet (veya kendi deyimleriyle Zillet) ittifakını bölücü, terör başını dışarı çıkarmak için uğraşmakla suçlamamış mıydı? Şimdilerde, 2010Yetmez ama referandumuyla demokrasi geleceğini iddia eden aydınımsılar kadar iddialılar ama kamuoyu artık bu dolmayı yemiyor. Sadık seçmenleri bile her an gelebilecek ani bir iktidar atağına karşı tetikte. Sağın, hele de iktidar cenahının ilk yüzsüzlüğü olmadığı gibi, son yüzsüzlüğü de bu olmayacak, belli. Darbeci tarikat olayında da öyle olmadı mı? Yıllarca, makbule denen İran pilavına kaşık sallayanlar, söz konusu şahsın doğum gününü, kutlu doğum haftası diye okullarda kutlatanlar, şimdi nasıl bu tarikata selam bile vermeyenlere kara çalıyor. Bazı kişiler, hatıra olarak, Türkçe Olimpiyatları 10. Yıl 1 lirasını saklıyormuş. O paraların devlet darphanesindede basanlar da onlar, öyle değil mi?

Türkiye'de sağ, ezelinden beri yüzsüzdür. Necip Fazıl Kısakürek, bizzat Adnan Menderes'in emri ile, İstanbul'da illegal bir kumarhanede (bitirimhane) basılmış, gazetelere manşet olmuş, ama müritlerince kabul edilmemiştir. Necip Fazıl'ın şahsi müzesi, reis ve politikacıların her bahane ile Necip Fazıl şiiri okuduğu, okullarda, hele de imam hatiplerde, bol bol tiyatrolarının oynandığı, pek çok derginin yılda bir Necip Fazıl kapağı yaptığı bu çağda, ilgisizlikten kapandı. Buna rağmen her fırsatta yüzsüzce, ilgisiz bıraktıkları Necip Fazıl'ı överler. 1950'den beri ülkeyi yönetirler ama halen her suçu sebebi CHP'dir. 1977-78 kışındaki, TÜSİAD ve Kıbrıs harekatının tahamülü olmayanların yarattığı yapay yokluğu dillerine dolayanlar, merkez sağ iktidarın nice yokluklarını görmezden gelirler. 1946 seçimleri dillerine dolanmıştır ama 1957 seçimlerinde olanları ve 1960'da Demokrat Partinin CHP'nin mallarına el koymasını, CKMP'nin birinci olduğu Kırşehir'i ilçe yapmasını, meclis tahkikat komisyonlarını hatırlamazlar.

Sağcıların bir özelliği de sürekli dedikodu yapmalarıdır. Köy Enstitüleri ile ilgili onlarca dedikodu yapmış ama tek bir adli olay gösterememişlerdir. Kuran kurslarındakş her türlü rezaleti ve Aladağ yangını gibi olayları hiç konuşmazlar. Sağcılara göre solcuların aile düzeni bozuktur. Oysa o gündüz kuşağı (Müge Anlı vesaire) programlarına bakın. Bu programları sosyal medyadan izliyorum. Malum, absürt olaylar, içerik üreticileri için temel malzemedir. Bu programların konularına eskiden üçümncü sayfa haberi denilirdi. Gazetelerin çoğunlukla kağıt olarak tüketildiğ çağlarda, ilk sayfa, manşet yada sürmanşet denen çok önemli haberler ve siyasi gerilim ile ilgili konuları;  ikinci sayfası magazin denen, ünlülerin özel hayatlatını, üçüncü sayfa da polisiye olayları içerirdi. (Zeki Demirkubuz'un 1999 yapımı güzel bir filminin adıdıdr Üçüncü Sayfa. İzlenmesi tavsiye edilir.) TRT, üçüncü sayfa haberlerini dramatize etmez, düz haber olarak verirdi. Özel televizyon kanalları, ilk defa Sıcağı Sıcağına gibi reality shov denen programlar, üçüncü sayfa haberlerini dıramatize etti. Şimdi de gündüz saatlerini dolduruyor. Bu programlara katılanlara bir dikkatli bakın, her şeyleriyle sağcılık, muhafazakarlık akıyor. Şöyle seküler yaşayan bir tip yok. Alevilere, Kürtlere o kadar laf ettiler, Alevi yada Kürt yok, hepsi muhafazakar Anadolu insanı, hatta tarikatçı. Programlara çıkmış bazı tiplerin tarikatlı olduklarına dair yemin ederim ama ispatlayamam durumundayım. Yıllarca muhafazakar bölgelerde çalışa çalışa,  tarikatçı yada bazı tarikatçı aile yada yurtlarda yaşamış tipleri fark ediyorsun. Giyim tarzları, konuşmalkarı, telaffuzları, belli jest ve mimikleri,  yetiştikleri tarikatı belli ediyor. Tarikatçılarsa sürekli seküler kesimi suçluyor.

