6-7 eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6-7 eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2026 Cuma

PEYAMİ SAFA,6-7 EYLÜL VE DİĞER FAŞİZAN KIŞKIRTICILAR

 


Sağcılık, hakaret etmede her zaman çok mahir oldu ve bu sayede kendisini sakladı. Özellikle 6-7 Eylül ile ilgili olarak bu böyledir. Demokrat Parti, olayları planladığı halde, doğrudan dönemin bir avuç sosyalistini hedef almıştır. 6-7 Eylülle ilgili Demokrat Parti yalanları, 27 Mayıs darbesiyle ortaya çıkmıştır. Buna rağmen sağcılar, bu progromun suçunu sola atma gayretlerinden vazgeçmediler. 2008 yapımı Güz Sancısı filminde, hiç Demokrat Partili görmeyiz. Demokrat partinin İstanbul'a doluşturduğu Anadolu insanlarını da görmeyiz. Bu profromla ilgili olarak hep cumhuriyet ve değişim yorumları yapılır. Oysa işler tamamen Demokrat parti tarafından planlanmıştır. Hatta Fener patrikhanesine, Demokrat parti bayraklarıyla girilmiştir.

Sokrates'in meşhur sözüdür, tek bildiğim şey, hiç bir şey bilmediğimdir; bir şeyi çok bildiğimizi sanırken, hiç bilmediğimiz şeyleri öğreniriz ve bu sözü deriz. Ben de Peyami Safa'nın 6-7 Eylül kışkırtıcısı olduğunu öğrenince böyle dedim. Her progrom, uzun bir kışkırtma evresi ve propaganda  gerektirir. Peyami Safa'da, 1955 yılının yaz ayları boyunca, o dönemin Milliyet gazetesindeki köşesinde bunu yapmış. Bunu da her ay aldığın tarih dergisinin mart sayısında öğrendim. Liberal dergi, her nasılsa bu gerçeği yazmaya karar vermiş. Genelde kendi halinde bir yazar olarak bilinen  Peyami Safa, saldırgan bir sağcıdır ve bu yazılarının basımı, onun masum imajına zarar vermemek adına basılmaz, yeni baskıları yapılmaz. Safa'nın Kızıl Çocuğa Mektup diye kitabı vardır, pek bilinmez.

Bu apoliktik gösterme ve geçmişi unutturma çabası, pek çok ünlüye ya da sanatçıya yapılır. Zeki Müren'i Demokrat Parti ünlü ve zengin etti ama darbe olunca Zeki Müren, derhal darbecilerin safına geçti. Hülya Koçyiğit ve Emel Sayın; 12 Eylül'ün en ateşli destekçisiydiler.Böyle kirli geçmişler hep unutturulmaya çalışılır. Neşet Ertaş ise hayatı boyunca ateşli bir solcu olmuştur ama sağcı kitleler onu apolitik olarak görmeye çalışır.

Politik kişilerin de suçları, hatırlatılmayarak unutturulmaya çalışılır. Atsız'ın 1934 Trakya Progromundaki rolü pek hatırlatılmaz. Atatürk düşmanı Rıza Nur'u sürekli övmesi ve onun Attaürk düşmanı anılarını, Kadir Mısırlıoğlu'na satması da söylenmez. Dahası, Atsız ve ekibinin, Nazilerin Promete dediği bir örgütlenme içinde, Nazi destekçiliği ve casusluğu yaptığı, 1944 Irkçılık-Turancılık davası yavaş yavaş gelmişti. 1943 sonlarında bir Türk casusu, Alman bir tüccardan, Almanların Türkiye'yi işgal etemeyeceğini, edemeyeceği öğrenilmişti. 1943 yazında NAZİ Almanya'sını ziyaret eden, Orgeneral Cemil Cahit Toydemir başkanlığındaki Türk askeri heyeti, Almanların savaşı kaybedecğine ikna olmuştu. 1944 başında ise Türk hükumetine göre Nazilerin yenileceği kesindi. Türkiye, 1944 Nisanında. Almanya'ya krom ihracatını kesti, Almanya'ya en ölümcül darbesi bu oldu. Krom olmadan tank ve yeni geliştirdiği jet-füze sistemlerini üretmezdi. Almanya'nın bu silahları üretim kapasitesi birden düştü. Atsızcılar da, Hasan Ali Yücel'in çeviri bürosunda istihdam ettiği bazı aydınlar üzerinden İnönü iktidarına saldırdı. Alman yanlılarından tamamen kurtulmak isteyen iktidar da, Atsızcıları ezdi.

