4 Mart 2019 Pazartesi

Kamondo Merdiveni



Gezerken Beyoğlu’nda, bir anda karşıma çıktı Bu mütevazı şaheser.
Bir mimari eserden çok, bir heykel gibidir, Bir heykele benzemez ama sıradan bir merdiven de değildir.
Aslında bir merdiven heykelidir. Üstelik bir de öyküsü vardır.
Zengin bir dede tarafından İki torun okula daha rahat gitsin diye yapıldı. Sonra bu zengin dededen ve saltanattan
Bu anlı şanlı soyadından geriye, Bu güzel ama garip merdivenler kaldı.
Ah Kamandolar ah
Ne vardı Fransız olacak
İstanbul’u terk edecek
Zulüm sizi illa bulmadı mı?
Soyunuz gene de kurumadı mı?
Keşke Türkiye’de kalsaydınız,
Şanınızla katlansaydınız
Faşizme, zulme, antisemitzme
Ve milyarder de olsanız, Yahudi’siniz diye
Size zulmeden bu hayata
Belki sizden daha çok şan kalırdı
Bu merdivenden başka da izler kalırdı
Şimdi bu garip heykel Karaköy’de
Hem insanları taşıyor, hem de sizin namınızı.

Kamondo Ailesi İstanbulda yaşamış olan Sefarad Yahudilerinden bankacı bir aileydi.
İstanbulun, modernleşmesinde çok önemli katkıları olan bir aile olan Kamondo aailesi İspanyadaki engizisyondan kaçarak ilk önce Venedik’e, ardından İstanbul’a gelmiş, ve sonra Parise yerleşmiş son fertleri II. Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kampları’nda yok edilmişlerdir.
Doğu’nun Rothschild Ailesi diye anılan ailenin önemli ferdi Abraham Salomon de Kamondo,
modernleşmenin kent içi yaşamdaki öncülerinden biri olmuştur.
Modern bankacılığın kurucularından biri olmasının yanı sıra İstanbul’da ilk belediyenin kuruluşunda, kentsel altyapının modernleşmesinde, yeni ve modern eğitim kurumlarının oluşumunda rol almış, önemli şehircilik, mimarlık ve kültür yatırımlarına da öncülük etmiştir.
İstanbul’un 19. yüzyılda Avrupa kentleri ile paylaştığı değerlerin ve kurumların oluşmasında ailenin ve Abraham–Salomon de Kamondo’nun bir sosyal girişimci olarak büyük bir payı vardır.
Yahudi cemaatin önderi olan Abraham Salomon de Kamondo, ilk belediye olan 6. Daire’nin kuruluşunda da görev aldı. Bankalar Caddesi’ndeki  Kamondo merdivenlerini 1870-1880 yıllarında yaptıran ünlü banker yaşamını yitirince, Hasköy’de kendisinin yaptırdığı anıt mezara devlet töreniyle defnedildi.
İstanbul’un gelişimi ve modernleşmesine katkı sağlayan Kamondo ailesinin anısına, Karaköy Bankalar Caddesi’ndeki merdivenlere Türkiye Yahudi Hahambaşılığı ’nın da katılımıyla düzenlenen törenle
plaket çakılmıştı.
kamondo ailesi ile ilgili görsel sonucu1815 te kurdukları ve Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devletini finanse eden İshak Kamondo ve Şürekası unvanlı banka, Şirket-i Hayriye ve Dersaadet Tramvay Şirketine ortaklıkları, Altıncı Daire-i Belediyenin kuruluşuna verdikleri katkılar, en önemli girişimleri arasındadır.

Kamondo Ailesi, Osmanlı modernleşmesinde iz bırakan sayısız yapı inşa ettirmiştir.

Kasımpaşadaki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Galata Résidence, Serdar-ı Ekrem Sokaktaki  Kamondo Hanı,
Meşrutiyet Caddesindeki Büyükada Han, Karaköyde Saatçi Han, Latif Han, Lacivert Han, Yakut Han, Kuyumcular Han, Lüleci Han, Gül Han ve Bankalar Caddesindeki  Kamondo Merdivenleri  bunlar arasında sayılabilir.

28 Şubat 2019 Perşembe

ERKEK EGEMENLİK VE ERKEKLİĞİN İSPATI

      nafaka avcısı ile ilgili görsel sonucu
Ülkemizde Rus klasikleri son derece popülerdir.  Hepsi de erkek olan bu yazalar, olayları hep kendi erkek bakış açısından yazarlar. Bunu Svetlana Aleksiyeviç'in iki kitabını okuduktan sonra farkına vardım.
 Aleksiyeviç'in kendine özel bir tarzı var. Bu yüzden de 2015 Edebiyat Nobelini kazanmış. Türkçeye çevrilmiş dört kitabı var. Diğer ikisini de okuyasım var ama zaten son kitap fuarında bir sürü kitap aldım.
       Aleksiyeviç'in ilk kitabı zaten doğrudan kadın odaklıydı (adı da Kadın Yok Savaşın Yüzünde idi). Bu kitabı da (Çinko Çocuklar) Afgan-Sovyet savaşı ile ilgili ve burada da kitap bolca kadın sorunlarına değiniyor. Bu kitap ve Sovyet-Afgan savaşı ile ilgili başka bir yazı yazmak lazım.
          Bu kitaptan konuyu erkek egemenliğine bağlayacağım. Her iki kitaptan da anladığım kadarı ile Rus toplumu da, Türk toplumu gibi erkek egemen, hatta  benim koyduğum adla penis perest.
       Yalnız şu farkla ki, Ruslarda, Türlerdeki gibi kadını koruyan ve sahiplenen bir erkek anlayış yok.
        Bunun bir kaç sebebi var tabi. En başta Ruslar sürekli birileri ile savaştığından, savaşmasa bile erkeklerin çoğu askerde, bu da bir çeşit erkek kıtlığı yaratmış. Özellikle de ikinci dünya savaşı sonrasındaki yıllar boyunca.

