mezar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mezar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2022 Perşembe

BERGEN'İN KATLEDİLMESİ OLAYI



 Bergen filmini seyrettim. Malum, seyretmeyenleri dövüyorlar. Filmi eleştirmeye gerek duymuyorum. Bence mükemmel bir film. Bergen'in hayatını film yaptığını iddia eden ilk film değil. Bergen'in bizzat kendisi de 1986'da kendi filmini yapmış ama film, şarkıcının gerçek hayatından çok uzak. O dönemde şarkıcıların, özellikle de arabesk şarkıcıların filmleri çok modaydı. 1995 yapımı Aşk Ölümden Soğuktur'da ise sadece yüze asit atma olayı Bergen'le ilgili. Bu filmde, dönemin magazin şöhreti, sosyetik güzel Bennu Gerede'niin filmi olsun diye yapılmış. (Evet, kendileri Kurtuluş Savaşımızın meşhur komutanlarından Orgeneral Hüsrev Gerede'nin torunu olur) Dünyanın en kötü oyunculuğa sahip. Sosyetik güzelimiz zaten odun gibi. Kadir İnanır ve Tuncel Kurtiz başta olmak üzere, diğer oyuncular da çok kötü oynuyor. Hele ki Tuncel Kurtiz'in açık ara en kötü performansını sergilemiş.,

Son film ise son derece özenle hazırlanıp, planlanmış. Gösterime girişi bile, kadın sorunlarının en çok tartışıldığı 8 mart dünya kadınlar günü sebebi ile mart ayında yapıldı. (İddialı ve yüksek bütçeli filmler genelde okulların şubat tatilinde ya da dini bayram tatillerinde vizyona girer) Farah Zeynep Abdullar ve Erdal Beşikçioğlu başta olmak üzere devler ligine yaraşır bir kadrosu var. Filmin en beğendiğim yanı, asıl olaya, yani Bergen ile kocası arasındaki  ilişkiye yoğunlaşması, müzik dünyasında dönen dolapları göz ardı etmesi. Eskiden kaset,cd ve benzeri fiziksel formatlar ve gazino hayatı yüzünden müzikte, şimdikine göre çok daha fazla para vardı ve bu yüzden de şimdikinden daha mafyatik bir müzik yaşamı vardı. Bence bunu anlatan en iyi film, 2003 yapımı Neredesin Firuze filmidir ki, o da ayrı bir yazı konusu.

Şarkıcı Belgin Sarılmışer ya da sahne adı ile Bergen'i katledilen onlarca kadın arasında bu kadar ön plana çıkaran ünlü bir şarkıcı olmasından çok, mezarına bir türbe görüntüsü veren devasa kafestir. Bu mezara, Bergen'in annesi ve 2015'de tecavüz edilerek, katledilen Özgecan Aslan'ın'da gömülmesi ile, modern anlamda gerçek bir türbe oldu. Bu kafesin fotoğrafı da, film yapılana kadar ara ara, özellikle 8 mart ya da anneler gününde sosyal medyada çokça dolaşıyordu ve muhtemelen dolaşmaya da decam edecek. Mersin'in Toroslar mezarlığındaki bu kafes, katili ve eski kocası Halil Serbest'in, cinayetin tek tanığı, Bergen'in annesi Sabahat Çakır'ın ifadesine göre, seni mezarında bile rahat bırakmayacağım demesi üzerine annesi tarafından yaptırılmış ve muhtemelen de bu sebepten mezarlık içinde böyle devasa bir yapıya izin verilmesidir. Filmde Halil Serbest bu sözleri söylemiyor. Halil Serbset, Sabahat Çakır'da ölüp, olayın başka tanığı kalmadığından, filmin gösterimine engel olabilirdi.

Halil Serbest'in gücü ve yüzsüzlüğü de başka bir konu. Kendisinin çocuk tacizinden bile sabıkası var, namusum için öldürdüm yalanına sığınıyor. Filmin Adana'nın Ceyhan ilçesinde  yayınlanmasına engel olmuş. Ülke çapında gişe rekoru kırmış bir filmi Ceyhanlılar, bir dolmuşla komşu Adana merkeze gidip, izleyemeyecek mi sanki? Maksat güç gösterisi olsun.

