progrom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
progrom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2024 Perşembe

Bir Mektubun Tanıklığında 6-7 Eylül Olayları- Berat Alanyalı (Mehmet Gider)

 


Babamı yitirişimizin ardından, onunyaşam boyu titizlikle sakladığı evrakı toparlamak,  üç kızı arasında bana düştü. Üzerinde babamın el yazısıyla 'eski mektuplar' o büyükcek zarfı bulduğumda, içinden böyle bir belge çıkmasını beklemiyordum. 25 Eylül 1955 tarihli mektup, amcam Mehmet Gider tarafından babam Mustafa Gider'e yazılmıştı ve Cumhuriyet tarihimizin en üzücü olaylardan birine tanıklık niteliği taşıyordu.

Amcam 6-7 Eylül olaylarının ertesinde, bir seyahatten döndüğü 8 Eylül 1955 günü Fener semtindeki evine  ulaşmak için İstikla caddesinden geçmiş, o kaosun acı izlerini gözlemlemişti. Abisine ' Bu hadiselerin hiçbirini gazetelerde bulamazsınız' notuyla aktardığı ayrıntılar yazının gücüyle kalıcılık kazanmış, şimdi sivil bir tarih belgesi sayılacakmektubun satırlarında canlanıyordu.

Aktardıkları 8 Eylül-Taksim gözlemlerinden ibaret değil. Mektup, 17 gün sonra kaleme alınmış. Bu sürede amcam, İstanbul'un diğer semtlerinde yaşananları ve olayların tanığı kimi yakınların gözlemlerini de derleyip, mektubuna almış. (Söz gelimi Kumsal sokağı, Yenikapı'da, teyzesinin oturduğu sokaktır.)

1931-1980 yılları arasında yaşayan amcam Mehmet Gider, floresan lambaları doğru akımla yakmayı icat etmiş bir elektirik teknisyeniydi. Tophane Sanat Enstitüsü Elektirik bölümündeki mezuniyetinden sonra bir süre gazetecilik yüksek okuluna devam etmiş. Askerlik nedeniyle yarım bırakmış olsa da, mektuptski ayrıntılı gözlemleri bu okulda edindiği formasyona bağlanabilir..

Sadece olaylarla ilgili kısımda yer verilen mehtup sonunda 'devamı var' notu okunuyor, ancak bir devam mektubu bulamadım. Belki kaybolup gitti, belki devamı sözlü geldi. Elimdeki kadarı, 6-7 Eylül olaylarına ilişkin ayrıntıları ve o gün 24 yaşında olan bir Türk gencinin olaylara bakışını yansıtıyor.

Bu belgenin Dr. Erdoğan Keleşoğlu'nun pozitif yaklaşımıyla bu yayında yer bulmasından memnunşyet duyuyorum.

Ankara işi olmadı. Yaz olduğu için işler durgun. Bu son hadiselerden de işler adam akıllı durdu, bir hayli malzeme parçalandığı için malzeme bulunmuyor,  yeni hadiselerin tesiriyle yiyecek maddeleri de pahallandı.

6 Eylül gecesi biz Uludağ'da idik, vakanın oluşunu gözlerimizle görmedik. Ertesi gün hadiseyi İstanbul'a dönerken araba vapurunda duydum. Ve iyi olmuş dedim, fakat hakikat öyle değilmiş. Vapurdan inince Kadıköy'ün, Üsküdar'ın vaziyetinden işin fecaatini anladım. Üsküdar'dan İstanbul'a araba vapuru ile geçtik, Kabataş'tan eve giderken Taksim'den geçtik. İstiklal cad manzarası bana Mavi Ölüm romanını hatırlattı. Ve hakikatten o romanda anlatılan hadiseler İstanbul'da geçmiş, adeta dev bir adam gelmiş hallacın pamuk attığı aletle İstanbul'u atmış. İstiklal cad, Tünel cad üserinde sağlan altı dükkan saydım. O canım kürkler, naylon çoraplar, buzdolapları, çamaşır makineleri,  dikiş makineleri, İngiliz kumaşları her şey her şey paramparça. O muazzam dükkanlardan kullanılan sadece üç tane duvar kalmış, geriye kalan her şey çöpçüler tarafından bir haftada kaldırıldı. Bizim iş yaptığımız müesseselerden kazara ayakta kalan Papazyan ve Beyazıt'ta ayma. Ayma'nın da kalmasına sebep, yarısının Türk'ün olması. Arşimdis dört duvar, pardon vitrinden eser yok, şu halde yalnız üç duvar kalmış. Üç Mitakides de yerle bir olmuş. En fazla acıdığım Pak Koll. oldu, elde tutulacak hiç bir şey kalmamış, kasayı kırmışlar, paralarını ve bonolarını almışlar. Vitrin camları, kepekleri, içerideki cam, ayna, dolap, vitrin, her şey ama her şey mahvolmuş. Hiç biri kalmamış. Zaten her dükkan aynı vaziyette ya. Hoşuma giden yalnız Pak'ın sırasında ileride Güleryüz oldu, çok nale bir Rum'du, hak etmişti. 