        Rus erkekleri ise, Bordo ya da Paris'ten, Alaska'ya kadar işgal ettiği ülkelerde bir şekilde yerel kadınlarla ilişkiye girmiş. Erkek kıtlığından, Rus kadınları da ağır işleri yapmaya alışmış.
          Sonuçta Ruslarda bizim gibi kadını sahiplenme ve kadını koruma güdüsü yok. Biz bunu daha çocukken öğreniriz.
       Rus kadınlarının, Türk erkeği hayranlığını bu açıdan daha iyi anlıyorum. Bunu, kadın-erkek eşitliğinin yerleştiği batı ülkeleri (Alman, İngiliz, İskandinav vb) toplumların kadınları anlamaz ve üstelik rahatsız da olur.
      Bu koruma karşılıksız değildir, sahiplenme de içerir. Her canlı, koruduğu şeyi sahiplenir veya sahiplendiği şeyi korur.
      Bu sahiplenme bazen çok can sıkıcı, hatta can alıcı hale gelebilir, hem sahiplenen, hem de sahipleyen için.
      Sahiplenilir iseniz sahibinizi öyle kolay değiştiremezsiniz, sahibinize karşı gelemezsiniz.

      Sahiplenirseniz de, o kişinin tüm sorumluluğu sizin üzerinizdedir. (Namusumsun sen benim fikri.) Tüm masrafları da size yüklenir.
      Türkiye'de pek çok kadın cinayetinin sebebi olarak, erkekliğe laf edilmesi bahane edilir. Gerçekten de Türk kadınları sen de erkek misin, erkek olsaydın şöyleydi, böyleydi demeyi sever. Zira bu şekilde erkeği sömürmek daha kolaydır. (Cömert deyip maldan etmek, yiğit deyip candan etmek)
      Muhteşem Aptal Erkekler isimli bir dönemin çok popüler olan kitabında şöyle bir olay anlatılır. Kadın, kocam hasta olana kadar onun canının yanabileceğini düşünmemiştim; diye bir ifade kullanıyor.

      Erkeklerin bir kısmı da artık bu sahiplenme yükünden, sorumluluğundan ve masrafından rahatsız. Özellikle de ömür boyu nafaka ödemekten. Artık dilimizde nafaka avcılığı diye bir terim var.
     Kadınlar, evlendikleri erkeklerden önemli bir miktar nafaka ve tazminat talebi ile ayrılıyor. Evlendikten sonra çabucak boşanan kadınların çokluğu da bunun ispatı gibi.
        Garip değil mi, Rus kadınları, Türk erkekleri ile evlenebilmek için dil öğrenme kurslarına giderken, youtube üzerinden gruplar oluştururken, Tür kızları, sanki sadece parasını istiyor.
      Mesela sadece boşanma değil, başka türlü de dul kalan kadın, eğer kendine yetecek bir emekli maaşı varsa evlenmiyor. Ya da bazı durumlarda Kaymakamlıklar, Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma fonu aracılığı ile, köy ve kasabalarda kadınlara iki üç inek veriyor ve bu ineği olan kadınlar evlenmiyor. Sonra bir sebepten cüzi sakat aylığı alan kadınlar da pek evlenmeye istekli olmuyorlar.
       Buna karşın yaşı geçkin erkekler, hele boşanmış veya eşini kaybetmiş dul iseler, evlenmeye genç erkeklerden daha hevesli oluyorlar.
         Çünkü yaşlandıkça etraflarında kendilerine hizmet eden kadın (eş, kız kardeş, anne ve hatta gelin vs) kalmıyor ve kendi özbakımları ile ilgili hizmetleri yapamıyorlar.

