7 Ağustos 2019 Çarşamba

2019 TÜRK GENÇLİĞİNİN SİNEMAYA KÜSMESİ

2019 Türk Gençliğinin Sinemaya Küsmesi
2019 yılının ilk altı ayında ülkemizde sinemaya gidenlerin sayısı, geçen senenin ilk altı ayına göre %45 düştü.
İlk anda buna pek çok sebep sayabilirsiniz, özellikle halkın alım gücünün düşmesi ya da insanların beleş siteleri tercih etmemesi gibi sebepler sayabiliriz.
Oysa ülkemizde sinemaya öyle fahiş bir zam gelmedi, hatta genel anlamıyla aynı kaldı.
Kaldırılan çeşitli bahanelerle promosyonlu bilet satışları (cips, hamburger menüsü bileti-indirimi),  öğrenci indirimi ve genelde çarşamba veya perşembe günleri olan halk günleri indirimleri falan.
Benim için asıl ilginç olan, krizin bu ölçüde diğer sektörlere yansımamış olması. Mesela tiyatrolara gidenler %5 düşse, tiyatrocular, tiyatro batıyor, ölüyor diye ortalığı birbirine katar. Yazın Ankara iyice ıssızlaşır ama Vişnelik Çim Amfi biletleri anında tükeniyor. (Üstelik de hiç ucuz değiller)
Ankara boşalır derken, ciddiyim. Zengini zaten güneye göç eder, üniversite öğrencileri memlekete gider. İşçi sınıfı bile çoğunluk civar illerin (Çorum, Çankırı, Yozgat, Krışehir vs) köylüsüdür ve yazın köyüne döner. Buna rağmen Vişnelik Çim Amfi gibi pahalı etkinliklere müşteri bulunabiliyor.
tiyatro ile ilgili görsel sonucu
Şimdi sorulması gereken asıl soruya geldik, neden diğer etkinliklere katılım düşmezken, sinema bu kadar düşmekte?
Bunun için olayların başına, yani Mars-Cinemaksimum ile Sinema yapımcılarının kavgasının başına gidelim. Her iki tarafında ne kadar çirkefleştiğini hatırlayalım.
Bir taraf, yani Mars tarafı, yeni Cem Yılmazlar çıkarırız diyerek Türk sinema sektörünü aşağıladı. Sistemi alan Koreliyi birilerinin uyarması gerekli.
Sokaklarda ölen, çorba parasına takılan Yeşilçam emekçilerinin devri geçti. Türk filmciliği özellikle televizyon alanında çok iyiler ve ciddi ihracatçılar. Balkanlar, Rusya, Arap ülkeleri ve Latin Amerika ülkelerinde iyi bilirler. (Hatta son dönemde pek çok dizi öncelikler Araplar için üretiliyormuş gibi geliyor bana) Öyle üç-otuz paraya çalışmazlar.
Ayrıca Cinemaksimum'da filme beş dakika geleni içeri almayıp, kırk beş dakika reklam izletmek, pahalı kolaları satmak için gelenlerin çantasını karıştırmak gibi müşteri kovan eylemlerde bulunduğunu da öğrendim.
Ya sinemacılar, üç kuruş için cumhurbaşkanına çıkmalar, sınıflandırma adı altında sansürü kabullenmelere ne demeli?
cinemaximum ile ilgili görsel sonucu
Zaten pek çoğu çok fazla reisçi takıldığı için muhalif gençliğin gözünden düşmüştü, ceplerindeki üç kuruşa göz dikerek iyice düştüler.
Üstelik Mars-Cinemaksimum tekeli size çalışırken durum iyiydi tabi. Recep İvedik bilmem kaç komedi filmleriniz veya Arapça kelime bilmem kaç korku filmlerinizin o kadar çok izleniyor olması, sinema salonlarının çoğuna hakim olan Cinemaksimum'un ve Mars grubunun salonları zorla sizin filmlerine ayırması ve bu yüzden pek çok güzel filmin Türkiye'de salon bulamadı veya geç gösterime girdi.
Tatlı tatlı yemenin, acı acı geğirmesi vardır diye atasözümüz vardır. İş Bankası, sansür ve siyasi baskının kokusunu alır almaz, kurduğu sinema kartelini Korelilere sattı, kendisini kurtardı. Ödeme vakti geldi.
Tiyatro ve konser veren sanatçılar ise, seyirciye saygısını koruduğu için ayaktalar. İcabında toplu alımlarda (sendika-dernek vs) ucuz bilet vermek,arada veya molada, oyun sonunda imza-selfi vermek gibi gönül alıcı eylemleri var.
Sinema sektörünün ise seyircinin gönlünü almak için daha çok yolu var.