Savaşı kazanan Amerika'nın başka niyetleri vardı. 1946'da Irkçılık-Turancılık davasında tutuklananları serbest bırakıp, Amerikan antikomünist doktirinine uygun, Sünni İslam temelli bir Ülkücülük teşkilatı kurdurdu; Türk turancıların führeri Türkeş'e (Bu tanım Nazi belgelerinde geçiyor. Uğur Mumcu'nun Kırıklı Yılların Cadı Kazanı kitabını okuyun.)

Nazlı Ilıcak hanım, geçmişinden pişman olmadığını söylemiş (mart-nisan 2026). Öyle ya, 2013 Aralık ayına kadar kendisi bir demokrasi kahramanıydı. 12 Eylülde Süleyman Demirel'i, 28 Şubatta Reis'i desteklemişti. Peki neden Nazlı Ilıcak'ın, kocası Kemal Ilıcak'la beraber yayımladığı Tercüman gazetesinde, 12 Eylül öncesi sağı kışkırtanlardan olduğunu, yetme amacılar nasıl da unuttu? Aralık 1978'de,  Maraş'ta, oluk oluk kan akarken, Kırat Sahip Beğenmedi diye başlıklar attığını niye kimse hatırlatmadı.

Nisan 2026'daki okul baskınlarının ikincisinin ve en kanlığının Maraş'ta olması hiç tesadüf değildir. Maraş katliamı, cumhuriyet dönemi katliamlarının en uzun süren, en çok insanın öldüldüğüdür. Dönemin Adalet Partisi yani dönemin kıratının sahibi Süleyman Demirel,  bana sağcılar cinayet işliyorlar dedirtemezsiniz diye bağırmamış mıydı? Ben 1994-98 arasında Isparta'da öğrenciyken, pek çok Maraşlı'yla tanıştım ve çoğu da o günlerde olanlardan gurur duyuyorlardı. Gurur derken, son katliamlarda diziler ve oyunlar çok konuşuldu, ben de bu az okuyuculu blogda çok yazdım. Hayatı boyunca silahsız insanları, arkasını devlete, daha doğrusu iktidarlara (Demirel, Özal, Çiller) dayanarak öldüren Çatlı'nın filminin bunda hiç mi katkısı yok? Seküler insanları, muhafazakar ahbablarına zorla domuz eti yediren dizi (Gerçi dizi bu saçmalaması ile hem 7. bölümde erkenden bittti, hem de dizi sektörünün krize girmesine sebep oldu.) de kendisini sorgulasın. Yarattığınız faşizm, geldi sizi buldu.



23 Kasım 2025 Pazar

ÖĞRENİN, 6-7 EYLÜL MENDERES'İN ESERİDİR



Başlangıçta bu yazıyı, Demokrat Partiden başlayarak, tüm sağı eleştiren bir yazı serisinin ilki olacaktı ama yazı ilerledikçe bambaşka bir başlık altında ve bağımsız  olarak yazmaya karar verdim.