           Türk erkeği bu açıdan garip bir şekilde, sakatlanarak yetişiyor. Adama sırtında taşıtsan razı ama bir bulaşığını yıkamak, hatta bulaşığını mutfağa götürmek zul geliyor.
       Sekiz aylık kısa dönem askerliğimde beni en çok etkileyen şey, uzun dönem askerlerin on sekiz ay, yani beş yüz elli gün boyunca yataklarını jilet gibi dümdüz yapmaları ve tam beş yüz ellinci, yani teskere günü yatağı yapmadan gitmeyi kendilerine kar saymasıydı.
       Askerler, yıllarca erkek egemen toplumda ev işleri denen bir kısım özbakım işlerinin, kadınlara ait olduğunu öğrenmişlerdi. Türk erkeklerinin evlenme arzularının temelinde genelde cinsellik değil, özbakım arayışı yatar.
       Bu yüzden de gençken pek evlenmeye niyetlenmezken, (Argo tabirler evlenip, balayına gitmek yerine, eylenip alayına gitmek) yaşlandıkça evlilik arayışında oluyor. Hatta evlenme uğruna dolandırılıyor.
       Başka hangi milletin erkeği evlenme vaadiyle dolandırılır, merak ediyorum.
       Toplumumuzun sistemi aslına erkek egemenlik falan değil, erkekperestlik. Burada erkekliğini ispat etmek isteyen erkek de kadın kadar, hatta bazen kadından fazla ezilebiliyor.
        Düğün masrafları ve para kasası gibi görünmesinin yanında,  yer yer çeşitli bahaneler ile evlendikten çok sonra bile, enişte olarak hanımın  ailesi tarafından sömürülme ihtimaliniz de var. Hatta bu ihtimal bayağı gerçek.
       Bu sebeple yeni nesilde pek çok erkek, yabancı eş arayışında.  Yabancı kızlar genelde, öyle çok fazla şatafatlı düğün istemiyor. Her eşyayı sıfırdan istemiyor ya da yılda bir kere bile kullanmayacağı tabak-çanak, tencere-tava ve benzeri şeyleri istemiyor.
      Daha da iyisi yabancılar, özellikle Avrupalılar, evli çiftlere o kadar karışmıyor. Hem karışsa bile kaynana-kayınpeder falan kilometrelerce uzaktalar. Ancak Skype ve benzeri uygulamalardan görüşüyorlar.
        Türk kadınları ise, henüz yabancı erkekler ile evlenme düşüncesine hazırlıklı değil. Üstelik Türk toplumu ne kadar erkek egemen görünürse görünsün, muhtemelen hiç bir toplumun erkeği, Türk erkeği kadar koruyucu değil.
           Ayrıca toplum giderek erkek egemenlikten çıkıyor. Boşanan kadını hor görmeler, tacizi kimseye söyleyememeler giderek azalmakta. (Azalsın, iyidir)
       Buna karşın kadınlar, koruma aynen devam ediyor. O zaman da kadın, kendini koruyacağını sandığı erkekten zarar görüyor. Erkekte kendisine bakacağını sandığı kadın tarafından dolandırılıyor.
         Bu açıdan biz erkeklere düşen ise, öz bakımızın ev işleri kısmını da kısmen de olsa başarmak,  kendimizi de erkeklik diye çok kasmamaktır.
        Dünyanın en erkeği olunca bize madalya ya da başka bir şey vermiyorlar. Vay bu ne çok erkekmiş diye kızlar bizim için çıldırmayacak.
       Ülkede kadınların özgürleşmesinden bahsediyoruz ama önce erkekler kendisini özgürleştirmeli.

25 Şubat 2019 Pazartesi

Zoraki Şöhretlerden Kurtulmak

hülya avşar selfie filmi ile ilgili görsel sonucu
Zoraki Şöhretlerden Kurtulmak
Geçenlerde Mehmet Ali Birand’ın eski belgesellerine bakıyordum. Tam izlemiyordum ama öylesine bakınıyordum. Bir anda tiksinti geldi, belgesel 1978 Maraş katliamı hakkındaydı ve gayet pişkince, katliamda MHP, Ülkü Ocakları ve diğer örgütlenmeleri masum gösteriyor.
Sonra bir şey fark ettim, aynı Birand, PKK’yı da masum göstermişti. O ve dizinin dibinde televizyonculuk- öğrenen öğrencileri (Can Dündar, Mithat Bereket, Çiğdem Anad vs vs) de benzer bir sunumla nerede katliam var, katilleri aklama derdine düşmüş.

Başka bir şeyi de, Birand’ın Kıbrıs ile ilgili bir kitabında garip bir ayrıntı dikkatimi çekti. Kendisi Kıbrıs’ta olanlarla ilgili olarak İngiltereyi, daha doğrusu Büyük Britanyayı hiç suçlamamış olması.
Oysa bu gün bile adada trafik soldan akıyor, hayat Sterlin üzerinden dönüyor, adanın Türkiye’den sonraki en büyük ortağı İngiltere, adaya gidenler, yerel halkın İngiliz hayranlığından şikayetçi vs vs.

      Bu şahsı sıradan bir yazarken, birden televizyon haberciliğinin yıldızı oldu.

Bol bol ııı sesleri le tutuk tutuk konuşuyor. Meslek hayatında hiç atlatma haber yapmamış, skandal ortaya çıkarmamış. Düz, vasat bir haberci iken, yabancı dili sayesinde diplomasi habercisi ve kötü diksiyonuna rağmen de televizyoncu.

Basın dünyamız böyle zorlama ünlü gazetecilerle dolu. Her dönemin adamı, her iktidarın alkışçısı, gazeteleri, televizyonları işgal etmiş aşağılık kimseler bunlar. Bunları birileri hem zorla şöhret yapıyor, hem de öyle kalmasını sağlıyor.
Hülya Avşar mesela, son on küsur yıldır jüri üyeliği dışında ne iş yapmaktadır? Neredeyse yirmi yıldır dizileri, filmleri gişe ve reytinglerde hüsrana uğramaktadır.
Onu ünlü yapan güzellik yarışmasında tüm jürinin onu tanıdığı, yıllar sonra ortaya çıktı. O çalınan taç, tacı çalınan güzel manşetleri çok önceden atılmıştı.

Bir başka Hülya’dan bahsedelim, Hülya Koçyiğit’ten. Kendisi ne kötü oyuncudur öyle? On iki Eylül öncesi filmlerinde Jeyan Tözüm’ün seslendirmesi de kısmen de idare eder durumdadır. Darbe sonrası filmleri ise daha berbattır. Bir de o dönem TRT’ye seri halde filmler falan çekiyordu.
Yeşilçam’ın dört yapraklı yoncasının bir yaprağı olan (Türkan Şoray, Filiz Akın ve Fatma Girik ile beraber) sayılan bu kadının bir filmini söyleyebilecek olan var mı?

