mülteciler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mülteciler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2023 Cumartesi

UNUTTUĞUNUZ TEHLİKE-SURİYELİLER VE DİĞER MÜLTECİLER



Tüsiad ve süper zenginler, resmen altın çağını yaşıyor. Salgında bile umarsızca yağmalarına devam ediyorlar. İnsanları evden çıkamamasını, eylem yapamayan insanların elinden toprağını ve suyunu çalmak için bir fırsat olarak görüyorlar. Sayacını okumadıkları doğal gazın, elektriğin faturasını fazlası ile alıyorlar. Tarımı öldürdüler ve ithal gıdalarla servetlerine servet katıyorlar. İhaleye bile gitmeden, geçiş-kullanım garantili  ya da fahiş ücretli ihaleler alıyorlar. Dünyanın en iyi 3. hava alanının pistini bozdular.
İktidarı destekleyenler arasında tek memnun olanlar onlar kaldı. Hemen herkesin dilinde elim kırılaydı da oy vermeseydim diyor.
Halit Narin'in dediği gibi halk halen ağlıyor, Narin gibiler halen gülüyor
İktidarsa kulladıklarını tuvalet kağıdı misali çöpe ata ata gidiyor. Bir zamanlar muhtarlar sarayda toplanmaktan, iş yapamıyordu. Şimdilerde dertlerini anlatacak mecra bulamıyorlar. Zamanında saraylarda ağırlanan akil  adamlar ve yetmez ama evetçiler gibi oldular, az kaldı hain ve terörist olacaklar.
Diğer bir kenara atılanlar ise Suriyeli mülteciler. Kalbinden vurulan ama katili olan polis oruçlu olduğu için kaza raporu verilen cinayet bile onların varlığının tekrar hatırlanmasına neden olmadı.
Bir ara kameralar sürekli Suriyelilerin üzerindeydi. Holivud yıldızı Ancelina Joli, o pahalı çantasını sallaya sallaya mülteci kampına gelmiş, ilk defa bir mülteci kampında gülen çocuklar görüyorum demişti.
Şimdi tüm dünya onların haline karşı ilgisiz. Bir ara Türk faşizminin gözde hedefiydiler. Açtıkları küçük işletmelerde vergi vermiyorlar,  hastanelerde  ücretsiz muayene oluyorlardı.
Batıya koz gibi kullanılan bu zavallılar, önce sınıra sürüldü, sonra sessizce geri çekildi. Şimdi salgından dolayı bir yere de kımlıdayamıyorlar.
Sokağa çıkma yasağı nedeniyle para da kazanamıyorlar.
Bu arada salgın ile ilgili her gün düşen rakamlara kimse inanmıyor. Bu sürekli düşen rakamların amacı avm ve diğer alış veriş ibadethanelerini icraata açmak.
Bu rakamlarda Suriyelier, Afganlar ve diğer göçmen-mülteci güruhu dahil değil. Salgın nedeni ile hastanelere doğru dürüst alınmıyorlar. O küçük dükkanlarına zaten kendileri haricinde giden yok.
Bu insanları unutması, yok oldukları anlamına gelmiyor.
Kendi kendinize darbe dedikodusu çıkarıp, milleti tehdit ediyorsunuz ama asıl tehlikenin farkında bile değilsiniz.
En tehlikeli insanlar,  kimsenin umursamadığı insanlardır. Bu sessizlikleri asıl endişelenmeniz gerekendir.

21 Ocak 2022 Cuma

MODERN KÖLELER-MÜLTECİLER.

 


Geçen gün okuduğum bir dergide, 2021 yılının Dünya nüfus artışının %1'in altında olduğunu okudum. Dünya çapında baby boomers (bebek bombardımanı ) çağı sona erdi. Artık seksenler ve doksanlarda olduğu gibi dünyada her saniye bir bebek doğmuyor. Dünyada aslında artık gizlenemez bir nüfus azalması var. 