Buraya kadar anlattıklarım ticarethanelerdi, zaten ne kadar anlatsam da manzaranın dehşetini ve fecaatini (fecaat diyorum çünkü ne olduysa bize oldu hakikatten fecaat, sıkıntı ve buhran başladı bile)  gözlerinizin önüne getirmeme imkan yok. (Mavi Ölüm'ü hatırla) Evlere yapılan tecavüzler ise yürekler acısı. İnsan zenginlerin önüne yığılan eşyalara pek acımıyor da, hoş bu yığından  eşya denecek veya  şu parça, şu yığınınmış diyebilecek bir hal kalmamış dağılan yün, pamuk yada kuş tüyünden anlıyor da, bu yorganmış, bu yatakmış diyebiliyor. Fakat fakirlerin eşyalarına bakınca insanın içi sızlzıyor. O kuş uçmaz, kervan geçmez Kumsalı Sokağı'nda bir evin önünde bir nesne gördüm, merak ettim, yakından tetkik edince bunun çamurlar içine atılmış dörtte bir yorgan olduğunu anladım. Bu öyle bir yorgan ki yüzü bir zamanlar Behiye teyze yapardı, nerede bir parça bez bulsa dört köşe kesip birbirine ekler yastık yapardı. Bu yorgan da aynı şekilde yapılmış, zavallı sahibinin üç metre bez alacak parası yokmuş ki onu öyle yapmış, bir namussuz, vicdansız çıkıp onu dört parça edip, çamura atmış ve muzafferane çiğnemiş. İçim sızladı, acaba bu zavallı şimdi nerede yatıyor, ne yiyor, belki bir zamanlar beğenmediği o parçalardan yapılma yorganı olmadığı için kim bilir nasıl üşüyor diye düşündüm. Ve evde oturanı sordum. 65-70 yaşında, şunun-bunun yardımı ile yaşayan ve tek başına oturan sessiz bir kadıncağızmış. Bu faciada rol oynayanların ne kalite adamlar oldukları bu vakadan belli oluyor. Bütün İstanbul içinde kurtulan ev pek seyrek. Zaten bizim sokak gibi kenar ve fakir bir sokak dahi kalmazsa var diğerlerini hesap et.

Kiliselere gelince:  İstanbul'da, Patrikhane'den maada kilise kalmadı. Langa kilisesi şöyle olmuş (Ünit'lerin evine karşı). Dört kamyon it, serseri, namussuz gelmiş, kapıları kırmışlar, içeriye hücum etmişler bazıları çabuk yanması için sağa sola benzin dökerken bir kısmı çan kulesini zaptetmiş, çanı sökmüşler, alkışlar arasında çanı yere atmış ve kahraman bir it çanı kilometre ile  çalıştırdığı bir taksinin ardına bağlamış ve zafer nişanesi olarak sokaklarda dolaştırmış. Kıpkızıl alevler taştan yapılma çan kulesini aydınlatırken bu rakipsiz savaşı (Tek başına koşup, birinciliği alan at gibi) kahramanlarından biri,  zaferin sarhoşluğu le vecde gelerek alevlerin arasına atılmış, çan kulesine çıkmış, binlerce düşmanla kahramanca dövüşüp zaptedilen bir kaleye bayrak dikermiş gibi bir eda ile kuleye bayrak dikmiş ve kıpkırmızı alevlerle  aydınlatan  bayrağın altında bir din kahramanı gibi ezan okumuş. Ertesi gün bu hadiseyi iftiharla anlatırken, askerler tarafından itibarla  ve kahramanlığına halel getirmeyecek bir şekilde Selimiye Kışlası'na misafir edilmiş, üç gün süren tören hazırlıklarından sonra bu kahramanlığına mükafat altı sene yemiş. Yine bir kilisede tecavüzü önlemeye çalışan bir papazı, mukaddes sakalına yazık olmasın diye  tıraş ettikten sonra (Bu arada kiliseye ateş verilmiş)  ihtiramla ateşe atmışlar. Bu hadiseyi görüp, sessizce seyreden bir papazı soğuk kanlılığına mükafaten sünnet etmişler. (Bu hadiselerden hiç birini gazetelerde bulamazsın)