        Bizim nesil TRT’de sürekli dönen filmleri ile hatırlar onu.

Genelde aldatılan zavallı genç kızdır ve koşa koşa odasına gelip yüz üstü yatağa atlayıp, ağlaması ile hatırlanır.
Başrol oyuncusu olmasının tek nedeni, kocasının film yapımcısı olmasıdır. Zaten Yeşilçam’ın kadın oyuncuları genelde film yapımcılarının eşleri ya da sevgilileridir.
İnternetin tık tuzakları vardır ya (seksi resimleri için tıklayınız, o şehirde deprem oldu, o soruyu sordu vs vs), işte onların en aptalca olanı, akraba olduğuna şaşıracağınız ünlüler ‘dir. Zaten medya üç beş patronun elinde, birbirlerini ünlü yapıp duruyorlar. Yanlış yapanı da anında harcıyorlar.

Biz bu zorlama şöhretleri takip etmek, tüketmek zorunda değiliz.
Ben, şahsım adına bundan kurtulmanın yolunu televizyonu terk edip, internete, özellikle de youtube’a yönelmekte buldum.
Youtube ya da diğer internet sitelerinde de  atomu parçalamayı falan öğrenmiyorum. Yer yer bayağı seviyesiz şeylerle de karşılaşıyorum.
Gene de istemediğim şeyleri, istediğim başka şeyleri izlemeyi beklemek uğruna izlemek zorunda kalmıyorum.
Televizyonlarsa başka. Deli Yürek dizisi ilk iki sezonu boyunca düşük reytinglerine rağmen yayında kaldı. Amaç bir şekilde Kurtlar Vadisi ve diğer şiddet içerikli dizilere hazırlıktı. Bu dizilerle en başta devlet şiddetini ve mafya  oluşumlarını yüceltiyordu.

Böyle zoraki şöhretlerle ilgili masallar anlatıyorlar. Kenan İmirzalıoğlu, benzinlikte çalışırken keşfedilmiş. Mirzaalioğulları ve İmirzalıoğlu diye iki ayrı soy adı kullanırlar. Ankara’nın Bala ilçesinin sahibidir desek, yalan söylemiş sayılmayız.
Kenan’ın  benzinlikte keşfedilmesi de, Hülya Avşar’ın tacı çalınan güzel olması kadar masaldır. Ailenin zenginliği bir yana, bir kolu CHP, diğeri de sağ partilerden olmak üzere onlarca yıldır aktif siyasettedir.
Ben diyorum ki artık internet çağındayız ve en azından haberleri internetten takip edip, muktedirin propagandasını dinlemekten-izlemekten kurtulabiliriz. Ya da sinema yerine tiyatroya gidebiliriz.
Tiyatro biletleri daha pahalı diyecekseniz ama sinemaların neredeyse tamamı alış veriş merkezi içinde, en üst katta ve yemek katının yanında. Yani oraya gittiğinizde, hele de ailece veya çift olarak gittiğinizde daha fazla harcıyorsunuz.
Bu düzenden kendimizi korumak istiyorsak, ünlülerinden de, gösterilerinden de korumalıyız ve bunun için çaba göstermeliyiz.

16 Şubat 2019 Cumartesi

cem-yilmazin-mars-canavari/



Yeni sinema yasamız, malumunuz düpedüz sansür yasası ve sinemamızın meşhur yapımcıları, ünlü ve ünsüzleri reislerine çıkıp, biletlerin mısır-fıstık ile satılmaması karşılığında bunu kabul etti. İşin doğrusu bunu boşuna yaptılar, en fazla iki yıl kazandılar.

Film gösterimi, salon sahipleri, dağıtıcılar ve sinema yapımcıları arasında sözleşme olmasını öngörüyor. Oysa ülkede tek film dağıtıcısı MARS ve salonların çoğuna sahip olan  ‘da MARS’a ait.  Bu oluşum birkaç ay öncesine kadar İş Bankasına aitti ve  İş Bankasıda ya youtube’da Foks takma adı ile yayın yapan seslendirme sanatçısından öğrendim.
Foks bunları kendi kanalında değil, Babala tv adlı kanalda, bu yasanın çıkmasından çok önce, Mars-Cem Yılmaz kavgasını eleştirirken anlattı.

             Yazının burasında araya gireyim.


Yıllarca koca ülkede tek televizyon kanalı olması ve radyo televizyon için devletin yasal olarak tekel olmasını eleştirdik. Oysa şimdi koca ülkede tek sinema filmi dağıtıcısı ve tek yazılı (kağıda basılı gazete-dergi) dağıtıcısı var.
Son birkaç aydır pek çok derginin sessizce yayımdan kalkma sebebi kağıda zam değil, artık tekel olan dağıtıcı ile anlaşamamalarıdır.
Tekel olan MARS ve Cine maksimum için film yapımcıları önemli değil artık. Bunun iki sebebi vardır.
Birincisi Türkiye’de sinema artık futbol değil, plaj voleyboludur. Şimdi bu mecazı açıklayayım.

Futbol maçına gitmek için stada özellikle gider, ona göre hazırlık yaparsınız. Takımın formasını giyer, bayrağınızı, davulunuzu ve benzeri şeylerinizi alır, takımınızın formasını, o formanın renklerinden oluşan şapkanızı, atkınızı falan giyersiniz. Stadın olduğu yerde de yapacak başka etkinliğiniz yoktur.
Plaj voleybolunu da, zaten plaja gittiğiniz için izlersiniz. Türkiye’de plaj kültürü pek yoktur. Avustralya, İspanya, Havai gibi plajın günlük yaşamın bir parçası olduğu ülkelere plaj voleybolu yaygındır.

