6 Ağustos 2023 Pazar

HER ŞEYİN DEĞİŞMESİNİ İSTEMEK-SEFİL KONFORDAN UZAKLAŞMAK

 


Değişiklikten korkmamızın sebebi konfor alanımızı bozmamaktır. Bizim için hiç bir şey değişmeden her şey değişsin isteriz. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/duzenen-cekiduzen-hic-bir-sey.html) Yaşlandıkça anladım  ki her konforda sefillik, her sefillikte konfor vardır. Köleliği düşünün, sahibi köleyi yedirmek, içirmek, giydirmek ve evlendirmek zorunda. İnternette dolaşan bir yazıya göre antik Mısır'da köle sahibi olmak, günümüz Türkiye'sinde işveren olmaktan daha pahalıymış. Oysa işçi öyle mi, al sana maaş, beğenmezsen git. Bu sebeple köleliğin yasal olduğu çağlarda, kuraklık ve kriz dönemlerinde köleler, bedava sayılabilecek kadar ucuza satılabilirdi. (Örneğin Hitilerden kalan bir tablete göre 2 kadın köle, bir öküze eşitti.) Mahkumluğun bile benzer konforu vardı. Çalıştığım okulun aşçısı, daha önce cezaevinde çalışmıştı.  Yarı açık cezaevlerinde elektiri, su ve yemeğin (belki de ısnmanın) paralı olduğunu duymuştum. Bazı evsizlerik, kışı sıcak geçirmek için suç işlediklerini duymuştum. O da sabıkalıların, kışın yer var mı diye müdüre sorduklarını söyledi. Yer olmayınca başka ve uzak ile gönderebiliyorlarmış.  İnternette tanıştığım biri, altı günlük hapis için, Malatya'dan, Kırklareli'ne gönderildiğini anlatmıştı. Hemen herkesin izlediği Esaretin Bedeli filminde de kırk yıla yakın hapiste kalan mahkum, dış yaşama alışmayıp, intihar etmişti.



Diğer yandan en şahabe konforlarda bile sefillik vardır. Sahaftan elime Barbaros Hayrettin Paşanın anıları geçti, meğer sadece ikinci cildiymiş. Bende sadece ikinci cildini okumuş oldum. Dikkatimi çeken kendisi hiç Okyanusa açılmamış. hep Akdeniz'de kalmış, korsanlık yapmış. En büyük korsanlığı, Barcelona yakınlarındaki büyük bir manastırın yağmalanması. Anladığım kadarı ile yeni keşfedilen Amerika kıtalarından İspanya'ya çok fazla altın ve gümüş geliyor, bu da Avrupa'da enflastona sebep oluyordu. Bu yüzden de altın ve gümüşler, dini alan süslemesinde kullanılmış. Öte yandan Araplar da sık sık isyan etmiş ve bu isyanlarında İspanyollar ve Portekizliler başta olmak üzere Hristiyan devletlerinden yardım almış.Kendisinin alışkanlığını sonrasındaki Türk denizcileri de bu geleneği değiştirmemiş. Uzun yıllar, Girit adasının fethine kadar büyük kalyon gemilerine geçilmemiş, kadırgalarla devam edilmiş, İnebahtı'da kaybedilen denizci neslin yerine yenisi gelmemiş. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/inebahtida-kesilen-kolumuz.html) Belki yaşadığı çağda haklıydı. Akdeniz'de de yeterince yağma yapıyordu, Amerikalara yada Afrika'nın güneyine açılmasına gerek yoktu o zamanlar. Oysa gene o zamanlar Barbaros ve Cezayir'li korsanlar okyanusa açılsalardı, çok şey değişecekti. Her türlü konfor, sefaletttir yada sefalet getirir. Çünkü konfor durakalamayı getirir ve tüm dünya ilerliyorken, duran, gerileyendir.

Bireyler kolay kolay konfordan ayrılmaz, konfordana ayrılmak cesaret gerektirir. Çoğu key yüzme öğrenmenin yolu, birinin sizi acımasızca suya atmasıdır. 12 Eylül yada 15 Temmuz sonrası gibi devlet kadrolarında temizlik sonrasında pek çok kişi, mecburen esnaf veya tüccar olmuştur. Pek çoğu başarısız olmuşsa da, bir kısmı da başarılı olmuştur. Bir devlet memurunun, her ayın on beşinde alacağı garanti maaşı bırakıp, kendi başına ticarete atılması, nadir olan bir olaydır. Pek çok kere konfordan çıkma sebebimiz mecburiyettir. Tarihi değiştirenler ise, mecbureiyetten değil, kendi seçtiği için konforu ret edenlerdir. Nene Hatun, Aziziye tabyalarına koşmayıp, Anadoluya akan mülteci kalabalığına katılsaydı,  Ruslar 93 harbinde batıda İstanbul Yeşilköy (Ayastefanos) önlerine geldikleri gibi, batıda Kadıköy-Pendik civarına gelebilirlerdi.  Jena Darc, muhtemelen şizofren bir Fransız köylü kızıydı. Gene de o olmasaydı, bu gün Fransa diye bir ülke olmayabilirdi. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/05/jane-darca-methiye-canan-kaftancogluna.html) 

Diğer yandan alacağınız risk gerçekleşebilir. Mücadeleniz yenilgiye uğrayabilir, yada uğradığı zannedilebilir. Spartaküs mesela, yenilmiş miydi? ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/09/iktidara-gelmesi-1-spartakus-ve.html) İsyanı bastırılmış, kölelikte aynen devam etmişti. Öte yandan yuvarlak hesap iki bin yıl sonra, önce bir Sovyet operasında, sonra bir Amerikan filminde (on beş yıl kadar önce de bir dizide) insanlara tekrar tekra ilham olmuş bu asi, başarısız mıdır? İşin ilginci Spartaküs, Roma ve Dünya tarihini zannedildiğinden daha fazla etkilemiştir.İzlediğim başka bir belgesele göre bu isyandan sonra Romalılar, özellikle tarım alanında toprağa bağlı köleliği (serflik)  tercih eder olmuşlar. Diğer yandan özellikle Avrupa tarihinde hep özgürlük arayana simge olmuştur Spartaküs. 1920'lerde Almanya'da Rosa Lüxemburg'un olduğu Marksist grubun adı da Spartakistlerdi. Ne Spartaküs, ne de Spartaküs'le isyan edenler, yenilmemişti. Asıl Spartaküs'le isyan etmeyenler yenilmişti. Romalılar, isyan etmeyen kölelerine ödül vermemişti. Ne yemek, ne de biraz serbestlik, hiç biri isyan etmeyenlere verilmedi. Hatta isyana katılma ihtimali sebebi ile daha çok gözetim altında tutulup, eziyet gördüler. Grev yapmayan işçilere de ekstra zam verilmez.

Testi kırıldıktan sonra akıl veren çok olur hesabı, muhalaefete öğüt veren, analiz yapan, akılveren çok. Ben de bunlar arasına katıldım.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/neden-kilicdaroglu-istifasini-istemek.html) Hatta bu konuda, pek az kimsenin okuduğu bu bloğa dah da yazı yazarım. Bence muhalefet partisi, hatta adını da söyleyeyim CHP, artık daha da radikalleşerek, yola yalnız devam etmeili ama bence. Zira bu bloğa baktığımda bazı bir sürü yanlış öngörümü görüyorum. Bazıları hakkında halen beklemedeyim, mesela Adnan Oktar tarikatı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/08/adnan-hoca-yeni-bir-15-temmuz-tehlikesi.html) Güçleri giderek azalıyor gibi. Şimdilik sadece Twitter'dalar. Adnan Oktar ilk tutklandığında başlık çok açıyorlardı, şimdi başka başlıklara musallat oluyorlar. Twitter robotunu  da anlamıyorum, bir başlığı tıklıyorum, ilk tweetler ya fuhuş reklamı yada Adnancı hesaplar. Küçük tarikatlar daha tehlikelidir, kaldı ki her zaman lidere sadık bir çelik çekirdek bulunur. Son günlerde(2023 Ağustos) dağılıyor gibi olsalar da, Fetöcüleri de halen bir tehlike olarak görmekteyim. (https://onbinkitap.blogspot.com/2016/12/patlayacak-coplugun-gaz-kokulari-gulen.html) Ayrı diğer tarikatlar da pusuda beklemekte.

Burada asıl sefil konfor sağ seçmene ait. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/oh-olsun-ideolojisi.html) Türkiye'de seçmen, başarısız bir seçmendir. Verdiği oylarla ülkesini kalkındıramamış, geliştirememiş, kendisi de sınıf atlayamamıştır. Aynı şahsı defalarca iktidarta tutmak ve hep aynı partiye oy vermek ne kadar büyük maritettir? Sizden öncekiler de kıratın böğrüne bastı mührü. DYP, İstanbul'da beşinci partiyken, Demirel'in memleketi Isparta olmak üzere pek çok şehirde birinci partiydi. Ispartalılar her seçimden sonra ellerim kırılaydı diye ağlar, sonra da gider oy verirlerdi. Her seçimden öncede Toprak Mahsülleri Ofisi fiyatları biraz arttırır yada ucuz kredi dağıtırdı. DYP'nin  ve ANAP'ın pek çok ilde, her seçimi kazanacağı sürekli görülen, hep liste başı olan adayları vardı. 1999'dan sonra azaldılar ama bittikleri söylenemez. Bunlar doğuda aşiret ağası ve şeylerden, batılda da benzer çarıklı erkandan oluşuyordu.

Şimdi de sağ seçmen, benzer bir tavır gösteriyor. Bütün hırsızlıkları, itirafları falan biliyor. Muhalefete iftira atıldığını da biliyor. Bilmediği bu sistemde kendi sınıf atlama hayallerinin boş olduğu. Yetmez ama evetçiler de bu konuda yanılmıştı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/yetmez-ama-yanildiniz-kendiniz-icin.html) Zannediyorsunuz ki iktidar yanlısı olarak bir gün siz de pay alacaksınız, oysa alamayacaksınız. Bunu seçimden bir hafta , hatta bir saat sonra anladınız.Selalar okunurken gelen zamlarla anladınız. Bir kaç ay sonraki yerel seçimlerde yada beş sene sonraki seçimlerde hesaplaşacağınızı mı düşünüyorsunuz? Yerel yönetimler aslında pek de umurunda değil, olsa da sizi kandırmanın bir yolunu bolmuştur. Siz gene montajlara inanacak, uçak-uzay mekiği yapacağımıza inandırıp, bunun prototipini size sunacaklar. İktidar bloğu oy kaybedecek ama yavaş yavaş.  Doktor dövebilmeke övüneceksin ama o hak da elinden alınacak yavaş yavaş. Siz fen lisesinde okumuş, ders çalışmak uğruna sevgilisi ile ayrılmış, hayatında lan diye bile olmasa küfretmemiş, ola ola devlet memuru olmuş doktoru dövmek kolay.  Nerede eğitim aldığı belli olmayan, hayatında neler yaptığını bilmediğiniz Arap yada Afganlı doktorları dövebilecek misiniz? Hem bu halk, neden özel hastane doktorlarına el kaldıramıyor? Sigortalılar pek çok hizmeti, özel hastane doktorlarından da alıyorlar ve özel hastane personeli de devlet hastanesi personelinden kibar değil, oralarda da sıra bekliyorsunuz. Çünkü özel hastane, nasıl işlemesi gerektiğini biliyor. 