5 Ağustos 2019 Pazartesi

DİNSİZLİK TÜRLERİ 3, ŞOVEN DİNSİZLİK 2-FAŞİZAN DİNSİZLİK VE TENGRİCİLİK

şovenizm ile ilgili görsel sonucu
Din de, bizim şoven duygularımızdan biri, hatta temelidir. Yahudiler gibi bazı toplumların şoven duygularında ırk ve din duyguları beraberdir.
Gene de en ırkçı inançlar bile, öyle saf ırk iddiasında olamazlar. Tevrat'da bile Hititlerin, Kenanlıların (Fenikeliler), Filstinlilerin Yahudi olmalarını anlatır. Yemen'de kurulmuş olan Himyar krallığı da uyruklarını Yahudi yapmak için zorlamıştır. vs vs (blog da daha önce yazmıştım)
karaylar ile ilgili görsel sonucuKaraylar ise en ilginç Yahudi toplumudur. Karay mezhebi aslında 9. yüz yılda Kerkük'de kurulmuştur. Günümüzde ise Karayların çoğu Tatar Türkçesi ile konuşur ve fiziksel olarak da Tatarlara benzerler. Üstelik kendilerini Sami ırkından değil de, Nuh'un Kafkasya'ya göç eden oğlu Yafes'in soyundan, yani ARYAN ırkından olduklarını söylüyorlar.
Daha ilginci ise Karayların üçte birine yakın bir oranı Tatar değil, Slav ve Ukraynaca konuşuyorlar.
Büyük dinler ide, ırklar-milletler arasıdır ve milletleri birleştirdiği kadar, bölme gücüne de sahiptir.
gagauzlar ile ilgili görsel sonucuMesela Türklerin ezici çoğunluğu Müslümandır. Moldova ve Romanya'da yaşayan yarım milyon kadar (350 bini Gagauz Yeri özer bölgesinde) olan Gagauzlar ile, çoğunluğu Hakas (Yenisey Kırgız) olan ve toplasan 5-10  milyonu zor bulan Şamanistler ve gene sayıları bayağı az olan Hristiyan Sakha (Yakut) toplulukları falan, hepsinin %10'unu bulmaz.
Oysa Türk faşizmini büyük Turan rüyasına dalmasının asıl sebebi mezheptir. Türkiye'deki Alevi-Sünni gerginliğinden öte, Azerbaycan ve İran'ın Türkçe konuşan halkının çoğunluğunun Şii olduğu gerçeği vardır.

Sovyetlerin ilk dağıldığı yıllarda Turgut Özal,  Azerbaycan için, onlar Şii, biz Sünniyiz diye bir laf edip, iki ülke ilişkilerini on yıllığına bozmuştu.
Bu diz-mezhep problemleri hemen her tolumda vardır. Mesela Almanların bir kısmı Polonyalılar, Macarlar, Fransızlar ve pek çok millet gibi Katolik, çoğunluğu ise İngilizler, İskandinavlar ve Çekler gibi Protestan'dır.
Almanya, Avrupa'nın din savaşları olan otuz yıl savaşlarından en çok etkilenen ülke olmuştur. Nüfusunun üçte ikisini kaybetmiş, doğusundaki Loren bölgesi halen  Fransa'nın, kuzey kıyılarındaki pek çok bölgede neredeyse yüz yıl boyunca İsveç ve Danimarka'nın olmuştur. Kutsal Roma (Alman) imparatorluğu kağıt üzerinde kalmış, Almanya fiilen yüze yakın devletçiğe bölünmüş, Almanya eski nüfus ve ekonomik gücüne yüz yıl sonra kavuşabilmiştir.
Dinin diğer can sıkıcı yanı ise, bizi sevmediğimiz milletlerle dindaş olmaya mecbur bırakmasıdır. Bu sebeple İngilizler ve Fransızlar, gittikleri ülkelerde Hristiyanlığı yaymaya gönülsüz olmuşlardır. Hor gördüğünüz insanların bir kelime-i şehadet, bir vaftiz töreni ile din kardeşiniz olması, faşizm açısından sinir bozucudur.
papa ile ilgili görsel sonucu
Dinin sinir bozucu diğer tarafı da, din veya mezhep kurucularının kökenidir. Sonuçta İsa  Yahudi, Muhammed Arap, Buda Hintli, Papalar çoğunlukla İtalyandır. Bu milletlere karşı antipati, dinlerin kurucularına, dolayısı ile de dinlere de yönelebilir. Son yıllarda artan Arap nefreti, İslam nefretine dönüşmektedir.

Din ve milliyetçiliğin diğer bir çelişik yanı da, dinlerin genelde bir millete hizmet etmesi.
En bariz örneği Katolik kilisesi ve İtalya ilişkisidir. İtalya, Dünya'nın 7. Avrupa'nın 3. büyük ekonomisi olmasının sebeplerinden biri de Papalığın İtalya'da olmasıdır.
Tarih boyunca papalar genelde İtalyan olmuştur. 2. Jean Paul, beş yüz küsur yıldan sonra seçilen ilk İtalyan olmayan papaydı (Polonyalı) Onu da seçme amaçları,  zaten iyice karışmış Polonyayı (Sovyet rejimini de övmek istemiyorum, papalığa laf edeceğim diye) daha da karıştırmaktı.
3. heindrich ile ilgili görsel sonucuPapalık, özellikle orta çağda, krallar üzerinde bir güçtü. Alman Kralı 3.  Heindrich, 1077  yılında afarozunun affedilmesi için papa 7. Georgius'un  ayağına kadar kilometrelerce yürümüş, papa onu karşılamaya kuzey İtalya'da bir şatoya gitmiş ve kralı kapıda ve yalın ayak bekletmiştir. Almanya'nın Protestanlığın bayrak başılığını yapması boşuna değildir.