Aynı geceden bir fıkra daha: Galata tarafında işlerini eksiksiz olarak bitiren bit sürüsü Unkapanı köprüsü üzerinden İstanbul tarafını kontrol etmeye gelirken tam köprü üzerinde Galata'ya geçmeye çalışan bir taksiye rastlarlar, bakarlar ki takside bayrak yok, hemen etrafını sarıp şoförü sorguya çekerken, bir kısmı taksiyi elleri üzerinde kaldırırlar. Elebaşı sorar: 'Bayrağın nerede ulan' Zavallı şoför: 'Abicim nereden bulaydım bayrağı, bugün bayram değil diye yanıma almadım'. Etraftan, 'Gavur bu Türk değil, atın köprüden aşağı' diye bağırırlar. Taksiyi elleri üzerinde tutanlar köprünün kanadına yaklaşırken  ne kadar anlatsa derdini dinletemeyeceğini anlayan şoför hemen eller üzerinde duran arabanın üzerine fırlar ve Türk-Müslüman olduğunu en pratik şekilde ispat eder. Araba alkışlar arasında yere bırakılır, yol açılır ve  rahatça toluna devam eder.  Bu arada kendisini kimse rahatsız etmesin diye bir bayrak hediye ederler.

Zarar ve ziyan dört beş milyarmış. Kapalıçarşı yandığına üzülmüştük. Şimdi belki elli tane Kapalıçarşı yandı.

Bu zarar ve ziyanı görüp, hadiseyi şöyle izah ediyorum: Sinirli biri, bir diğerine kızar, hırsını alamaz ve üstünü başını yırtar. Biz Yunanlılara kızdık, üstümüzü başımızı parçaladı,  Allah beterinden saklasın.

Zarar ve ziyanı bir tarafa bırakacak olursak bu hadise iyi oldu, çünkü bu keratalar epey yüz bulmışlardı. Şimdi bu abdestle bir hayli namaz kılarlar.

Etraftan iki bin lira alacağım vardı. Alacağım olan dükkanların hepsi parçalandı, tabi bizim mallarla beraber. Bakalım bir müddet sonra alabilecek miyim.

Ablamın Turgut, mahut gece icrayı sanat etmiş ve eve bazı şeyler getirmiş, tabii ne ablam ne enişte kabul etmezler, ellerinden alıp, çöp tenekesine atmışlar, bana söylediler. Ben de: 'Ne yaptınız, tenekeyi alan çöpçü sizi şikayet etse, haliniz harap olur'^dedim. Çöp tenekesine boşaltıp, içine atılanları ayırdılar , ben aldım ve İkinci şubeye teslim ettim.

İkinci şubede gördüklerimi ve İkinci şubede dayaktan iki yumrukla nasıl kurtulduğumu ve yine Eyüp Demokrat Parti başkanının davul zurna ile Fener Patrikhanesini nasıl bastığını, bundan sonraki mektubumda yazacak bir şey bulamazsam anlatacağım.