İktidar değişse de, Sünni, sağcı ve Türk olarak faşizan üstünlük duygunuzu yitirmekten korkuyorsunuz ve korktuğunuz başınıza gelecek. Sizin yerinizi Araplar alacak ama bu gariban mülteciler olmayacak. Körfezin zengin Arapları olacak, tabi durum böyle giderse. Bir Amerikan atasözü, insanı kabul edilmeyen dualarından çok, kabul edilen duaları ağlatır, der. Kılıçdaroğlu'na oy vermektense, aç kalırız diyordunuz, dualarınız kabul oldu. Hadi Kılıçdaroğlu'na oy vermiyorsunuz, hatta hadi Millet ittifakına oy vermiyorsunuz, Cumhur ittifakındaki onlarca partiye de oy vermiyorsunuz, seçimden sonra dövünüyorsunuz. O küçümsediğiniz Aleviler, Kürtler ve solcular, muhalefet partisine oy verdiği halde senden daha müreffeh yaşıyor ve refah seviyeleri genel anlamda yükseliyor. Çünkü iktidarın vaaatlerinin bol ve hatta yalan olduğunu biliyor. Mesela iktidar, memur alımlarında mülakatı kaldıracağını söylemişti. Oysa daha seçimler yaklaşırken, mülakatı sıklaştırdılar. Siz gene parti yöneticilerinden torpil arayacaksınız, bulabilirseniz tabi.

Bir de şu varki, önümüzdeki günlerde pek çok kişi, evde leğene ayağını suya sokmazken, istemediği halde timsal dolu nehre itilecek.


1 Ağustos 2023 Salı

UZAN AİLESİNİN VE GENÇ PARTİNİN SİYASİ TARİHİ



 En başta Ekim 2017'de ne yazmışım: https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-6-uzan-ailesi-ve-yesim.html

Uzan ailesi ve 2002'de neden oldukları deprem, sadece para sahibi bir ailenin, tüm ülke, hatta dünyaya meydan okuması hikayesidir. Uzan ailesi, sadece devlete değil, A.B.D gibi süper güçlere de meydan okumuş bir aileydi. Bunun sonucunda kayboldular. Haklarında çıkan en yaygın efsaneye göre, Paris'te yaşayan Cem Uzan harcindeki bireyleri, Ürdün'de, Akabe körfezinde bir adadaymış. Ürdün kralı, ülkesine çok yatırım yapan bu aileye bir ada vermiş ve aile burada yaşıyormuş. İnternette dolaşan bir videoda, Ürdün kralının yatındaki kilolu şahsın, Cem Uzan'ın ağbisi ve Yeşim Salkım'ı eski kocası Hakan Uzan olduğu söyleniyor.

Ailenin, bu yazıyı ilgilendiren tarihi seksenlerde başlıyor. Aile ve yatrımları, önce 12 Eylül yönetiminde, sonra Turgut Özal ve ANAP iktidarında katlanarak büyüyor.  1984'de Adabank, 1988'de İmar Bankası kuruluyor. İmar Bankarı yıllarca, en çok faiz veren banka, çok kazandıran banka diye, tüm yasakları aşarak, reklamlar yapıyor. Hikayenin asıl başladığın yer ise, 1990'da, 12 Eylül anayasasına aykırı olarak kurulan Star televizyonu ile başlıyor. Kanalın bir ortağıda, dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın büyük oğlu Ahmet Özal. Ahmet Özal ile ortaklıkları 1992'e kadar sürüyor. Ahmet Özal'da kendi kanalı olan Kanal 6'ı kuruyor, o başka bir öykü. Aile, kitle iletişimin gücü ile birbiri ardına yatırımlar yapıyor. Özelleştirmelerde çok ucuza çimento fabrikaları satın alıyor, yeni ihaleler alıyor, yeni televizyon ve radyo kanalları kuruyor. Aile, televizyonun gücü ile kendinden geçip, siyaseti şekillendirmeye çalışıyor. 1987 yerel seçimlerinde pek çok belediyeyi kazana SHP ve solun önünü kesmek için, 1994 yılında patlayan İSKİ skandalını kullanıyor. Her akşam ana haber bülteninin %80 kadarını buna ayırıyor. En sonunda SHP, yeni kurulan RTÜK aracılığı ile bu yayımları engelleyince, holding çalışanları Star binası önünde gösteri yaptı. İSKİ skandalını kullanarak sadece Uzan ailesi değil,  Aydın Doğan ve Dinç Bilgin'in medya grupları da açıkça SHP-CHP'ye saldırdı. O zamanlar bu holding medyasına merkez medya deniliyordu. Merkez medya o zamanlar, siyasal İslamı iktidara getirmekle meşguldü. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/10/doksanli-yillar-7-yetmez-ama-evetcilik.html ) Doksanlarda Leman dergisi ve solcu radyolar haricinde muhalif medya yoktu. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/brujuva-dergisi-leman.html) Bir ara Hasan Cemal'in Cumhurieyet gazetesini bile DYP ve Tansu Çiller'in peşine takmış, en nihayetinde gazeteyi krize sürükleyip, istifa ederek merkez medyaya geçmişti. SHP-CHP ise kendi iç çekişmelerinden, kendi seçmenini DSP ve Ecevit'e kaptırmıştı.



Uzan ailesi, sadece SHP ile uğraşmadı, DSP ve Ecevit'e de saldırdı. Önce ANAP, sonra DYP'yi destekledi. ANAP'da Mesut Yılmazcı oldu. DYP'de Demirel, cumhurbaşkanı olmadan evvel birini işaret etmemişti (yada ben öyle hatırlıyorum). Görünürde en yakın aday İsmet Sezgin'di. İsmet Sezgin, Türk siyasetinde ilginç karakterdir. Demirel'in siyasette ilk yıllarından beri yanında olmuş, Hakkı Devrim'in yazdığına göre Demirel, Erbakan ve Türkeş', partisinden uzaklaştırıp, ne akar, ne kokar İsmet Sezgin'i gençlik kolları başkanı yapmıştır. Sezgin, bir Siirtli olarak, siyasette Siirtlilere yardım etmiş, Siirt'e yatırım yapmış ama genelde Aydın milletvekili olmuştur. Turgut Özal'ın ani ölümünden sonra,  Nisan 1993 'de Demirel cumhurbaşkanı seçilince, Kasım ayındaki asıl parti kurultayına kadar bir başkan seçilecekti. O günlerde Kasım'a kadar İsmet abi diye bir slogan çıktı. Oysa kurultayı Tansu Çiller kazandı. Sonra bir kaç ay Tansu Çiller'i desteklediler. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/tansu-cillerin-siyasi-tarihi.html). Sadece Star 1 (sonradan Star) kanalı ile yetinmeyip, müzik dünyasını yönlendirmeye Kral tv'yi, şifreli erotik kanala Teleon'u falan çıkardı.  Daha bir kaç televizyon ve radyo kanalı kurdu. Medyanın getidiği siyasi gücü, toplumsal gücü çok sevdiler. Hatta iddialara bakılırsa Hakan Uzan, Yeşim Salkım ile evli iken, genç popçu kızlara asılmak için Kral tv'yi kullanıyordu. Daha yeni ilk kasetini yapmış pop şarkıcısına kafayı takıyor, evli bir erkekle ilişkisi olan bu kızın, kendisi ile de birlikte olmasını istiyordu. Kız kabul etmeyince de, kanallarının magazin programlarını kullanarak linç ettirmişti. Gaztecilik faaliyetleri sebebi ile pek çok bilgiyi ve kaseti (ses ve video kaydı) şantaj için kullanıyorlardı. Bunlardan bir kısmı aile çökünce ortaya çıktı, Gülben Ergen'le ilgili olanı internet sitelerinde gezdi. Anladığım kadarı ile ülkemizde uzun zamandır hemen herkesin yediği haltların kasetleri var. Ülkemizde böyle şantajlarla yönetiliyor. Elinde olanlara ricam, salsın piyasaya. Sizde varsa başkalarında da vardır, ülke kurtulsun. Elime geçse salacağım internete, bu da ayrı konu.

Star ilk özel televizyon oldu ama sonrası  çabuk geldi. Gazete patronları, televizyonun gücünü anlamışlardı. Yıllarca müritlerin evlerine televizyon sokturmayan tarikatlar da kendi kanallarını kurdu. Sonuçta meclis pes etti ve özel kanalları serbest bıraktı. Kanalları kontrol edebilmek için uzaya yerli uydu Türks-Sat gönderildi. Yerli kanallar bu uyduya doluşsun diye kirası düşük tutuldu. Diğer uydular için başka bir çanak anten alındığından ( Yeni nesile ve sonraki nesillere not, karasalda çok fazla kanal yokyu, uydular için çanak anten gerekliydi. Bu yüzden balkonlar, çanak anten tarlası gibiydi. Dijital platformlarda henüz yok yada yeni emekleme düzeyindeydi.), bu da daha pahalıya mal olduğunda, yerli kanallar Türksat'a doluştu. İkinci çanak anten, PKK'nın yayın organı Roj TV için takılır oldu. (Bu sayede Kürt evleri kendisini belli ediyordu.)(Önce TRT 6 (TRT Şeş), sonra doğunun yerel kanalları Kürtçe yayımlar yapmaya başlayınca, Roj tv ve türevlerine ilgi azalarak bitti.) Doksanların ilk yılları, televizyonların özgürlük devriydi. Kırmızı nokta ve zayıf şifreli soft porno filmler, bir zamanlar yasaklı, Gece Yarısı Ekspresi gibi sinema filmleri falan, kolayca gösteriliyordu. Star'a geçen Levent Kırca ve Olacak O Kadar siyasileri yerden yere vuruyordu. Önce yılın apttaları diye duyurulan bir skeçten sonra, reklamlar jeneriği girilmeden, dört büyük partinin reklamı gösterildi. Sonra Tansu Çiller'in siyasi hayatını bitiren meşhur Jet Ski skeci ile beraber RTÜK (Radyo Televizyon Üst Kurulu) kuruldu. Erotik yayın yapan Teleon ve onunla gündüzleri aynı frekansı kullanan Kral TV bir ay kapandı. Sonra Teleon temelli kapandı. Televizyonların özgürlük devri yavaş yavaş bitti. Bu süreçte en çok kapanan, Huysuz Virjin sebebi ile Show tv olmuştu.