6-7 Eylül 1955 İstanbul progromu, tarihimizin önemli olaylarından biridir. ve her yıl, doğal olarak anması yapılır, yapılması da gerekir, unutmak ihanettir. Başka bir ihanette, katilleri unutmak ve hedef saptırmaktır. Konu sadece 1955 yılında iktidarda Demokrat Parti ve Adnan Menderes'in olması değildir. Demokrat Partinin, bu eylemin icracısı ve plancısı olmak bir yana, suçu başkasına atmayı da baştan planlamasıdır. Olaylar olup, bittikten sonra, bazıları olaylardan gazeteler aracılığıyla haberdar olmuş Sosyalistlerin ve Komünistleri tutuklanmış, basın aylarca bu kişilerin suçlu olduğunun propagandasını yapmış, aylarca zindanlarda tuttuktan sonra serbest bırakmıştır. (Bu konuda Aziz Nesin'in Salkım Salkım Asılacak Adamlar kitabını tavsiye ederim. O geceye ait hiç bir fotoğraf'ta, Demokrat Parti  bayrağı, flaması yoktur. Oysa o geceyi anlatan bir mektup, Demokrat Parti Eyip ilçe başkanlığının, üstelik parti flama ve bayraklarıyla dolanarak, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'ni işgal edip yağmaladığını yazıyor.

(https://onbinkitap.blogspot.com/2024/09/bir-mektubun-tanklgnda-6-7-eylul.html)

6-7 Eylül o kadar organizdir ki, olayları çekecek gazeteciler bile, o dönemdeki tabirle besleme matbuat olan yandaş basınca önceden belli noktalara yerleştirilmiştir. Hatırlayın li o dönemde fotoğraf makinaları ve filmleri, hem pahalı ve nadir, hem de büyüktür. Makineleri küçülten  Japon mavi lens ve otuz altılık makara bile icat edilmemiştir. Haberi ilk önce Demokrat Partinin kontrolündeki Anadolu Ajansı ve Radyo vermişse de asıl provakasyonu, Demokrat Parti'nin yarı resmi yayın organı İstanbul Ekspres ve yazı işleri müdürü, muhtemelen CIA vaya Fransız devlet istihbaratı DGSE ajanı Gökşin Sipahioğlu yapmıştır.  Bunun karşılığında da sonraları önce büyük muhabir yapılmış, sonra da dünyanın ikinci büyük fotoğraf ajansının (SİPA Pres) kurucusu ve sahibi yapılmıştır. Sipahioğlu, bu gün bile kollanmakta, adı Google yada başka bir arama motorları hep Gökşin beyi temize çıkarıyor. Ekşi Sözlük'ün Gökşin Sipahioğlu başlığı, onun 6-7 Eylül masumiyetini, ne büyük gazeteci olduğunu, Fransızların ona Grand Türk ünvanı verip, madalya ve ünvana boğduğunu anlatıyor. Sipahioğlu gebermeden evvel verdiği bir röportajda, yıllar sonra bile ezberletildiği gibi suçu Komünistlere atıyor. 

6-7 Eylül anmalarında Demokrat Parti'den bahsedilmiyor, Gökşin'den bahsedilmiyor, Menderes'ten bahsedilmiyor da neden bahsediliyor? Olay Atatürk devrimlerine, yeni nesil cumhuriyet nesillerine indirgemek için felsefeye benzer edebiyat yapılıp, suç CHP'ye atılmaktadır. 2008 yapımı Güz Sancısı bunun tipik örneğidir. Filmin yağma sahnesinde iyi eğitimli cumhuriyet çocukları yağma yapmaktadır. Oysa dönemin fotoğraflarına bakın, köyden İstanbul'a yeni göçtüğü belli olan isimler vardır. Reis'de, röportajlarından birinde, 6-7 Eylül'ün CHP zamanında olduğunu iddia etmiş, karşındaki gazetecilik oynayan tüccar da, Demokrat Parti olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştı.

CHP, bütün iktidarlar gibi leke taşır; CHP'yi illa suçlayacaksanız, 1934 Trakya Progromu için suçlayın. Sahi, neden 1934 Trakya progromu unutulmuş durumda? Trakyalıların çoğunun bilmemesi bir yana, bu olay hakkında yazı, belge, kitap, çok az. Sanki Yahudiler bile bu olayları unutmaya çalışıyormuş gibi. İnönü değil de Atatürk dönemi diyeceğim, Dersim ve Şeyh Sait isyanları da sık sık anılıyor. Yoksa sebebi, olayların merkezinde Hüseyin Nihal Atsız, Yusuf Ziya Atilhan ve Ülkücülerin (ya da Ülkücülerin o zamanki atalarının ) olması mı? Sadece romantik  faşist bir yazar, hiç bir örgüt üyesi olmayan fikir adamı olarak gösterilmeye çalışan Atsız'ın, elli-altmış birn kadar insanı evinden, yurdundan ettiği; hatta katliamın İzmir'e sıçraması için gayret gösterdiği gerçeğinin göz ardı edilmesi için mi? Bu olay da bir devlet, hatta CHP suçudur. Atsız'ın, Edirne lisesine öğretmen olarak atanması, olaylar için hazırlıklardan biridir.