Haydi sana bir iki hikaye daha anlatayım: Mahut gece Bizim Selami (kayınbirader) çalışıyor imiş. 'Bir gürültü duydum, fırladım' diyor.  Onarın alt tarafı pasaj, pasaja girmişler, sağı solu kırıp döküyorlar, iş adam akıllı kızışmış, Rum, Ermeni, Türk arayan yok. Bir de baktım diyor: 'Haao tipinde bir herif, ya hamal ya arabacı, kepengin alt aynasına bir balta vurdu, aynayı yardı, tekrar balta vursa vakit kaybedecek, baltayı elinden bıraktı, iki parça aynanın birini bir eline, diğerin öteki eliyle tuttu ve bir buçuk  mm. kalınlığına ve aynı zamanda oluklu saç kepengi Amerikan bezi yırtar gibi iki parça edip, bir tekmede vitrin camını kırıp içeri daldı. Dükkan sahibi elbiseci imiş, bu zatı muhteremin sırtındaki ceketi lime lime,  önce onu çıkardı, bismilah dedi ve ceketi parça parça etti, askıdan bir ceket aldı,  her halde beğenmedi ki çıkarıp onu da parçaladı. Bu hal beş altı ceket üzerinde tekrar edildi ve son giydiğini beğenmiş olacak ki aynadaki kendi haline eğilip bir reverans yapıp teşekkür etti ve aynaya şöyle ayağının burnu ile dokundu, paramparça etti. Bu hali az ileride seyreden hal ve tavırları ile üniversiteli olduğu anlaşılan yüzü gözü kan içerisinde bir delikanlı ortada duran bir masa üzerine fırlayıp, 'Arkadaşlar biz buraya çapul ve yağmaya değil, Atamızın evine atılan bomba ile ruhumuzda yapılan tahribatın aynını, misillemesini yapmaya geldi, onların malına tenezzül etmeyiz ve etmeyeceğiz de dedi' dedi ve az önce ceketi giyene döherek seslendi: 'Arkadaş, sana hitap ediyorum. Çıkar onu ve yırt..' Adam afalladı, bozuldu, bir an karşı koyacak gibi oldu. fakat etrafında bakıp da kötü kötü kendisine bakanları görünce sırtındakini paramparça etti.

Hakikatten ilk önce çapul ve yağma olmamış,. Üniversiteliler işin çığrında çıktığını görüp çekilice meydan serserilere kalmış.

8 Eylül İstiklal caddesinden geçerken etrafta bir hayli sağı solu patlak lastik, alt köselesi kopmuş ve bir sicile bağlı bir hayli ayakkabı yırtık pırtık ceketlere rastladım ve hayretle bu civarda acaba hangi dükkan bu kalitede mal satıyor diye düşündüm.

Eniştem ve Ceyhun yazmama mani olmasalardı daha devam edecektim. Saat üçe çeyrek var. Allah rahatlık versin.

Devamı var 

(El yazısı ile)

 Ayın abicim,

Ay sonunda İzmir ve ayadın2a gideceğim demiştim. Ama olmadı Daha evvel yola çıktım. Mektubu postaya İzmir'den veriyorum. Yine yzarım. Seyahatim 15 gün sürecek. Selamlar.

    Toplumsal Tarih dergisi 269. sayı (Eylül 2024) Demokrat Parti Eyüp teşkilatının bizzat olaya katıldığını açıkça yazdığı için buraya aldım.



15 Temmuz 2022 Cuma

1934 TRAKYA PROGROMU

 


1934'de Trakya'da olanlar hakkında bilinenler azdır. Bu konudaki tek derli toplu eser olan Rıfat N. Bali'nin kitabını da yeni okudum. Bu olaylar, en az bilinen ve hatırlanan progromdur. Türkiye'de resmi ideoloji, progromları unutturmaya çalıştıkça azınlıklar hatırlatmakta, azınlıklar bunu hiç unutmamaktadır. İlginç olan Yahudilerin de bu olayları, en azından kamuoyuna hatırlatmak istemiyorlar. Kitabı okuduktan sonra, bu unutturma ile ilgili iki tezim var.

1)Yahudilerin, İsrail'in yıkılması ya da İsrail'den de kovulma ihtimallerine karşı Türkiye'yi sığınacak yer gibi görmeleri. Beyoğlu'ndaki Türk Yahudileri müzesinde, 1934 Trakya ya da Varlık vergisi ile ilgili bir köşe yok.

2)Yahudilerin, tefecilik yoluyla bölgede arazilere çökmesi. Ödenmeyen borçlar yüzünden elde ettikleri arazileri ve sürüleri de gene eski sahiplerine işletiyorlar. Yani pratikte para kazandıran bir iş değil. Çanakkale ve Gelibolu yarımadasında da bu iş özellikle yapılıyor. Kitapta böyle yazmıyor ama ben özellikle böyle yapıldığı kanısına kapıldım. Böyle kapsamlı bir arazi alımı, her ne kadar bölgede tekel olsalar da, Trakya Yahudilerinin tek başına yapacakları iş değil. Bu kitabı okurken, ben bu zanna kapıldıysam, 1934'ün Türk hükumeti de bu zanna kapılmış olabilir. 