             Eskiden sinemaya özellikle film izlemeye gidilirdi.

Oyda şimdi, özellikle çocuklu aileler hafta sonları Alış veriş merkezlerine gidiyor.  Buralarda hafta sonları çocuklar için her hafta sonu özel etkinlikler düzenliyor. Sadece aileler değil, genel anlamda pek çok kişi boş vaktini orada geçiriyor, oraya gittikçe de film izliyor.

Yurt dışında yaşayan bir Türk voleybolcu, Tayland’da Alış Veriş merkezinde yaptıklarını söylemişti. Alış Veriş Merkezi yöneticilerinin tiyatroları da keşfedebilir.
Bu tekelin ilk ve en büyük destekçisi Cem Yılmaz’dı. Kendisi Türkiye’nin en siyasi dergisi Leman’ın, en siyasi olmayan çizeriydi.  Sonra bar-kafe işletmeyi de aklı eden derginin kafeteryasında meddahlığın modern versiyonu olan Stand-up gösterileri yaptı.
Bu gösteriler sırasında sonradan, Yetmez ama Evet kampanyasının önderi olacak Sezen Aksu tarafından keşfedildi ve şöhreti katlanarak büyüdü. Sonra tek kişilik gösterileri bırakıp, sinemaya yöneldi, filmleri gişe rekorları kırdı.
İşin sırrı şu ki bu gişe rekorlarının tek sebebi, daha doğrusu büyük sebebi sinemaların, özellikle Mars grubunun salonların çoğunu, özellikle şubat tatili, dokuz günlük bayram tatilleri, yılbaşı tatili gibi özel günlerde Cem Yılmaz’a ayırması, diğer iyi filmleri bekletmesidir.

Diğer süper gişe filmlerinin çoğunun (Recep İvedik, Düğün Dernek serileri vesair için de geçerlidir.)


Mesela sol yayımların çok bahsettiği Roma filmini Ankara şehrinde sadece 2 ayrı sinemada, 2 ayrı salonda, günde sadece iki seans gösteriliyor. Benim izlediğim salon, hafta içi ve öğle vakti olmasına rağmen doluydu. Gene de başka salonları bu filme açmıyorlardı.
Buna karşın Cem Yılmaz’da bol bol Cinemaksimum reklamlarında oynadı. İyi filmlere neden salon verilmiyor, benim filmime bilet alanlar neden kırk dakika reklam izliyor, Müjdat Gezen ve Metin Akpınar gibi sanatın çınarlarına bu zulüm nedir, Levent Üzümcü gibi muhalif sanatçılara da kapılarını açmadı. Son on yıldır da aynı ekiple kendisi de ikişer saatlik reklam olan kötü filmleri çekti.
Derken güzel günler bitti. İş Bankası ekonomik krizin derinleşeceğini anlayınca tüm bu sistemi dolar milyarderi bir Güney Koreliye sattı. Koreli de gelen krizi fark ediyordu.
Hafta sonu bir teknoloji marketinde geziyordum. Bir ara bir kasiyer ile bir tezgâhtarı kendi aralarında mart ayından sonra ekonominin daha da zorlanacağını konuşuyorlardı. Böyle sıradan insanların bile konuştuğu şeyi, koca sistemi alan dolar milyarderi haydi haydi biliyordur.

Sonuçta top Korelinin ve o da oynatmıyor. Reis, sınıflandırma adı altında sansür yasasını bu bahane ile sinemacılara kabul ettirdi. Gel gelelim Koreli, artık öyle bir Recep İvedik ya da benzeri filme salonlarının yüzde seksenini, hele de yılbaşı-şubat tatili döneminde ayırmayacak.

             Artık film çekmek pahalı bir şey değil.

İnstagram, Youtube veya başka bir sosyal medya ünlüsü, basit bir cep telefonu kamerası ve internette bedava da elde edilebilecek programlarla film yapabilir. Cinemaximum da onlara birkaç salon ayırabilir, bolca mısır-fıstık falan da satabilir.
Yani Reisin dizinin dibindeki yapımcılar resmi sansüre destek verip, çok az şey aldılar. Gerçi Türk sinemasında Yılmaz Güney gibi cesur insanlar çok az çıktı ve her zaman için bir oto sansürü vardı. Ekşisözlük yazarları yabancı filmlere sansür geleceğinden bahsediyorlar. İnternet sayesinde birkaç gün, en fazla bir kaç hafta (ay bile değil) sonra sansürsüz izlenebilecekken, kimse sansürlü filme izin vermez.

Dolaysı ile yüzlerce, hatta galiba binlerce salonu alan yabancı yatırımcı da böyle bir sansüre, hele de insanları alışveriş merkezleri ve sinemadan kaçıracak bir sansüre katlanamaz. Devlet de böyle güçlü bir yabancı yatırımcıyı kaçırmak istemez.

Pratikte de işlevi yok.