Bu nüfus azalmasının da ciddi sorunları var. Artık pek çok ülke, göçmen almaya muhtaç. Sadece işçi göçüne değil, beyin göçüne de muhtaç. Çünkü sınıf atlama derdi olmayan gençlik, zorlu üniversite eğitimine hevesli olmuyor. Modern ülkelerde eğitim daha kaliteli olduğu gibi, daha da zor. Bizdeki gibi, herkesin beden eğitimi-resim-müzik dersleri beş-yüz olsun, çocuk namazında-niyazında din dersine bol not verin, burası fen lisesi, felsefeden çok zorlamayın gibi durumlar yok. Böyle olunca da erkenden hayata atılmak yerine, üniversiteye gitmek,  Avrupa gençliği için çekici olmuyor. Bu yüzden de Erasmus, Eurrail gibi projelerle üniversite eğitimi çekici hale getiriliyor.

Bir de şu var ki, bu şekil eğitim, pahalı bir eğitim oluyor ve bu şekilde yetişen eleman da pahalı oluyor. Oysa kapitalizm için her türlü elemanın, icabında üniversite profesörünün de ucuzu lazım. Ucuz mal gibi, ucuz elemanın da kullanılacağı alanlar var. AR-GE merkezinde deha fikirler üretecek mühendise de ihtiyaç var, vardiya amiri ya da şantiye  şefi olarak işçi çavuşluğu yapacak mühendise de ihtiyaç var. Kolejde kaliteli ders anlatacak öğretmene de ihtiyaç var, çocuklar sokakta çetelerin eline düşmesin diye onları okullarda oyalayacak öğretmenlere de ihtiyaç var. 

Bu durumda önce Türkiye gibi ülkelerde üniversite mezunu işsizleri arttırmak için,  gelişmemekte inat eden ülkelerde diploma patlaması yapmak. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2021/11/genclere-diploma-patlamasi-tuzagi.html ) Sonra da bu ülkelerde mutsuzluk üretmek, o ülkeye iktidara otokratlar, diktatörler getirmek,  ülkede iç savaşlar çıkarmak olmalı.

Benim kafamda böyle garip bir komplo teorisi var. Pek çok savaşın, mülteci üretmek için çıkarıldığına dair. Zira gerçek kölelik, işsizlerin çok olduğu, işverenin seçerek eleman aldığı, parasızlığa dayalı köleliktir. İşveren için eleman sıkıntısı, abi bana iş diye ağlayanların olmamasıdır.

Şu çırak bulamayan esnafı, özellikle de geleneksel el sanatı esnafına, bir çocuğu çırak vermeye götürdüğünüzde nasıl nazlanır bilir misiniz? O çırak olacak çocuğa karşı zaten bir eğitim programı olmadığı,  tüm gün iş yapacağı çıraklığa, sözde istemeye istemeye kabul edilir. Usta da zor ya, bu dükkan anca kendini çeviriyor ya falan der. Anne ya da baba, haftalığa gerek yok, iş öğret yeter falan demesini bekler.

Bir de meslek lisesi, memleket meselesi diyen sanayiciler var, onların da derdi, kalifiye elemandan çok, maaş, hatta yemek bile vermeden stajyer işçi çalıştırmaktır.

Bütün bunlar için, Marks'ın deyimi ile yedek işçi ordusu dolu olmalıdır. 1961-1972'de Almanya'nın, daha doğrusu Batı Almanya'nın yaptığı gibi, davul-zurna ile, ödül ile işçi çağırmak, tüm  sanayileşmiş ülkelerin kabusudur muhtemelen. 

Oysa şimdi sanayileşmiş veya petrol zengini ya da başka bir şekilde iş olan her ülkeye doğru bir mülteci var. Pek çok ülkede ya iç savaş ya da anca bağıra-çağıra konuşan zorbalar var.. Bu zorbalar başka ülkeye giden gençlerle ilgili de zerre kadar üzülmüyor ve utanmıyor. Zira ülkelerini fabrika fabrika, parsel parsel sattıkları gibi, gençlerini de satıyorlar.