İslamın ırkçı olmadığı da çok doğru değildir. Pek çok Arap, kendilerini Kavm-i Necip (yüceltilmiş kavim) olduklarını iddia ederler. Hatta Berberiler ve Nusayriler gibi bazı topluluklara eksik Arap derler.
İslam dünyasında da tarikat liderleri ya da dinen yükselmeye çalışanlar kendilerini Arap, hatta Kureyş soyundan göstermeye çalışır. (Bir kaç sene önce peygamber soyundan oluğu belgeli bir aile Hristiyan olmuştu) Alevilikte bile dedeler aslında  Dedem Korkut'un torunları iken, kendileri seyit, yani İmam Hüseyin'in soyundan olduklarını iddia ederler. Dersim'in meşhur aşiretlerinden birinin adı da Kureyşan aşiretidir.
Bütün bunlar karşısında dini millileştirme çabaları da ara ara karşımıza çıkar. Avrupa'da 18. yy'a kadar gider. İlk çağ Kelt-Alman-Nordik tanrılara tapan gruplar halen vardır.
Hitler'in ateist olduğunu söylemesine rağmen Nazilerin bazı gizli toplantılarında antik Alman-Nordik tanrılarına taptıklarına dair şüpheler mevcuttur. (Özellikle bu ibadetlerde kullanılan saf altından kazan ve benzeri eşyaları yaptırdıkları öğrenildikten sonra bu şüpheler artmıştır.)
Avrupa'nın en dindar ülkesi Yunanistan'da bile (Ateist Çipras'ın bir dönem başbakan olduğuna bakmayın)Olimpist denen, eski Yunan tanrılarına tapınan bir grup vardır.
Ülkemizde uzun yıllardır Şamanizm var olsa da, hem yaygın değildi, hem de Türk etnik kimliğinde dinin yoğunluğundan dolayı öyle açık açık Şamanistim diyemezdiniz. Son yıllarda ise bu inanç, Tengricilik adı ile fazlası ile yaygın.
Bu Tengricilik, bir ara Kürtler arasında yaygınlaşır gibi olan Zerdüştlük gibi bir şey. (Hatta adını anmak istemediğim bir gazete, PKK'lılar için Zerdüşler diye manşet atmıştı) Tabi Zerdüşt, daha doğrusu Zararthastarabuda ( bu kelime Yunanca'dan batı dillerine oradan da Türkçe'ye geçerek Zerdüşt olmuştur)'nın Kürt değil, İranlı olması, bu ilginin kısa süreli olmasına sebep olmuştur.
zerdüşt ile ilgili görsel sonucu
Tengriciliğin Türkiye'de doğduğunu ve Türkiye ile sınırlı olduğunu sanıyordum ama yanılmışım. Bu fikrin ilk doğduğu yer Kırgızistan ve orta Asya'da, Türkiye'den daha yaygın.
Profesör Mustafa Cemil Kılıç, Tengricilik meraklısı pek çok gencin kendisine Alevilik ile ilgili sorular sorduğunu yazmıştı. Bizzat Odatv.com'daki arkadaşları onunla alay etmişti.
Aslında gerçek bu, Tengriciliğe inanılmaz merak var.
İktidar, internetten yayılan milliyetçilik ve dinsizliği küçümseme ve onu eski tip din eğitimi ile ezme derdinde. (Bununla ilgili olarak ergen dinsizliği diye ayrıca başlık açacağım)
Biz Tengricilik (ya da eskiden denildiği gibi Şamanizm) ile Alevilik ilişkisine gelelim.
Dedem Korkut kitabını ikinci okuyuşumda her şey gözümün önüne açık ve seçik olarak geldi. Kürt kökenli bir Alevi olduğum halse, bu ilişki benim için çok netti. Pek çok şey, birebir kültürümle örtüşüyordu. Dedem Korkut adı üstünde dede idi, boy boylayıp, soy soylaması ise cemdi. Kokrut ada şaman değildi (kam davulunu vuruyordu diye yazıldır), imamlığı ise bir Tacik (Tat eri) yapıyordu.
Ortadaki sorun, ben dahil Türkiye Alevilerinin üçte birinin Kürt olması ve diğer milletlerden de (Roman, Arap, Boşnak, Pomak ve hatta çok az da olsa Çerkez) Alevisi olması ve Dedem Korkut'da ki toplumun basbayağı Sünni olması idi.
Bunun da iki mantıklı açıklaması vardır. İlk olarak Alevilik, pek çok tarihçiye göre Babailer isyanı ile başlamıştı ve Dede Korkut 'da anlatılan olaylar tahminen bırakın Anadolu Selçuklu devletini, Malazgirt savaşından bile öncedir. Yani o zamanlar Alevilik, henüz oluşmamıştır. İkincisi ise Babailik, yani Alevilik, bir şekilde diğer toplumlara da yayılmıştır.
Bu konuyu daha uzun yazardım ama yazı zaten fazlasıyla uzadı. Bu konuda daha önce de yazmıştım, Türk de olsa Aleviler, Türk milliyetçiliğine karşı duygusal olarak uzak.
tengricilik ile ilgili görsel sonucu
Tengricilik ile ilgili olarak elimizde yeterli belge yoktur. En sağlam kaynak olsa olsa Alman asıllı Rus anropolog Radolf'un Sibiryadan adlı eseri. Onun konuştuğu insanlar ise en az iki yüz yıldır Rus egemenliğinde yaşıyorlardı.
Orhun Abideleri yazıldığından ise Türkler, çoktan Müslümanlara ve Hristiyanlar ile ilişkiye girmiş, hatta savaşmaktadırlar.
Kaldı ki Orta Asya denen bölge, Avrupa'dan daha büyüktür ve tek bir çeşit Türklük olmadığı gibi, tek bir çeşit Tengricilik ya da Şamanizm yoktur. Mevcut kaynaklar ise yetersizdir.
Tengricilik, Olimpizm, Zerdüştlük vs, bunlar aslında Deizmin (Tanrıyı tanıyıp, peygamberleri tanımamak) milliyetçi olanıdır. Amacı da din ile, dinin kendi soyundan olmayan kökeni arasına mesafe koymaktır.