Diğer bir olgu ise, devletin, Türk ulusunu oluşturma adına Gayrı Müslümlerden arında politikası güttüğünü de kitaptan öğreniyoruz.  Örneğin 1920'li ve 30'lu yıllar boyunca Anadolu'nun pek yok yerindeki Ermeni köylüsü, jandarma baskısından köyünü terk etmiş ve Suriye'ye göç etmiş. Özel olarak da ben bir bilgi vereyim, 1950'li yıllara kadar, o zamanlar Fransız manda idaresinde olan Suriye'ye, Türkiye'den pek çok göç olmuş. O zamanlar Sovyetler Birliği ve yandaşı ülkelerle, batılı devletler arasında olan Demir Perde ardı olan Sovyet Ermenistan'ına gidemedikleri için Suriye ve Lübnan'a, bazen de oradan daha uzak yerlere göç etmişlerdir. 1927 Nüfus sayımında bile on üç milyon altı yüz bin küsur ülke nüfusunun  üç yüz bin kadarı Ermeni. Bu günkü nüfus artışı ile kıyaslarsak, üç buçuk milyonluk bir Ermeni nüfusumuz olması demektir ki şu anda bu nüfus elli bin civarı. Sadece Ermeniler değil, isyanlar sonrası Nasturdiler, Kürtler, şapka devriminden sonra bazı muhafazakarlar  ( Kastamonu'da bir köy tamamen göç etmiş.) falan göç etmiş Ellilerde mayın döşenene ve Fransızlar çekilene kadar sürmüş bu göç.

Trakya  progrounda devletin planı ve programı çok belli. Mesela Kırkpınar güreşleri, muhtemelen tarihinde ilk ve son defa, Edirne yerine Kırklareli'nde yapılıyor. Kırklareli'nde Yahudilerin kaçtığı gece İstanbul trenine on beş yolcu vagonu takıyorlar. Oysa normalde üç vagonla hareket ediyor. Olaylar büyük ölçüde tehdit, tahrip ve yağma olarak gelişiyor, cinayet yok,  bir kaç tecavüz olayı var. Resmi söyleme göre vur deyince, öldürülmüş. Aslında hedef zengin Yahudiler. Yahudiler arasında ciddi bir sınıf ayrımı var. Zengin Yahudiler, fakir dindaşlarına (ya da ırkdaşlarına) aç kalmayacakları kadar sadaka veriyor. Mesela çamaşırcı bir kadın, yıllarca hemen yandaki ilçeye gelin giden kızını ve torunlarını yıllarca göremiyor.  O zamanlar ülkede bugünkü gibi bolca dolmuş-otobüs yok. Hatta ordunun ikmal için deve taburları var. Gene de böyle bir ziyareti yapamamak, büyük bir yoksulluk göstergesi.

Progrom öncesinde uzun bir kışkırtma devresi var. Cevat Rıfat Atilhan'ın Milli İnklap dergisi; Hüseyin Nihal Atsız'ın Orkun dergisi başı çekmekle beraber; Akbaba dergisinde her Cumartesi (Yahudilerin kutsal Sebt, yani dinlenme ve ibadet günü), Cemal Nadir Güler'in Yahudilere hakaret eden karikatürleri ve Almanya'da yaşayıp, Türkiye'ye mesajlar gönderen Mustafa Nermi, başı çekiyor.  Kışkırtmanın merkezi ise Atılhan ve Milli İnkılap dergisi.

Atilhan ve Milli İnkılap dergisi bu kışkırtmada başı çekiyor ve açıkça Nazilik yapıyor. Atilhan, Nazi partisinin davetlisi olarak Almanya'ya gidiyor, Antisemitik kitaplarını Nazi yayımcıları basıp, okkalı telifler alıyor. Kendisi de dergisini Nazilerden aldığı karikatür, resim ve yazılarla dolduruyor. Olaylardan sonra, mafya olarak bilinen bir Yahudi kabadayı, Atilhan'ı dövüyor. Ekşisözlük yazarlarından birinin dediğine göre, Mussolini'nin linç edilerek öldürülmesine, vatanseverliğin bedeli olarak yorumlayacak kadar ateşli bir faşisttir. Olanlar yatışında, Yahudi bir kabadayı, Atilhan'ı tenhada kıstırıp, dövüyor.

