kolej etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kolej etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2024 Cuma

BEYAZ ORTADOĞULULAR-KÜLTÜREL KOMPRADORLAR

 


Başlangıçta niyetim Hakkı Çamur'un hikayesini ballandıra ballandıra anlatmaktı. Tuğba nazariyesine ret yazımı yazdıktan sonra, onun durumundan başlayarak, genel bir eğitim ve sınıf yazısı yazmaya karar verdim. Hakkı hoca, benim hayatım boyunca en çok kıskandığım kişiydi. Şu anda Kadir Has Üniversitesinde öğretim üyesi olduğunu düşünürsek, halen de kıskanmaktayım. Kendisini tanıdığım sıralar, ODTÜ'nün şimdilerde sadece yüksek lisans ve doktora programları açık olan, lisans bölümü daha o zamanlar kapanmış ola Beden Eğitimi ve Spor mezunuydu.  Hacetttepe üniversitesinde mastır yapmıştı ve o sıralar doktora da yapıyordu. Bense sadece Süleyman Demirel lisans mezunuydum, halen de öyleyim, akademik kariyer falan yapmadım. Ben spor da yapamadım. Kendisi üçgen vücutlu bir badiciydi. Sürekli zamparalık hikayeleri anlatır, belden aşağı espiriler yapardı. 35 yaşında öğretmen olmuştu ama asıl geçimi Avrupa Birliği projeleriydi. Bir derneği vardı ve her sene en az beş proje yapıp, para kazanıyordu. Bir de okullar veya diğer kamu-özel kurumlar için projeler yapıyordu. O zamanlar Ulusal Ajansla doğrudan muhatap oluyordun. Ulusal Ajans'ta herkesi denetleyemiyor, denetlese  bile projecinin kendi evrakları üzerinden denetliyordu. Daha doğrusu denetleyemiyordu. Okullar, bir proje tamamen bitip, raporlanma tamamlanmadan, yeni projeye başlamıyordu. Her proje de bir buçuk yıl sürüyordu. Oysa derneklerde bu sorun yoktu. Aynı anda beş- on proje yapabiliyor, bazen  iki yüz kadar kişiyi, çeşitli Avrupa ülkelerinde gezdirebiliyordunuz. Derneğe de dünyanın parası kalıyordu. Tabi papaz her zaman pilav yemiyordu. Ulusal ajans işe uyanıp, kabul edilen proje sayısı azalınca, derneğe giren para da azalınca, o da öğretmenliğe başvuruyor. (Şimdi okul yada öğretmen olarak başvuramıyorsunuz, ilçe milli eğitim müdürlüğü üzerinde başvuruyorsunuz. Derneklere ilgili benzer kısıtlamalar vardır. Özelikle malum tarikata bağlı okul ve dernekler iyi para kazanıyordu.

Ben Karakeçili'de iki sene kaldım. Kendisi benden bir yıl önce gelmişti ve benden sonra ne kadar kaldığını hatırlamıyorum. İlk yıl rahattı, haftada iki buçuk gün derse giriyor, onunda ayda bir gününü ilçede projelerle ilgili toplantılara katılıyordu. İkinci sene de okulumuzun müdürü değişti ve Hakkı hocanın saltanatı bitti. Toplantılar için valilikten olur kararı istedi. Dersleri dört güne yaydı.  Ona bir de İmam Hatip lisesinde sağlık bilgisi dersini verdi. Olay şu ki, birinci dönemin sonu, notları teslim ediyoruz. Kendisi daha önce sadece beden eğitimi derslerine girmişti. Dönem sonunda oku yönetimine notları teslim ediyoruz. O zamanlar daha e-okul yok. Bilsa diye bir şirketin programını kullanıyoruz, not girmek için. Sıra Hakkı hocaya geldi ve sürpriz, sadece bir yazılı sınav yapmış. Son dakikada öğrencilere sınav kağıdı doldurup,  ikinci notları da girdi.