Amir Khan, Türkiye’de hiçbir filmi gösterime girmeden, Türkiye’de şöhret oldu. Yani saraya çıkmaları, kendilerine zulüm oldu.
Peki, bu canavara daha yavru iken can ve kan veren Cem Yılmaz? Onun saraya çıkmamış olması, onun saraylı olmadığı anlamına gelmez.  Arada twitter’da yaptığı ve ergenlerin gönlünü alma amaçlı Atatürkçülük şovlarını, reisin has Recep İvedik’i de yapıyor.
Kendisi çadır tiyatrolarında filmini gösterecekmiş.  Bunu yapman için çok geç. Sen o villanı, lüks arabalarını terk edemezsin. Daha en başında övgülere mazhar oldun. Şimdi sana saldıracak bir basınla uğraşamazsın.
Ben en ucuza bilet verenden yanayım. Sonuçta Cem Yılmaz da o Koreli kadar kapitalisttir.




11 Şubat 2019 Pazartesi

FUZULİ-HAKİKATÜL SAADA , İLHAN ARSEL-ŞERİAT VE KADIN (DİNİ BIRAKMA NOKTAM)



                     Bu yazımda dini inançlarımı kaybetme öykümün sonuna geleceğim. O günlerde okumayı sürekli ertelediğim bir kitabı, okumaya karar verdim.
           Bu erteleme bayağı uzun erteleme olmuştu. O kitabı biz lisedeyken kız kardeşim almıştı. Ben o yıllarda öldürülen Turan Dursun'u okuduğum halde bu kitabı okumadım. O zamanlar pek de ateist olma, İslam'ı bırakma aşamasında değildim. O kitap yıllarca aile kütüphanemizde yattı.
        Ben yıllar sonra, Sünni bir arkadaşın tavsiyesi ile Fuzuli'nin Hakikat-ül Saada (Saadet Ermişlerinin Bahçesi) adlı kitabı okudun. Bir Alevi olarak kitap beni çok etkiledi.
      Kitabın ilk yarısında Adem'den itibaren bir peygamberler tarihi vardı. Sonra son peygamber Muhammed'in hayatının önemli kesimleri anlatılıyor, sonra onun torunu olan Hasan'ın öldürülmesi, ardından da Hüseyin ve beraberindekilerin başından geçenler anlatılıyordu.
       İmam Hasan, karısı tarafından zehirlenmişti. Karısı Sara ya da Cude (U harfinin üzerinde inceltme olacak), bizzat kocasının babası, yani İmam Ali tarafından öldürülmüştü. Hasan ise muta nikahı ile sürekli evlenip, boşanıyor ve karısını kıskançlıktan çıldırtıyordu. İşin bu kısmının üzerinde durmamıştım.

      İşin üzerinde durmadığım başka bir kısmı da, Hasan-Hüseyin ile Yezid'in, daha doğrusu kitaptaki hemen herkesin akraba olması idi. Ayrıca ta o zamanlarda fark ettiğim bir şeyde Muhammed'in, Mekke'nin fethine yakın ve fetihten sonra akrabası olan Mekkelileri devlet kadrolarına doldurmasıydı.
     Sonra o akrabaları, kendi torunlarını Kerbela'da,  kendisini yıllarca misafir eden, kendisi ile beraber savaşan Medineli ensarları da Kerbela'dan sonra Medine'nin işgalinde katletti.
     Kitabın asıl konusu Kerbela olayıydı. Önce Kufeliler (Gene U'da inceltme var), Hüseyin'i davet ediyorlar. Öncen Müslim-i Akil ve iki küçük oğlu dahil bir heyet gidiyor. Tipik bir Arap savaşı olduğundan, çocuk da olsa kimseye acımıyorlar. Çocukları saklandıkları yerde bulup, öldürüyorlar.
       Bu katliamı bilmeyen İmam Hüseyin ve beraberindekiler (Alevi efsanesine göre yetmiş iki kişi) yola çıkıyor. Yalnız kitabı okuyalı çok zaman geçti. Orada mı yazıyordu, Medine'den yola çıkmadan önce ihtiyarın biri Hüseyin'in önüne çıkmış.
     -Ya Hüseyin, gel gitme. Çünkü Kufelilerin kalpleri senden, kılıçları Yezit'ten yanadır, demiş.

    Sonrasını çok kaba özet geçeyim.
    Kufe'de Hüseyin, beklediği ilgiyi göremiyor ve Kufe valisi de Hüseyin ile anlaşıp, geri dönmesini tavsiye ediyor. Hüseyin'de bu  tavsiyeye uyup, geri dönüyor ama o yıllarda henüz pusula icat edilmemişti.
         Türkülere konu olan Mars gezegeni,( sarı yıldız ya da çobanaldatan da denir) kervanı yanıltmış, güney batıya (Medine) değil, kuzey batı ya, o zamanlar Mevala denen şimdilerde de Kerbela (Kerb-Üzüntü ve Bela) denen yere geliyorlar, sonrasını da anlatmayayım.
           Bu kitabı da okuduktan yıllar sonra dinle ilgili bir kaç kaynak birden İlhan Arsel'den bahsedince, çok kitap okuduğum halde bu kitabı okumamış olmamdan dolayı utandım.

