kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2026 Perşembe

KENANİZM NEDİR2?NEFRET DAİRESİ



Kenanizm, belli kavram ve olgulara karşı nefret geliştirmiş, bunu da halka Atatürkçülük diye yutturmuştur. Bu nefretleri, kendi önem sırama göre yazacağım:

1)İşçi sendikası nefreti: Kenan Evren'in halkı toplayıp (zorla) yaptığı uzun mitingleri incelerseniz, en fazla sendikalara nefret kustuğunu görürsünüz. Bir sendika hiç bir grev, toplu sözleşme yada eylem yapmasa bile, üye sayısının, tesislerinin, matbaasının büyülküğüyle bile Kenan Evren'in hedefi olabiliyordu. Sanki bir suçmuş gibi, sendikanın devasa merkezinden, tesislerinden bahsediyordu. MESS başta olmak üzere, işveren sendikalarının yaptığı hiç bir şeyi eleştirmedi, sadece işçi-çalışan sendikalarını eleştirdi. Eğitim Enternasyonalinin 5 Ekim Dünya Öğretmenler günü Türkiye'de kutlamasına engel olmak için, 24 Kasım Öğretmenler günü icat edildi. Memur sendikaları yasaklandı, KESK; memurlara sendika kurmak yasakken kuruldu. İşçi sendikalarının da yetkileri budandıkça, budandı. Sendikalı işçi-çalışan sayısı her sene düştü, her sene sendikalar daha fazla işlevsizleşti. Günümüde pek çok kişi, Atatürkçülük adnına Kenanizm yapıp, sendika ve sendikal hak (grev, iş bırakma, toplu sözleşme ve benzeri eylem) düşmanlığı yapıyor.

2)Alevi ve Kürt düşmanlığı; 12 Eylül rejiminin en belirgin faaliyetleri; Alevi köylerine cami yapılması, zorunlu din dersleri ve Kürtçe'nin yasaklanmasıdır. 

Seksenlerde 40-50 milyonluk ülkede, tahminen iki milyondan fazla insan, çoğunluğu da kadın, Kürtçe'den başka dil bilmiyordu. Pqq'da yeni kurulmuş, kendine taban arıyordu. 12 Eylül bu şartları fazlasıyla verdi. Kenan Evren meşhur kart-kurt-Kürt söylemi ile koca bir toplumu tamamen red etme tavrını takındı.12 Eylülün devlet zorbalığı, insanların devletten nefret etmek için yeterliydi.Buna Kürtçe konuşma-müzik yasağı ve Esat Oktay Yıldıran gibilerin zorbalığı da eklendi.

Burada pek çok faşistin hayran olduğu Esat Oktay Yıldıran'la ilgili bir parantez açayım. Kendisi sadece insanlara eziyet eden bir psikopattı ve eline Ülkücü mahkumlar verilse, onalara da eziyet edecek birisiydi. Diyarbakır Askeri Cezaevinin iç güvenlik sorumluluğu normalde bir astsubayın üzerindeyken, yüzbaşı rütbesiyle aldığı bu işi, rezilce görevden alınarak devretti. Kendisinin işkenceciliği bir yana, en basit yönetim ilkelerini bilmemesi bile Harbiye'den mezuniyetine engel olmalıydı. Zaten devlete teslim olmuş, işbirliği yapanlara da ilkence etti. Bu yüzden devlet uzun süre pek çok Kürt topluluğundan işbirlikçi bulamadı. Kendisi öylesine bir nefret objesiydi ki, adını ve yüzünü değiştirmesine rağmen, sesinden tanındı. Öldürülmesi de yaşamı kadar ikonik oldu. Otobüste onu vuran kişi, Esat Oktay Yıldıran, sana Diyarbekir zindanından Laz Kemal'in selamı var dedi ve karısı ile oğlunun yanında ateş etti. Yıldıran'ın son sözleri, ben Esat Oktay Yıldıran değilim oldu. Bu olaydan sonra infaz ve kurşunlamalarda, birilerinin selamını söyleme modası başladı.