Atsız'a gelince, kitap Atsız'ı merkeze almıyor ama Atsız'ın Orkun dergisi, bölgede, özelliklede Edirne'de çok okunuyor. Edirne lisesinde sadece üç ay öğretmenlik yapmış ve bu kısa sürede bayağı çevre yapmış. Dergisi Edirne'de kalmayacak şekilde bitiyor. Şehirdeki gazete bayisi, bizzat Edirne lisesinin kapısına gelip, son nüshasına kadar satıyor. Yani Atsız'da bu süreçte etkin. Olaylar yatışında, Milli İnkılap ile beraber, Orkun'da kapatılıyor.

Kitapta pek dikkat edilmeyen bir ayrıntı var. Daha 1933-34 yılında Atsız, Orkun'da, Yahudileri, biz de Almanlar gibi katledelim diyor. (Kitap, Orkun'dan alıntı yapmış.) 1934'de daha henüz katliam yok. Kristal Gece ve boykotlar sonrası Yahudileri ürkütme ve kaçırma politikası var. Naziler henüz kıyım ve katliamları dillendirmiyor ama belli ki bunu planlamış ve Türkiye'deki işbirlikçilerine anlatmış.

Bir yerde Atatürk ile bir Yahudi'nin konuşması var. Bu konuşma olmuş mu pek belli olmadığı gibi, söz konusu Yahudi'nin kim olduğu da belli değil. Kimilerine göre önemli bir tüccar, kimilerine göre de sokaklarda yaşayan bir deli. Ancak şu var ki, gerek Dersim tertelesinden, gerekse Trakya progromundan Atatürk'ün haberdar olduğu aşikar.

Olaylar, İsmet İnönü'nün açıklamasından sonra sona eriyor. Yahudiler, özellikle yoksul olanlar can havli ile önce İstanbul'a, sonra Fransa, Bulgaristan, Suriye, Filistin ve Küba'ya göç ediyor. O kadar her şeylerini bırakıyorlar ki, bazıları resmen çıplak. Fransa'ya gidenleri daha sonra aynı Türkiye, toplama kamplarında yakılmasın diye kurtarmaya çalışıyor. Bulgaristan ilginç bir şekilde, Nazi işbirlikçisi olmasına rağmen, tek bir Yahudi ya da Roman vatandaşını Almanlara vermediği gibi, kendisine sığınan Yahudi ve Romanları da çoğu kez geri vermeyip, Türkiye'ye kaçmasına göz yumuyor. Bana Küba'ya gidenler çok ilginç geldi.

Progromdan sonra Trakya'da ekonomi çöküyor, çünkü Türk tüccarlar, Yahudilerin yerini alamıyor. En çok zararı, Edirne görüyor. Olaylar öncesinde, sınır ticaretinden ve tarihsel başkent oluşundan dolayı Trakya'nın merkezi Edirne. Tüm bölgedeki tek lise ve sanat enstitüsü burada. Lakin Türk Tüccarların, Bulgaristan ve Yunanistan'da iş bağlantıları olmadığı için sınır ticareti, 1950'lere kadar eski haline gelmiyor. O zamanda bölgede ticaretin merkezi, limanından dolayı Tekirdağ'a geçiyor. Diğer bir kaybeden şehir de Çanakkale. Güney Marmara'nın ticaret merkezliğini Balıkesir'e kaptırıyor.

Son olarak, özellikle Atsızcılar, olaylar İzmir'e de sıçrasın diye uğraşıyorlar ama olmuyor.


8 Nisan 2022 Cuma

AHMET KAYA OLAYI ÖRNEĞİNDE PROGROM VE LİNÇLERİN ÜÇ YALANI



 1)Ani öfke krizi: 

Ahmet Kaya'nın saldırıya uğradığı gecenin, Gülten Kaya'nın ağzından anlatıldığı Ordaydım belgeselini izledim. Orada saldırganların ani öfke krizinin yalan olduğunu anladım. Aslında saldırganlar, çok önceden örgütlenmiş,  ne söyleyeceklerini ve nerede duracakları bile önceden belirlemiş.  Bu örgütlenmeye katılmayan sanatçıların bir kısmı ortadan sıvışmış, bir kısmı da Ahmet ve Gülten Kaya'yı savunmaya çalışmış.