Diğer yandan aile içinde durum kötüydü. Bankacılık ve diğer faaliyetlerde, medya gücüne dayanarak bir sürü yolsuzluk ve dolandırıcılık yapıyordu Uzan ailesi yada Uzanlar.5Nisan krizi ve 1999 bankacılık krizleri, öfkeyi bu aile ve şirketlerinin üzerine çekmişti. Artık sadece sol değil, sağ partilerde bu aileden nefret ediyordu. Aile dolandırcılığını uluslar arası boyuta taşımış, Amerikalı Motorola başta olmak üzere uluslar arası hukuksuzluklar yapmıştı. Aile üyeleri birden bire,  teker teker, resmen şirketlerde hiç görev almamış Cem Uzan'a devrederek kayboldu. Cem Uzan'da ancak siyasi dokunulmazlıkla kurtulacağını düşünüp, çabucak siyasete atıldı. Ancak bir eksikliği vardı, gazete ve dergileri yoktu. 1999'da Star'ın gazetesi de oldu. Ülkede internet halen çok pahalıydı ve halen kağıt gazetelerden bilgi alınmıyorduysa da, uzun makaleler, kağıt gazetelerden okunuyordu. Gazete halen ihtiyaçtı. Twitter henüz kurulmamıştı. Türkiye'de en yaygın sosyal ağ, daha o yıl kullanılan Ekşisözlük'dü. MIRC sohbet kanalları demode olmuş, MSN yaygınlaşmıştı (Şimdi MSN'de kalmdı, hatta Facebook'da demode oldu). Gazeteyi o dönemin dağıtım tekelleri Yay-Dağ veYay-Sat gibi kurumlar satmadı, Uzanlar kendi dağıtım firmalarını kurdu. Star satan bayilere diğer yayımların ambargosu kondu, o zamanlar gazetede bayi payı % 4'dü, uzanlar %20'e çıkardı. Sonra diğer medya kartelleri de bayi payını arttırmak zorunda kaldı. Star gazete grubu, bugün unutuluş, Vikipedya'da bile adı bulunmayan bazı kısa süreli dergiler falan da çıkardı.

Derken parti kurma ve örgütlenme zamanı geldi. 2002 Ağustosunda aile,  eski ANAP milletvekili, rahmeti (diyemeyeceğim) Hasan Celal Güzel'inYeniden Doğuş Partisini satın aldı (örgütlenecek vakti yoktu, seçimler yaklaşıyordu. Parti örgütü büyük ölçüde Telsim, Uzan çimento grubu, Star yayın grubu dağıtıcıları ve bayileriydi. (Millet vekili adaylarının da çoğu öyleydi. Özellikle o zamanın 2 GSM operatöründen biri olan (Sonradan Vodaphone oldu, Kıbrıs'ta halen Telsim adını kullanmakta) Telsim'in bayileriydi. Cem Uzan 178 miting yaptı. Mitinglerinde dönemin ünlü şarkıcılarına konser verdirdi. Pek çok yerde döner (et döner) ekmek-ayran dağıttı, kuzu kestirdi. Cem Uzan yer yer günde üç mitinge gitti. Ben Yalvaç mitingine gitmiştim. Cem Uzan'dan önce Nihat Doğan, Ebru Yaşar, Nadide Sultan ve şu an adını hatırlamadığım, o dönemin ünlü bir popçusu, Cem Uzan'dan önce konser verdi. Cem Uzan'dan sonra da Ebru Yaşar konser verdi. O dönem için popüler olan bu şarkıcıların, Yalvaç  gibi küçük bir ilçeye gelmesi hayaldi (halen de hayal). Nihat Doğan çok ateşli konuşmuştu, dinleyen de zannetsin ki Cem Uzan tüm bu kötü düzeni değiştirecek. (Yandaşlık ve yalakalıkta o zamalar da yetenekliydi.) Cem Uzan'sa gür sesi ile bağırıp, çağırıyordu. (Yalvaç'da döner-ayran falan dağıtılmadı, ama pek çok yerde dağıtılmış. Hatta Uzan'ların halkı kazıkladığı bazı yerlerde miting, döner-ekmek dağıtımından ibaret olmuş, Cem Uzan hiç gelmemiş.)


Genç partinin tek propagandası mitnigler değildi. Holdingin gazete, dergi, televizyon ve radyoları sürekli propaganda yapıyordu. Telsim kullanıcılarına da bol bol mesaj geliyordu. İnternete de bol bol reklam veirliyordu. Cem Uzan'ın uçuk vaatleri, daha seçim kampanyası sırasında espiri konusu olmuştu, seçimlerden sonra da uzun yıllar internet mizahına malzeme oldu. Cem Uzan % 7,25 ile % 10 barajının altında kaldı ve seçilemedi. Gene de umutluydu, biraz daha çaba ile gelecek seçimlerde barajı aşabilirdi. Kaldı ki bu seçim sonuçları da mucizeydi zira yukarıda belirttiğim gibi parti teşkilatları da para zoru ile Genç parti teşkilatı kurmuş Telsim bayilerinden falan oluşuyordu.

Oysa asıl kötü günler yeni başlamıştı. Diğer holding medyası, DYP-ANAP ve MHP  (hatta CHP ve HDP) oylarını bölsün diye Cem Uzan ve Genç partiye fazla saldırmıyordu. Uzan grubu asıl saldırıyı ondan sonra gördü, ailenin tüm kirli çamaşırları, belirsiz bir iddia bile olsa manşete taşındı. BDDK'nın yetkileri hızla arttırıldı. Kurul sadece banka ve ortaklarının değil, bağlı bulunduğu holding, iştirakler ve batık kradi sahiplerinin de her şeyine el koymaya yetkili hale getirildi. Ailenin tüm servetine güzelce el kondu. Gene de Cem Uzan direndi. Kanalalrı esklisi gibi saldırganca yayın yaptı. Bir mitngde Erdoğan'a şerefsiz başbakan deyince Star kanalı bir ay kapandı. Kanal çalışanlarına gönüllü ücretsiz izin belgeleri imsalatıldı. Grubun yabancı müzik yayını yapılan bir kanalına haber dairesi kuruldu, bir ay boyunca Cem Uzan oradan yayım yaptı.  Derken yaşadığı villaya baskın yapıldı ve havuzun altında gizli Telsim kontör kartları ele geçirildi. (O zamanlar 16 rakamlı şifre kartlarının olduğu kontör kartları satılırdı.) Bu olaydan sonra, Telsim-Vodophone kontör kartları ikili şifre halinde satılır oldu. Cem Uzan yurt dışına kaçtı.

Gene de Genç parti 2007 seçimlerine 2.29 oy aldı Mehmet Ağar'ın Demokrat partisinden (eski ANAP ve DYP'nin birleşmesi), Erbakan'dan miras Saadet partisinden biraz az.  Gazeteler 2 seksen uzandı diye manşetler attı ama bence bu da başarıydı zira adını her gün duyduğumuz partiler bu orana ulaşamamıştı. Genç parti daha sonraki seçimlere katılmadı.

Aslında Genç parti olgusu, paranın tek başına neler yapabileceğinin bir ispatı olarak defalarca incelenmesi gereken bir olgudur.


28 Temmuz 2023 Cuma

SİLAHLI DİRENİŞİN PROVAKASYON OLMASI ÜZERİNE TEORİ



Üniversitede ilk yılım, siyasal İslamın yükselmeye başladığı ve 1995 seçimleri ile bunun net görüldüğü yıllardı. O dönem taşra üniversitelerinin hocaları genelde Ülkücüydü. Seçimlerden hemen sonraki pazartesi günü falandı galiba. Demek ki 25 Aralık 1995 pazartesi veya sonraki günlerden biriydi. Hocamız ilahiyat dakültesinin hocası, o zamanlar yardımcı doçent olan,Yılmaz Soyer'di. Refah partisi çok büyük oranda oy oranını arttırmıştı. 12 Eylül rejimi, reşit olma yaşı 18 olduğu halde oy verme yaşını 21 yapmıştı. Sonra bu yasa ile düzelince 8 milyon kadar gencin, muhtarlıklara başvurup, seçmen bilgi kağıdı alması gerekmişti. Yaklaşık bir milyon genç bu kaydı yapmıştı ki, yapanların çoğunun da Refah partili gençler olduğu tahmin ediliyordu. (Gerçekten de öyleydi. Dönemim gençliği büyük oranda apolitikti ama sonraki yıllar boyunca politikleşecekti) Derken Yılmaz hoca, konuya şöyle bir nokta koydu.

-Biz seksen öncesinde solcularla kavga ederken, onlar tuvalete kaçıyordu. Onlardan bir halt olmaz dedi ve sınıf alkışladı. Oysa sınıf ve Yılmaz hoca yanılıyordu. Yedi sene sonra 2002'de iktidara geleceklerdi. Seçimde diğer bir süpriz yapan ise, tek başına seçime girip, barajı geçemeyen MHP oldu. O yıllarda sağı, sokak kavgalarında MHP ve Ülkücüler temsil ederdi. 1997'de Başbuğ ünvanlı lider Alparslan Türkeş'in ölümünden sonra bu değişecekti O yıllarda özel harekat timlerine seçilecekler bizzat Ülkü Ocaklarınca olurdu. (Yada öyle denilirdi. Jandarma özel harekat bile rahat rahat Ülkücülerin çeneden aşağı inen hilal bıyıklarını bırakırdı.Polis teşkilatı o yıllarda basbayağı Ülkücüydü. Sivil polislerin pek çoğu, bu bahsettiğim Ülkücü bıyıktan tanınabilirdi. Bazı polis baskınlarında (bu baskınlar sabaha karşı 3-4 gibi de olsa) Ülkücüler de gelir, polis lehinde sılogan atardı.