Alevi nefreti de, Alevi köylerine cami yapmak ve zorunlu din derslerinde bolca Alevi-Şi-Gayrı Müslim düşmanlığı yaparak arttrıldı. Aslında müfredatta yada ders kitabında çok bir şey yoktu, asıl sorun din öğretmenlerindeydi. Pek çok din öğretmeni, Aleviler aleyhine ileri-geri konuştu; bazı okullarda öğretmenler, Alevi öğrencileri, biz Sünni çocuklarla özel şeyler konuşacağız deyip, dışarı çıkardı. Bunlar öyle kişisel tavırlar değildi. Türkiye'de en garip ders, din dersleridir. Din öğretmenlerinin tavırları asla tesadüfi yada fevri değildir. Okul yöneticilerinin çoğunun din öğretmeni olması da tesadüf değildir. Din öğretmenleri en çok seminer-kurs alan öğretmenlerdir. 28. ylımı yaşadığım öğretmenlik hayatında en sinsi, kumpasçı, dedikoducu öğretmenler, din öğretmenleri oldu. Hemen hepsinin bir tarikatla doğrudan bağı vardır. Proje liselerde çalışanlar da iktidar kliğinden bir klana bağlıdır. Din dersi de içeriği en çok değişen derstir. Hatta diğer derslerin kitabının kapağı değişir, içeriği değişmez; din dersinde kapak değişmez diye laf vardır. Seksenlerde din dersi, haftada bir saatti. Sonra ikiye çıktı, siyer şu bu derken bazı liseler, imam hatip kadar din dersi alıyor. Her nesilde de din dersi artıyor. Bu da tesadüf değil. Bu dersin amacı, gençliği sağcı yapmak ve Alevileri asimile etmekti.  Kenan Evren'in, boğacaksan solu, yetiştireceksin sofu dediği rivayet edilmiştir. Halkı sağcı yapmakta başarılı oldu. Ben üç ayrı imam hatip lisesinde ders verdim. Pek çok öğretmen  arkadaşım imam hatipliydi ve pek çok da imam hatipli tanıdım. İmam hatipliler, diğer insanlara göre daha dindar yada daha imanlı değiller; daha sağcılar; zira eğitimleri buna göre planlanmış. Bu din eğitimi, seksenler ve doksanlar boyunca Alevi gençler arasında Ateizm'in yayılmasına sebep oldu. Devlet buna aldırmadı, Alevleri zaten Müslümandan da saymıyordu. Sonra doksanlarda Kürtler, son on yıldır da Tengricilik adı altında milliyetçi Türkler dinsiz (Agnostik-Deist vs) oldu. Sık sık okul değiştiren bir öğretmen olarak gözlemim, imam hatipleri bir kenara koyarsak, din dersi arttıkça, dinsizliğin artması; hatta bazı eğitim araştırmacılarına göre imam hatipliler arasında da dinsizlik artmaktadır. Bunun sebebi dersin kuruluş amacıdır; bu amaç Hanedi-Sünniliğin üstünlüğü ideolojisini benimsemiş nesiller yetiştirmektir. Kendisini üstün zümreden görmeyenlerde, dersten nefret etmektedir. Son yıllarda Arap toplumu üstünlüğü verildikçe, Türk milliyetçileri de dinden uzaklaşmaktadır.

Alevilere baskılar sadece din dersleri değildi. Darbe olduğunda Maraş katliamı olalı 2 takvim yılı olmamış (Aralık 1978), Çorum katliamı ise  üç aydan daha kısa bir zaman (1980 Temmuz) önceydi. Darbe rejimi  özellikle Maraş'taki Alevi köylülerini evlerini terk etmesi ve göç etmesi için zorbaladı. Kamuda Alevi memurlar, işçiler, çeşitli bahanelerle işten çıkarıldı. Aleviler itinayla fişlendi. Kürtlere karşı, kart-kurt-Kürt inkarına benzer bir inkar siyaseti düzenlendi. Diyanet memuru ve sosyoloji doçenti Abdülkadir Sezgin, 1990 yılında, doçentlik tezi ile devletin inkar tezini yazdı. Sezgin'in, Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik adlı kitabına göre Alevilik, Bektaşilikti  ve Bektaşilik de Sünniliğin, hatta Hanefiliğin içinde bir tarikattı. Bu gün Cemevleri başkanlığının kültür bakanlığına bağlı olması, bu tezin sonucudur.