Basın mensupları ise ilginç bir şekilde saldırganları net çekme çabasında. Ayrıca her şey bitip, evlerini dönmek için arabalarına binerken de suratlarına flaşları patlatıp, daha da yaralama çabasından da olayların planlı olduğu anlaşılıyor.

Öte yandan linçe katılanlar, o yıllarda Tansu Çiller-Sedat Peker etrafında dolaşan, bu ikilinin her etkinliğine koşan sanatçılar. Sonraki yıllarda da Reisçi olmuşlar, kazara bile muhalif olmamışlar.  Zaten pek çoğu yırtık dondan çıkarcasına iktidar yanlısı ya da muhafazakar açıklamalar yapıyor.

Sivas katliamı için de benzer şeyler denildi. Oysa yıllar sonra ortaya çıkan bazı fotoğraflarda, pek çok kişinin camiden ellerinden benzin-gaz yağı bidonlarıyla çıktığı görülüyor. Yani masumca namaz kılmaya gittiğiniz camilerde, progrom yapmak için silah ve yanıcı maddeler olabilir.

Ahmet Kaya'nın linç gecesi öncesi Kürtçe klip çekeceğini belli ki daha önce birilerine söylemiş. Oradakilere pek de sürpriz olmamış. Öyle olsaydı tek tük bağıran ya da ortamı terk eden olurdu. İnsanlar kolay kolay kalabalıklarda tek başına saldırıda bulunmaz. Oysa görüntülere baktığınızda koro halinde bağırıyorlar.

Ayrıca bu grup, daha sonra çözüm süreci ve Habur sınır kapısında olanlara ses çıkarmadığı gibi, bu sanatçıları, her hangi bir şehit cenazesi veya her hangi bir milliyetçi etkinlikte görmedik. Hatta bu ekipten bazıları çözüm sürecini desteklemişti.



Maraş katliamının en erken hazırlıkları iki yıl öncesidir denilmekte. Oysa 1972 yılında işlenen Ali Balseven cinayetine dikkat çekmeli. 1973'de öldürülen Alevi-Ülkücü gencin cinayetinin suçunu Atsızcılar, Türk-İslam sentezcilerine, yani Türkeş taraftarlarına atarlar.

Oysa bu önermede iki eksik olan şey vardır. Birincisi Ülkücülerin ya da Türkeşçilerin içinde zannettiğinizden daha fazla Alevi, Kürt ve hatta Ermeni vardı ve halen gerek MHP, gerekse diğer ırkçı-milliyetçi grupların içinde bolca azınlıklardan vardır. Türklerin azınlıkları ya da yönettikleri etnik gruplardan bireyleri devşirme almalarının geleneği çok eskidir. Ben Osmanlı'dan başladı sanıyordum ama Selçuklularda da Yeniçerilik ve Enderun benzeri kurumlar varmış. Gerçi Osmanlı, tımarlı sipahiler, yeniçerilik ve Enderun'u doğrudan Doğu Roma, yani yanlış bildiğimiz adla Bizans'dan almıştır. Hatta Enderun, adı bile pek değişmeden Andarun adı ile Asur devletinde bile vardı. Çok uluslu imparatorluklar, egemen oldukları toplulukları, içlerinden bazılarını kendilerinden yapmadan yönetmeleri çok zordur.

İkinci eksik olan şeyse, Ülkücülerin ya da Atsızcıların Alevi katliamları, Türkiye'de sağ-sol çatışmalarından ve Türkeş'in Atsızla (sözüm ona yolunu ayırdığı) 1968 Adana kongresinden çok önce başlamıştır. 1961'de Aydın şehir merkezinde sekiz Alevi katledilmiştir. Bu tarihten daha önce de saldırılar vardır ve 1961'de henüz Türkiye'de henüz sağ-sol kamplaşması yoktu. Kaldı ki bu tarihten önce de

Peki Ali Balseven'in öldürülmesi, fikir ayrılıkları mıydı? Ülkücülükte de tüm faşizan örgütlerde fikir ayrılıkları öyle ölümcül çatışmalara sadece süper liderleri (burada Başbuğ Alparslan Türkeş oluyor) öldükten sonra olası makam çatışmalarında olasıdır.