O yıllarda MHP, bazı büyük ilçelerin belediyesini almış, bazı yerlerde DYP ve ANAP oyları aniden MHP'ye kaymıştı. 1999'da MHP, en çok oy alan 2.parti, sağın birinci partisiydi Sleahatin Önkibar'ın yazdıklarına göre Bahçeli, 2002'e kadar defalarca başbakan olmayı red etmişti ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html) 6 Haziran 2015 seçimlerinden sonra da red etmişti. Yıllar sonra, daha uzaktan bakınca anlıyorum ki  MHP, asla iktidara aday olmadı,seçmenlerince bile. Hatta MHP'den kopanlarca kurulan İyi Parti'nin de durumu budur. Bu durum, sağcı kitlelerin topraklaması olmaktır. Uzun yıllar Isparta'da kaldım. DYP, İstanbul'da beşinci partiyken, Isparta'da açık ara farkla birinci partiydi. Ispartalılar her seçimden sonra Demirel ve ailesine, DYP yöneticilerine küfreder, gene DYP'e oy verirlerdi. (N e kadar tanıdık değil mi?) DYP'den kaçışta ilk rota da MHP olmuştu. (Bu da çok tanıdık.) Sağcılar, Ülkücülerin Aleviler, Kürtler ve solcular üzerine zorbalığını desteklemiş ama Ülkücülere kolay kolay güvenmemiştir. MHP, bir Nato örgütüdür ve Amerika hemen her müttefiği ülkede benzer kurumları kurmuştur. Neflix'in Roma filmini izleyince, Meksika'da bile kurduğunu öğrenmiştim. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/04/roma-filmi.html )

Benzeri tuzaklar, muhalif kesimden de geçerli. 2002'de PKK bitmiş gibiydi, hiç eylem yapmıyordu. Önce inkar edilen, sonra göğüs gere gere anlatılan Oslo görüşmeleri döneminden itibaren örgütün eylemleri yavaş ama istikrarlı bir şekilde arttı. Bu çözüm sürecinde de artan çoklukta  şehitler verildi. Çözüm süreci, kumpas süreçleri ile beraber ilerledi. Çöüzm destekçileri, akil adamlar ve yetmez ama evetçiler, şimdilerde timsah gözyaşları döküyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/07/adalet-agaoglu-ve-affetmeme-ozgurlugumuz.html)O zamanlarda CHMHP yada CHPMHP gibi laflar denilip,  Dersim yada benzeri isyan bastırma hareketleri ile Maraş-Çorum gibi katliamlar özdeşleniyordu. Tam da o günlerdeki meşhur yetmez ama referandumunu Demirtaş, sözde boykot çağrısı ile destekledi. Yetmez ama referandumunun ertesi günü iktidarın liberallerle ve Kürtlerle ittifakı çöktü.  ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html) Gazeteci İsmail Saymaz ilginç bir tespit yaptı. PKK'nın kendisi bie Abdullah Öcalan'ı AKP kadar övmemiştir. (Hele hapse girdikten sonra) Çözüm süreci olmasaydı HDP (Yeşil Sol Parti) %/ 7 civarında çırpınır, durudu.  Provakasyon ile kitleleri yönetmek ülkemizde eskiden beri olan bir olgudur.



 ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/turkiyede-provokasyonun-tarihi.html) 12 Eylül öncesinde Dev-Yol'un içinde Dev-Sol (şimdilerde DHKP-C) çıkmasaydı, darbeciler İstanbul'a bu kadar kolay hakim olmazdı. Lenin, yüz milyonluk Rusya'da, on altı bin kişi ile devrim yaptı ama Dev-Yol, 1980'in kırk milyonluk  Türkiye'de beş yüz bin kadar üyesi ile 12 Eylüle direnemedi bile. Çünkü içi provakatör doluydu. Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına romaında, 27 Mayıs öncesi, yer altı Türkiye Komünist partisini anlatır. O yıllarda bile hemen her tutuklamada neredeyse yarısı polis çıkıyor. Türkiye'de devlet provakasyonundan ve sağ-sol çatışmasından o kadar emin ki 1961'de Ülkücü-komando kampları kuruyor. 1965'de bu kamplarda eğitim gören sayısı beş bini buluyor. O yıl sol gruplar daha tek bir el silahlı eylem yapmamışlar. Öyle bile olsa devletin askeri-polisi buna yetmiyor muydu. Bu kamplar, internetten öğrendiğime göre 1978'e kadar faal kalmışlar. Sadece iç işleri bakanlığında (polis ve jandarma) değil, sağlık bakanlığında da etkindiler. Hatta sağlık bakanlığına gitmek için Ülkü ocaklarından kart alınması gerektiği zamanlar oldu. Sağlık meslekte çalıştığım yıllar, öğretmenlerin çoğu da kadın olmasına rağmen, Ülkü ocağı gibi ortam vardı, sandık kurulsa MHP garanti birinci parti çıkardı.

Diğer yandan doksanların başında Dev-Sol, kendisini DHKP-C yapacak iç savaşı yaşadı, örgüt Dayıcı (Dursun Karataş) ve Bedrici (Bedri Yağan) diye ikiye ayrıldı. Bu örgüt içi savaşta, illegal örgütlerinin geleneğine aykırı olarak polis kullanıldı. Taraflar birbirlerini polise ihbar etti ve polis tarafından öldürüldü. Savaşı dayıcılar kazandı, son kalan Bedriciler, Sakarya'da bir hapishanede yaşıyor.  DHKP-C,  Özdemir Sabancı suikastinden sonra erkin olmaya başladı, özellikle 1996'nın 1 Mayısında İstanbul'u yaktı-yıktı. Örgüt gücünü hapishanelerden ve gecekondulardan alıyordu. Hayata dönüş (adını alan ve pek çok ölüme neden olan) operasyonlarından sonra hapishanelerdeki gücünü büyük ölçüde kaybetti. Kentsel dönüşümler sonucunda  şehirlerde gecekonudu da kalmadı.Uzun zamandır uykuda, Gezi'de de çok fazla gözükmedi.

Devlet,  başedemeseydi gecekonduculukla baş edemezdi. Köyünden şehre göç eden önce gecekonduya yerleşirdi. Geçen on  sene içinde gecekonduculuk bitti. Şu an ülke ciddi derecede konut sıkıntısı çekiyor. İç göç bir yana absüt bir dış göç alıyoruz. Bu göç, açıkça da teşvik görüyor. Yüksek kira getirisi heveslisi ev sahipleri kiracılarını öldürüyor, evsiz kalan emekliler intihar ediyor ama seçim sürecini atlatmış iktidarın umurunda değil. Gene de hiç kimse gecekondu yapamıyor. Demek ki daha önceki yıllarda devlet gecekondu ile baş etmiyor, baş etmek istemiyormuş. Gecekondular olmasa, emekleyen sanayiyi besleyecek ucuz iş gücü şehre nasıl yerleşecekti?

Gene bir başka baş edememe, Osmanlı'da Efeler yada Zeybekler denen Ege eşkıyaları ile olmuştu. Devlet sürekli eşkiya kovalıyor, mücadelesi genelde başarısız oluyordu. Bir efe düze indiğinde, öldürüldüğünde yada çetesi dağıtıldığında, yeni bir efenin dağa çıkması gelenekti. Ne oldu bu geleneğe? Efelik, zeybeklik sadece türkülerde, danslarda kaldı. Efelerin nasıl yok edildiğini, Şevket Süreyya Aydemir, öz yaşam öyküsünü anlattığı Suyu Arayan Adam'da anlatıyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2018/01/sevket-sureyyaaydemirin-kitaplari.html ) Jandarma ve ordunun uzun takipleri sonucu yakalanan efeler,  aktif oldukları Aydın-Muğla civarından uzağa, Afyonkarahisar hapishanesine konulyordu. Efeler ve zeybekler, sadece hapsedilmekle kalınmıyor, tekrar dağa çıkmamaları için eğitime tabi tutuluyorlardı. Aydemir'de o zamanlar komünistlerden ayrılmıştır. Bunun da sebebi, adını vermese de şair Nazım Hikmet'in yatak kapma davranışıdır. Koğuşta pek çok kişi yer yatağında yatmakta, pek az kimse karyolada yatmaktadır. Nazım Hikmet'de karyolada yatanlardandır. Sonra koğuşa daha kaliteli karyolalar gelir. Nazım, o an, doğal hakkıymış gibi eşyalarını eski karyoladan, yeni karyolaya taşır ve ideolojik tartışmaya kaldığı yerden devam eder.  Nazım'ın bu tavrı, sadece Aydemir'in değil, bir kaç kişinin de sosyalist-komünist ideolojiden kopmasına sebep olur. Aydemir, daha hapishanede devlet adına çalışır. Bir iktisatçı olarak,dağ eşkıyalarından esnaf yapma programına yardımcı olur.

Osmanlı neden yüz yıllarca Efeliği yok edemedi? Çünkü efelik-zeybeklik denen kurumu yaratan kapütülasyonlar, düyun-u umumiye ve onların alacağını tahsil eden tütün rejisiydi. Efeler, rejinin tekelini kırıp, tütün, incir, üzüm gibi ürünlerin (bunlardan en kıymetlisi tütündü) iç piyasaya verilmesini sağlıyordu. Osmanlı bu açıdan, hem düyun-u umumiye, hem de kapütülasyon rejilerini memnun etmek için efelerle mücadele ediyor, hem de bu efeleri yok etmeyerek halkı tütünsüz bırakmıyordu. Benzer bir şekilde Osmanlı yüz yıldan fazla uğraştıran Celali isyanları ile ilgili. Celali isyanlarını ilk çıkaranlar Aleviler de olsa, önemli Celali liderleri Sünniydi. Kalenderoğlu, Kara Yazıcı, Canbulatoğlu, Çomar Bölükbaı gibi önemli Celali liderleri genelde Sünniydi. Pek çok Celali lideri, Bosna beyler beyi oldu. Girit'in fethinde, Osmanlı-Avusturya savaşları nda asker oldu.(1893-1606, Avrupalıların 15 yıl savaşları, Osmanlı'nın uzun savaş dediği savaşlar) Osmanlı devleti, özünde bir savaş ve ganimet devletiydi. Ülkçe içi isyanları bir yağma fırsatı olarak görüyordu. Osmanlı askeri de yağma fırsatı olmayan İran savaşları başta olmak üzere, pek çok savaş karşı isteksizdi. (İran, Çaldıran'dan sonra Osmanlı ile meydan savaşı yapmaması gerektiğini öğrenmişti. Yanık toprak taktiğini uyguluyor, köyleri boşaltıp, tarlaları yakıp, su kaynaklarını zehirliyordu.) Kuyucu Murat paşanın zaferleri, Celali isyanlarını sonlandırmadı. Mustafa Akdağ'ın anlatımına göre yirmi beş sene ara vermesini sağladı. Sonra isyanlar tekrar başladı ama Karlofça'dan sonra azalarak bitti. Efeler başta olmak üzere Anadolu'da, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar etkin olan eşkıya grupları, Celalilerin kalıntılarıdır.