Ülkemide doğum oranlarındaki düşüşün, iktidarı paniğe sevk etmesinin asıl nedeni , artık muhafazakar kesimde boşanmaların daha çok olması, çocuk sayısının düşük olması.

Suçlamak demişken; muhafakar kesim, Süleymancılık denen oluş üzerinden de solu karalama derdinde ama bu oluşum, ta kuruluşundan beri so düşmanı yetiştirir. İktidara geldiğinden beri reisle arası limonidir, 2019 'dan beri bu limonun ekşiliği artmış oranda. Bu örgütlenme, 2002 seçimlerinde, barajı aşamayacağı kabak gibi belli olan ANAP'ı, son bir umut desteklemiş, partinin mitinglerine otobüs kiralayarak adam taşımıştı. 2005 gibi Esra'yla birlikteyken bana, ANAP iktidarda olsa müsteşar olacağını söylemişti. O zamanki iktidar ve FÖCÖ sempatizanı (tarikatını ilk terk edenlerden oldu) müdürümün de Süleymacılar aleyhine çok ağır konuştuğunu hatırlıyorum. 2013'de o zaman muhalefette olan MHP'yi desteklemişlerdi. O kadar büyük bir örgüt ki, iktidar toptan uğraşmayı şu ana (mayıs 2025) göze alamadı. Üyelerinin seçim tercihlerini pek etkileyemeyen tarikatta, iktidarla güç gösterisine girmedi. Bundan sonra ne olacağını kestiremiyorum.

FÖCÖ'de malum bankanın yöneticileri yada daha nicelerine bir şey olmamışken, bankaya para yatırmış yada havale yatırmış nice kişiler sürüm sürüm süründü yada sürünüyor. Şimdi de tarikatın yurt, kuran kursu ve daha nice kurumunda yöneticilik yapmışlar varken, yimi yıl önceki aşk-meşk hikayemden sonra benim başım derde girerse de şaşırmam.

26 Eylül 2024 Perşembe

Bir Mektubun Tanıklığında 6-7 Eylül Olayları- Berat Alanyalı (Mehmet Gider)

 


Babamı yitirişimizin ardından, onunyaşam boyu titizlikle sakladığı evrakı toparlamak,  üç kızı arasında bana düştü. Üzerinde babamın el yazısıyla 'eski mektuplar' o büyükcek zarfı bulduğumda, içinden böyle bir belge çıkmasını beklemiyordum. 25 Eylül 1955 tarihli mektup, amcam Mehmet Gider tarafından babam Mustafa Gider'e yazılmıştı ve Cumhuriyet tarihimizin en üzücü olaylardan birine tanıklık niteliği taşıyordu.

Amcam 6-7 Eylül olaylarının ertesinde, bir seyahatten döndüğü 8 Eylül 1955 günü Fener semtindeki evine  ulaşmak için İstikla caddesinden geçmiş, o kaosun acı izlerini gözlemlemişti. Abisine ' Bu hadiselerin hiçbirini gazetelerde bulamazsınız' notuyla aktardığı ayrıntılar yazının gücüyle kalıcılık kazanmış, şimdi sivil bir tarih belgesi sayılacakmektubun satırlarında canlanıyordu.

Aktardıkları 8 Eylül-Taksim gözlemlerinden ibaret değil. Mektup, 17 gün sonra kaleme alınmış. Bu sürede amcam, İstanbul'un diğer semtlerinde yaşananları ve olayların tanığı kimi yakınların gözlemlerini de derleyip, mektubuna almış. (Söz gelimi Kumsal sokağı, Yenikapı'da, teyzesinin oturduğu sokaktır.)

1931-1980 yılları arasında yaşayan amcam Mehmet Gider, floresan lambaları doğru akımla yakmayı icat etmiş bir elektirik teknisyeniydi. Tophane Sanat Enstitüsü Elektirik bölümündeki mezuniyetinden sonra bir süre gazetecilik yüksek okuluna devam etmiş. Askerlik nedeniyle yarım bırakmış olsa da, mektuptski ayrıntılı gözlemleri bu okulda edindiği formasyona bağlanabilir..