İşin bomba tarafı şuydu ki, Hakkı hoca Hacettepe üniversitesinde,  ölçme ve değerlendirme alanında mastır yapmıştı ve o günlerde de gene bu alanda doktora yapıyordu. Buna rağmen, yasal olarak her dersten en az iki (o zamanlar ki yönetmelik gereği ders saati 3 ve daha fazla ise 3 sınav yapılıyordu) sınav yapılması gerektiğini bilmiyordu yada bilse de uygulamamıştı. 

Sonuçta ODTÜ-Hacettepe  mezunu da olsa, Hakkı hoca da bir Orta Doğulu be geri kalmış ülke insanıydı. Sonuçta o gözümüzde büyüttüğümüz üniversitenin adı Midle East, yani Orta Doğu değil miydi? Üstelik o kasaba lisesi için kendini niye kasacaktı ki? Oysa o ilçede her yıl yağlı güreş festivali yapılır halen. Güreşte çok iyi potansiyeller olabilirdi.

İşte beyaz orta doğululuk dediğim tam da bu. Harward Üniversitesinde doktora yapıp,  kırk yıllık mazisi bie olmayan saç ekim teknolojisinin, bin dört yüz yıl önce ölmüş peygamberce haram kıldığını söyleyen şeyhin dizinin dibine mürit oluyorsun. Gelişmiş ülke eğitimi alsan da, geri kalmış ülke insanı gibi iş yapıyorsun. Aynı şark-köylü kurnazlıkları, aynı vasat işlerle meşgulsün. En basit örnek,  Tansu Çiller.  Kendisi Arnavutköy Kız Koleji,  Robert Kolej (Boğaziçi Üniversitesi) mezunu, New Hamshire, Connecticut üniversitesi gibi ünlü üniversitelerde mastır, doktora yapmış birisiydi. Yaptığı siyaset, alaturka yada orta doğu siyasetiydi.

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/tansu-cillerin-siyasi-tarihi.html

İlk başlangıçta anlattığım hikayeyi tekrar hatırlama sebebim, Ekşi'de taşra üniversitesi mezunları ile ilgili başlık görmemdi. Bayağı da yazı girilmiş. Böyle başlık açmak ve içine yazı yazmak da bir doğululuktur. Sırf ODTÜ yada Boğaziçilisiniz diye size tüm kapıların  açılmasını beklemek yada birilerinin size saygı duymasını beklemek, doğululuk, hatta orta doğululuktur. Bu tür okulları kökeni, Asurluların-Babillilerin, hatta  Sümerlerin, Birun denen saray okullarına dayanır. Osmanlı'nın meşhur Enderun mektebi, adını bile buradan alır. Galatasaray lisesi de, bu okulun modernize halidir. Kabataş Erkek Lisesi, taşra beylerinin çocukları için kurulmuştur. Arnavutköy Kız lisesi de, İstanbul'un seçkin ailelerinin kızları için yapılmıştı. İstanbul'un bu elit devlet liselerine girmek, 12 Eylül rejimi, bu okulları Anadolu lisesi yapıp, sınavla almaya başlayınca kolaylaştı. Yoksa iyi ve kökleri Osmanlı aristokrat yada bürokrat kökenli bir aile mensubu değilseniz, böyle bir okula kaydolmak haddinize miydi? Dış işlerine girmek için Mülkiye (Ankara üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) mezunu olmak yetmiyordu, aynı zamanda Galatasaray liseli de olacaktınız. 1988'e kadar Mülkiyeli olmayan, kaymakam atanamıyordu. Kenan  Evren ve Turgut Özal, ardından da şu anki iktidar, kendi elitlerini yaratmak için, bu okulların ayrıcalıklarını yok ettiler. Kendi özel okullarını yada Kartal İ.H.L, gibi kendi okullarını açtılar. Gene de bu okullar, eğitim kalitesi sebebi ile tercih edilen okullar oldular.