Kendi ülkelerinin de nüfusu azalma yolunda, bu yüzden de kendi ülkelerini de mülteciler ile doldurma derdindeler. Almanya'daki Türk işçileri, en azından 2 nesil boyunca yüksek doğum oranına sahiptiler. 1974'den itibaren doğum oranları düzenli olarak düştü ve son yirmi yıldır da Almanlardan daha az ürüyorlar. Türkiye'deki Suriyeliler ve diğer Afganların da durumu farklı olmayacak, tabi 2. nesil Türkiye'de kalabilirse. Seksenlerde ve doksanlarda Kürtler  için deniliyordu. Bir kaç yıldır da muhafazakar-dindar kesim için deniliyordu. Yıllardır onların çocuklarına öğretmenlik yapan biri olarak, o cenahta da, özellikle 15 temmuzdan beri, boşanmaların çok olduğunu söyleyebilirim.

Türkiye'deki radikal tarikatlar, Hasidi Yahudiler ve Amişler gibi dışa kapalı cemaatler de bile doğum oranları azalmakta. Diğer yandan böylesi cemaatlerin üyeleri, cemaat dışına çıkmadan ucuz iş gücü olmaz. Bu cemaatlerin, kapitalizmin ışıltılı dünyasına veya devlet baskılarına ne kadar dayanacağı da başka bir soru.

Önce bu nüfus azalmasının temel sebebini açıklayayım, tabi kendi fikrimce. Kapitalizmin insanları çok çalıştırması ve çok tükettirmesi. Dünyanın tüm tatlarını almak isteyen, her şeyi tüketmek isteyen insanlık, çocuk yapmak isteğinden vazgeçiyor. Herkes akademik kariyer, büyük ev, yaz-kış tatili veya gezmek istiyor. Hiç kimse de çocuğu ucuz işçi olsun istemiyor. Ucuz işçi olmak için sadece işsiz olmanız yetmez, öğrenilmiş çaresizliği de içselleştirip, patrona teslim olman gerekir. Küçük yaşta okuldan alınman, çıraklığa verilen, yaz tatillerinde çalışan çocuklar, büyüyünce ucuz işçi olur. Ailenin doğrudan yok diyerek büyüttüğü çocuklar ucuz işçi olur. Varsıllıkla büyüyen kişi, her seferinde bu ucuz işçilikten kurtulmak için gözünü, kulağını dört açar; ucuz işçi olmaktansa daha atılgan olur, risk alır. Oysa kavruk büyümüşseniz, öyle kolay kolay risk alamaz, ucuz işçi olmaya devam edersiniz. Bu yüzden doğum teşviki ile, aile yardımıyla doğacak çocuk, ucuz işçi olmaz kolay kolay.

Oysa göçmenler, her şeyini geride bırakmış, hayata yeniden tutunmaya çalışan insanlar, her şeye razıdır. Onlar, 1960'larda göç edenler gibi de değildir. Pek çoğu tatil için memleketine dönmeyecek ve memleketlerine yatırım yapmayacak.

Gidenlere, gitme diyemeyiz lakin bilelim ki mücadelemizi biraz da bu insanlar, özellikle gençler girmesin diyedir.

10 Kasım 2020 Salı

AKLIMIZA GELMEYEN FELAKETLER

 


Aslında gene eğitimle ilgili bir yazı yazacaktım ama İzmir depremi, kafamda hep ertelediğim bir yazıyı yazmaya karar verdim. İmar affının tuzlu su içmek olduğunu yazmıştım. Deprem ve diğer felaketleri barbarları bekler gibi beklediğimizi de yazmıştım. bu sefer aklımıza pek getirmediğimiz felaketleri, olma ihtimali sırası ile yazacağım.



1)Kıyamet-i Suğra 2: Espri yapacaklara söyleyeyim, bu korku filmini İstanbullular ve Marmara denizine kıyısı olan tüm yerleşim yerleri 10 eylül 1509'da yaşadı ve bu kabusun artçı şokları 2 yıl kadar sürdü. Tsunami dalgaları İstanbul surlarını aştı ve bu yıkıntı halen tamir görmedi. Bu depremden üç sene sonra Osmanlı tarihinde ilk ve son kez bir oğul, babasını tahttan indirdi. 2. Beyazıt'ın döneminde fetihler o kadar azdır ki, özellikle okul haritalarında gösterilmez (oysa gene de bayağı bir yer fethedilmiştir.). Tarihçilerin bazıları bu döneme yükselmede duraklama der. Osmanlı Yavuz Sultan Selim'le beraber tekrar agresif bir yayılma siyasetine dönmüştür. 