Sadece olaylarla ilgili kısımda yer verilen mehtup sonunda 'devamı var' notu okunuyor, ancak bir devam mektubu bulamadım. Belki kaybolup gitti, belki devamı sözlü geldi. Elimdeki kadarı, 6-7 Eylül olaylarına ilişkin ayrıntıları ve o gün 24 yaşında olan bir Türk gencinin olaylara bakışını yansıtıyor.

Bu belgenin Dr. Erdoğan Keleşoğlu'nun pozitif yaklaşımıyla bu yayında yer bulmasından memnunşyet duyuyorum.

Ankara işi olmadı. Yaz olduğu için işler durgun. Bu son hadiselerden de işler adam akıllı durdu, bir hayli malzeme parçalandığı için malzeme bulunmuyor,  yeni hadiselerin tesiriyle yiyecek maddeleri de pahallandı.

6 Eylül gecesi biz Uludağ'da idik, vakanın oluşunu gözlerimizle görmedik. Ertesi gün hadiseyi İstanbul'a dönerken araba vapurunda duydum. Ve iyi olmuş dedim, fakat hakikat öyle değilmiş. Vapurdan inince Kadıköy'ün, Üsküdar'ın vaziyetinden işin fecaatini anladım. Üsküdar'dan İstanbul'a araba vapuru ile geçtik, Kabataş'tan eve giderken Taksim'den geçtik. İstiklal cad manzarası bana Mavi Ölüm romanını hatırlattı. Ve hakikatten o romanda anlatılan hadiseler İstanbul'da geçmiş, adeta dev bir adam gelmiş hallacın pamuk attığı aletle İstanbul'u atmış. İstiklal cad, Tünel cad üserinde sağlan altı dükkan saydım. O canım kürkler, naylon çoraplar, buzdolapları, çamaşır makineleri,  dikiş makineleri, İngiliz kumaşları her şey her şey paramparça. O muazzam dükkanlardan kullanılan sadece üç tane duvar kalmış, geriye kalan her şey çöpçüler tarafından bir haftada kaldırıldı. Bizim iş yaptığımız müesseselerden kazara ayakta kalan Papazyan ve Beyazıt'ta ayma. Ayma'nın da kalmasına sebep, yarısının Türk'ün olması. Arşimdis dört duvar, pardon vitrinden eser yok, şu halde yalnız üç duvar kalmış. Üç Mitakides de yerle bir olmuş. En fazla acıdığım Pak Koll. oldu, elde tutulacak hiç bir şey kalmamış, kasayı kırmışlar, paralarını ve bonolarını almışlar. Vitrin camları, kepekleri, içerideki cam, ayna, dolap, vitrin, her şey ama her şey mahvolmuş. Hiç biri kalmamış. Zaten her dükkan aynı vaziyette ya. Hoşuma giden yalnız Pak'ın sırasında ileride Güleryüz oldu, çok nale bir Rum'du, hak etmişti. 

Buraya kadar anlattıklarım ticarethanelerdi, zaten ne kadar anlatsam da manzaranın dehşetini ve fecaatini (fecaat diyorum çünkü ne olduysa bize oldu hakikatten fecaat, sıkıntı ve buhran başladı bile)  gözlerinizin önüne getirmeme imkan yok. (Mavi Ölüm'ü hatırla) Evlere yapılan tecavüzler ise yürekler acısı. İnsan zenginlerin önüne yığılan eşyalara pek acımıyor da, hoş bu yığından  eşya denecek veya  şu parça, şu yığınınmış diyebilecek bir hal kalmamış dağılan yün, pamuk yada kuş tüyünden anlıyor da, bu yorganmış, bu yatakmış diyebiliyor. Fakat fakirlerin eşyalarına bakınca insanın içi sızlzıyor. O kuş uçmaz, kervan geçmez Kumsalı Sokağı'nda bir evin önünde bir nesne gördüm, merak ettim, yakından tetkik edince bunun çamurlar içine atılmış dörtte bir yorgan olduğunu anladım. Bu öyle bir yorgan ki yüzü bir zamanlar Behiye teyze yapardı, nerede bir parça bez bulsa dört köşe kesip birbirine ekler yastık yapardı. Bu yorgan da aynı şekilde yapılmış, zavallı sahibinin üç metre bez alacak parası yokmuş ki onu öyle yapmış, bir namussuz, vicdansız çıkıp onu dört parça edip, çamura atmış ve muzafferane çiğnemiş. İçim sızladı, acaba bu zavallı şimdi nerede yatıyor, ne yiyor, belki bir zamanlar beğenmediği o parçalardan yapılma yorganı olmadığı için kim bilir nasıl üşüyor diye düşündüm. Ve evde oturanı sordum. 65-70 yaşında, şunun-bunun yardımı ile yaşayan ve tek başına oturan sessiz bir kadıncağızmış. Bu faciada rol oynayanların ne kalite adamlar oldukları bu vakadan belli oluyor. Bütün İstanbul içinde kurtulan ev pek seyrek. Zaten bizim sokak gibi kenar ve fakir bir sokak dahi kalmazsa var diğerlerini hesap et.