(Buraya Atsız için bir parantez açayım. Atsız'ı tanımak istiyorsanız, Tarık Buğra'nın Gençliğim Eyvah romanını okuyun.  Ben de bunu, yıllar sonra Atsız'nın 1944 yargılamalarını anlatan bir kitabını okuyunca fark ettim. O romandaki ihtiyar kişi Atsız. Romanda sol eylemleri yönettiği varsayılsa da, Buğra, hayatı boyunca sağcı biri oldu ve ilham aldığı kişi de muhtemelen Atsız'dır. Yoksul, eski görünümlü evi, büyük ve gizli bir teşkilatın merkeziydi.)

Türkiye'de sağ, suçlarını bir şekilde sola atmak peşinde. Bu son sözde barış-çözüm sürecinde de,  sola, daha doğrusu  CHP'ye yıkmak derdinde.  Bu gün, 23 kasım 2025 tarihli, İmralı, kapalı, halktan gizli görüşmelerden çekilmekte de haklıdır. 

19


26 Eylül 2024 Perşembe

Bir Mektubun Tanıklığında 6-7 Eylül Olayları- Berat Alanyalı (Mehmet Gider)

 


Babamı yitirişimizin ardından, onunyaşam boyu titizlikle sakladığı evrakı toparlamak,  üç kızı arasında bana düştü. Üzerinde babamın el yazısıyla 'eski mektuplar' o büyükcek zarfı bulduğumda, içinden böyle bir belge çıkmasını beklemiyordum. 25 Eylül 1955 tarihli mektup, amcam Mehmet Gider tarafından babam Mustafa Gider'e yazılmıştı ve Cumhuriyet tarihimizin en üzücü olaylardan birine tanıklık niteliği taşıyordu.

Amcam 6-7 Eylül olaylarının ertesinde, bir seyahatten döndüğü 8 Eylül 1955 günü Fener semtindeki evine  ulaşmak için İstikla caddesinden geçmiş, o kaosun acı izlerini gözlemlemişti. Abisine ' Bu hadiselerin hiçbirini gazetelerde bulamazsınız' notuyla aktardığı ayrıntılar yazının gücüyle kalıcılık kazanmış, şimdi sivil bir tarih belgesi sayılacakmektubun satırlarında canlanıyordu.

Aktardıkları 8 Eylül-Taksim gözlemlerinden ibaret değil. Mektup, 17 gün sonra kaleme alınmış. Bu sürede amcam, İstanbul'un diğer semtlerinde yaşananları ve olayların tanığı kimi yakınların gözlemlerini de derleyip, mektubuna almış. (Söz gelimi Kumsal sokağı, Yenikapı'da, teyzesinin oturduğu sokaktır.)

1931-1980 yılları arasında yaşayan amcam Mehmet Gider, floresan lambaları doğru akımla yakmayı icat etmiş bir elektirik teknisyeniydi. Tophane Sanat Enstitüsü Elektirik bölümündeki mezuniyetinden sonra bir süre gazetecilik yüksek okuluna devam etmiş. Askerlik nedeniyle yarım bırakmış olsa da, mektuptski ayrıntılı gözlemleri bu okulda edindiği formasyona bağlanabilir..

Sadece olaylarla ilgili kısımda yer verilen mehtup sonunda 'devamı var' notu okunuyor, ancak bir devam mektubu bulamadım. Belki kaybolup gitti, belki devamı sözlü geldi. Elimdeki kadarı, 6-7 Eylül olaylarına ilişkin ayrıntıları ve o gün 24 yaşında olan bir Türk gencinin olaylara bakışını yansıtıyor.