Deprem sadece İstanbul'u değil, tüm Marmara'yı etkilemiş,  güneyde Manyas gölü ve Uludağ'a kadar o geniş ovalar tsunami ile taşınan tuzlu su ve tuzlu çamur içinde kalıp, onlarca yıl ekilememiştir.

Kuzey Anadolu Fay Hattı, 1939'dan beri ara ara batıya doğru deprem üretmekte, ara ara da sağ gösterip, sol vurarak doğu Anadolu ve orta Anadolu'yu vurmakta. Yani büyük İstanbul depremi değilse de, yedi küsurluk bir deprem beklenmekte. İstanbul Büyükşehir belediyesinin dikey bahçeleri yıkma kararının arkasındaki asıl sebep, olası bir depremde yola dökülecek moloz ve toprağın trafiği engellemesidir. 

Türkiye'nin sanayisinin yarısı Marmara bölgesindedir. Buraları rant için imara açılacağına, cazibesini yitirtilmeye ve özellikle sanayinin başka şehirlere teşvik edilmesi gereklidir. 



2)Büyük Konya depremi (veya başka bir şehir) Az önce de dediğim gibi ülkemizin fay hatları sağ gösterip, sol vurmakta. Van depreminden evvel hatırlıyorum Ege bölgesi beşik gibi sallanıyordu. İzmir depreminden evvel de  doğu hafif şiddetli depremlerle sallanıyordu. Bir kaç hafta evvel DASK yatırmaya gittiğimde Elmadağ'ın deprem bölgesinden çıkarıldığını ve daha az DASK ödeyeceğimi öğrendim. Oysa burası, ben yaşarken de pek çok 4-5 arası deprem yaşadı. 

Ülkemizin her tarafı şiddetli deprem bölgesidir. Ortalıkta dolaşan haritalara bakmayın, yaşadığınız yörede daha önce olmuş depremlerin hikayelerini dinleyin. Örneğin gene 2. Beyazıt döneminde Isparta döneminde şiddetli bir deprem sonucu Eğirdir gölü şekil değiştirmiş ve meşhur Miryakefalon savaşının olduğu yer de su altında kalmış.  Ben Yalvaç'tayken Men kutsal tapınağına girmiştim ve oradan hem Eğirdir, hem de Beyşehir gölleri görünüyordu. Yani M.Ö 2. yüzyılda da manzara muhtemelen böyleydi ve Psidya antik şehri insanları, şehirlerinin biraz uzağına bu yere bu tapınağı, bu özelliğinden dolayı yapmışlar. Lakin Eğirdir gölünün yer ve şekil değiştirdiği de gerçek.

Ülkemizin her yeri ve dünyanın her yeri deprem bölgesidir. Yazılı tarih boyunca deprem görülmemiş İskandinavya yarım adasında bile binalar en az 7 şiddetinde bir depreme göre yapılır. Ülkemizde ise tarih boyunca deprem görmemiş yer yoktur. En güvenli Konya denilir ama Akşehir ilçesi 2000 yılında şiddetli bir deprem yaşamıştı.



3)Mültecilerden gelen salgın hastalıklar. Ülkemizde şu anda tüm çocuk felçli hastalar Suriyeli veya onlarla ilişkili insanlar. Bir yakınımızın çocuğu, gittiği otelde yeterince klor olmadığından el-ayak-yüz diye bir hastalık kapıp, ağır tedavi görmüş. Ülkemizde çok az görülen veya artık görülmeyen, hatta hiç görülmemiş hastalıklar Suriye, Afganistan, Pakistan ve Somali gibi ülkelerden gelmiş insanlarda bolca mevcut. Bu insanların pek çoğu mülteci kamplarında da yaşamıyor.