Kiliselere gelince:  İstanbul'da, Patrikhane'den maada kilise kalmadı. Langa kilisesi şöyle olmuş (Ünit'lerin evine karşı). Dört kamyon it, serseri, namussuz gelmiş, kapıları kırmışlar, içeriye hücum etmişler bazıları çabuk yanması için sağa sola benzin dökerken bir kısmı çan kulesini zaptetmiş, çanı sökmüşler, alkışlar arasında çanı yere atmış ve kahraman bir it çanı kilometre ile  çalıştırdığı bir taksinin ardına bağlamış ve zafer nişanesi olarak sokaklarda dolaştırmış. Kıpkızıl alevler taştan yapılma çan kulesini aydınlatırken bu rakipsiz savaşı (Tek başına koşup, birinciliği alan at gibi) kahramanlarından biri,  zaferin sarhoşluğu le vecde gelerek alevlerin arasına atılmış, çan kulesine çıkmış, binlerce düşmanla kahramanca dövüşüp zaptedilen bir kaleye bayrak dikermiş gibi bir eda ile kuleye bayrak dikmiş ve kıpkırmızı alevlerle  aydınlatan  bayrağın altında bir din kahramanı gibi ezan okumuş. Ertesi gün bu hadiseyi iftiharla anlatırken, askerler tarafından itibarla  ve kahramanlığına halel getirmeyecek bir şekilde Selimiye Kışlası'na misafir edilmiş, üç gün süren tören hazırlıklarından sonra bu kahramanlığına mükafat altı sene yemiş. Yine bir kilisede tecavüzü önlemeye çalışan bir papazı, mukaddes sakalına yazık olmasın diye  tıraş ettikten sonra (Bu arada kiliseye ateş verilmiş)  ihtiramla ateşe atmışlar. Bu hadiseyi görüp, sessizce seyreden bir papazı soğuk kanlılığına mükafaten sünnet etmişler. (Bu hadiselerden hiç birini gazetelerde bulamazsın)

Aynı geceden bir fıkra daha: Galata tarafında işlerini eksiksiz olarak bitiren bit sürüsü Unkapanı köprüsü üzerinden İstanbul tarafını kontrol etmeye gelirken tam köprü üzerinde Galata'ya geçmeye çalışan bir taksiye rastlarlar, bakarlar ki takside bayrak yok, hemen etrafını sarıp şoförü sorguya çekerken, bir kısmı taksiyi elleri üzerinde kaldırırlar. Elebaşı sorar: 'Bayrağın nerede ulan' Zavallı şoför: 'Abicim nereden bulaydım bayrağı, bugün bayram değil diye yanıma almadım'. Etraftan, 'Gavur bu Türk değil, atın köprüden aşağı' diye bağırırlar. Taksiyi elleri üzerinde tutanlar köprünün kanadına yaklaşırken  ne kadar anlatsa derdini dinletemeyeceğini anlayan şoför hemen eller üzerinde duran arabanın üzerine fırlar ve Türk-Müslüman olduğunu en pratik şekilde ispat eder. Araba alkışlar arasında yere bırakılır, yol açılır ve  rahatça toluna devam eder.  Bu arada kendisini kimse rahatsız etmesin diye bir bayrak hediye ederler.

Zarar ve ziyan dört beş milyarmış. Kapalıçarşı yandığına üzülmüştük. Şimdi belki elli tane Kapalıçarşı yandı.