Bu belgenin Dr. Erdoğan Keleşoğlu'nun pozitif yaklaşımıyla bu yayında yer bulmasından memnunşyet duyuyorum.

Ankara işi olmadı. Yaz olduğu için işler durgun. Bu son hadiselerden de işler adam akıllı durdu, bir hayli malzeme parçalandığı için malzeme bulunmuyor,  yeni hadiselerin tesiriyle yiyecek maddeleri de pahallandı.

6 Eylül gecesi biz Uludağ'da idik, vakanın oluşunu gözlerimizle görmedik. Ertesi gün hadiseyi İstanbul'a dönerken araba vapurunda duydum. Ve iyi olmuş dedim, fakat hakikat öyle değilmiş. Vapurdan inince Kadıköy'ün, Üsküdar'ın vaziyetinden işin fecaatini anladım. Üsküdar'dan İstanbul'a araba vapuru ile geçtik, Kabataş'tan eve giderken Taksim'den geçtik. İstiklal cad manzarası bana Mavi Ölüm romanını hatırlattı. Ve hakikatten o romanda anlatılan hadiseler İstanbul'da geçmiş, adeta dev bir adam gelmiş hallacın pamuk attığı aletle İstanbul'u atmış. İstiklal cad, Tünel cad üserinde sağlan altı dükkan saydım. O canım kürkler, naylon çoraplar, buzdolapları, çamaşır makineleri,  dikiş makineleri, İngiliz kumaşları her şey her şey paramparça. O muazzam dükkanlardan kullanılan sadece üç tane duvar kalmış, geriye kalan her şey çöpçüler tarafından bir haftada kaldırıldı. Bizim iş yaptığımız müesseselerden kazara ayakta kalan Papazyan ve Beyazıt'ta ayma. Ayma'nın da kalmasına sebep, yarısının Türk'ün olması. Arşimdis dört duvar, pardon vitrinden eser yok, şu halde yalnız üç duvar kalmış. Üç Mitakides de yerle bir olmuş. En fazla acıdığım Pak Koll. oldu, elde tutulacak hiç bir şey kalmamış, kasayı kırmışlar, paralarını ve bonolarını almışlar. Vitrin camları, kepekleri, içerideki cam, ayna, dolap, vitrin, her şey ama her şey mahvolmuş. Hiç biri kalmamış. Zaten her dükkan aynı vaziyette ya. Hoşuma giden yalnız Pak'ın sırasında ileride Güleryüz oldu, çok nale bir Rum'du, hak etmişti. 

Buraya kadar anlattıklarım ticarethanelerdi, zaten ne kadar anlatsam da manzaranın dehşetini ve fecaatini (fecaat diyorum çünkü ne olduysa bize oldu hakikatten fecaat, sıkıntı ve buhran başladı bile)  gözlerinizin önüne getirmeme imkan yok. (Mavi Ölüm'ü hatırla) Evlere yapılan tecavüzler ise yürekler acısı. İnsan zenginlerin önüne yığılan eşyalara pek acımıyor da, hoş bu yığından  eşya denecek veya  şu parça, şu yığınınmış diyebilecek bir hal kalmamış dağılan yün, pamuk yada kuş tüyünden anlıyor da, bu yorganmış, bu yatakmış diyebiliyor. Fakat fakirlerin eşyalarına bakınca insanın içi sızlzıyor. O kuş uçmaz, kervan geçmez Kumsalı Sokağı'nda bir evin önünde bir nesne gördüm, merak ettim, yakından tetkik edince bunun çamurlar içine atılmış dörtte bir yorgan olduğunu anladım. Bu öyle bir yorgan ki yüzü bir zamanlar Behiye teyze yapardı, nerede bir parça bez bulsa dört köşe kesip birbirine ekler yastık yapardı. Bu yorgan da aynı şekilde yapılmış, zavallı sahibinin üç metre bez alacak parası yokmuş ki onu öyle yapmış, bir namussuz, vicdansız çıkıp onu dört parça edip, çamura atmış ve muzafferane çiğnemiş. İçim sızladı, acaba bu zavallı şimdi nerede yatıyor, ne yiyor, belki bir zamanlar beğenmediği o parçalardan yapılma yorganı olmadığı için kim bilir nasıl üşüyor diye düşündüm. Ve evde oturanı sordum. 65-70 yaşında, şunun-bunun yardımı ile yaşayan ve tek başına oturan sessiz bir kadıncağızmış. Bu faciada rol oynayanların ne kalite adamlar oldukları bu vakadan belli oluyor. Bütün İstanbul içinde kurtulan ev pek seyrek. Zaten bizim sokak gibi kenar ve fakir bir sokak dahi kalmazsa var diğerlerini hesap et.