PKK teröründe kırk yılda hep sorulur, neden terör bitmedi diye, ben de karşı soru sorayım, neden Kürdistan kurulmadı? Bu örgüt ne zaman güçten düşecek olsa bir anda çatışmalar soğuyor. 1993 Bingöl saldırısından önce örgüt sık sık tek taraflı ateşkes ilan eder, ama her ne hikmetse devlette bu ateşkese kısmen uyardı. Sonra çatışmalar yavaş yavaş eski şiddetine dönerdi. Ne kadar unutkan ve zavallı bir toplumuz ki 24 Mayıs 1993'de silahsız 33 (otuz üç ) erin katledilmesini unuttuk. Yıl dönümleri hiç haber olmuyor. Hatırlanırsa çözüm süreci sorgulanacak çünkü. 33 er, çözüm sürecinin başında da unutulmuştu. Bu eleştirilerim sadece bu sözde ateşkeslere inanan yada gizli Oslo görüşmeleri yapanlara değil, onlara oy verenleredir. Oy  verenler, oy verdikleri partinin ne mal olduğunu hepimizden iyi biliyor. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/oh-olsun-ideolojisi.html) Hatta seçim öncesinde Muhammet Yakut ve Ali Yeşildağ'ın anlattığından fazlasını da biliyorlar ama umursamıyorlar. Onlar da, oy verdikleri kadar kötü. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/03/kahrolsun-hirosima-kotulugun-yuceligi-2.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/turkes-ve-muhsin-kotulugun-yuceligi.html) Amerikalı yazar John Steinbeck'ın meşhur sözüdür. ''Bazı ülkelerde sosyalizm imkansızdır. Çünkü insanlar kendilerini fakir değil de, geçici olarak yoksulluk çeken zenginler olarak görür''  Ben de diyorum ki, hırsız iktidarlara oy veren kitleler, kendilerini yakın geleceğin yağma ortağı olarak görür. Kitleler masum değildir, onlar da suçludur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/kitlelerin-sucu-da-suctur.html) Yani bu provakasyondan onlar da haberdardır.



Ülkemizde terör olmasa, asker ve polis böyle itibarlı konumda olmaz, her şeye karışmaz, her yerde arama, kimlik taraması yapamazdı. Faşistler, kendilerini vatansever zannetmezdi. Bu yarı düşük, ne idüğü belirsiz savaş hali, aslında devletin, faşistlerin ve uluslar arası silah kodamanlarının istediği şey. Aslında askerin ve polisin çok az bir kısmı teröristle savaşıyor, en önde de en garibanlar var. Tüm askeri birliklere vursak, çok küçük oranlar çıkar. Bu, meşhur  Tapınak Şovalyelerinin, Haçlı Seferlerinin en uoğun dönemlerinde bile en fazla yüzde beşi savaşmış, çoğunlukla Fransa merkezli olarak uluslar arası ticaret, bankacılık yapıp, çiftlik işletmiş, bu da ona benziyor. Dikkat ederseniz her seçim öncesi bir yerlerde bulunan petrol-doğal gaz-uranyum gibi madenlere, milli otomobil, uzay aracı gibi mucizelere, Suriye'den gelen şehit haberleri eşlik ediyor. Pek çok faşist odak, yaşadığı şehre bir şehit cenazesi yapsak diye bekliyor. 1990'larda şehit cenazelerine katılmadığı için oy kaybettiğini fark eden ANAP ve DYP merkez yöneticileri, ik ve ilçe teşkilatlarını bu konuda uyarmıştı. (Uyarılar sonrası şehit cenazelerine katılımları artsa da DYP ve ANAP'ın gerilemesi durmamıştı)

Devlet için terör olaylarında kayıplarının yerine koyup, koyamayacağı önemlidir. Ölen asker veya polisin yerine gelecek pek çok kişi mevcuttur. Sonuçta iyi maaşı ve sosyal güvencesi olan bir devlet memurluğudur. Eskiden şehit cenazelerini kaçırmazlardı. Şimdilerde pek gitmiyorlar. Cenzaeye giden muhalefet partilileri linç etmeye paramilterlerini yolluyorlar. Onlar da, sanki çözüm süreci, Oslo görüşmeleri falan, muhalefetin suçuymuş gibi olay çıkarıyor. Şehidin çocukarının asker-polis olması için tüm kapılar açlıyor vesair. Bu sistem, arada bir devletin güvenlik personeli ile bazı faşist ergenlerin ölümü ile işliyor. Arada bir bazı şehitler verildiğinde, neden öğretmen-doktor maaşı polis, uzman çavuş maaşından düşük yada bir narkotik polis memuru, nasıl Maserati marka alabiliyor ve trafikte birilerini umarsızca darp ediyor diye sorulmuyor. Karısının internette sattığı zayıflama çayları bir yana, çay fabrikası sahinin bile bu ülkede Maserati gibi üst lüks sınıftan spor araba alması zorken, komiser ve müdürlerin arabası nedir,  narkotikçilerin garajı nasıldır diye sorulmamakta. Şehit evlerinde ise Maserati yada Jaguar'ı bırakın sıva bile bulunmamakta. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/sinan-ates-ya-da-buyuk-sessizlik.html) 

Pek çok gerilla yada asi, bir Lenin, Mao, Che, Ho Shi Min olma sevdası ile silaha sarılıyor. Bir süre kullanılıp, sonra harcanıyorlar.  Bu saydıklarımın ortak özellikleri, genel anlamda propagandalarının güçlü olması, asker sayılarının fazla olmamasıdır. Mao bile, Japon işgali sonrasında Çan Kay Şek (Milliyetçi Çin)'den daha az askere sahipti. Lenin, yüz milyondan fazla nüfusu oaln Rusya'da on altı bin kadar üyesi ile iktidara geldi. Fidel Castor seksen üç, Sandilistler (1979'da Nikaragua'da devrim yaptılar) üç yüz kişi idi. Aslında en büyük silahları propagandaydı. Lenin'in matbaaları (Menşeviklere göre Almanlardan aldıkları para ile) , Castro'nun radyosuydu.

Pek çok gerilla örgütü, devasa üye sayısına sahip olup, sadece ölüm ve yıkım getirmişlerdir. Sadece PKK değil, FARC (Kolombiya), Aydınlık Yol (Peru), ETA (İspanya-Bask), IRA (İrlanda) bir zamanlar dağlarda, şehirlerde on binlerce gerillaya sahipken, silinip, girmişlerdir. FARC, bir zamanlar Kolombiya'nın %20'ni yönetiyordu. Sri Lanka'da Tamil Kaplanları'nın yedi tane uçağı vardı. 17 Kasım'ın (Yunanistan) son eylemine kadar hiç bir üyesi görüntülenmemişti. Hepsinin de zamanı gelince fişi çeklidi ve bitti. ASALA örgütünü Türk istihbaatı veya Abdullah Çatlı gibi Ülkücü paramiliterler falan bitirmedi. PKK'ya yer açmak için ASALA, sahneden bir süreliğine çekildi.

O zaman devrim de hiç mi silah olmayacak diye soruyorlar. Aslında ne kadar az olursa o kadar iyi. Devrimde asıl silah propagandadır. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2017/01/propaganda-devri-zafer-tweetin.html) Hindistan'da İngilizlere karşı onlarca isyan çıktı ama Gandi, İngilizlerin ekonomisine ket vurarak, İngiliz egemenliğini çökertti. Her devrimci Gandi midir? Her devrim, bambaşka bir satranç tahtasıdır. Klasik 32 taşlı, 64 kareli satrançta bile sonsuz denecek kadar çok oyun vardır. Siyasette ise her ülke, farklı ölçülerde satranç tahtasıdır, tahta asla düz değildir, taşlar eşit dağılmamıştır ve birbirinden çok farklı yeteneği taşlarla doludur alan. 

Gerçek devrimci, yoldaşını öldüren polisi öldürerek intikamını almaz. İktidara gelir ve ona hükmeder. Gene öldürmez yada cezalandırmaz.  Bir zamanlar kovaladığı, takip ettiği kişiden emir almak, onun için en ağır cezadır. Mafya, arkadaşını öldüren polisi öldürerek cezalandırır.

Anadoluda Celaliler, tahmin edemeyeceğinizden büyük alanları, çok uzun süre kontrol ettiler. Hiç biri de sonunu getiremedi zira çoğunun bir ideolojisi yoktu ve olanlar da bunu duyuramadı. Atatürk'te bunu biliyordu ve bu yüzden Ali Fua Cebesoy'u üzerinde gerilla kıyafeti ile görünce, batı cephesi kumandanlığından alıp, Moskova'ya elçi olarak göndermiş, yerine miralay (albay) İsmet beyi (İnönü) getirmiştir. Güney cephesindeki (Maraş-Antep-Urfa-Adana) Kuvvayı Milliye birliklerinin başlarına subaylar ile düzenli ordu disiplinine soktu. Her zamanda basına ve gazeteciliğe önem verdi. 

Yapmamız gereken yeni fikirler üretmek ve bunu halka anlatmaktır.

27 Temmuz 2023 Perşembe

KAREN FOGG'UN EPOSTALARI HAKKINDA



 AKP iktidara gelmeden hemen önce, 2002 Mayısında ciddi bir skandal patlak vermişti. Türkiyen'in Avrupa Birliği temsilcisi, yani büyükelçi Karen Fogg'un eposta kutusunun kilidi kırılmış ve Doğu Perinçek'e yakın Aydınlık gazetesinde ifşa edilmişti. (Zaten epostaları da o kitaplaştırdı)

Kitabı bana yıllar sonra hatırlatan, Hikmet Çiçek'ini Fetö'nün Solcuları adlı kitap oldu. Kendisi o zamanın Graham Fuller'i. Daha sonra Fuller, Fogg'un gizlice yaptığı şeyleri, açıktan açığa yapıyor. Fogg, Türk tarihinin hakkından gelmek diyor, Fuller Kemalizm aşılmalıdır diyor mesela.

Ben Karen hanımın epostalarına döneyim.  Epostalar  kitabın som bölümünde bir kaç sayfadan oluşuyor. Perinçek, o zamanlar basında ve kamuoyunda oluşan tepkileri de derlemiş. Tepkiler denilince, o zamanlar dikkatimi çekmemişti ama özel haberleşmeye çok önem veren (??) Fetö tayfası nedense bu olayı özel hayata müdahale olarak görüp, eleştirmiş; hatta bununla ilgili ayrı bir kitap yazmış.