Alevi ve Kürt düşmanlığı demişken, hem Kürt, hem Alevi olan ve Alevilerin çoğunluk olduğu tek il olan Tunceli'de, Kenanizmden çok çekti. Kenan Evren'in karısı Sekine Evren'in, Tertele sonrasında memurlara besleme verilen kız çocuklarından olduğu iddiası çok ortalıkta dolaştı. O zamanın gazetelerinde yazılanlara göre Sekine Evren, gece tırnak kesmemek gibi Dersimlilere ait pek çok batıl itikada halen inanıyormuş. Sekine hamım, 1982'de öldü ve yerini resmen şarkıcı Emel Sayın aldı. Sayın, Türkiye'nin ilk resmi metresi oldu, resmi davetlerde Evren'in eşi muamelesi gördü. Kendisi defalarca evlenip, boşanmış ve her kocasını da aldatmış biriydi. Evren'le beraber bir altın çağ yaşadı. Dönemin tek kanallı TRT'si sadece milli takımın maçları, Kenan Evren'in konuşmaları ve Emel Sayın'ın konserlerini renkli yayımlar. Sonra Emel Sayın'ın Yeşilçam filmleri de yararlanacaktır bu renkli yayın ayrıcalığından. 12 Eylül 2010, yetmez ama evet referandumunun darbe cuntasını yargılayacağına inanmadım çünkü Emel Sayın ve onun resmi metresliği o zaman da, şimdi de hiç konuşulmadı. Netekim 12 Eylül generalleri yada diğer subayları yargılanmadı, askeri tören ve askeri tabutla gömüldü.

Alevilere zorbalığın diğer bir sonucu Parti -Cephe başta olmak üzere sol örgütlerin, doksanların sonuna kadar Türkiye'de etkin oldu. 1996 bir Mayısında İstanbul'u birbirine kattılar; Sabancı suikasti gibi sansasyonel cinayetler işlediler. 2002 Hayata Dönüş operasyonlarına kadar etkindiler. PKK'da, kuruluş yılında pek çok Alevi militan edindi.

3)Öztürkçe kelimeler: Kenan Evren, Atatürk'ün sadece elbiselerine hayran, sadece kıyafet devriminden yanaydı. Bir yerlere Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün isimlerinden birini veriyor, Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı olan 1981 hunharca kutlanıyordu. Buna karşılık Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılıp, öz Türkçe kelimelere savaş açılıyor, bunlar yerine ihtiyarların bile unuttuğu Osmanlıca kelimeler kullanılıyordu. Bunun içinde ders kitapları, üniversite dersleri, resmi belgeler ve TRT kullanılıyordu. İlginç bir şekilde bu kelimeler arasında Kenan Evren'in soy adı vardı ve onunla Kenan Kainat diye dalga geçiliyordu. 1990'da ilk özel televizyon kanalı Star 1 ve ardından illegal de olsa özel radyo ve televizyon kanalları kurulunca,  devletin Osmanlıca kelime sevdası da bitti.