Benim için asıl konu, Bergen'in olayını bu neslin pek anlamaması ya da yanlış anlamasıdır. Bergen'in gaddar kocasına tekrar tekrar geri dönüşleri, bu nesil tarafından bir çeşit psikolojik rahatsızlık olarak görülüyor. Oysa Bergen'in durumu daha çok sosyal bir rahatsızlıktı. Çünkü iki binli yılların ortalarına kadar kadınların, erkeklerin tüm gaddarlıklarına ve aldatmalarına rağmen boşanmaması, marifet gibi görülüyor, toplumca övülüyordu. Ben de bu zulme tahammül etmenin övülmesini anlamıyor. Toplumumuzda bu bir hastalık gibi. Askerde üst devreler, çıraklıkta kalfalar, memuriyetin ilk yıllarında kıdemli memurlar; fi tarihinde ne kadar zulüm gördüklerini, nasıl tahammül ettiklerini (biraz da yalan katarak) ballandıra ballandıra anlatırlar. 

Zulme katlanmak değil, isyan etmek erdemdir. Sizin zulme katlanmanız, başkalarına zulüm edilmesinin kapısını açar. Toplumun bir kesiminin itaat etmesine dair ahlak kuralları kabul edilemez.

Emil Durkheim haklıdır. Aslında hemen her sorunun, olayın, olgunun sosyolojik tarafı vardır. Bu günün toplumunda ne Türkan Şoray yıllarca evli Rüçhan Atlı'nın ne de Fatma Girik, evli Memduh Ün'e metreslik yıllarca metreslik yapar, ne de Zerrin Özer yıllarca uğradığı tecavüzü içinde saklardı.

Son olarak, filmde Bergen'in isteyip alamadığı Bergen marka çellodan bahsediyor. İnterneti aramama rağmen bu marka müzik aleti bulamadı. Başka bir haber de, Bergen'in, Norveç'in Bergen şehri ile ilgili yazıyı okuduktan sonra bu adı aldığı yazıyordu. Her iki durumda da Belgin Sarılmışer'in sahne adı, Norveç'in Bergen şehrinden alıyor. Bildiğim kadarı ile kendisi Bergen şehrine hiç gitmemiş. Acaba Bergenlilerin bundan haberi var mıdır?


16 Şubat 2021 Salı

MEZAR TAŞI OKUMA MESELESİ



 Osmanlıca üzerine görüşlerimi daha önce de yazmıştım. Doğrusu öyle pek fazla okunan bir yazar değilim ve ben yazdım diye de bir şeyler değişsin diye bekleyecek değilim. Gene de bu sefer özellikle mezar taşı okuması meselesinden bu Osmanlıca sorununa değineceğim. Bence bu sorunun iki cephesi var:

1)Osmanlının çok da ecdat mezarı okutma ya da ecdat tanıtma düşkünü olmaması: Osmanlıda okuma-yazma oranları hep düşüktü ve Osmanlı devleti genelde okuma-yazmayı arttırmaya düşkün olmadı. Eğitimde bir birlik olmadığı gibi, özellikle rika denen günlük ve el yazısı ile yazılan yazıların bir kuralı-kaidesi olmadı. Çünkü bir eğitim bakanlığı olmadığı gibi, müftülük de uzun yıllar okuma-yazma eğitimi konusunda örgütlenmedi. 

Osmanlıda bir harf-yazı devrimi olmadı ama zamanla yazı o kadar değişiyordu ki, ecdadın yazısını okumak, Osmanlı için de zor olmuştu. Rika denen el yazısı yaklaşık elli yılda bir, yani 2-3 nesilde tanınmayacak kadar değişiyordu. Bu gün Osmanlı belgelerini okumak bu yüzden zor.