1 Ağustos 2019 Perşembe

MADEN Mİ, ÇÖPLÜK MÜ?

Maden Mi Çöplük Mü
Ülkemiz ne yazık ki bor hariç, maden yönünden zengin bir ülke değil. Boru da işleyecek bir sanayimiz yok, yarı mamul olarak satıyoruz.
Maden açısında bir Kazakistan, Güney Afrika, Kongo  Alaska, Kaliforniya veya Yakutistan olmadığımız gibi, Suudi Arabistan, Kuveyt, Venezüella gibi petrol, Malezya gibi kalay, Şili gibi bakır ve benzeri tek çeşit madenden zengin değiliz (bor'u söylemiştim)
Oysa petrol, yıllarca bizim için zenginlik hayaliydi. Yıllarca Türkiye'de petrol var, çıkarttırmıyorlar ya da 2023'e kadar çıkartamayacakmışız efsaneleri ile büyüdük.
Sonra AKP geldi, özellikle Güney Doğu'da sondaj yapılmadık yer bırakmadı. Sonra petrolün varili iki yüz doları geçince,  bu söylentiler bitmedi sadece yön değiştirdi. Bu sefer de aynı efsaneler, söylenceler bor için söylenmeye başlandı.bor webtekno ile ilgili görsel sonucu
Öğrencilere youtube'dan, borla ilgili bir video izletmiştim. Biri, hani çıkaramıyorduk dedi. Oysa Türkiye, dünyanın en büyük bor ihracatçısı.
Son yıllarda ise bir sürü maden açıldı. Hatta Toros ve Kaçkar dağlarında kaç maden açıldığına dair bir meclis sorusu, ticari sır bahanesi ile ret edildi.
Dikkatimi çeken bu madenlerin çoğunlukla mermer madeni olması ve çoğunun en fazla üç, bilemedin beş sene sonra kapanması.
Bu haberler, Türkiye'nin dünyanın en büyük çöp ithalatçısı olduğu haberi birleştirdim.
Zira terk edilmiş madenler, çöp depolamak için kullanılır, özellikle mermer ve granit benzeri taş çıkarılan yerler.
Mermer ve benzeri kaplama malzemesi cevherlerin madeni, diğer madenlerden daha riskli ve masraflıdır. Diğer madenlerde istediğiniz kadar dinamit veya kazıcı aletler kullanabilir, cevheri küçücük parçalar halinde çıkarabilirken,  kaplama malzemelerini, özellikle de mermeri, mümkün olduğunca büyük parçalar halinde çıkarılmalıdır. Yoksa yeterince işleyemezsiniz.
Bu yüzden özel testereleri, hızarları, kesim aletleri vardır ve maden derinleştikçe, işletme masrafları katlanarak artar.
Mermerde başka büyük sorunlar da vardır. Mesela yüzeydeki mermerle, derindeki mermer aynı olmayabilir. Doğal bir çeşit tuz olan mermer, ülkemizde ve genel anlamda doğada bol bulunur. Yüzeydeki mermer genede daha kırılgan ve işlemesi zordur. Derine gidildiğinde de mermerin deseni ve rengi değişebilir.
Kaldı ki mermerin satışı biraz da moda olmasına bağlıdır. İstisna, Roma imparatorluğundan bu yana modası geçmeyen beyaz mermer ve Firavunlardan beri modası geçmeyen pembe mermerdir.
çöplük ile ilgili görsel sonucuDiğer yandan mermerin ve pek çok şeyin (tekstil, mobilya, ev tekstil vs) modasını Fransa-İtalya-İspanya şeytan üçgeninde belirlenir.
Ülkemiz ise bir mermer madenleri mezarlığına döndü.
Bu terk edilmiş mermer madenleri ve diğer madenler, Avrupalıların artık, Afrika'ya bile gönderemediği tehlikeli ve zehirli atıklarını depolama alanına dönüşmüş durumda mı bilmiyoruz.
Bunu öğrenmeli ve bu gerçek ise, ülkemizin çöplük yapılmasına karşı çıkmalıyız.