4)Kitap-Dergi-Gazete: Seksenli yıllarda tek kanallı televizyonumuz akşam saat 19.00 yada 20.00'da başlar, saat 24.00 'da biterdi. Sık sık arıza yapar, halka necefli maşrafa fotoğrafı izletirdi.  Dört yada beş saatlik yayınının yarım saati haber bülteni olur, son on beş dakikasında yasa dışı sol örgütler ve örgütsel dökümanlar sergilenirdi. Bu dökümanlar da yasal kitap, gazete ve dergilerdi. Bu tavır sadece televizyon yayınlarından ibaret değidli. Kitapçılar, sahaflar sık sık basılır, yasaklı kitap aranırdı. Ankara, Zafer çarşısında, çarşıyı dolaşanların yada alış-veriş edenlerin de çantası ve üzeri aranırdı. Kitap yayıncısı İlhan Erdost, Mamak'da, dövüle dövüle öldürüldü. Kitap satışları dibe vurdu, pek çok kitabın ilk baskısı iki bin bile değildi. Okullarda bile sık sık kütüphanelerden kitap toplanıp, hurda kağıda gidiyordu. Doksanların başlarında bile, Türkiye'deki kitapların üçte biri Ankara'da satılıyordu. Üstelik pek çok yayın evi, 1982'de sadece yirmi sekiz yayın evi ve beş yazarla, The Marmara otelinin altında beş yüz metre kare alanda başlayan TÜYAP İstanbul kitap fuarında, tüm yıl sattığından daha fazla kitap satıyordu. 1989 yılında, Emin Çölaşan'ın yazdığı Turgut Nereden Koşuyor kitabı, ortaya çıkardığı sıkandallar kadar, o dönem için anormal satışı ve Çölaşan'ın kazandığı telif geliri ile de çok konuşulmuştu. (2025 Ocak ayı itibarıyla Ekşisözlükte yazılanların aksine hiç yasaklanmadı, bir kaç ay sonra Özal ailesi, kitaba dava açtı, telif gelirini de istedi. Özal ailesinin bu tavrı, kitabın gelirine göz koyduğu şeklinde yorumlandı. Çölaşan davayı kazandı ve kitabın yazın-yayım ve dava süreçlerini anlatan, Turgut'un Seriveni diye başka bir kitap yazdı.) Dünyada kitap fuarları genelde tanıtım odaklıdır, Türkiye'de ise bu krizlerin hatırası olarak satış odaklıdır.

İlginç olansa, 12 Eylül,  cumhuriyet tarihinin en büyük okuma-yazma öğretme kampanyası başlattı. O yıllarda Türkiye'de kadınlarda okuma-yazma oranı %70'ler civarındaydı ve kırk yaş üstü kadınların çoğunun okuma-yazması yoktu. Milyonlarca yaşlı insan, ilkokullarda ve halk eğitim merkezlerindeki gece kurslarında okuma-yazma öğrendi. O dönemin iklimi gereği öğretmenler de pek kitap okumuyor, öğrencilere tabelaları okuasını tavsiye ediyordu. Bu üzden bizim nesil tabelaları ve bilboardları falan okur.

5)Atatürk'ün kurduğu kurumlar: Dil, Tarih, Coğrafya fakültesi, Mülkiye Mektebi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve aklıma gelmeyen, unuttuğum pek çok kurum, 12 Eylül ve devamı Turgut Özal döneminde, özerklikleri yıpratıldı, itibarları zedelendi. Türk Hava Kurumu'nun kurban postu tekeli kaldırıldı ve Süleymancılar başta olmak üzere tarikatların kaçak kurban toplamaları yasallaştı. Üniversitelerin özerkliği yıkılıp, Yüksek  Öğretim Kurumu denen garabet kurumdu. Bu kurumlar, emekli generaller, albaylar, diğer subaylar ve yakınlarına arpalık oldu ve yağmalanarak zarar edilmesi sağlandı. (Yağmalanma, başka bir yazının tek başına konusu)





3 Eylül 2025 Çarşamba

DARBECİ ERGENLERLE AKŞAM YEMEĞİ SOHBETİ



 2016 yılının Ağustos ayıydı. Hasanoğlan Atatürk Fen Lisesinden soruşturma sonucu uzaklaştırılmış, Elmadağı Şehit Sertaç Uzun Mesleki ve Teknik lisesine atanmıştım. Ağustos sonunda kısa sürecek evliliğimi yapacaktım ama evliliğin bu kadar kısa süreceğini bilmiyordum. Tam olarak hangi gündü bilmiyorum galiba bir cuma akşamıydı, Ankara'da ailemin evine gelmek için Hasanoğlan'dan Kızılay'a gelmiştim.  Akşamın geç saatiydi ve evdekilerden yemek istemektense, Sakarya caddesindeki Hatay usulü domates çorbası soslu dönercilerden birine girmiş, uygun fiyatlı bir menü almıştım. Kendi halimde yemeğimi yiyordum. Tam o sırada birden yanıma geldiler, üç kişiydiler, üç lise öğrencisi. Onları derslerine girmesem de, pansiyon nöbetlerinden tanıyordum, onlar da beni.

