şerif mardin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şerif mardin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2024 Çarşamba

ŞERİF MARDİN BEDÜÜZAMAN KİTABI ELEŞTİRİSİ

 




Yetmez ama evetçilikite önemli bir merhale olan Şerif Mardin'in 1992 basımı Bedüüzaman Said-i Nursi kitabından bahsedeceğim bu yazıda okurlarıma. Şerif Mardin, 2017'de ölmüş, Türkiye ve A.BD.'de çok önemli çalışmalar yapmış, ünlü bir sosyolog ve siyaset bilimci. Kitabın yazıldığı tarihte,  yanılmıyorsam A.B.D'de  gayet iyi bir üniversitede profesör. (İnternetten baktım, bir kaç üniversitede çalışıyormuş.) Kitabın taraflı olduğunu, okumadan onlarca yıl önceden biliyordum. Bunlara rağmen, en azından metodolojik olarak akademik bir kitap bekliyor insan. Oysa kitabın bununla alakası yok. Kitap, Orhan Pamuk ve Elif Şafak'ın kitapları gibi İngilizce yazılıp, Türkçe'ye çevirilmiş. Bu sefer yazarı çevirmemiş.

Kitapta akademisyenlik ve bilimsellik olmama durumu, kitapta bir kaynakça yada bir yöntem olmama durumu ile başlıyor. Doğru-dürüst bir literat taraması bile yapmamış. Nursi ve Nurculuk ile ilgili kendisinden önce yapılmış sadece bir araştırmadan bahsediyor; Almanya'da işçi kadın Nurcular ile ilgili bir monografik araştırma. Kitabın atıf yaptığı kaynaklar ya Nursi'nin kendi risaleleri yada onun taraftarlarının anlattıkları. Oysa böyle popüler biri, melek bile olsa,  pek çok sevmeyeni olacaktır. Sembolik bile olsa, Nursi aleyhine bir kaç yazıya, görüşe yer verilmeliydi. Kitabın bilimle bir alakası olmadığı için, Nurcu olmayan her hangi birinin görüşü de yok, kitapta. Aslında kitapta bir görüş var mı, o da belli değil, bence.

Kitabın ilk bölümü, Nursi'nin kendi yazdıklarından derleme, kendi hayatı. Türkiye'de, en vasat üniversitelerde, her hangi bir kişi ile ilgili tez yazdığınızda, yaşam öyküsüyle ilgili tek kaynak olmaz der. Oysa oysa profesörümüz yazmış. Hayat hikayesinde de pek çok şey eksik. Hayat hikayesi de kabaca üç kısıma ayırmış. İstanbul'a ilk ziyareti, ilk ve ikinci ziyareti arasındaki dönem, ikinci ziyareti, İttihat ve Terakki- cumhuriyet dönemi ilişkileri. İlk dönemle ilgili olarak iki şey eksik ve yanlış anlatıyor. İlki, Abdülhamit döneminde akıl hastanesine yatrılmış olması, diğeri de kendisinin kullandığı Bedüüzaman ünvanını almasına neden olan akıl almaz sınav. Bu sınavın tek şahidi, Nursi'nin kendisidir. Benzer bir sınava tabi tutulduğunu söylemiş olan başka bir kişi de meşhur hadis derleyizici Buhari'dir. Yemeden, içmeden, tuvalete gitmeden, hatta namaz kımadan, günler, hatta haftalar süren, arka arkaya pek çok sorunun sorulduğu inanılmaz bir sınavdır ve Nursi, b sınav sonucunda Bedüüzaman ünvanını almıştır (Nursi'nin kendi iddiası olduğunu hatırkatırım).  Mardin ise, Nursi'nin bu ünvanı, İstanbul dönüşü ile tekrar İstanbul'da gidişi arasında, bazı paşaların yanında kalmış, özelikle birinin adını yazıyor. Bu şahıs ve diğerlerinin evlerinde bulunması muhtemel,  o dönemde Osmanlı'da bazı bilimsel klasikleri, okumuş olabilir diye sıralıyor. Neye dayanarak bu ihtimalden bahsediyor, belli değil. Nursi, hiç bir eserinde matematiksel yaeda pozitif bilimsel teoriye, esere bir atıf yapmaz. Mardin ise Nursi'nin Bedüüzaman ünvanını, hiç göstermediği fen bilimlerindeki birikimine bağlıyor. Nurcular ise, üstadlarının bu ünvanını, yukarıda bahsettiğim bu sınavdan sonra aldığını söyler. Nurculara göre her yüz yılda (asırda) bir büyük mütefekkirin dini TAZELEYECEĞİNİ söyler. İlginç olan, Mardin'de bu kitapta, Nursi'nin kitabından bir alıntıyla, her asırda bir din tazeleyinin varlığından bahsetmesini anlatır. Demek kiNursi'deBedüüzaman ünvanını buna bağlıyor. Oysa Mardin, bu gerçeği kitabında anlatmama çabasında. Said-i Nursi'nin Atatürk düşmanlığı herkesin malumudur. Bu adam, bu adam diye Atatürk'e hakaret eder, istediğiniz Nurcuya sorun. Mardin ise bu eleştirilerin, İnönü'ye ait olduğunu söylüyor. Mardin'in amacı Nursi'yi överken, Atatürk düşmanlığını gizlemek.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/12/kahrolsun-inonuclulugun-sahte.html