Karen Fogg'un epostalarının patlatılması,  Kurtuluş savaşında Rahiğ Frew'in mektuplarının deşifresi gibi etki yapmıştı o günlerde. (Aslında bir yayınevi bu mektupları yayımlasa çok hayırlı olur) Ne var ki Fogg'un görev yerinin apar-topar değiştirilmesi, bütün bu yaptıklarının Avrupa Birliğinin değil de, kendi siyasi hırsının sebebi gibi gösterilmesi ile kapatılıp, unutturuldu.

Yayımlanan epostaları kabaca dörde ayırabiliriz. Birincisi Atatürk ve Türklüğe saldırı, ikincisi Kıbrıs'ta Rauf Denktaş ve partisine saldırı, üçüncüsü Avrupa birliği projeleri ve fonları için Ulusal Ajansın kurulması (bu ajans Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kuruldu, teşkilat kapatılınca da yeni kurulan Kalkınma Ajansı bünyesine alındı) ve başlarında öleli bir kaç yıl olan Mehmet Ali Birand'ın olduğu anlaşılan ve Fogg'un meyhane masraflarını bile ödediği, sonradan Yetmez Ama Evetçi sürünün önderi olacak Kör Agop çetesi. Sıra ile anlatalım.

Önce en basiti olan Ulusal Ajanstan  bahsedelim. Avrupa birliği fonlarından faydalanmak istiyorsanız,  projenizi bu ajansa gönderiyorsunuz. Ajans projenizi inceliyor ve onaylarsa para veriyor. Bu projelerle ilgili artık herkesin bir bilgisi vardır. Yalnız şunu bilin ki, paranın büyük çoğunluğu sivil toplum kuruluşlarına gidiyor. Karen Fogg'da sivil toplum kuruluşların desteklenmesi gerekliliğinden, bunun için de bir an önce Ulusal ajansın kurulmasını istiyor.

Diğer bir olay Rauf Denktaş ve partisinin gözden düşürülmesi ki Fogg ve beslemesi medya bunu gayet güzel başarıyorlar. (Neyse ki Rumların akıllılık ederek  hayır dediği, yes be annem referandumunu hatırlayalım) Bu konuda Mehmet Ali Birand'ın çabalarını unutmamak gerekli.

Son iki maddeyi de birlikte analım. Kör Agop'un meyhanesindeki içki faturalarını bile , Karen Fogg'un veya benzeri kişilerin cebinden ödeyen gazeteci (?) milleti, Fogg'un kurulmasını ısrarla istediği A.B fonlarından ne kadar para aldığı belli değil. Avrupa birliği, Romanya birliğe aday oldu olalı, yolsuzlukların çok olduğu gerekçesi ile bu fonlardan faydalanamıyor. Hatta Romanya, adaylığı bırakın, üye bile oldu; halen proje hazırlayıp, fonlardan faydalanamıyor.

Karen Fogg olayı unutuldu ama bu çete, Atatürk'e, cumhuriyete saldırmaya devam etti; Balyoz ve Kumpas davalarında açıkça üstü örtülmesin diye çığlığı bastı ama hiç biri 15 Temmuz davalarını, özellikle Akıncı üssü davasını takip etmiyor. Gruba bu adı ben değil, o zamanların Gözcü (aynı patron ve ekip, sonradan Sözcü gazetesini çıkardı) gazetesi taktı.

Atatürk'e saldırma konusunda 17-25 Aralık ve 15 Temmuz'a kadar başarılı oldular. Gençlik Atatürkçülükten uzaklaştı ama bu olaylar sonrasında genliğin yönü, devletin eğitim politikalarına rağmen Atatürkçülük oldu (en azından önemli bir kısmının). 

 Bu devrin Karen Fogg'u, Rahiğ Frew ya da Bronson'u veya Graham Fuller'i kimse onun kontrolündeler ve şu anki iktidar yerine yeni bir sağ rejimi ve Atatürk düşmanlarının gelişine yardımcı olmak için işaret beklemedeler.

https://onbinkitap.blogspot.com/2021/02/sahtecilik-ve-can-dundarin-sahte.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2020/12/ataturk-dusmani-ve-sapik-abdullah-sevki.html


25 Temmuz 2023 Salı

Şükrü Erbaş - Canı Cehenneme



 Canı cehenneme rahat uyuyanın

Kapısını örtenin perdesini çekenin Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın Duvarları ancak çarpınca görenin Canı cehenneme başkasının yangınıyla Evini ısıtıp yemeğini pişirenin. Bahçesine dek gelen alevleri Şehrayin sanan aptalın Canı cehenneme,camlarında Parçalanmış cesetler uçarken Bir iğdiş incelikle çiçekleri sulayanın. Mutfakla yatak odası arasında Çarşılarla gövdesi bencillik hırsı Yılgınlıkla yenilgisi arasında Dünyayı tüketenin canı cehenneme. Orda dağlar bir mezarlık Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm Orda evler oda oda kanarken Burda yeşerenin canı cehenneme. Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin Ey zulümle yükselen başarı Ölü sayısına endeksli maaş; Uzun masallar ardında mağrur Boynunda ölüm çanıyla oturan güç Senin de senin de canın cehenneme Ey sultan hamit tuğralı korucu alayları Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset. . . Bir gün elbet bir gün elbet Örter üstünü bu ağır yanlışın Sevgiyle, yalnızca sevgiyle işlenen Bir dal incelik,bir simli gülüş Bir kardeş mavi. ŞÜKRÜ ERBAŞ

19 Temmuz 2023 Çarşamba

LEVAİTHANLA MÜCADELE VE PROPAGANDANIN GÜCÜ

 


Muhalefeti başarısızlıkla suçlarken atladığımız nokta, iktidarın elindeki korkunç propaganda gücüdür. Üstelik bu güç sadece medya (televizyon, radyo, internte ve hatta troller) da değildir. Buna insanların aidiyet duygusu yaşadığı tarikatları, eğitim sistemini ve muhalefete muhalefet gruplarını da içeriyor. Muhalefetin mesajları, halkın belli bir kesimine hiç ulaşamıyor. Devletin atadığı kayyumla yönetilen şirket, ana muhalefet liderinin propaganda mesajını sebepsiz engelliyor. Buna karşı çıkacak bir kurum da yok. 

Muhalefetin elindeki en büyük medya aracı Halktv (Fox tv, Halktv kadar etkili değil.). Onunda dizisi yada sinema filmleri yok. Tarikatlar evlere kadar gidip, siyaset yapıyor. Bundan daha vahimi, tarikatlar yaptıkları sözde yardımı ve aidiyet duygusunu da siyasete bulaştırıyor. Buna muhalefete muhalefet unsurlarını da eklersek, muhalefetin işi daha da zorlaşıyor. Türkiye'de hiç bir şey olamadıysan radikal ol zihniyeti ile radikallliğini göstermek için kolayca muahlefete muhalif olma tuzağına düşüyor. Daha propaganda sürecinin başında başlayan Kılıçdaroğlu aday olmasın kampanyası, böyle bir tuzaktı. Muhalefeti bir araya getiren liderin, aday olmaması gibi bir durum olabilir miydi? Propaganda dönemine ayak bağı olduğu gibi, sonrası içinde iktidara koz verildi.

İktidarın devasa trol birlikleri, Gezi'den bu yana iyice profesyönelleşti. Kitleler halinde muhalif taklidi yapabiliyorlar. Pek çok kişi de bu tuzağa çabucak düşüyor. Muhalefet sloganlarında, iddalarında, tekrarlarında sağlam olmalı.Kitleleri etkilemek için, propagandanın söylemlerinde sağlam olmalı. İktidarda bu var, ama muhalefette bu yok. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/09/duygu-egitimi-nasil-olur-1goebbels.html )

Bir de şu varki  iktidar, 12 eylül ve çok öncesi  bir terbiyeye almış halkın üzerinde çalışıyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/06/12-eylulun-sucluluk-duygusu-egitimi-2.html ) (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/06/12-eylul-un-sucluluk-duygusu-egitimi-12.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/07/12-eylulun-sucluluk-duygusu-3-kardes.html) ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/07/12-eylulun-sucluluk-duygusu-5-secim-ve.html)

12 Eylül gardrop Atatürkçüsü bir siyasal İslamcı rejimdi. Alevi köylerine zorla cami yaptırma, iama hatip okullarını çoğaltma, zorunlu din dersleri, televizyonda dimn programı gibi şeyler, 12 Eylül icadıydı. Siz bakmayın o dönemde her odaya Atatürk resmi, her bahçeye Atatürk büstü politikası, her meydana Atatürk heykeli ve bol bol milli bayramlar edebiyatına. Sinsice bir Sünni İslam dayatması vardı. Türk-İslam senteciliği dönemin zorunlu dersiydi . Bu sentezden Türkçülük çıkalı çok oldu. (https://onbinkitap.blogspot.com/2019/10/sentezden-turkluk-cikarken-tengricilik.html) Ders kitaplarının arkasındaki rengaren Türk devletleri haritası o zaman eklendi. O yılların din kültürü öğretmenleri sık sık Aleviler aleyhine sözleri ile gündeme gelirlerdi. (1993 Sivas katliamına kadar bu tür olaylar sık oluyordu.) Öğretmen olunca, bu tür olayların münferit olmadığını öğrendim. Din öğretmenleri sık sık seminerlere gider ve eğitim alırlar. Seksenli yılların sonlarından itibaren milli eğitimde yöneticilerin ve müfettişlerin çoğunluğunun din öğretmeni yapılması, kasıtlı olarak yapıldı. 2002'den itibaren de, İmam Hatip olmayan okullara, seçmeli altında değişik din dersleri (siyer, hadis vs) eklendi.