Bir süre havadan-sudan, eski anılardan, pansiyon anılarında  falan bahsettik birbirimize. Yeni okulumda daha derse girmemiştim, ondan bahsetmedim. Sonra konu, yakın tarihte olan darbe teşebbüsüne geldi. Ben, en umulmadık kişiler fecöcü çıktı dedim. Çocuk, ummulmadık kişiler, meselqa ben dedi. Biraz şaşırdım, bu çocuğu solcu biliyordum. Bu tarikat hakili takiyyeciymiş. Gittiği dershanede onu özel eğitim verilen bir sınıfa almışlar.  Sonra kurunun yanında yaş da yanar mı diye sordu, çooook dedim, oları mümkün olduğunca uzatarak. Çocuğun Arap esmerliğindeki suratı mosmor kesildi. Kendisi yaş odun değildi, bildiğin yağlı Marmara çıralı çamıydı. Onlardan aldıklarını ne yapması gerektiğini sordu. Diğer .ocuklardan birisi, yakmasını söyledi. Ben de duman dikkat çeker dedim. Gerekten de sonraki günlerde böyle şeyleri yakanların, yakalanıp, tutuklandığı haberi geldi. Hepsini büyük siyah bir torbaya koy, evinden uzak bir çöplüğe bırak, dedim. Heosini mi hocam, Kuran-ı Kerim var, Nutuk var, dedi. Ben de hepsini büyük, siyah bir torbaya koy, uzak bir çöpün kenraına bırak. Yolun ortasından git, kameralara yakalanma dedim. (O zamanlar bu kadar çok mobese ve güvenlik kamerası yoktu.) Eylül ayında, sene başında okullarda, bazı yayınevlerinin kitapları toplatıldı. Sertaç Uzun'da bu işi yapan müdür yardımcısına ben yardım etmiştim. Onun deyimiyle, Nazicilik oynuyorduk ve topladığımız kitaplar arasında Kuran ve Nutuk'da vardı. Meğer örgüt, imamları içimn kendilerince bazı ayrtılar eklemiş kitaplara. Ardından çocuklar, darbedeki bazı generallerina adını anıp, bazı şeyler anlattılar. Sonra geçkip gittiler.

Ertesi gün yada bir kaç gün sonra yandaş kanallar, fecöcüler çöpe kuran attılar diye haber yaptılar, heyecanlı heyacanlı. Olay Ankara'da olmuştu ve bir de o dönem çok moda olan (galiba halen moda) bir internet oyununun hilelerinin olduğu kağıdı, örgüt şifreleri diye sunmuşlardı. Olayın o akşamki öğrencilerle alakası var mı, yoksa tesadüf mü, bilmiyorum.

15 Ekim 2024 Salı

İDRİS KÜÇÜKÖMER-DÜZENİN YABANCILAŞMASI ELEŞTİRİSİ

 