          Kitap, İmam Hasan'ın ölümü ile ilgili kısmına gelmem, dinle alakamı kesmeme sebep oldu. Babasının Ali ya da Muhammed tarafından öldürülmesi bir yana, hangi kadın kocasının eve ikide bir muta denen nikahla, üstelik de çoğu on beş yaş ve altı ve kızlarla ilişkilerine tahammül etmek zorunda mıydı Cude (ya da Sara)? Kocanız sırf son peygamberin torunu diye hangi kadın buna katlanmalıydı?
       Sonra aklıma muta nikahının Alevilikte olmadığını hatırladım. Oysa kendisi de Şii-Alevi olan Fuzuli, ikinci imamın muta nikahı ile sürekli evlenip, boşandığından bahsediyor. Demek ki Aleviliğin temelinde İslam yokmuş.
     Zira Alevilikte üç kere boş ol demeyle kadını boşama olmadığı gibi, hülle nikahı da yoktur.
     Diğer yandan kadını bu kadar hor gören dinin bu çağda ne işi vardı. Kitap daha bitmeden, zaten iyice incelmiş olan iman zincirim koptu.
        Sonuçta evreni yaratan bir tanrı var mı, yok mu bilmiyorum. Bildiğin tanrının MS 7. yüzyılda yaşamış bir Arapı elçisi olarak göndermediği, milat yıllarında bir Yahudi kadının babasız bir şekilde çocuk sahibi olmasını sağlamadığı, o çocuğun da tüm insanlık için ölmediği gibi şeyler.
           Belki tam Ateist değilim, belki de Agnostiğim. Bildiğim dinin yalanın yüceltilmesi olduğu.
             

5 Şubat 2019 Salı

İMDAT İLE ZARİFE FİLMİ VE ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

    

  10. Sınıfların felsefe kitabı öğrencilere izletmek için 1965 yapımı, Metin Erksan’ın yönettiği Sevmek zamanı filmini önermekte. Ben de izlettim ama film, o yaş kuşağı için aşırı sıkıcı.
                Ben de 1990 yapımı İmdat ile Zarife’yi izletmeye karar verdim. Türkiye’de ayı oynatıcılığı ile ilgili  ilk ve tek (Gırgıriye serisini saymıyorum. O absürt bir komediydi) film olma özelliğini koruyor.
                1980’erin sonunda rahmetli eski bakanlardan Adnan Kahveci,  bu ilkelliğe savaş açtı ama ömrü yetmedi. 1990’da yani film yapıldığında son demlerini yaşıyordu. Filmi izleyen çocukların neredeyse tamamı böyle bir mesleğin varlığından bile habersizdi.


                Sadece ayı oynatmak deyimini biliyorlardı.

                Film, doğal olarak bir Roman obasında geçiyor. Gırgıriye, Cennet Mahallesi benzeri bu topluluğu sevimli ve komik değil, mümkün olduğunca gerçekçi gösteriyor. 
İmdat, yani Şevket Altuğ, ayı oynatıcısı olarak çöp toplayan karısı Selma Çetinel, ne iş yaptığı belli olmayan kayın babası Üstün Asutay, çırağı ve oğlu Erkan Özkurt ve de ayısı Ayşe filmde Zarife ile birlikte yaşıyor. En ufak  tartışmada birbirlerine bıçak çekiyor, her gece göbek atıyor, sefil barakalarda yaşıyor, Roman ağzı ile bol küfürlü konuşuyorlar.
                Ayakkabısını bile kaybedecek kadar kumar düşkünü İmdat. Karısı, kocasının ayı ile ilgilenmesinden kıskanıyor,  oğlu ayıcılık yapmak istemiyor, babası fiilen bir işte çalışmıyor ama arada bir âlem yapıyor. O dönemde de belediyeler ayı oynatmaya karşı, buna karşın gazinolarda ayı oynatma modası da var.

                Şimdi çok da filmin özetini anlatmayayım. Ruslar ve İskandinavlar için ayı, güç ve kuvvetin simgesidir. Biz nasıl, aslan, bozkurt diye erkelere ad koyarsak, onlar da ayı (Bear) diye isim koyar.
                Geçenlerde bir yazıda biz o yiğitlik simgelerinin oynatıldığını gördük diyordu. Oralarda ayı oynatma hemen hiç olmamış ve onlar bu güçlü hayvanların nasıl zavallı bir hale düştüğünü görmüyor.

                Filmin başında ayının yavruluğunu görüyoruz.

Avcılar annesini vuruyor ve o ile kardeşlerini oynatıcılara satıyor. Küçük yaşta özgüvenini eziyorlar. Filmin finaline kadar ayıya kaba ve zalimce davranıyorlar.
                Bence zengin bir aile çocuğu olmanın en iyi tarafı, özgüveninizin hiç kırılmaması, bu sayede de özsaygınızın kuvvetli olması.
                Filmde her şeyi değiştiren, zabıtaların İmdat’a ceza yazmak yerine şehir dışına, ormana bırakması ile başlıyor. Sonradan İmdat ile Zarife’ye iş verecek olan gazinocunun arabası ile dönüyorlar. İmdat’ın ustası ve kayınpederi Üstün Asutay, ayıların ormanı görmesini iyi olmadığını söylüyor.
                Ayı sık sık isyan ediyor ve kaçıyor, sonra geri getiriliyor. Film boyunca duvarı bile yıkan (filmin bir sahnesinde Zarife yapıyor bunu), bu kadar kuvvetli bir hayvan sık sık dövülüyor, aşağılanıyor.  Özgüveni yıkılmış ayı, ayılığını unutmuş ve hepsini sineye çekiyor.

                Filmde ufak rollerde oynayanların piyes (yeni nesil Flash tv, Gerçek Kesit diyor) tarzında kötü oyunculukları ise filme başka bir tat katıyor.
                Filmin finaline doğru Zarife, sahibini bir güzel dövüyor ve İmdat, ondan sonra Zarife’yi ormana salıyor.

 Film boyunca İmdat (yani Şevket Altuğ), Zarife ile yıllardır beraber yaşamalarını, ona sahip olma ve onu istismar etmesinin bahanesi olarak kullanıyor.