30 Temmuz 2019 Salı

Slumflasyon ve Eyşan diplomasisinin sonu

Slumpflasyon ile ilgili görsel sonucu
Türkiye'de sağ medyanın seksenli yıllardan beri hayalini kurduğu iki şey gerçekleşti, üçüncüsü de gerçekleşmek üzere.
Birincisi özelleştirme, maşallah özelleştirecek kamu işletmesi kalmadı, ikincisi başkanlık sistemi, üçüncüsü de kamu personelinin iş güvencesinin kaldırılması.
Gene de ekonomide işler giderek kötüye gidiyor. Her gün yeni yeni ekonomi bilimi deyimleri öğreniyoruz.
Son kelimemiz slumflasyon, batma ekonomisi durumu demek. Bir ülkede enflasyon olurken, gayrı safi milli hasıla daralıyorsa (enflasyon farkı ve %10 amortisman çıktıktan sonra), o ülke batıyor demektir diyor ekonomi bilimi. Çünkü bir ülkede enflasyon oluyorsa, yani mal ve hizmetlerin fiyatları artıyorsa, bu mal ve hizmetlere talep de olmalı. Stafigrasyon ayrı, mal ve hizmetlerin maliyetinden dolayı artış demek. 1972  petrol krizinden sonra üretilmiş, bir adı da maliyet enflasyonu.
Slumflasyon ise ekonomi büyümediği halde vurguncuların zam yapması, ülkeden sermaye, para (ikisi aynı şey değildir), beyin ve emek kaçması gibi şeyler.
Ben işin diğer tarafından bahsedeceğim.
EYÅžAN ile ilgili görsel sonucuSon günlerde sokaklardaki dedikodulardan bilmem haberdar mısınız? Mağazadaki tezgahtarlar bile aralarında bunu konuşuyor. Herkes seçimden sonra doların fırlayacağından, hükumetin zor tuttuğunu söylüyor.

İktidar kredi bulmakta zorlanıyor, çünkü Eyşan diplomasisinin sonuna geldi.
 Eyşan diplomasisi diye neyi anlattığımı  ilk defa okuyacaklar için tekrar edeyim.
Eyşan diye bir dönemin Ezel dizisinin kadın karakterinden ilham aldım. O karakterin sık sık taraf değiştirmesi gibi diplomaside sık sık taraf değiştirme veya değiştiriyormuş gibi yapma politikası.
Afganistan'da Nisan devrimi olduğunda, bunu duyan bir Moskovalı, sırtımıza bir asalak daha binecek demiş.
(Tabii Afganistan, Rusya ve Sovyetler Birliği için ciddi bir kan emen canavar çıkması da ayrı bir konu)
Kabataslak 1950 ile 1980  (bazı açılardan 90 da olabilir) arası hem sosyalizmin, hem de kapitalizmin altın çağıydı, çünkü iki ideoloji arasında rekabet vardı.
Bu yüzden özellikle Arap ve Afrika ülkeleri, büyük abileri Amerika ile bozuştukları zaman dümeni azıcık sola kırar ve Sovyetler Birliğinden para, teknik destek, silah falan koparırlardı.
Türkiye gibi sağlam Amerikancı ülkelerde bile, Jonson mektubu gibi krizlerden sonra, yeni bir dünya kurulur ve Türkiye orada yerini alır diye tehditler söylenirdi.
Sovyetler Birliği de bir şekilde o ülkelere para, asker, teknik eleman falan gönderirdi. Mısır, Sovyetlere devasa Asuan barajını yaptırdı ( Atatürk barajı bile, bu barajın yanında yüzme havuzu kalır), sonra İsrail'i tanıyıp, tekrar Amerika yörüngesine girdi.asvan barajı ile ilgili görsel sonucu
Şimdi Sovyetlerin yerine Rusya var. Üzerine de Çin, bir ekonomik süper güç oldu.  Süper güç olmanın da bazı kuralları değişti. Artık her müttefik olanı paraya  ve yardıma boğmuyorlar.
Zira para kullanmasını bilmeyenlere para vermek, parayı çöpe atmak demek. Para verecekse, daha fazlasını kazanacağını bilmek istiyor.
Diğer bir unsur da biraz beli doğrultunca, bu yeni müttefiklerine de ihanet edilecek olması.
Çin gazeteleri, Türkiye'nin Uygurlarla ilgili gizli ajandası var demiş. Bir sır değil ki bu. AKP'nin Çeçenler dahil Rusya Müslümanları üzerine de hesapları var. Hatta bence Türk kökenli Hristiyan Çuvaşlar ve Yakutlar üzerine de planları yoksa bile hayalleri var.
Haliyle de,  Amerika'ya karşı da olsa Erdoğan hükumetine destek vermeye isteksizler.  Benzer şekilde Ateist ve Sosyalist Venezüella ile, Şii ve  İslamcı İran'a destek vermekte de isteksizler.
Osmanlı da, Eyşan diplomasisi bitince, bitmişti. Birinci Dünya Savaşına en başta İngiltere cephesinde girmek istemiş, İngilizler, Osmanlı'ya parası ödenmiş gemileri bile vermemişti.
Almanlar içinse  sadece  İngiliz-Fransız ve Rus askerlerini oyalayacak fazladan bir cepheydi.
Bu sebeple Kudüs'ün düşüşü Almanya'da bile şenliklerle kutlandı.
Sık taraf değiştirenlerin tarafı yoktur.