İdris Küçükömer'in Düzenin Yabancılaşması adlı eseri az okunmuştur ama çok bilinir. Az okunma sebebi, uzun yıllar, 1969'dan, 2021'e kadar, bizzat yazarının isteği ile ikinci baskı yapmamasıymış. Ben 2021 baskısındaki editör notundan böyle öğrendim. Çok bilinme sebebi de, çok kişiyi etkilemesi, sağcılığın ana kitaplarından biri olmasıdır. Kütüphanede görünce hemen aldım, iki günde okuyup, bir eleştiri yazısı yazmaya karar verdim. Çok bilinme sebebi, pek çok yazar onun fikirlerinden etkilenmiş ve bu fikirleri kullanmıştır. Pek çok kişi, Küçükömer'in tezini bilir. Sağ aslında sol,  sol aslında sağdır. Dinciler, tarikatlar falan, soldan, sosyal demokratlardan daha özgürlükçüdür. Dinin yirmi iki yıllık iktidarından sonra bu iddiaya pek çok kişi gülecektir. Şimdilerde kimseler Küçükömer'in adını bile anmıyor. Yemez amacılar, özelleştirmeciler hep Küçükömer'in bu küçük kitabından geçinmiştir; bir de merkez-çevre çatışması kuramından. Merkez-Çevre çatışması kuramı da doksanlar ve ikibinler boyunca modaydı, şimdi kimse bilmiyor. Küçükömer aynı zamanda gene doksanlarda ve ikibinlerde moda olup, şimdilerde unutulan sivil toplum kavramının da mucidiymiş, kitabı okuyunca onu da öğrendim.

Kitap, ortanın solu diye Osmanlı'da, Lale devrinden itibaren tüm yeniik taraftarı ve paişah olmayan kimseleri, Cumhuriyet döneminde de CHP iktidarları ve bürokratları, isim vermeden de Atatürk'ü hedef alıyor. Bunu yaparken de son derece dikkatli. Mesela Nevşehirli İbrahim Paşa diyor, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa demiyor. Kaleminde bir bürokrat lafıdır gidiyor. Bürokrat, devlet memuru demektir, bilmeyen arkadaşlar için. Yani teknik anlamda bir öğretmen olarak ben de bir bürokrat oluyorum, devlet memuru olduğum için. Günlük yaşamda üst rütbeli devlet memurlarına deniliyor, yazar da bu anlamda kullanıyor. Bürokratları atayan padişahlar yada sağcı iktidarlara toz kondurmadığı gibi, bu bürokratların daha sonra sağ partilerden siyasete atılmasını veya iş adamı olmasını pas geçiyor. Adnan Menderes'in iki metresi de bürokrat karısıydı ve Menderes ikisiyle de kocalarının bilgisi dahilinde birlikte oluyordu. Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Alparslan Türkeş, uzun yıllar bürokratlık yaptıktan sonra siyasete atıldı. Türkeş'te bir kurmay albay olarak, askeri bürokrasidendi, hatta 27 Mayıs darbesinin kadrosundandı. Hatta akademisyen olduğunu düşünürsek, Erbakan'da bürokrat kökenlidir.

Osmanlı tarihinin incelenmesinde en komik bölümler, padişahları ve Osmanlı ailesini masum gösterme çabalarıdır. Küçükömer'de, Lale devrinin tüm gösteriş ve sefilliğini, damat olduğunu belirtmeden Nevşehirli DAMAT İbrahim paşaya atarak yapıyor, ortanın solunun başlangını da buna bağlıyor. Pei padişah 3. Ahmet, helvacı çıraklığı boyunca koruduğu ve yükselmesini sağladığı, üzerine de kızını verdiği paşanın yaptığından sorumu değil midir? Lale devri, gösteriş ve savurganlık dönemi de olsa, en azından ilk defa matbanın geldiği dönemdir. Matbaaya karşı çıkan o muafazakar kalabalık ve padişahlara bir eleştiri yok. Yeniçeriler'in Lale devrini sonlandırır, tüm yeniliklere karşı çıkınca iyi de, padişah 2. Selim'i yada Genç Osman'ı katlettiklerinde mi kötü? 2. Abdülhamit'in ustaca uyguladığı denge siyaseti diyor ama tezinin ispatlarını ortaya koymuyor. Mesela neden Abdülhamit, kapütülasyonları kaldırmadı, hatta kaldırmaya teşebbüs bile etmedi? 1897 savaşında Osmanlı ordusu ir kaç haftada Atina önlerine gelmişken, neden Yunan kralının oğlu, Girit valisi yapılıp, Müslümanların önemli bir miktarının göçüne sebep oldu ve az da olsa Taselya'da toprak kaybedildi?