Bu zarar ve ziyanı görüp, hadiseyi şöyle izah ediyorum: Sinirli biri, bir diğerine kızar, hırsını alamaz ve üstünü başını yırtar. Biz Yunanlılara kızdık, üstümüzü başımızı parçaladı,  Allah beterinden saklasın.

Zarar ve ziyanı bir tarafa bırakacak olursak bu hadise iyi oldu, çünkü bu keratalar epey yüz bulmışlardı. Şimdi bu abdestle bir hayli namaz kılarlar.

Etraftan iki bin lira alacağım vardı. Alacağım olan dükkanların hepsi parçalandı, tabi bizim mallarla beraber. Bakalım bir müddet sonra alabilecek miyim.

Ablamın Turgut, mahut gece icrayı sanat etmiş ve eve bazı şeyler getirmiş, tabii ne ablam ne enişte kabul etmezler, ellerinden alıp, çöp tenekesine atmışlar, bana söylediler. Ben de: 'Ne yaptınız, tenekeyi alan çöpçü sizi şikayet etse, haliniz harap olur'^dedim. Çöp tenekesine boşaltıp, içine atılanları ayırdılar , ben aldım ve İkinci şubeye teslim ettim.

İkinci şubede gördüklerimi ve İkinci şubede dayaktan iki yumrukla nasıl kurtulduğumu ve yine Eyüp Demokrat Parti başkanının davul zurna ile Fener Patrikhanesini nasıl bastığını, bundan sonraki mektubumda yazacak bir şey bulamazsam anlatacağım.

Haydi sana bir iki hikaye daha anlatayım: Mahut gece Bizim Selami (kayınbirader) çalışıyor imiş. 'Bir gürültü duydum, fırladım' diyor.  Onarın alt tarafı pasaj, pasaja girmişler, sağı solu kırıp döküyorlar, iş adam akıllı kızışmış, Rum, Ermeni, Türk arayan yok. Bir de baktım diyor: 'Haao tipinde bir herif, ya hamal ya arabacı, kepengin alt aynasına bir balta vurdu, aynayı yardı, tekrar balta vursa vakit kaybedecek, baltayı elinden bıraktı, iki parça aynanın birini bir eline, diğerin öteki eliyle tuttu ve bir buçuk  mm. kalınlığına ve aynı zamanda oluklu saç kepengi Amerikan bezi yırtar gibi iki parça edip, bir tekmede vitrin camını kırıp içeri daldı. Dükkan sahibi elbiseci imiş, bu zatı muhteremin sırtındaki ceketi lime lime,  önce onu çıkardı, bismilah dedi ve ceketi parça parça etti, askıdan bir ceket aldı,  her halde beğenmedi ki çıkarıp onu da parçaladı. Bu hal beş altı ceket üzerinde tekrar edildi ve son giydiğini beğenmiş olacak ki aynadaki kendi haline eğilip bir reverans yapıp teşekkür etti ve aynaya şöyle ayağının burnu ile dokundu, paramparça etti. Bu hali az ileride seyreden hal ve tavırları ile üniversiteli olduğu anlaşılan yüzü gözü kan içerisinde bir delikanlı ortada duran bir masa üzerine fırlayıp, 'Arkadaşlar biz buraya çapul ve yağmaya değil, Atamızın evine atılan bomba ile ruhumuzda yapılan tahribatın aynını, misillemesini yapmaya geldi, onların malına tenezzül etmeyiz ve etmeyeceğiz de dedi' dedi ve az önce ceketi giyene döherek seslendi: 'Arkadaş, sana hitap ediyorum. Çıkar onu ve yırt..' Adam afalladı, bozuldu, bir an karşı koyacak gibi oldu. fakat etrafında bakıp da kötü kötü kendisine bakanları görünce sırtındakini paramparça etti.

Hakikatten ilk önce çapul ve yağma olmamış,. Üniversiteliler işin çığrında çıktığını görüp çekilice meydan serserilere kalmış.

8 Eylül İstiklal caddesinden geçerken etrafta bir hayli sağı solu patlak lastik, alt köselesi kopmuş ve bir sicile bağlı bir hayli ayakkabı yırtık pırtık ceketlere rastladım ve hayretle bu civarda acaba hangi dükkan bu kalitede mal satıyor diye düşündüm.

Eniştem ve Ceyhun yazmama mani olmasalardı daha devam edecektim. Saat üçe çeyrek var. Allah rahatlık versin.