Benzeri üst kalite, elit okulları Avrupa, hatta Amerika'da da vardır. Amerikan istihbaratını, bu günkü CIA haline getiren, Yale üniversitesinde, Kurukafa ve Kemikler diye adı Türkçeye çevrilen bir öğrenci kulübüdür. Öyle basit bir kulüp değil, babadan-oğula geçen, üyeliği ile bir çeşit Mason locasıdır.

Gene de iş hayatı, okul hayatından farklıdır. Tıpkı orta okulun liseden, lisenin üniversiteden farklı olması  gibidir bu. Ben çok fazla okul değiştirdim ve en kötü ve en iyi okulları da gördüm. İyi okullarda, yani fen liseleri ve proje okullarda öğrencilerin nasıl saatlerce ders çalıştıklarını gördüm. Çalışmayanlar da vardı, fen liseli oldukları halde mezuna kalıyorlardı, düşük puanlı yerlere gidiyorlardı. Ben de onlar kadar çalışsaydım,  ODTÜ-Boğaziçi'ni kazanırdım demeyeceğim. Anladım ki zeki olunca, zekanı biline çok çalışıyorsun. Sadece ders konusunda değil bu, her alanda bu böyle. Diyelim ki sporcusun ve şampiyon olabilecek potansiyeli görebiliyorsun. Her gün saatlerce antrenman yapıyorsun.

 Beyaz orta doğulular ise, halen orta çağdaki gibi, Osmanlı'da Enderun'dan mezun olur gibi,  makamlar kendilerine hazır olsun isteyip,  diğer oku mezunarı ile alay emek, orta çağcılıtır. Tamam, biz taşra üniversitesi mezunları kompleksliyiz. Büyük üniversitelerden yüksek lisans yada serfitika alsak, cv'mize yazarız. Lakin hiç birimiz, ODTÜ'lülerin ortak özellikleri yada İTÜ^lülerin şöyle olması diye bir şeyler yazmayız.

İşin acı gerçeği,  ülke şartlarına göre kaliteli olanlarda da olan kompleksli olma sonucu, toplumun geri kalmasıdır. Ülkende aynen sisteme uyuyorsun.  Yeşilçam yıldızlarına bir bakın. Oynadıkları filmler yüzünden, bu yıldızları fakir ve eğitimsiz ailelerden geldiklerini  zannedebilirsiniz. Oysa bir bakalım. Ahu Tuğba; Robert Lisesi ve Kanada, Concordia üniversitesi mezunu. Oysa Başar; Sait Mitchel Fransız lisesi mezunu. Hülya Koçyiğit,  konservatuar mezunu balerindir.  Filiz Akın'da TED Ankara kolejlidir. Filmlerinde bakarsanız, çoğunlukla vasat melodramdır. Aydemir Akbaş, o kadar Galatasaray liselidir ki, sırf mezun olabilmesi için, Mili Eğitim Bakanlığı onayıyla, ona tek kişilik tiyatro bölümü ve sınıfı açılmış, mezun edilmiştir. Bunar ve bunlar gibi bir sürü sanatçının filmlerinde aldıkları bu kalbur üstü eğitimi göremezsiniz.

Benzeri yüz küsur imzacı yetmez amacı aydınlarda da görebilirsiniz. 2008-2011 arasında, Balyoz- Ergenekon davalarının bir sahtekarlık olduğu biliyordum. O aydınların bunu nasıl anlamadıklarını da anlamıyordum. Yabancı dil bilmeyen, vasat bir taşra üniversitesinin, lisans mezunu bir öğretmendim ki, halen de öyleyim. Onlar ise kalbur üstü üniversitelerden lisans, yüksek lisansa, doktora yapmışlardı, yurt dışındaki namlı üniversitelerde eğitim görmüşlerdi. Hatta çoğu akademisyendi.

Onlarda eksik olan, batı ahlakıydı. Türkiye'de geleneksel, muhafazakar bir söylem vardır, batının ahlaksızlığını almayalım diye. Sanki doğunun ahlaksızlığı daha iyiymiş gibi. Rönesans'tan beri gelişen entellektüel-ayınlanma ahlakını da almak gereklidir. Eğitilirken değil, çalışırken de ileri bir milletin gerdi olmak, bir padişaha yada beye kul olmamak gereklidir.