Aslında bu düzen, 12 Eylülün çok öncelerine ve bence 27 Mayıs'a kadar gidiyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/07/27-mayisi-solcu-sanmak.html ) 27 Mayıs, ilginç bir şekilde öğretmen okullarını tekrar karma yapmış (bunların bir kısmı uzun süre yatakhanesi tek başına kız yada erkek olmuştur. 2013'den itibaren de çoğu Fen-Sosyal bilimler lisesi olmuşlardır.) , buna karşın Harp okullarını kızlara kapatmış, seksenlere kadar Türk ordusunda kadın subay ve astsubay olmamıştır. Doğu ve güney doğuda 55 (elli beş) büyük toprak sahibi, aşiret ldedi, yazar vs, Sivas'ta bir kampta aylarca zorunlu ikamet edip, bir süre batıdaki bazı illere sürgün edilmişlerdir (55'ler olayı).  İçlerinde Alparslan Türkeş'de vardır ki kendisi 1944'de Irkçılık-Turancılık davasında yargılanmıştır. Herkes Ülkücülerin yetmişli yıllardan itibaren, o da solcu oldukları için Alevilere saldırmaya başladığını zanneder. Oysa ilk saldırılar 1957'de Aydın'da beş Alevi'nin öldürülmesi ile başlamış, 1961'den itibaren de sistematize edilmiştir. O yıllarda Aleviler, büyük  ölçüde sağ partilere oy vermektedir  Ortanın solu olduğunu iddia eden CHP bile sağ parti sayılmaktadır. O dönemde Komünizm daha ziyade teorik bir entel etkinliği, biraz da zavallıca propaganda çabasıdır. Oysa daha  1961'de o zamanlar CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partsi, başında Osman Bölükbaşı vardır.) komando kamplarında bin kadar paramiliter (resmi olmayan silahlı birlik askeri) yetiştirmektedir ve 1965'de b u kamplarda yetişenlerin sayısı beş bini bulmuştur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html) Türkiye'de Marksistlerin (yada solcuların) silahlanması 1970-71 yıllarında oldu. Sol terörü tehdit olarak algılasak bile, devletin askeri-polisi varken, paramiliter birlikler niye? Süleyman Demirel, seksen öncesi dediğimiz 27 Mayıs-12 Eylül döneminde solu öcüleştirdi. Sonra bu öcüleştirme, 12 Eylül rejimi ile devam etti. Üstelik 12 Eylül rejimi, bunu solcu olduğu belli sipikerle ve TRT, üzerine dönemin medyası ile yaptı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/06/12-eylul-un-sucluluk-duygusu-egitimi-12.html)

2002'de iktidara gelen AKP, önce TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) aracılığı ile medyayı, kendi yandaşı şirketlerin eline geçmesini sağladı. 1994 yılı 5 Nisan krizinden sonra Tansu Çiller, tüm banka mevduatlarına devlet güvencesi vermişti. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/tansu-cillerin-siyasi-tarihi.html) 1999 ve 2001 krizilerinde bir sürü banka arka arakya batınca, hazineye büyük bir maddi yük binmiş, bu da krizi arttırmıştı. AKP'de iktidara gelir gelmez TMSF'nin yetkilerini arttırıp, sadece o bankaların mal varlıklarını değil, o bankanın iştiraklerinin ve o bankadan kredi alan iştiraklerin mal varlıklarına da el koyma yetkisini almıştı. Fonun yöneticileri de bu yetkilerini sonuna kadar kullandı. Hatta bir geneleve bile el koydu ve sattı. (Metin Akpınar'da burdan yola çıkarak Döngel Kerhanesi diye film yaptı) Özellikle Adabank ve Türkiye İmar Bankası'na sahip olan Uzan ailesine ait bir sütü televizyon-radyo kanalı, gezete ve dergi de bu sürede el değiştirdi. Uzan ailesi, ülkenin ilk özel televizyon ve radyo kanallarını kurmakla kalmamış, 1999'da Star adı altında gazete de yayımlamaya başlamıştı. Sadece Uzan ailesi değil, diğer pek çok holding malvarlıklarına ve medya kanallarına el konuldu. Uzan ailesi ile özellikle uğraştı. Uzan ailesi medya kanalları ve para dağıtarak %7,25 oy almıştı. (Bunu yaparak ANAP, DYP ve MHP'yi baraj altı bırakarak, AKP'nin %34,3 ile tek başına iktidar olmasını sağlamıştı.)

Buraya kadar iktidarın büyük propaganda gücünü anlamış olmalıyız. Propaganda savaşın çok önemli yönüdür. (https://onbinkitap.blogspot.com/2017/01/propaganda-devri-zafer-tweetin.html) Mao, zafer namlunun ucundadır demiş. Propaganda da savaşın önemli bir cephesidir ve zafer tweet yada mesajı ne ile gönderiyorsak, onun ucundadır. Tarihte büyük komutanlar, propaganda cephesini hiç ihmal etmemişlerdir. Atatürk, Sivas kongresi hazırlıklarından itibaren düzenli olarak gazete yayımlamış yada yayımlatmış, Falih Rıfkı Atay gibi pek çok gazetecinin İstanbul'da kalmasında ısrarcı olmuştur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/linc-edilen-durust-gazeteci-falih-rifki.html) Moğollar, batıya doğru ilerlerken en büyük destekçileri, onların propagandalarını yapa yapa ilerleyen Mevlana gibi işbirlikçiler sayesinde olmuştur. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/ariflerin-menkibeleri-ve-mevleviligin.html)

Böylesi güçlü propaganda silahları olan bir iktidara karşı savaş, kararlı ve göğüs göğüse savaştır. Propaganda savaşında pek az taktiğe yer vardır. Çoğu kez taktik maktik yok, bam bam bam metodu geçerlidir. Amerikalılar, reklamın yarısı boşa gider ama hangi yarısı bilemezsin derler. Propaganda silahı olan medya kanalları terk edilmemelidir. Fidel Castro devrimi 83 (seksen üç) askeri ile kazanmadı, radyosu ile kazandı. Lenin, devrim yaptığında Bolşevik partisinin yüz milyonluk Çarlık Rusyasında on altı bin kadar üyesi vardı. Bu rakamı bizzat Lenin'in kendisi telaffuz etmiştir. Bolşevikleri iktidara getiren, Menşeviklerin iddiasına göre Almanların parası ile yaptırdıkları matbaalar ve ürettikleri yayımlardır (broşür, dergi, gazete vesair).

İktidarı devirmek isteyen muhalefet, propaganda silahlarına yatrımda cimri yada üşengeç olmamalıdır. Hedef kitleleri daima mesaj bombardımanına turmalıdır. Hedefine göndereceği mesajları daima güncellemeli ve geliştirmelidir. Mesajları tutarlı olmalı ve asla umutsuzluk içermemelidir.

16 Temmuz 2023 Pazar

KILIÇDAROĞLU'NUN İSTİFASINI İSTEMEK İÇİN DÖRT NEDEN



 Bunu bir öğretmen alışkanlığı ile maddeler halinde anlatacağım.

1)Medeni memleketler gibi olmak istiyoruz (en azından muhalefet öyle olsun). Bizde de modern devletler gibi, yüzden 0,1 oy kaybetti diye istifa etsin, bir çocuğun kolu incindi diye ulaştırma bakanı, demiryolları müdürü ve bir sürü bürokrat istifa etsin, üç kuruşluk gofret devlet kredi kartından alındı diye soruşturmalar açılsın istiyoruz. Yoksa 1997 seçimlerinden sonra Alparslan Türkeş'e kimse istifa et demedi. 2002 seçimlerinde Selahattin Önkibar'ın yazdığına göre eder gibi olmuş, kamuoyunu olaylamış, sonra da yoluna devam etmiştir ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/turk-milliyetciliginin-acinasi-hali.html ). Sonra Çorlu tren kazasından sonra, yüzümüze sırıtan bürokratları ne çabuk unuttuk? İstifa kültürünün, en azından muhalefetten başlamasını istiyoruz. Geçmişi hatırlayalım, Mesıt Yılmaz ve Tansu Çiller, her seçimde oy kaybetti ama kimse olnaları istifaya davet etmedi.

2) Siyasette yen, yüzler arıyor ve bizde siyaset yapabilmek istiyoruz. Sadece Kılıçdaroğlu değil, pek çok kişi, yıllardır aynı makamda, yıllardır milletvekili, belediye başkanı, il genel meclisi üyesi, partinin il-ilçe başkanı falan oluyor. Partinin diğer kademeleri de, başkanla değişiyor. Çünkü başkan, her kongrede mutlaka kendisine oy verecek delegeler istiyor. Başkan değişince de, herşey değişsin, başkaları da siyaset yyapabilsin istiyoruz.

3)Alevi-Kürt nefreti: Türk insanı faşisttir ama bu faşizmi her zaman açığa çıkmaz. Faşist yüzünü göstermek için uygun anı, ortamı kollar. Çok az Türk, ben ırkçıyım, ayrımcıyım der. Günümüzde bunu yapamlar, genelde sosyal medyada anonim hesaplarla küfreden, çoğunluğu ergen erkek çocuğu olan tiplerdir. 

Türk toplumunda faşizm, çoğunlukla maskeli kalmıştır. Bunun sebebi Türklerin, 1040 Dandanakan savaşından itibaren, genelde kendilerinden pek çok açıdan üstün toplumlara egemen olmuştu. Araplar ve İranlılar, bu dönemde matematik, felsefe ve kimyada tarihi değiştiriyorlardı. İranlıarın Milattan önce beş yüzlerde, Akhamenişlere dayanan çok ulusl u devlet ve yazılı hukuk geleneği vardı. Türkler genelde tarihleri boyunca egemen oldukları milletlerden sadece askerlik açısından egemen olmuş, diğer milletler savaşmak istemedikleri için Türklerin egemenliğine girmiştir. Türkler de, devşirmelik yöntemiyle, uyruklarından da asker edinmeyi bilmiştir. Türklerde zanaatçılık ve ticaret, genelde azınlıkların elinde olmuştur. Bu yüzden Türklerde progromlar da sınırlı ve düzenli olmuştur. Örneğin Üzeyir Garih'in anılarında anlattığına göre, meşhur Varlık vergisi, azınlıkların üzerine kabus gibi çökerken, aileyi Ankara'da yaşayan dedeleri desteklemiş. Çünkü başkent olmasına rağmen halen bir kasaba görünümündeki Ankara'nın zayıf ticari yaşamına zarar verilmek istenmemektedir. On sene önceki, 1934 Trakya progromu da, Hüseyin Nilah Atsız ve yandaşlarının İzmir'e de yayma çabalarına, devlet tarafından engel olunmuştur. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/1934-trakya-progromu.html) Yıllar önce bir arkadaşım Ülkücülerin, 1978 Maraş katliamının Hatay'a bulaşması için Ülkücülerin çok uğraştığını anlatmıştı. Bense bu anlatılanı unutmuştum, seçim sonuçlarını görünce yeniden hatırladım. Benzer bir şeyi de Kırıkkale'de duymuştum. Çorum progromundan sonra Ülkücüler, Kırıkkale (ve muhtemelen başka illerde de) katliam planlamışlar ve 12 Eylül olmasa yapacaklarmış. Çorum katliamı, darbeye aylar kala, 1980'in Temmuz ayında oldu. Aslında Şubat ayında olacaktı ama halk hazırlık yapıp, barikatlar kurunca, bu sefer askerin desteği ile temmuz ayında tekrarlandı. 