Devamı var 

(El yazısı ile)

 Ayın abicim,

Ay sonunda İzmir ve ayadın2a gideceğim demiştim. Ama olmadı Daha evvel yola çıktım. Mektubu postaya İzmir'den veriyorum. Yine yzarım. Seyahatim 15 gün sürecek. Selamlar.

    Toplumsal Tarih dergisi 269. sayı (Eylül 2024) Demokrat Parti Eyüp teşkilatının bizzat olaya katıldığını açıkça yazdığı için buraya aldım.



4 Eylül 2024 Çarşamba

İTİRAF-OSMAN YILMAZCAN

 ,


İTİRAF

"""""""""""
Çanakkale cezaevinde yatarken bir gün hastahaneye gitmiştim...
Dönüşte gardiyan, seni başgardiyan çağırıyor deyince aklıma ben hastahanedeyken arama YAPILIP zulamdaki bıçagımın bulunduğu geldi...
Başgardiyanın odasına gittiğimde içeride bir bayan vardı... Başgardiyan beni oturtup bir çay söyledi...
Yıllarca yattığım cezaevlerinde baş gardiyanlar dan çok azar yiyip zaman zaman falakada yemişliğim vardı ama hiç çay içmemiştim..
Çay geldi ve başgardiyan meseleyi anlattı...
Bayan cum. Gazetesi yazarlarından Orhan bursalının hanımı Fatma bursalıydı... Oda bizim gibi mahkum olan Fatma hanım bir Fransız dergisine yazı yazıyordu...
Dergi ondan türkiyedeki mezheplere ilgili yazı istemiş... Ateist bir çizgide olan Fatma hanım bilmediği bu konuda kitap temini için başgardiyana çıkıp derdini anlatmış ve bana ülkücülerden bu konuda bir kitap isteyebilirmisin demiş...
O sırada camdan beni gören başgardiyan şu gelen ülkücü... Kendin iste deyip beni çagırtmış...
Fatma hanım derdini anlatınca ona cevaben kendisinin bu konuda alt yapısının olmadığı için kitap versemde iyi sonuç alamıyacagını... İsterse yazıyı ben hazırlayıp verebileceğimi... Kendisinin fransızcaya çevirip göndermesini söyledim... Kabul edince güzel bir yazı hazırlayıp gönderdim... Oda çevirisini yapıp fransaya yolladı...
Bir müddet sonra Fatma hanım beni başgardiyanlığa çagırıp Fransa'daki okurlar tarafından yazının çok beyenildiğini.. Bu nedenle derginin normal ücretinin dışında ek bir ikramiye yolladığını. .. Yazıyı ben yazdığım içinde bu paranın benim hakkım olduğunu düşünüp bana vermek istediğini söyledi...
BEN bunun Allah'ı dinini para ile değişmek olacagını... Benim mezheb imamım imam-ı azam Ebu Hanefinin imamların bile maaş almasının caiz olmadığını hükmettiğini söyledim... Ve parayı almadım..
Daha sonra tahliye olan Fatma hanım aylar sonra bir ramazan bayramı istanbuldan Çanakkale cezaevine ziyaretime geldi... Bana eşortman spor ayakkabı ve diğer bazı ihtiyaç malzemesi getirmiş...
Bir yanda FATMA BURSALI gibi HASIMLARIMIZ...
Diğer yanda yıllarca cezaevindeki ülkücülere yardım adı altında ülkücü camiadan para toplayıp beş kuruşunu bile cezaevine göndermeyen ve eline mikrofon geçti mi biz ülkücüler büyük bir aileyiz diye konuşan HISIMLARIMIZ...
galiba biz 12 eylülden önce yanlış adamları vurduk...
OSMAN YILMAZCAN
MEHMET VELİT YURT SAYFASINDAN

15 Temmuz 2022 Cuma

1934 TRAKYA PROGROMU

 


1934'de Trakya'da olanlar hakkında bilinenler azdır. Bu konudaki tek derli toplu eser olan Rıfat N. Bali'nin kitabını da yeni okudum. Bu olaylar, en az bilinen ve hatırlanan progromdur. Türkiye'de resmi ideoloji, progromları unutturmaya çalıştıkça azınlıklar hatırlatmakta, azınlıklar bunu hiç unutmamaktadır. İlginç olan Yahudilerin de bu olayları, en azından kamuoyuna hatırlatmak istemiyorlar. Kitabı okuduktan sonra, bu unutturma ile ilgili iki tezim var.