                Tıpkı küçük kız çocukları ile evlenenlerin, yuva kurduk, çocuk sahibi olduk, bu yuvayı yıkmayın demeleri gibi.
özgüven ile ilgili görsel sonucu                Aslında pek çok insan, bu oynatılan ayılar gibi çocukluktan itibaren ezilmiş, silikleşmiş ve içindeki kuvvetten habersiz. Hatta insanlar değil, kitleler, çünkü böyle eğitiliyoruz.
                Bir gün  Aristo, İskender’e lalalık yapmak için daha fazla para isteyince, kral Filip ona kızmış.
                Ne yani, bir köle bulur, ona baktırırım, demiş. Aristo’nun cevabı ise
                -O zaman bir yerine iki köleniz olur (köle, köle yetiştirir) demiş.  Biz ise bu zavallılıktan kendimizi ve çevremizi kurtarmalıyız.  Nesilleri de özgüveni ve özsaygıları güçlü olarak yetiştirmeliyiz.

4 Şubat 2019 Pazartesi

LA METRİE , İLAÇLAR VE ATEİZM (RİTALİN)

RİTALİN ÇÖZÜM DEĞİL Dikkat EksikliÄŸi Sendromu ve Hiperaktivite TeÅŸhisi KonmuÅŸ Çocuklar İçin İlaçsız Uygulamalı Bir Program     kırmızı reçete ile ilgili görsel sonucu
Bu yazı aslında bir itiraf olacak ve zaten itiraflar zinciri ile başlayacak. İşin doğrusu başarısızlıklarla dolu bir yaşamım oldu. Pek çok psikolojik problemle uğraştım.
      Uzun süre de devlet hastanelerinde, karşısındakini on beş dakika dinleyen psikologlarla uğraştım. En ağır antidepresanları ve sakinleştiricileri vermeyi marifet biliyorlardı. Onlarda bana bol bol kilo yaptı.
       En sonunda terapiye gittim. aralar vererek, uzun süren bir süreçti. Son derece de pahalıydı. Bir ara ek dersimde yoktu. İki bin liradan biraz fazla maaşım vardı ve iki yüz elli lirasını, yani yüzde onunu bir terapi seansına veriyordum.
       Terapi seansları sırasında psikologum bana disleksi tanısı koydu. Bu arada terapi seansları da devam ediyordu. Disleksi olduğum için bana RİTALİN adlı pahallı ve kırmızı reçeteli bir ilaç yazıldı. Bu ilaç, dört doktorluk bir heyet tarafından yazılıyor. heyet raporun altı ayda bir yenilenmeli ve reçeteyi de ayda bir yazdırabiliyorsun.

            Altı aylık muayene olmadan kimse heyet raporu alamıyorsun. Bu yüzden de ilk rapor aldığın hastane hariç, başka hastaneden de raporu yenileyemiyorsun. Bunun sebebi de ritalinin uyuşturucu olarak da kullanılabilmesi.
        On sekiz yaşından büyükseniz, Türkiye'de sosyal güvenlik ilacınızı karşılamıyor. İlaç dört saat garantili ve genelde dikkat toplama ihtiyacınız olduğunda alıyorsunuz.
        Ritalin ilaç bende çok fazla işe yaramadı. Aksi gibi öfke nöbetlerimi arttırdı.
        Bir de bu süreçte psikologumun ve klinikteki diğer bazı psikiyatr  ve psikologların, onlara hediye ettiğim romanımı okumamış olmaları, onlara karşı güvenimin yitmesine sebep oldu. Bu terapiler sayesinde pek çok sorunumu çözmüş de olsam, kendi yazdığım kitabı okumamış olmaları, bende onların bana değer vermedikleri düşüncesinin oluşmasına sebep oldu.
        Derken internette A.. adlı ilacın adını öğrendim. Hakkında bir sürü yorum okudum. Gene de almaya başlamam geç oldu. Keşke daha erken başlasaydım.

            İlaç, biraz pahalı vitamindi ve her yerde de bulunmuyordu. Zaman içinde kullandıkça faydası arttı, dikkatimi daha fazla toplayabildim, kullandıkça da etkisi arttı.
          Bu ilaç yıllardan beri piyasada vardı. Hatta alacağım zaman eczacı, çocuğun sınavları mı yaklaştı diye bana sordu. Yani dikkat eksikliği olanların sık kullandığı bir ilaçtı.
          Peki kliniğim neden bu ilacı seçmemişti? Üstelik bu ilaç, bu konudaki tek ilaç da değildi. Gene de klinikler bol bol ritalin yazıyor. Siz kırmızı reçete ve heyet raporu için o kliniğe bağımlı olun diye, amaç bu.

         Derken başka bir eczacı da, daha ucuz başka bir ilacı tavsiye etti. Daha ziyade demans hastalarının kullandığı bu ilaç daha ucuzdu. N.. ilacı, A ilacına göre dikkat toplamada daha başarılı değil, buna karşın dürtüsel zorlanma ve öfke krizlerini bastırmada daha etkili.
          Ben de okul zamanı N'yi, tatillerde A'yı kullanıyorum. N, A'dan daha ucuz ve daha kolay bulunabiliyor.
        Ben bu ilaç kullanma sürecinde adını ve görüşlerini sadece felsefe kitaplarından bildiğim La Metrie'nin tüm canlıların, dolayısı ile insanın da bir çeşit makine olduğu görüşü, bana doğru gelmeye başladı. Biz daha çok kimyasal bir makineydik.