Bu halka sorsanız kendilerini suçlu yada pişman hissetmez. Bazıkarı suçu Amerika yada MİT'e, derin devlete falan atarlar. Pek çoğu da olayları unutma taraftarıdır. Fırsat çıksa bir daha yapmayı da arzularlar. Buna karşın eskisi gibi mum söndü gibi dedikoculara inanmaz,  Alevi esnaftan da alışveriş yaparlar. Hatta  bazıları Aleviden  kız alıp vermeye, çok itiraz etseler de razı olurlar. Gene de kendilerini Sünni ve Türk olarak üstün hissederler. 

Doksanlı yıllarca Fetö, Zaman gazetesinde sık sık Suriye konusunda yazı dizileri yaparak, Türkiye-Suriye düşmanlığı için uğraştı. Zaman gazetesine göre Suriye'de bir Alevi diktatörlüğü vardı. Erdoğan, Suriye'ye benzemek derken, Fetö'nün uzun süredir halka kurduğu bu korkuyu diriltiyordu.

Şimdi pek çok kişi, bu yazdıklarımın hayal ürünü olduğunu, Türk halkının ırkçı olmadığını, o progromların münferit olaylar olduğunu falan söyleyecektir. O zaman sormalı, o münferit olayarın failleri yıllarca arandıkları halde nasıl işe girdiler, emekli oldular ve ecelleri ile öldüklerinde cenazesine devlet erkanı katıldı? Bu halktaki faşizmi ve iki yüzlülüğü en iyi ben, kendi yaşadıklarımla bilirim ve bunu bilmek için o hor görülen azınlığın bir parçası olmalısınız. (Bu bölümü anılarımı anlatarak uzatmak istemiyorum.) Bir Alevi, Kürt ve disleksi olarak yaşadığım zorbalıklar, tek başına bir kitap olur. Bu zorbalıklar hep iki yüzlücedir. Bir öğretmen olarak şunu söylemeliyim ki, o demokrat velilerin çocukları, otistik, engelli yada göçmen çocıkları ile aynı sınıfta okumasın, aynı sırada yan yana olmasın diye kimlerden torpil aradıklarını,  kimlerle kavga ettiklerini en iyi öğretmenler bilir. Normalde BEP'li  (Bireysel eğitim planına ihtiyaç duyan, engelli, zeka özürlü, DEHP ve benzeri sorunlu) öğrenciler, tüm sınıflara eşit dağıtılması gerekirken, bazı gariban öğretmenlere nasıl yüklenir, bu tür öğrencilerden arındırılmış sınıflar nasıl oluşturulur, en iyi ben bilirim. Türk insanı, kendi engelli yakını olmadığı sürece, engellilerden nefret eder. Engellileri sadece dilenirken sever.

Alevi-Kürt nefreti sadece iktidar kanadında değil, muhalefet kanadında da var. Daha kampanya başlamadan başlayan Kılıçdaroğlu aday olmasın kampanyalarının; Meral Akşener'in yarattığı kriz ve meşhur köşe yazarı Yılmaz Özdil'in krizi arttırma çabaları (oysa ben dahil pek çok insan n güzel Yılmaz Özdil köşe yazısı paylaşırdık) da bu nefretin bir parçası.

Böyle bir halk, Alevi, Kürt, hele de Tuncelili bir cumhurbaşkanı istemez.

4)Kılıçdaroğlu'nun idare-i maslahatçı olması ve iktidarı devirmek için ihtilalci olmanın gereği: Atatürk; idare-i maslahatçılar, esaslı devrim yapamaz demiştir. Propaganda sürecinde montajlı video kullanan ve muhalefetin propaganda SMS'lerini hiç bir sebep göstermeksizin engelleyen iktidarın, oy sayımnda ve toplamında dürüst olacağını mı sanıyorsunuz? Seçim gecesi Akşener ve Kılıçdaroğlu'nun uzun süren sessizliği, kendi tercihleri miydi sanıyorsunuz? Gene de seçimi 2. tura taşıyabildiler. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/14-mayis-secimleri-nde-muhalefet-neden.html ) Bu iktidarı Kılıçdaroğlu gibi uyumlu, ittifaklar kuran biri değiştiremez. Daha radikal ve uyuşmaz biri değiştirir. İktidar taraftarları tüm o anlatılan yolsuzlukarı biliyor. Böylesi bir iktidarı, anlayışlı-uyumlu liderler yıkmaz, radikal-popülist liderler yıkar.

Olay aslında doksanlara benziyor. Solcu ve seküler tayfa, doksanlı yıllar boyunca Necmettin Erbakan'ın (Fatih Erbakan'ın babası) iktidarını bekledik. Ne varki merkez sağ çökerken, siyasal İslam yükselirken, Necmettin Erbakan çok ılımlı kalıyordu. Kendisi 1973'de CHP ile koalisyon yapmıştı, doksanlarda da koalisyonların yönetti yada katıldı.Ayrıca Erbakan, büyük tarikatları (Fetöcüler, Menzilciler, Süleymancılar vs) ile arası kötüydü. Kendisinin Adnan Oktarcılar başta olmak üzere pek çok tarikatla dirsek teması vardı ama ona göre tarikat dediğin, az üyeli olurdu. O sırada pek çok olay ve provakasyonla ülke adım adım 28 Şubat'a doğru gidiyordu. Sonuçta Refah partisi kapandı, Necmettin Erbakan'a siyaset yasağı geldi ve Erbakan'dan daha kötüsü geldi. Bu sefer sağ, muhalefet olan yada gözükeni de dahil olmak üzere, Kılıçdaroğlu ve CHP iktidarından korkuyor. Siyasal İslam'ın Kılıçdaroğlu'su Necmettin Erbakan'dı. CHP'nin Erdoğan'ı da iktidara gelecek. Erdoğan'ın solcu versiyonu diyeyim. Zira solcu kitle de iktidarın kitlesine benzemeye başladı. Uzlaşma-anlaşmayı istemiyor.

Hegel, tarih ders alınmak için okunsaydı, tekerrürden ibaret olmazdı diyor. Çömezi Karl Marks, ilk tekerrür trajedi, ikincisi komedi der. Benzerlik, nasıl benzettiğinize göre değişir. Sonuçta on senekine göre bile daha farklı bir dünyadayız. En basitinden teknoloji değişti. On yılda Facebook önce moda, sonra demode oldu, twitter da yavaş yavaş facebook'un kaderini yaşıyor. Gene de internet, sansürü delen en büyük güç olmaya devam ediyor. İnsanlar yeni fikirlere daha çabuk ulaşıyor. Bu yüzden Kuzey Kore ve Türkmenistan gibi ülkeler, bir zamanlar matbaayı yasaklayan Osmanlı gibi interneti yasaklıyor yada kısıtlıyor.

Oysa insan davranışları belli ölçülerde aynı kalıyor. Ben konuma döneyim. Şartlar değişse de, Erdoğan, giderek Demirel'e benziyor. Demirel 12 Eylül öncesinde hiç de demokrat biri değildi. O zamanlar Türkiye İşçi Partisi milletvekili olan Çetin Altan, Meclis kürsüsünde, Türkçe'nin en büyük şairi Nazım Hikmet'tir dediğinde bir grup Adalet partili (Demirel'in o zamanki partisi) milletvekili  tarafından mecliste dövülmüştü . Sonra da partinin başkanı olan Demirel, bu büyük bir provakasyondur, Nazım Hikmet Türkçe'nin en büyük şairidir demek, provakasyondur demişti. 1978 Aralık ayında, Maraş'ta kan gövdeyi götürdüğü günlerde, bana sağccılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz demişti. 12 Eylüle kadar kutuplaştırmayı arttıran ve sağı toparlayan lider oldu. CHP'ye karşı, tüm sağ partileri, minimal partileri bir araya topladı. Demirel, Erdoğan'dan farklı olarak, direniş insanı değildi. Zora geldi mi o meşhur şapkasını alır, giderdi. Erdoğan ise hep direnen oldu.Son seçime kadar tek başına kazanan ( MHP'nin 15 Temmuz sonrası desteğini saymıyorum) oldu. Bu seçimde ise, minimal (%1 altı) partilerin şovuna döndü. Erdoğan'da bütün bu parti yığınını iktidar hedefi ile toparlayn oldu.

12 Eylülden sonra Demirel değişti zira artık Turgut Özal gibi bir rakibi vardı. Gene de hızla toparlanıp, birinci parti olarak 1991 seçimlerini kazandı. Kazanmıştı ama bu kazancın pek çok aması vardı. Artık bir koaliston kurmalıydı ve o koalisyonda sol olmalıydı. Çünkü  12 Eylül siyasi partilere sağ-sol çatışması suçunu yüklemişti. Diğer bir ama da Refah partisinin önlenemeyen yükselişiydi. Gene de 1997'de, 28 Şubat sürecinde, türbanlılar Suudi Arabistan'a gitsin diyerek çatışmayı körüklemişti. Üstelik artık daha önceki gibi ha deyince seçime gitmiyor, seçimlerden kaçıyordu. 28 Şubat dönemindeki karışıklığı bilerek azdırdı. Amacı anayasa değişikliği ile tekrar cumhurbaşkanı seçilmekti. Ecevit'in hamlesi ile yerine Ahmet Necdet Sezer, cumhurbaşkanı seçildi. (Tekerrürün biri de burada yaşandı. 1973'de Ecevit, cumhurbaşkanı olmak için meclisi subaylarla dolduran, dönemim Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler yerine, o dönemim anayasa mahkemesi başkanı Muhittin Taylan'ı seçmeye çalışmış, olmayınca da emekli Korgeneral Fahri Korutürk'ü cumhurbaşkanı yapmıştı.) 1999 seçimlerinde ise memleketi Isparta'da bile ikinci partiydi.

Demirel, önce Ecevit'i, sonra Erbakan'ı şeytanlaştırıp, tüm sağı kendisinde birleştirerek uzun süre iktidarda kaldı. Önce 12 Eylül ve Turgut Özal'a, sonra da 28 Şubat ve Erdoğan'a yenildi.  Erdoğan'da önce Kılıçdaroğlu'nu şeytanlaştırdı, şimdilerde de benzer bir şekilde İmamoğlu'nu şeytanlaştırmaya çalışıyor.

Ben tarihin gene bir şekilde tekerrür etmesini bekliyorum.