1)Yahudilerin, İsrail'in yıkılması ya da İsrail'den de kovulma ihtimallerine karşı Türkiye'yi sığınacak yer gibi görmeleri. Beyoğlu'ndaki Türk Yahudileri müzesinde, 1934 Trakya ya da Varlık vergisi ile ilgili bir köşe yok.

2)Yahudilerin, tefecilik yoluyla bölgede arazilere çökmesi. Ödenmeyen borçlar yüzünden elde ettikleri arazileri ve sürüleri de gene eski sahiplerine işletiyorlar. Yani pratikte para kazandıran bir iş değil. Çanakkale ve Gelibolu yarımadasında da bu iş özellikle yapılıyor. Kitapta böyle yazmıyor ama ben özellikle böyle yapıldığı kanısına kapıldım. Böyle kapsamlı bir arazi alımı, her ne kadar bölgede tekel olsalar da, Trakya Yahudilerinin tek başına yapacakları iş değil. Bu kitabı okurken, ben bu zanna kapıldıysam, 1934'ün Türk hükumeti de bu zanna kapılmış olabilir. 

Diğer bir olgu ise, devletin, Türk ulusunu oluşturma adına Gayrı Müslümlerden arında politikası güttüğünü de kitaptan öğreniyoruz.  Örneğin 1920'li ve 30'lu yıllar boyunca Anadolu'nun pek yok yerindeki Ermeni köylüsü, jandarma baskısından köyünü terk etmiş ve Suriye'ye göç etmiş. Özel olarak da ben bir bilgi vereyim, 1950'li yıllara kadar, o zamanlar Fransız manda idaresinde olan Suriye'ye, Türkiye'den pek çok göç olmuş. O zamanlar Sovyetler Birliği ve yandaşı ülkelerle, batılı devletler arasında olan Demir Perde ardı olan Sovyet Ermenistan'ına gidemedikleri için Suriye ve Lübnan'a, bazen de oradan daha uzak yerlere göç etmişlerdir. 1927 Nüfus sayımında bile on üç milyon altı yüz bin küsur ülke nüfusunun  üç yüz bin kadarı Ermeni. Bu günkü nüfus artışı ile kıyaslarsak, üç buçuk milyonluk bir Ermeni nüfusumuz olması demektir ki şu anda bu nüfus elli bin civarı. Sadece Ermeniler değil, isyanlar sonrası Nasturdiler, Kürtler, şapka devriminden sonra bazı muhafazakarlar  ( Kastamonu'da bir köy tamamen göç etmiş.) falan göç etmiş Ellilerde mayın döşenene ve Fransızlar çekilene kadar sürmüş bu göç.

Trakya  progrounda devletin planı ve programı çok belli. Mesela Kırkpınar güreşleri, muhtemelen tarihinde ilk ve son defa, Edirne yerine Kırklareli'nde yapılıyor. Kırklareli'nde Yahudilerin kaçtığı gece İstanbul trenine on beş yolcu vagonu takıyorlar. Oysa normalde üç vagonla hareket ediyor. Olaylar büyük ölçüde tehdit, tahrip ve yağma olarak gelişiyor, cinayet yok,  bir kaç tecavüz olayı var. Resmi söyleme göre vur deyince, öldürülmüş. Aslında hedef zengin Yahudiler. Yahudiler arasında ciddi bir sınıf ayrımı var. Zengin Yahudiler, fakir dindaşlarına (ya da ırkdaşlarına) aç kalmayacakları kadar sadaka veriyor. Mesela çamaşırcı bir kadın, yıllarca hemen yandaki ilçeye gelin giden kızını ve torunlarını yıllarca göremiyor.  O zamanlar ülkede bugünkü gibi bolca dolmuş-otobüs yok. Hatta ordunun ikmal için deve taburları var. Gene de böyle bir ziyareti yapamamak, büyük bir yoksulluk göstergesi.

Progrom öncesinde uzun bir kışkırtma devresi var. Cevat Rıfat Atilhan'ın Milli İnklap dergisi; Hüseyin Nihal Atsız'ın Orkun dergisi başı çekmekle beraber; Akbaba dergisinde her Cumartesi (Yahudilerin kutsal Sebt, yani dinlenme ve ibadet günü), Cemal Nadir Güler'in Yahudilere hakaret eden karikatürleri ve Almanya'da yaşayıp, Türkiye'ye mesajlar gönderen Mustafa Nermi, başı çekiyor.  Kışkırtmanın merkezi ise Atılhan ve Milli İnkılap dergisi.