Kiliselere gelince:  İstanbul'da, Patrikhane'den maada kilise kalmadı. Langa kilisesi şöyle olmuş (Ünit'lerin evine karşı). Dört kamyon it, serseri, namussuz gelmiş, kapıları kırmışlar, içeriye hücum etmişler bazıları çabuk yanması için sağa sola benzin dökerken bir kısmı çan kulesini zaptetmiş, çanı sökmüşler, alkışlar arasında çanı yere atmış ve kahraman bir it çanı kilometre ile  çalıştırdığı bir taksinin ardına bağlamış ve zafer nişanesi olarak sokaklarda dolaştırmış. Kıpkızıl alevler taştan yapılma çan kulesini aydınlatırken bu rakipsiz savaşı (Tek başına koşup, birinciliği alan at gibi) kahramanlarından biri,  zaferin sarhoşluğu le vecde gelerek alevlerin arasına atılmış, çan kulesine çıkmış, binlerce düşmanla kahramanca dövüşüp zaptedilen bir kaleye bayrak dikermiş gibi bir eda ile kuleye bayrak dikmiş ve kıpkırmızı alevlerle  aydınlatan  bayrağın altında bir din kahramanı gibi ezan okumuş. Ertesi gün bu hadiseyi iftiharla anlatırken, askerler tarafından itibarla  ve kahramanlığına halel getirmeyecek bir şekilde Selimiye Kışlası'na misafir edilmiş, üç gün süren tören hazırlıklarından sonra bu kahramanlığına mükafat altı sene yemiş. Yine bir kilisede tecavüzü önlemeye çalışan bir papazı, mukaddes sakalına yazık olmasın diye  tıraş ettikten sonra (Bu arada kiliseye ateş verilmiş)  ihtiramla ateşe atmışlar. Bu hadiseyi görüp, sessizce seyreden bir papazı soğuk kanlılığına mükafaten sünnet etmişler. (Bu hadiselerden hiç birini gazetelerde bulamazsın)

Aynı geceden bir fıkra daha: Galata tarafında işlerini eksiksiz olarak bitiren bit sürüsü Unkapanı köprüsü üzerinden İstanbul tarafını kontrol etmeye gelirken tam köprü üzerinde Galata'ya geçmeye çalışan bir taksiye rastlarlar, bakarlar ki takside bayrak yok, hemen etrafını sarıp şoförü sorguya çekerken, bir kısmı taksiyi elleri üzerinde kaldırırlar. Elebaşı sorar: 'Bayrağın nerede ulan' Zavallı şoför: 'Abicim nereden bulaydım bayrağı, bugün bayram değil diye yanıma almadım'. Etraftan, 'Gavur bu Türk değil, atın köprüden aşağı' diye bağırırlar. Taksiyi elleri üzerinde tutanlar köprünün kanadına yaklaşırken  ne kadar anlatsa derdini dinletemeyeceğini anlayan şoför hemen eller üzerinde duran arabanın üzerine fırlar ve Türk-Müslüman olduğunu en pratik şekilde ispat eder. Araba alkışlar arasında yere bırakılır, yol açılır ve  rahatça toluna devam eder.  Bu arada kendisini kimse rahatsız etmesin diye bir bayrak hediye ederler.

Zarar ve ziyan dört beş milyarmış. Kapalıçarşı yandığına üzülmüştük. Şimdi belki elli tane Kapalıçarşı yandı.