29 Temmuz 2019 Pazartesi

DEVLET TARİKATLARI NİYE İSTER VE BESLER

Devlet Tarikatları Niye İster ve Besler
Devlet tarikatları neden istemez ve ezer diye sormaya gerek yoktur zira bu soruya sadece bir tarih ile cevap verebilirsiniz:
15 Temmuz 201615 temmuz 2016 ile ilgili görsel sonucu
Buna göre devlet, tarikatlara nefes aldırmamalı, hepsini ezmeli dersiniz kendi kendinize.
Oysa devlet ve diyanet tarikatları tarikatları bazen el atından, bazen de açıkça destekler.
töton şövalyeleri ile ilgili görsel sonucuHatta dünyanın yek pare en büyük dini örgütü Roma Katolik kilisesi (ki bir milyarı aşan nüfusuyla, Sünni Müslümanlardan daha kalabalıktır. Bu devasa, yek pare örgüt, kardinallik denen devasa bir bürokratik örgütlenmeler aracılığı ile, ordulardan bile sıkı bir hiyerarşi ve emir komuta zinciri ile birbirine bağlıdır.) bile pek çok tarikatı kendi emri ile kurdurmuş ve Tapınak Şövalyeleri örneğinde olduğu gibi yıktırmıştır. 
Ä°lgili resimPapalık, pek çok tarikat kurdurmuş veya tarikatın kurulmasına izin vermiştir. Haçlı seferlerinde üç büyük askeri tarikat, bizzat Papalık tarafından kurulmuştur. Bunlar Alman Tötonlar, İtalyanSen Jan ve Fransız Tapınak şövalyeleridir. Haçlı seferleri bitince bu tarikatlardan Tötonlar, Baltık kıyılarında devlet kurmuş ve yöredeki  İskandinav, Slav ve Fin topluluklarını Hristiyan yapmak için savaşmıştır. (Lapon diye bildiğimiz Samee toplumu halen Hristiyan değil, putperesttir.) Sen Jan şövalyeleri, önce Rodos, sonra Kıbrıs, en son da Malta adasına yerleşmiş, Müslümanlara karşı korsanlık ve yağma seferleri yapmıştır. 
Tapınak  şövalyeleri ise Fransa merkezli olarak Avrupa'da bankacılık, ticaret, tarım ve esnaflık yaparak para kazanmışlardır. Bu büyük serveti Papalık ve Fransa kralı ile paylaşmayınca da halledilmişlerdir.tapınak şövalyeleri ile ilgili görsel sonucu
Devlet ya da Papalık gibi kurumlar, tarikatlar aracılığı ile insanları kullanır.
En başta insanlar, birincil, yani senli benli ve samimi ilişkilerle daha kolay ikna olur. Bürokratik resmiyet, bir şeyleri daha detaylı sorgulamamıza sebep olur. Samimi dost ortamlarında her şeye daha kolay inanırız.
Tarikatların emir-komuta zinciri içine girmiş birey, tıpkı eğitimli bir asker gibi, emredilen işleri sorgulamadan yapmaya hazırdır.
Bütün bu yapılanlar, kutsanmış ideoloji gereği olduğundan, her türlü vahşet ve saçmalık gayet mantıklı görülür.
mason ile ilgili görsel sonucu
En son olarak da tarikatın kutsal liderine yeterince hayransanız, her dediği size gerçek görünür.
Bu sebeplerden Papalık (Vatikan) dahil devletler ve bürokratik kurumlar,  özellikle istihbarat kurumları, illegal işleri için tarikatlar (daha önce dediğimiz gibi NAZİ ve Rus Kominist partisi gibi kurumlar da sosyolojik olarak tarikat kavramına girer) gibi kurumlar ile daha iyi yapar.
Lakin hem tarikatların 15 Temmuz 2016 gibi darbe girişimi, Tapınak Şövalyeleri gibi çok para kazanıp, paylaşmayabilir ve Mason locaları gibi tarikat üyelerini kollamakta ileri gidebilirler.
1980 yılına kadar Birleşik Krallık (İngiltere)'de yaklaşık her yirmi erkekten biri Mason'du ve bazı loca üyesi hakim ve savcıların biraderlerini koruduğu ortaya çıkınca önle İngiltere, sonra İtalya (özellikle meşhur P-2 Mason locası), ardından da dünya çapına bir Mason operasyonları yapıldı.
opus dei ile ilgili görsel sonucuArkasından da bir Masonluğu karalama kampanyası başladı (doğrusu her tarikat gibi pek temiz değillerdi) Arka arkaya gazeteler masonluğun iç yüzü yazı dizileri (o zamanlar gazetelerin günler, haftalar ve hatta bazen aylar süren yazı dizileri, fotoromanları ve hatta tefrika romanları olurdu.). Sözü ona dünyayı yöneten bu örgütlenme, kendisi aleyhine yayım furyasını durduramadı. Dan Brown'un roman dizisi de bu kampanyanın bir parçasıdır.
Bu seriden iki ya da üç romanı okumuştum. Dikkatimi çeken ise, Papalığa ve Katolik kilisesine toz kondurmaması idi.
Dikkat ederseniz çoluk-çocuk bile Masonlar, İlluminati ve Tapınak şövalyeleri ile ilgili bir sürü şey bilir ama Papalığın gizli örgütü Opus Dei (Tanrının İşleri)'nin adını duymamıştır bile.
Opus Dei gibi kullanılan pek çok tarikat vardır.