Osmanlı belgeleri ya da arşivi demişken. Burası düzgün ve kataloglanmış bir arşiv değil, devasa bir kağıt çöplüğüdür. Cumhuriyetin ilk yıllarında pek çok belgenin hurda kağıt diye yurt dışına satılması da bu yüzdendir. Osmanlı her belgeyi saklamış ama ne olduğunu bilmeden saklamış, seli, baskın ve benzeri felaketlere rağmen sağlam kalmış belgeler halen okunmaya devam ediyor.

Diğer bir konu da Osmanlının o kadar mükemmel bir nüfus kütüğü tutmamış olması. Soyadı kanunun 1934'e kadar ortaya çıkmaması bir yana, Osmanlı nüfus kayıtları en fazla 1820'ler kadar gitmektedir. Nüfus işleri müdürlüğünün altsoy uygulamasını açtıktan sonra da görüldü ki çoğu insanın soy kaydı en fazla 1870'lere kadar gidiyor. Osmanlı hanedanının kendisinin bile soy kütüğü şaibeli zira İlber Ortaylı'nın bir röportajında da anlattığı üzere Kayı boyu efsanesinin çıkışı Ankara savaşının hemen öncesi. Timur, soyunu Cengiz Han'a dayandırınca, Osmanlı'da Oğuz Han'a dayandırma ihtiyacı duyuyor. 

Bu gün sağcıların, ırkçılığa temel gördüğü soyadı kanunu,  1924'de kabul edildi ve o dönemin pek çok Osmanlı sevdalısı bu kanunu benimsemeyip,  putperestlik olarak gördü. Bunların başında da Kurtuluş Savaşına karşı yazılar yazıp, afla geri dönen Halit Refik Karay'dır. (Soyadı tersten okuyun)

2)Mezar taşı okumanın çok matah bir şey olmaması: Merak ediyorum, dedemin mezar taşında ne yazıyor diye merak edip, birilerine soran var mıdır? Bir Müslümanın mezar taşında ne yazabilir? Babamız falancanın, annemiz filancanın ruhuna Fatiha, bir dua okumadan geçme falan. Bazen, binde bir o ölü ardından bir ağıt yazılır ki, bu da özellikle eski dönemde bunu yapanın biraz varlıklı olması gereğini ortaya çıkarır. Benim bildiğim en ilginç yazı , karı dırdırıından ölen mütevefa  Ahmet beyin ruhuna Fatiha'dır. İslam'da sultanların bile mezarında öyle destanlar yazılmaz.

Öte yandan onlarda İmam hatip lisesi, Türk dili ve edebiyatı lisansı, yükseklisansı ve hatta çoğu tarih bölümlerinin eğitimleri ne işe yaramaktadır? Arapça öğretmeni arkadaşım, öğretmen olmadan önce ( o zamanlar kurumlar arası geçiş daha kolaydı), tapu ve kadastro genel müdürlüğünde, eski tapular üzerinde çalışıyordu. (Osmanlıda Tanzimat Fermanı (Gülhane Hattı Hümayunu)'na kadar mülk devlete ait olduğundan, en eski Osmanlıca tapu senedi de 1870'li yıllara ait olduğundan, Osmanlıca üzerinde çok zorlanmıyordu. Osmanlıcaya noktalama işaretleri Tanzimat'la geldi. Osmanlıda Müslümanların matbaa ile gerçek anlamda tanışması da Tanzimat'la oldu. Lale devri ile Tanzimat arasında Osmanlıda Türkçe basılan kitap sayısı doksandır, yüz değilidir, o da ayrı konu.

Peki Osmanlı mezar taşları çevirisi yapan ya da bu konuda kitap hazırlayan var mı? Benim bildiğim yok ama muhtemelen vardır. B 

Cumhuriyet döneminde, en azından şu yaşadığım 2021 yılı itibarı ile diyebilirim ki, en azından son dönem Osmanlıcayı okuyabilecek kişi sayısı, hatta nüfusa oranlasak bile, o dönemden daha fazladır. Çok istiyorlarsa cep telefonları için uygulama bile geliştirebilirler. (Belki de geliştirmişlerdir)