Atilhan ve Milli İnkılap dergisi bu kışkırtmada başı çekiyor ve açıkça Nazilik yapıyor. Atilhan, Nazi partisinin davetlisi olarak Almanya'ya gidiyor, Antisemitik kitaplarını Nazi yayımcıları basıp, okkalı telifler alıyor. Kendisi de dergisini Nazilerden aldığı karikatür, resim ve yazılarla dolduruyor. Olaylardan sonra, mafya olarak bilinen bir Yahudi kabadayı, Atilhan'ı dövüyor. Ekşisözlük yazarlarından birinin dediğine göre, Mussolini'nin linç edilerek öldürülmesine, vatanseverliğin bedeli olarak yorumlayacak kadar ateşli bir faşisttir. Olanlar yatışında, Yahudi bir kabadayı, Atilhan'ı tenhada kıstırıp, dövüyor.

Atsız'a gelince, kitap Atsız'ı merkeze almıyor ama Atsız'ın Orkun dergisi, bölgede, özelliklede Edirne'de çok okunuyor. Edirne lisesinde sadece üç ay öğretmenlik yapmış ve bu kısa sürede bayağı çevre yapmış. Dergisi Edirne'de kalmayacak şekilde bitiyor. Şehirdeki gazete bayisi, bizzat Edirne lisesinin kapısına gelip, son nüshasına kadar satıyor. Yani Atsız'da bu süreçte etkin. Olaylar yatışında, Milli İnkılap ile beraber, Orkun'da kapatılıyor.

Kitapta pek dikkat edilmeyen bir ayrıntı var. Daha 1933-34 yılında Atsız, Orkun'da, Yahudileri, biz de Almanlar gibi katledelim diyor. (Kitap, Orkun'dan alıntı yapmış.) 1934'de daha henüz katliam yok. Kristal Gece ve boykotlar sonrası Yahudileri ürkütme ve kaçırma politikası var. Naziler henüz kıyım ve katliamları dillendirmiyor ama belli ki bunu planlamış ve Türkiye'deki işbirlikçilerine anlatmış.

Bir yerde Atatürk ile bir Yahudi'nin konuşması var. Bu konuşma olmuş mu pek belli olmadığı gibi, söz konusu Yahudi'nin kim olduğu da belli değil. Kimilerine göre önemli bir tüccar, kimilerine göre de sokaklarda yaşayan bir deli. Ancak şu var ki, gerek Dersim tertelesinden, gerekse Trakya progromundan Atatürk'ün haberdar olduğu aşikar.

Olaylar, İsmet İnönü'nün açıklamasından sonra sona eriyor. Yahudiler, özellikle yoksul olanlar can havli ile önce İstanbul'a, sonra Fransa, Bulgaristan, Suriye, Filistin ve Küba'ya göç ediyor. O kadar her şeylerini bırakıyorlar ki, bazıları resmen çıplak. Fransa'ya gidenleri daha sonra aynı Türkiye, toplama kamplarında yakılmasın diye kurtarmaya çalışıyor. Bulgaristan ilginç bir şekilde, Nazi işbirlikçisi olmasına rağmen, tek bir Yahudi ya da Roman vatandaşını Almanlara vermediği gibi, kendisine sığınan Yahudi ve Romanları da çoğu kez geri vermeyip, Türkiye'ye kaçmasına göz yumuyor. Bana Küba'ya gidenler çok ilginç geldi.

Progromdan sonra Trakya'da ekonomi çöküyor, çünkü Türk tüccarlar, Yahudilerin yerini alamıyor. En çok zararı, Edirne görüyor. Olaylar öncesinde, sınır ticaretinden ve tarihsel başkent oluşundan dolayı Trakya'nın merkezi Edirne. Tüm bölgedeki tek lise ve sanat enstitüsü burada. Lakin Türk Tüccarların, Bulgaristan ve Yunanistan'da iş bağlantıları olmadığı için sınır ticareti, 1950'lere kadar eski haline gelmiyor. O zamanda bölgede ticaretin merkezi, limanından dolayı Tekirdağ'a geçiyor. Diğer bir kaybeden şehir de Çanakkale. Güney Marmara'nın ticaret merkezliğini Balıkesir'e kaptırıyor.

Son olarak, özellikle Atsızcılar, olaylar İzmir'e de sıçrasın diye uğraşıyorlar ama olmuyor.