21 Mart 2023 Salı

HARRY POTTER , WENDESDAY ve ÖZEL OKULLAR ÜZERİNE



 Çarşamba dizisini nihayet izledim ve demode olmadan yazımı yazmalıyım. Takip ettiğim bit sinema eleştirmeni youtuber çok övdü ve Harry Potter ile sadece renk paleti aynı dedi. Bence dizi, Harry Potter'ın Amerika'da ve Stephan King tarzında tekrar çekimi. Senaryoyu almışlar, okulu Amerika'nın İncil kuşağı denen ve Redneck (kırmızı ense) denen sağcı-dindar beyazların yoğunlukla yaşadığı, Stephan King romanlarına ve Müge Anlı programlarına (ya da onların Amerikan karşılığı) cinayetlerinin işlendiği berbat bir Amerikan kasabasına yerleşmiş. Potter hayranları Harmony karakterini iyi bilir. Bu kumral güzel, iyi kalpli kız, roman ve film serisinin gizli başrolüydü. Büyücü olmayan akrabalarının yanında sığıntı olarak ve ezik büyüyen Harry, bu büyücüler ortamına alışkın değildi ve özellikle ilk filmler boyunca fazlasıyla edilgendi. Harmony ve Ron'un (kızıl saçlı oğlan) desteği olmasa, Harry daha ilk romanın-filmin ortasında ölürdü.

İşte bu Harmony, hem esmerleştirilmiş, hem de çirkinleşmiş şekilde Çarşamba olmuş. Sedece yüzü değil, kişiliği de çirkinleşmiş. İnsanları kullanıyor, tehlikeye atıyor ve işi bitince bir kenara atıyor. Onlarla işi varken, insanlarla iyi. Gene klasik,  her nesilde aile bireylerinin illa yatılı okuduğu İngiliz-Amerikan köklü ve kurallı lisesi (üniformalı, gelenekli ve bir sürü kurallı-yasaklı yasaklı), okulda daha önce eğitim almış ebebeynlerin kirli geçmişinin çocuğu bulması, okulun geleneksel spor karşılaşmaları (Potter'daki uçan topla, süpürgeli polo oyununu, bir çeşit kürek müsabakası almış) ve en soylu-zengin ailenin, saçları geriye doğru taranmış, züppe ve kibirli öğrencisinin asıl karakker ile toksik ilişkisi. İlginçtir, İngiliz ve Amerikan filimlerinde erkek ergenlerin zenginlerini tek ayıran şey, saçların geriye doğru taranması. Film ve dizilerden anladığım kadarı ile A.B.D ve İngiltere'de, fakir çocukların, yirmi yaşından evvel saçlarını geriye taraması yasak. Film, aşırı mantıksız ve tutarsız ilerleyen ve ergenlere yönelik bir senaryoya sahip. Biz, Mucize Doktordaki, kaput üzerinde karaciğer ameliyatına gülerken, dizide ana-kız mezar kazıp, yıllar önce gömülmüş mezardan otopsi yapıyorlar. Kılıçla öldürülen birine yapılan otopside anlaşılmamış zehirlenmeyi, yıllar sonra gizlice mezar kazan Çarşamba fark ediyor. Bir de Çarşamba her haltı yiyor, adam kaçırıp, işkence yapıyor, gene de savcıya ifade bile vermeden sıyrılıyor. Dizi, Amerikan korku sinemasının tüm saçma kalıplarıyla doldurulmuş. En  ezik ve zayıf karakterin seri katil çıkması bile var.