Bir de masum eşraf var, bütün geri kalmışlıktan sorumlu olmayan, ortanın solu bürokratlar taraından hor görülen masumlar. Onlara da Sivil toplum diyor. İki binli yıların moda kelimesi olan Sivil Toplum'u cümle içinde ilk kullanan da ogaliba. Onların 1923-33 arasında CHP iktidarının tüm teşviklerine rağmen neden sanayileşme yatırımları yapmadıklarını açıklamıyor ama devletçilik politikasını da başarısız buluyor. CHP, 27 yıllık iktidarında, Abdülhamit'in 33, Osmanlı'nın altı yüzyılık iktidarından daha fazla sanayileşme yapmıştır ve bunların çoğu da devlet yatırımıdır. Devlet yatırımlarını faydalı olmadığını söyleyip, zarar ettiğini ima ediyor. Özeleştirme demiyor ama özelleştirmeciler pek çok tezini buradan alıyor. Kitabın bende bu kadar hayal kırıklığı yaratmasının sebebi, Küçükömer ve onun gibilerin hayalindeki iktidarda yirmi ikinci yılı yaşıyor olmamız da olabilir.

Konu Demokrat partiye gelince, batıyla anlaşmaya mecbur kalmıştı ve Sovyetlerle ticarete mecbur kalmıştı diyor. 1945'de Nazileri ezmiş, kaybettiği pek çok toprağı geri almış ve klanı da almak isteyen Sovyetlere karşı, CHP iktidarı ne durumdaydı? Elinde ulaşım için halen deve taburları vardır ve eski düşmanı, yeni dost olacak gibi de değildi.27 Mayıs darbesi için, ordu ülkenin bölünmesini engellemek zorundaydı diyor. Peki bölünmenin eşiğine getiren kimdi?  Devlet radyosunda saatlerce iktidar partisinin gençlik koları olan Vatan Cephesine katılanları açıklayan, ana muhalefet partisi CHP'nin malarına el koyup, diğer muhalefet partisi CKMP'ye oy veren Kırşehir'i ilçe yapıp, elektirikleri kesen Demokrat parti değil miydi? 6-7 Eylül olaylarında, Fener Patrikhanesini basan da, Demokrat Partinin Eyüp ilçe başkanı değil miydi? 1961 anayasası için en geri anayasa diyor ama bu önermeyi kanıtlamak için tek bir temellendirme cümlesi kurmuyor. Bazı bilgileri ise yanlış. Mesela Süleymancıık ve Nurculuğun doğuda çıkıp, batıda yaygınlaştığını söylüyor. Süleyman Hilmi Tunahan, adından da belli, bu gün Bulgaristan toprağı olan Silistire'de doğdu ve hayatı boyunca genelde İstanbul'da yaşadı. Sait-i Nursi, Bitlis'li olduğu, hatta ilk önceleri Said-iKürdi diye anılmasına rağmen, ilk çıkışın meşhur 31 Mart vakasında olmuştur. Meşhur risalelerini de Isparta'nın Eğirdir ilçesinin Barla kasabasındaki sözüm ona sürgününde yazmaya başlamıştır. Sözüm ona diyorum çünkü Isparta merkezdeki evi müze halindeydi (ben 1998'de oradayken, öyleydi, şimdi nasıl bilmiyorum). Isparta'da Sav, Yalvaç, nerdeyse tüm ilde onu evinde misafir ettiğini söyleyen insanlarla konuştum. Kendisinin ben madden Bitlis'iyim, manen (manevi olarak) Ispartalı'yım dediği söylenir.

Kitap genel anlamda Doğan Avcıoğlu'nun Türkiye'nin Düzeni adlı kitabına  alel acele yazılmış bir cevap gibi. 2002 öncesi için bir değeri vardı belki ama şimdilerde pek de hatırlanacak bir eser değil. Yeni nesil de bilmiyor zaten.