Bu zarar ve ziyanı görüp, hadiseyi şöyle izah ediyorum: Sinirli biri, bir diğerine kızar, hırsını alamaz ve üstünü başını yırtar. Biz Yunanlılara kızdık, üstümüzü başımızı parçaladı,  Allah beterinden saklasın.

Zarar ve ziyanı bir tarafa bırakacak olursak bu hadise iyi oldu, çünkü bu keratalar epey yüz bulmışlardı. Şimdi bu abdestle bir hayli namaz kılarlar.

Etraftan iki bin lira alacağım vardı. Alacağım olan dükkanların hepsi parçalandı, tabi bizim mallarla beraber. Bakalım bir müddet sonra alabilecek miyim.

Ablamın Turgut, mahut gece icrayı sanat etmiş ve eve bazı şeyler getirmiş, tabii ne ablam ne enişte kabul etmezler, ellerinden alıp, çöp tenekesine atmışlar, bana söylediler. Ben de: 'Ne yaptınız, tenekeyi alan çöpçü sizi şikayet etse, haliniz harap olur'^dedim. Çöp tenekesine boşaltıp, içine atılanları ayırdılar , ben aldım ve İkinci şubeye teslim ettim.

İkinci şubede gördüklerimi ve İkinci şubede dayaktan iki yumrukla nasıl kurtulduğumu ve yine Eyüp Demokrat Parti başkanının davul zurna ile Fener Patrikhanesini nasıl bastığını, bundan sonraki mektubumda yazacak bir şey bulamazsam anlatacağım.

Haydi sana bir iki hikaye daha anlatayım: Mahut gece Bizim Selami (kayınbirader) çalışıyor imiş. 'Bir gürültü duydum, fırladım' diyor.  Onarın alt tarafı pasaj, pasaja girmişler, sağı solu kırıp döküyorlar, iş adam akıllı kızışmış, Rum, Ermeni, Türk arayan yok. Bir de baktım diyor: 'Haao tipinde bir herif, ya hamal ya arabacı, kepengin alt aynasına bir balta vurdu, aynayı yardı, tekrar balta vursa vakit kaybedecek, baltayı elinden bıraktı, iki parça aynanın birini bir eline, diğerin öteki eliyle tuttu ve bir buçuk  mm. kalınlığına ve aynı zamanda oluklu saç kepengi Amerikan bezi yırtar gibi iki parça edip, bir tekmede vitrin camını kırıp içeri daldı. Dükkan sahibi elbiseci imiş, bu zatı muhteremin sırtındaki ceketi lime lime,  önce onu çıkardı, bismilah dedi ve ceketi parça parça etti, askıdan bir ceket aldı,  her halde beğenmedi ki çıkarıp onu da parçaladı. Bu hal beş altı ceket üzerinde tekrar edildi ve son giydiğini beğenmiş olacak ki aynadaki kendi haline eğilip bir reverans yapıp teşekkür etti ve aynaya şöyle ayağının burnu ile dokundu, paramparça etti. Bu hali az ileride seyreden hal ve tavırları ile üniversiteli olduğu anlaşılan yüzü gözü kan içerisinde bir delikanlı ortada duran bir masa üzerine fırlayıp, 'Arkadaşlar biz buraya çapul ve yağmaya değil, Atamızın evine atılan bomba ile ruhumuzda yapılan tahribatın aynını, misillemesini yapmaya geldi, onların malına tenezzül etmeyiz ve etmeyeceğiz de dedi' dedi ve az önce ceketi giyene döherek seslendi: 'Arkadaş, sana hitap ediyorum. Çıkar onu ve yırt..' Adam afalladı, bozuldu, bir an karşı koyacak gibi oldu. fakat etrafında bakıp da kötü kötü kendisine bakanları görünce sırtındakini paramparça etti.

Hakikatten ilk önce çapul ve yağma olmamış,. Üniversiteliler işin çığrında çıktığını görüp çekilice meydan serserilere kalmış.

8 Eylül İstiklal caddesinden geçerken etrafta bir hayli sağı solu patlak lastik, alt köselesi kopmuş ve bir sicile bağlı bir hayli ayakkabı yırtık pırtık ceketlere rastladım ve hayretle bu civarda acaba hangi dükkan bu kalitede mal satıyor diye düşündüm.