Bu tür özel okullar, özellikle Anglosakson kökenli ülkelerde gelenekseldir. Aillelerin bu okullara öğrencilerini gönderme sebepleri sadece eğitim değil, aynı zamanda sınıf dayanışmasıdır. Eğitimin gizli amaçları vardır. Çocuk evliliğini engellemek, işsizliği saklamak gibi devlet için gizli işlevlerinin yanında, eş ve arkadaş seçimi gibi aileleri ilgilendiren gizli işlevleri de vardır. Köklü ve zengin aileler, ergenliğin tam da dorukta olduğu lise çağında çocuklarının avamdan biriyle ya da bir kaç yıla batma ihtimali olan bir yeni zenginin çocuğu ile arkadaş olmasını ve evlenmesini istemez. Bu ailelerin çocuklarına köklerini hatırlatmak için ebebeynleri ile aynı odada, aynı yatakta, yüz yıllık binlarda yatırılır,  Gene yüz yıllık binlarda, ebebeynlerinin sıralarında ders yaparlar. Doksanlı yılların efsanevi Ölü Ozanlar Derneği (şu günlere aynı isimli bir tiyatro oyununun afişlerini görüyorum) ve başka bazı filmler de bu Anglosakson tarzı özel liselerde (kolej) geçer. George Orwel anılarında bu okulların cehennemini anlatır. Dayak vardır ama ebebeyleriArjantin ya da Hindistan gibi uzak ülkelerde olan  olan, oraların komprador zenginlerinin çocuklarıyla,  Orwel gibi bir sebepten kayır etmek zorunda kaldıkları garibanların çocuklarıdır. Salinger'in Çavdar Tarlasında Çocuklar (eski baskılarda Gönülçelen) romanı da, böyle bir okuldan atılan çocuğun trajedisini anlatır.

Bu tür okullar Türkiye'de kurulamıyor, bunun ilk sebebi, özel okul işletmecileri, tipik Türk işvereni gibi ucuz emek peşinde olması. Türk halkının da öğretmenin iyisinin değerini bilmemesi, öğretmeni, çocuğa bakan ve çocuğu oyalayan biri olarak görmesidir. Oysa böyle okulların öğretmenleri, iyi maaş almalı, az derse girmeli (Haftada en fazla 12 saat), operayı La Scala'da izlemeli, Çanakkale'yi, Göbekkitepe'yi, Lourve gibi müzeleri defalarca gezmiş olmalıdır. Köklü ve saygın üniversitelerden mezun olup, mastır ya da doktora yapmalı, gerektiğinde bürokratik mevkileri ve üniversite asistanlığını red etmelidir. Bu okulların öğretmeni olmanın itibarı, sıradan bir üniversitenin profesörü olmaktan kat kat fazla olmalıdır. Aristo, İskender'i eğitmek için Makedonya kralı Filip tarafından çağırıldığında, gayet yüksek bir ücret istemiş. Kral Filip, bu işi okur-yazar bir köle ile de yapabileceğini söylemiş. Aristo'da Filip'e, o zaman yeni bir köleniz daha olur, demiş.