4)Metzamor nükleer santrali. Bu santral Ermenistan'da bulunmakta. Meşhur Çernobil'in kardeşi on santralden biri. Yoksul bir ülke olan Ermenistan bu santrali yenileyemediği gibi, başka elektrik yatırımı yapamadığı için kapatamıyor da. Santral, Azerbaycan ya da herhangi başka bir ülkenin bombardımanına karşı kalkan görevi de görüyor.



5)Büyük Ankara seli (Veya başka bir şehir) : Bir kaç sene önce meteoroloji mühendisinin biri, şiddetli bir yağış sonrası Gölbaşındaki Eymir ve Mogan göllerinin taşıp, Kızılay, Ulus arasını, yani Meclis ve bakanlıkların neredeyse hepsinin ve büyükelçiliklerin yarısının olduğu alanın sele kapılacağından bahsetmişti. Ülkemizde zaten ormansızlaştırma ve betonlaşma etkisi ile sürpriz seller ihtimali çokken, küresel ısınma ile bu ihtimal artıyor. Bütün o eriyen buzullar, bir yerlere yağış ve sel olarak geri gelecek. Ülkemizin her yeri de buna kurban gidebilir. Dere yataklarını ve vadileri boşaltmak zorundayız.



6) Katrina Türkiye: 23 Ağustos 2005 günü A.B.D'nin New Orleans şehrini vuran fırtına, ülke tarihinin en ölümcül fırtınasıydı. Şehrin üçte biri geri dönmemek üzere şehri terk etti. Felaket sonrasında arama-kurtarma ve yardım faaliyetlerindeki başarısızlık, Amerika'nın süper güç imajını zedeledi. Ülkemizde uzun süredir böyle fırtınalar görünmüyor ama tarihte olmuştur. İklim, sabit bir şey değildir. Ülkemizde son on yıldır hortumlar da olağan hale gelmiştir. Arık fırtınalar da göze almamız gereken faktörlerdendir. 



7)Independanta 2: En başta Kıyamet-i Suğra 2 başta olmak üzere Marmara denizi depremi tehlikelerinden dolayı Kanal İstanbul bir seçenek değil. Sovyetler Birliğinin dağılmasından beri boğazlardan geçen petrol ve doğal gaz gemisi sayısı azaldı. Çünkü eski Sovyet ve Doğu Bloku ülkeleri Karadeniz limanlarına muhtaç değil. Karayolu ya da Adriyatik limanlarını da kullanıyorlar. Öte yandan halen bu gemilerin kılavuz kaptan kullanma zorunlulukları yok. Kanal İstanbul yapılsa bile gemiler özellikle Rus-Ukrayna gemileri bedava olan boğazı tercih edeceklerdir. Yapılacak  ilk iş tehlikeli madde taşıyan gemileri kılavuz kaptan kullanmaya mecbur etmektir. Yoksa 15 kasım 1979 Independanta faciasının bir benzerini yaşayabilir. Bu faciayı büyüten deniz itfaiyesinin yanlış müdahalesiydi. İstanbul ve Çanakkale itfaiyesi bunun için tekrar eğitilmelidir. (Çanakkale boğazında bir tanker faciası yaşanmadı ama bu yaşanmayacak anlamına gelmez.


8)Nemrut volkanı patlaması: Nasıl ki


yazılı tarih boyunca deprem görmemiş İskandinavya'da bile binalar 7 şiddetinde bir deprem ihtimaline göre yapılıyorsa, ülkemizde yüzyıllardır volkan patlaması görülmemesine göre sönmüş volkan olan dağların takibe alınması gerekir. En düşük ihtimalli felaket bu, bu yüzden sona sakladım. Bitlis Nemrut dağı da Vikipedya'ya  en son 1441 yılında lav püskürtmüş. Sinop ile Samsun arasında da 2005 yılında keşfedilen ve Piri Reis'in adı verilen bir sıcak çamur volkanı bulunmakta. 

Bunlar benim aklıma gelenler ve aklımıza gelmeyen daha niceleri var.