Öyleyse Ülkücüler, içlerindeki Alevi bireyi neden öldürdüler? Burada Ali Balseven'in Maraşlı olduğunu öğrendiğimizde cinayetin sebebini anlayabiliriz. Zaten ailesini öldürecekleri arkadaşlarını daha önce öldürmüşlerdir; sonradan kendilerine düşman olmasın diye. Atsız'ın sonradan yazdıkları sadece katliam planlarını saklama çabasıdır.

Kaldı ki Atsız'da, Niğdeli Kadı Ahmet'in Taptukiler üzerine yazdıklarını kullanarak, Türkiye'de sağ-sol kavramları daha hiç bilinmiyorken Alevi düşmanlığını körüklemiştir. (Şimdilerde çocuklarına Yunus Emre adını koyan muhafazakar Sünni aileler üzülmüş müdür, sanmam.) Ülkemizdeki pek çok progrom, böyle uzun süreli bir hazırlığın sonucudur.

2)Pek çok şeyden habersiz masum saldırganlar: O gece madem o saldırganlar çok sinirliydi ve öfke krizindeydi, neden Ahmet Kaya ve Gülten Kaya öldürülmedi ve ciddi bir yara almadı? Çünkü öyle planlanmıştı. Zira asıl linç, sonraki günlerde Ertuğrul Özkök'ün yönetimindeki koro tarafından yapıldı. O kalabalık, nereye ne kadar saldıracağını biliyordu. Hiç biri Ahmet Kaya ve Gülten Kaya'ya ölümcül bir şekilde saldırmadı. Gülten Kaya'nın alnına gelen çatal bile hesaplıydı.

Trakya (1934), Maraş, Çorum, Sivas ve benzeri progromlarda saldırganların çok az, çoğu kez de hiç devlet kurumuna saldırmadığına ya da hasar vermediğine hiç dikkat ettiniz mi? Her saldırgan, gitmesi gereken yeri bilir. Mesela hem Maraş, hem de Çorum'da camide cenaze sahiplerine saldırır ama camiye zarar vermezler.

Ama pek çoğunun savunması, tesadüfen orada oldukları ve sonradan olacaklardan haberi olmadığı yalanıdır. Hatta Sivas olaylarının ertesinde, o zamanlar Hürriyet gazetesi, o zamanlar gazetede köşe yazarlığı yapan Emin Çölaşan'a yazılmış ya da yazıldığı iddia edilen bir mektubu manşetine taşımıştı. Bu masum adam, camiden benzin bidonları ile çıkanları görmemiş mi?



3)Faşizmin yalancı pişmanlığı:

Olaya katılanların ve olayın basın saldırısının koro şefi Ertuğrul Özkök'ün, özellikle çözüm sürecindeki yalancı pişmanlığına. Siyasi düzen değişse, gene Ahmet Kaya'yı linç ederler.

Acı gerçek şu ki, kimse cezasını çekmeden pişman olmaz. Ben katliamlardan dolayı pişman olmayı bırakın, üzgün olan bir Maraşlıya, Çorumluya, Sivaslıya rastlamadım. Bu şehirler de Drasden, Hiroşima ve Nagazaki gibi bombalansaydı, belki de pişman olurlardı.

Gene Atsız demişken. Oğlu Yağmur Atsız neden yetmişinden sonra tüm sola ve Kürtlere sırt çevirdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/yagmur-atsizin-muhtesem-bitisi.html) Çünkü gerçekte solcu falan değildi. Sadece babasının suçlarının bedelinden kaçtı. Bir ara kardeşi Buğra'da Cumhuriyet gazetesinin Almanya bürosunda çalışıyordu. Kanada'da bir süre Ateizm peygamberliği yaptı, şimdi yeniden Türkçü-ırkçı tavırlar içinde. Çünkü iki kardeş de ırkçı olarak babalarının bedelini veremezdi. İkisi de yurt dışında olsa, babalarının ideolojisi yalan olacaktı.,

Buğra bey Kanada gibi medeni bir memlekette, Türk ırkçılarının gururunu okşayıp babasının kitaplarından telifini yiyor. Oysa onu Kanada'da rahatsız eden olsa böyle ırkçılık yapmaz. Ya da o ırkçılığı Kanada'da yapsın bakalım.