Aslında İstanbul'un tarihi Osmanlıya dayanan köklü liseleri (Galatasaray başta olmak üzere, Arnavutköy Kız Lisesi, Kabataş Erkek Lisesi, Kadıköy Anadolu Lisesi (eski adı Maarif koleji),  Beyoğlu Anadolu lissi (Engilish High Shool) Beşiktaş Anadolu lisesi (Beşiktaş kız lisesi), Notre Dam de Sion, Alman lisesi, İtalyan lisesi gibi liseler) bu işi görüyordu. Ancak 12 Eylül rejimi, bunları Anadolu lilsesi yaptı ve bu okullara sınavla öğrenci alınmaya başlandı. Bu okulların pek çoğu, özellikle de Galatasaray lisesi ve Kabataş Erkek lisesi, merkezi sınavla öğrenci almaya başlayınca, değeri düştü. Sınava dahil olmadan önce Galatasaray ve Kabataş'a öğrenci olmak daha zordu. Galatasaray, İstanbullu saray aristokrasisinin, Kabataş, Anadoludaki eşrafın çocuklarının okuluydu. (Kabataş'ın ilk adı, Aşiretler mektebiydi) Bu okula kayıt olurken, aile geçmişinize bakılırdı. Bu okulun eski mezunlarına bakın, ana-babası gariban ya da köylü bir kişi bile yoktur. Özellikle Gakatasaray lisesi,  diplomat ve gazeteci yetiştirmede tekeldi. Aileler çocuklarını, diplomat olsun diye Galatasaray lisesine gönderirdi. Fransa hükumeti de bu okulun mezunlarına burs verirdi. Hıfzı Topuz, doktora bursu için Fransa'nın İstanbul konsolosundan kendi ağzı ile istediğinikendisi yazmıştır. Sınavı kazanan herkesin içeri girdiği bu okullar zamanla değerini yitirdi çünkü okulun kudretli velileri, devletin tüm imkanlarını bu okullara aktaramaz oldu, daha doğrusu böyle veliler azaldı. Önceden bu okullar, pek çok işini bizzat Milli Eğitim bakanının emri ile yapardı. Mesela Aydemir Akbaş, liseyi bitiremeyince, bizzat o dönemki bakanın özel emriyle Galatasaray lisesine, tek öğrencilik tiyatro bölümü açıldı ve Akbaş bu bölümün tek mezunu oldu. Bu eski İstanbul liselerinde, buna benzer, bizzat bakanın elinden pek çok uygulama gördü. İstanbul'un iki eski lisesi, bunun dışındadır.Bunlar, Haydarpaşa ve Darülşafaka liseleridir. Diyanet Vakfının İslam Ansiklopedisinde, Nurettin Topçu'nun Galatasaray lisesinden, Haydarpaşa lisesine tayinine sürgün diyor. Siz bakmayın onun doçent olamamasını muhafazakarlığına bağlayanlara. O yıllarda üniversiteler, şimdiki sağcıların hocaların hocası deyip durduğu, uluslar arası başarısı ve tanınmışlığı hemen hemen hiç olmamış, tek marifeti Türkiye'yi yurt dışında temsil etmek olan, pek çoğu İstanbul dışına gitmemek için ya hiç doktora imzalamamış, ya da bir tane anca imzalamış, yıllarca hiç asistanı olmamış, yurt dışında yaptığı doktorası dışında da ciddi bir eseri olmayan, muhafazakarlıkta ve Osmanlılıkta herkesle yarışan profesörlerle doluydu. Galatasaray'da,, geleceğin tüm diplomatlarının tamamına ve akademisyenler ile gazetecilerin de büyük çoğunluğuna ders vermeyi tercih etmiştir. Yoksa kendisi isteseyi kadroya da geçebilirdi. (Eylemsiz profesör ünvanıyla dersler de vermiştir.)

Ne var ki 12 Eylülle beraber devlet, İstanbul liselerinin ödeneğe boğulması ve kollanmasına sebep olan ve ne idiği belirsiz olan Tuba ağacı nazariyesinden vazgeçmiş; hem gelişmekte olan ülke kapitalizminin kalifiye eleman ihtiyacı; hem de yıllarca sağ partilere oy veren Anadolu halkının ikbal ihtiyacı için bu saçmalıktan vazgeçmek zorunda kalmıştır. (Tuba ağacı mevzusu üzerine ayrı bir yazı yazmalı) 

Son olarak, Anadoluda Alkarısı ya da Çarşamba karısı denen mitolojik ve karısı ekinden de anlaşılacağı üzere dişi bir metafizik varlık vardır. (Genelde alkarısı denir) Kadınları lohusa depresyonlarından ve ateşlenmesinden zorumlu tutulur. Bu yüzden yeni doğum yapmış kadınlar, doğumdan sonrası kırk gün boyunca tek başına bırakılmaz. Lohusa şerbeti ve bu varlığı sakinleştirmek için yapılır. Satılmış başta olmak üzere çocuklara konan bazı isimlerin (Yaşar, Songül, Sonkız, İlker, Soner, Seçil vs) kökeni de bu varlıktır. Japonya'da yaşayan bir Youtuber'dan, Japonya'da da benzer bir dişi cin inancı olduğunu öğrenmiştim. Acaba dizi yapımcılarının da haberi var mıdır?