27 Temmuz 2019 Cumartesi

MISIR ADASI FİLMİ (2014)

Mısır Adası Filmi
2019'un ilk altı ayında sinemaya giden sayısı, geçen senenin aynı dönemine göre %45 azalmış.
Gayet normal. Hem sinema fiyatları yüksek,  üzerine bir de 45 dakika reklam izleyeceksiniz, üzerine de cips-mısır falan hem pahallı olacak, hem de onu katır-kutur yiyenlerle beraber film izlemeye çalışacaksınız... Bu internet çağında hiç akıllıca değil.
Üstelik o sinemada satıldığı için pahallı cipsleri 4-5 ayrı sosla ve  tepsi gibi plastik kapla ve sinemada satıldığı için pahallı kolalarla yiyorlar. Yanan cep telefonları da cabası.
Bu sene Mars ve Cinemaksimum denen ve Koreli milyardere satılan tekel oluşumları da her türlü indirimi kaldırdı. Bu tekelden uzun süredir faydalanmış Cem Yılmaz ve BKM ise fazla film üretmeyip, olanı da Netflix ve benzeri platformlara satarak, bu bitişe katkıda bulundu.
Geri toparlanabilir mi, ne zaman toparlanır, belli olmaz. Ben de uzun süredir sinemaya gitmeyerek bu azalışa katkıda bulunuyorum.
İzleyeli epey oldu ama 2014 yapımı Mısır adası filmini anlatmak istiyorum.
Baştan söyleyeyim, bolca sploier var. Gerçi film, çok ağır gidiyor. Film boyunca mısırların büyümesini bile görüyorsunuz.
Mısır adası filmi ile ilgili görsel sonucuFilmi, Umut Sarıkaya'nın deyimi ile hdfilmcehennemi sitelerinde bulabiliyorsunuz.
Film, bir Gürcü filmi, hatta Gürcistan'ın 2015 en iyi film oskar adayı. Oysa başrol oyuncusu çok tanıdık, İlyas Salman. Yardımcı rollerden birinde de Tamer Levent var.
İlyas Salman, iyice esmerleşmiş, kırışmış teni ve bembeyaz saçı-sakalı ile önceki filmlerdeki haline hiç benzemiyor. Hatta bilmeden izlerseniz, bu adam da sanki İlyas Salman'a benziyor diyebilirsiniz.
Filmde baş rolü oynayan Salman, hayatının oyunculuğunu ortaya koyuyor. Öyle ki bir ara Stendal sendromuna yakalandım sandım.
(Stendhal sendromu: Bir sanat eseri karşısında hayranlıktan histeri nöbeti geçirmek.Ünlü yazar Stendhal 'den adını almıştır.)
Film, Gürcistan ve Kafkasya'da yazın ortaya çıkan, sonbaharda da seller yüzünden kaybolan adalardan birinde geçiyor ve gerçekten de bu adalarda mısır tarımı yapılıyor. Filmde Salman, böyle bir adaya, kız torunuyla geliyor.
Sonra epey ağır işleyen bir süreç.Salman ve torunu adaya küçük bir ev yapıyor,  sonra toprağı çapalayıp, tek tek mısır tanelerini ekiyor. Mısırların büyümesini aşama aşama görüyorsunuz.
Burada filmi ne kadarlık sürede çektiklerini ve nasıl çektiklerini merak ettim. Aynı alanda sürekli yeni mısırılar mı getirdiler, yoksa mısırlar büyürken mi çektiler acaba?
Mısır adası filmi ile ilgili görsel sonucu
Olaya aksiyon katan savaş. Tahminen Gürcistan-Abhazya iç savaşı kast ediliyor ama filmdeki üniformalar, hiç bir ordu üniformasına benzemiyor.
Adamız, savaşan iki kesimin ortasında bulunuyor. Dede İlyas Salman,  nehrin bir kıyısının bir tarafa, diğerinin diğer tarafa ait olduğunu söylüyor torununa. Sonra adanın da burayı var edene ait olduğunu söylüyor.