Eniştem ve Ceyhun yazmama mani olmasalardı daha devam edecektim. Saat üçe çeyrek var. Allah rahatlık versin.

Devamı var 

(El yazısı ile)

 Ayın abicim,

Ay sonunda İzmir ve ayadın2a gideceğim demiştim. Ama olmadı Daha evvel yola çıktım. Mektubu postaya İzmir'den veriyorum. Yine yzarım. Seyahatim 15 gün sürecek. Selamlar.

    Toplumsal Tarih dergisi 269. sayı (Eylül 2024) Demokrat Parti Eyüp teşkilatının bizzat olaya katıldığını açıkça yazdığı için buraya aldım.



4 Eylül 2024 Çarşamba

İTİRAF-OSMAN YILMAZCAN

 ,


İTİRAF

"""""""""""
Çanakkale cezaevinde yatarken bir gün hastahaneye gitmiştim...
Dönüşte gardiyan, seni başgardiyan çağırıyor deyince aklıma ben hastahanedeyken arama YAPILIP zulamdaki bıçagımın bulunduğu geldi...
Başgardiyanın odasına gittiğimde içeride bir bayan vardı... Başgardiyan beni oturtup bir çay söyledi...
Yıllarca yattığım cezaevlerinde baş gardiyanlar dan çok azar yiyip zaman zaman falakada yemişliğim vardı ama hiç çay içmemiştim..
Çay geldi ve başgardiyan meseleyi anlattı...
Bayan cum. Gazetesi yazarlarından Orhan bursalının hanımı Fatma bursalıydı... Oda bizim gibi mahkum olan Fatma hanım bir Fransız dergisine yazı yazıyordu...
Dergi ondan türkiyedeki mezheplere ilgili yazı istemiş... Ateist bir çizgide olan Fatma hanım bilmediği bu konuda kitap temini için başgardiyana çıkıp derdini anlatmış ve bana ülkücülerden bu konuda bir kitap isteyebilirmisin demiş...
O sırada camdan beni gören başgardiyan şu gelen ülkücü... Kendin iste deyip beni çagırtmış...
Fatma hanım derdini anlatınca ona cevaben kendisinin bu konuda alt yapısının olmadığı için kitap versemde iyi sonuç alamıyacagını... İsterse yazıyı ben hazırlayıp verebileceğimi... Kendisinin fransızcaya çevirip göndermesini söyledim... Kabul edince güzel bir yazı hazırlayıp gönderdim... Oda çevirisini yapıp fransaya yolladı...
Bir müddet sonra Fatma hanım beni başgardiyanlığa çagırıp Fransa'daki okurlar tarafından yazının çok beyenildiğini.. Bu nedenle derginin normal ücretinin dışında ek bir ikramiye yolladığını. .. Yazıyı ben yazdığım içinde bu paranın benim hakkım olduğunu düşünüp bana vermek istediğini söyledi...
BEN bunun Allah'ı dinini para ile değişmek olacagını... Benim mezheb imamım imam-ı azam Ebu Hanefinin imamların bile maaş almasının caiz olmadığını hükmettiğini söyledim... Ve parayı almadım..
Daha sonra tahliye olan Fatma hanım aylar sonra bir ramazan bayramı istanbuldan Çanakkale cezaevine ziyaretime geldi... Bana eşortman spor ayakkabı ve diğer bazı ihtiyaç malzemesi getirmiş...
Bir yanda FATMA BURSALI gibi HASIMLARIMIZ...
Diğer yanda yıllarca cezaevindeki ülkücülere yardım adı altında ülkücü camiadan para toplayıp beş kuruşunu bile cezaevine göndermeyen ve eline mikrofon geçti mi biz ülkücüler büyük bir aileyiz diye konuşan HISIMLARIMIZ...
galiba biz 12 eylülden önce yanlış adamları vurduk...
OSMAN YILMAZCAN
MEHMET VELİT YURT SAYFASINDAN