Film, her anlamda sembolizmin dibine vuruyor. Filmde tek rahatsız edici sahne, torunun, arkadan da olsa çırılçıplak görülmesi.
Olayların sıradan akışına tek müdahale, bir esir ya da asker kaçağının yaralı bir halde adanın mısır çiftçilerine sığınması ve Taner Levent komutasında bazı askerlerin onu aramak için adaya uğramaları.
Yalnız Türkçe seslendirmede ses, İlyas Salman'ın sesi değil.
Filmin bir yerinde kızımız, sığıntı askerle şakalaşıyor, sonra dan da dedesinin öfkesini üzerine çekiyor. Bu sahnede kızın, arkadan da olsa neden çıplak gösterildiğini anlıyoruz.
Filmin finali ise, sembolizmin zirvesi gibi. Ada, bir fırtına ile sulara gömülürken,  İlyas Salman ve torunu, hasat ile uğraşıyor. Adanın son kara parçası da sulara gömülürken, son mısır demeti hasat ediliyor.
Son sahneyi de spolier vermeyip, izleyenlere bırakayım sadece gene sembolizmin zirvesidir deyip, bırakıyorum.
Şöyle çok sıkıcı olmayan felsefi film isteyenlere tavsiye ediyorum.
Mısır adası filmi ile ilgili görsel sonucu

23 Temmuz 2019 Salı

HAHAM VE PAPAZ FIKRASI

haham ile papaz ile ilgili görsel sonucu
Papazın biri, uzun süredir ahbaplık ettigi Haham'a “Bana Tevrat’ı öğretmenizi isterim” der.

Haham, olmaz der:
“Sen Yahudi doğmadın , kafan  Yahudi gibi çalışmaz. Tevrat’ın kelamını anlaman mümkün değil.”

Papaz ısrar eder, Haham razı olur, ama bir koşulu vardır:
“Soracagım soruya doğru yanıt verebilirsen, öğretirim” der.

Papaz, “Kabul” diye yanıtlar,  “Sor bakalım!”

“İki adam bir bacanın içine düşerler. Biri kirli, öteki tertemiz çıkar. Hangisi yıkanır?”

Papaz, “Bundan kolay ne var?” diye atılır. “Kirlenen yıkanır, temiz kalan yıkanmaz.”

Haham içini çeker, 
“Sana Tevrat’ın kelamını asla anlamayacağını söylemiştim! Doğrusu tam tersi: Temiz kalan adam ötekinin kirlendi ğini görünce, kendisinin de kirlendiğini sanıp yıkanır.  Kirlenen adam ise karşisındakini temiz görduğü için kendisini de temiz sanıp yıkanmaya gerek duymaz.”

Papaz, kafasını kaşır. 
“Bak bu aklıma gelmemişti. Bir soru daha sorar mısın?”

Haham aynı soruyu yeniden sorar:
“İki adam bir bacanın içine düşerler. Biri kirli, öteki temiz çıkar. Hangisi yıkanır?”

Papaz, doğru yanıtı artık bildiğinden emin, 
“Temiz kalan ötekinin kirlendiğini görünce kendisinin de kirlendiğini sanıp, yıkanır. Kirlenen, ötekini temiz gördüğünden kendisini de temiz sanıp yıkanmaz!” 
Haham, başını sallar. 
“Yine yanıldın! Sana söylemiştim, asla anlamayacağını. Temiz kalan adam aynaya bakar, temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirlendiğini görünce, gider yıkanır.”

Papaz itiraz eder: 
“Ayna nereden çıktı?  Bana ayna var demedin ki…” 

Haham, parmağını sallar: 
“Seni uyardım, bu kafayla Tevrat’ın kelamını kavrayamazsın. Tevrat’ı anlamak için her olasılığı düşünmelisin.”

“Peki, peki” diye inler Papaz. 
“İzin ver, bir kez daha şansımı deneyeyim. Başka bir soru sor!”

“Son kez soruyorum” der, Haham:
“İki adam, bir bacadan içeri düşerler. Biri temiz, öteki kirli çıkar. Hangisi gidip yıkanır?”

Papaz, “Artık her olasılığı biliyorum” deyip, 
bir solukta sıralar: “Eğer ayna yoksa, temiz kalan ötekini kirli görüp kendisinin de kirlendiğini düşünerek gider yıkanır. Kirlenen temize bakıp kirlenmediğini düşünerek, yıkanmaz. Eğer ayna varsa, temiz kalan aynaya bakıp temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirini gördüğü için yıkanır!” 

Haham başını sallayıp, cık cık yapar: 
“N’ayır, sana söylemiştim, kafan Yahudi kafası değil, Tevrat’a basmaz! Söyle bana, aynı bacadan içeri düşen iki adamdan birinin kirlenip, ötekinin temiz çıkması mümkün müdür? ...