Osmanlı yenileşmesini Tanzimat'tan başlatıyor. Lale devri, 3. Selim, Yeniçeri Ocağının kapatılması yada devletteki çürümüşlüklerden hiç bahsetmiyor. Tanzimattan itibaren ele alıyor ve halk adına (aslında trarikatlar adına) konuşup, devleti ıslah çabalarını, dine saldırı olarak algılanıyordu diye yorum yapıyor. Bu şekilde algılayanlar tam olarak kimler, söylemiyor. Bazen halk dine saldırı olarak algılıyordu diyor ama nedenin ve nasılını anlatmıyor; yada bu dine saldırı olarak algıladığını nasıl ifade ettiğini anlatmıyor. Bu ıslahatların neden yapıldığını, Osmanlının devlet ve toplum yapısında ne gibi çürümeler olduğundan, çöken ekonomiden, devletin başka devletlere karşı güçsüzlüğünden bahsetmemiş. Nursi'nin de bir parçası olduğu medrese sisteminin çağın gerisinde kalması, en basit matematik matematik bilgisinde bile cahil olmaları, pek çok hurafeyi üretmeleri ve yaymalarını yazmamış. Nursi zamanında medreseler, halktan cerre adı altında bağış-haraç parası toplayan din adamlarından başka bir şey yetiştirmiyordu. Osmanlı yada İslam aleminin Hristiyan egemenliğine girmesi ile ilgili olarak,  medrese ve tarikat aimlerinden pek azı kafa yormuş yada bir şeyler yapmaya çalışmıştır. Ülkenin neden daha dün uyruğu olan minicik devletlere bile laf geçiremediği ile ilgili olarak üretebildikleri tek fikir, imanların zayıfladığı ve ibadetlere artık daha az yer verildiği gibi şeyler. Sorun çözmeye çalışanları da dine saldırmakla suçluyorlar.

Nursi'nin kitaplarındaki uyduruk dile,  İslami lehçe der. Bu garip dil, Osmanlıca ile alakası da yoktur. Risalelerde pek çok kez sonda lugatçe denen bir sözlük vardır. Bu sözlüklerde pek çok kelime, Türkçe yada Osmanlıca'da kullanılan anlamlardan farklı bir anlamda kullanılmıştır. Bir de bu risalelerde ilk defa öğrendiğiniz kelimeler vardır. Bunların karşılığı yoktur ve google amcaya sorduğunuzda ya hiç bir manası yoktur yada çok başka bir dilde, başka bir manası vardır. Bu yüzden okuyunca hiç anlamazsınız. Nurcularda,  onlarca büyüklü-küçüklü gruba ayrılsa da, okuyucular-yazıcılar diye iki ana gruba ayrılamalarına rağmen, kendi başlarına, en azından en başlarda, tek başına okumazlar. Nurcularda, Mardin'in kitabında hiç değinmediği bir hiyeraşi vardır. Mardin'in sadece bir yerde belirttiği gibi, Nurcularda kadınlardan yönetici olmaz. Mardin'in hiç anlatmadığı, Nurcular için kadınlar hiçtir, onları yönetici olarak sevmez ve Tansu Çiller'i de kehren desteklemiş, zamanı gelince de ellerindeki tüm medya kanalaları ile ona saldırmışlardır. Bz risalelere dönelim. Tarikata girdiğinizde, hele de aileden Nurcu değilseniz, risaleyiz siz yada bir ablanız okur. Bir cümleyi yarım saat açıkar. Aynı risaleyi her abi yada imam, başka başka açıklar. Mardin, kitabın başında bu lehçeyi Nursi'nin diriltiğini, canlandığını söylerken, sonunda da icat ettiğini söylüyor. Bunu fark edince de, kitabı Mardin'in yazmadığı fikrine kapıldım. O dönemin yükselen güvü FECÖ'de bir ekibin yazdığını, sonra da kendi adına bastırdığını düşündüm.

Böyle düşünmeme başka sebepler de vardı. Deminde bahsettiğim, Nurcular içindeki parçalanma ve hiyeraşiden bahsedilmemiş olması. Nurcularda, Nursi ile yüz yüze tanışmış, onun ilk müridi olmuş, çoğu Ispartalı ve Kastamonulu (İlk risaleler ona Barla'da yazdırılmıştır, yazdım demez, yazdırıldı der,  vahiy aldığını ima eder.) olan ilk Nurculara, üstadı gören abiler denir ve halen yaşayanları çok muteberdir. Onlarla tanışanlara da görenleri gören abiler ve dahası görenleri görenleri görenler diye bir sınıfları bile  vardır. Kitabın orta bölümü, üstadı gören ve görenleri gören bazı abi-imamların Nurcu olma hikayesini anlatıyor ve çoğu da birbirine aşırı benziyor. Ortamda Nursi'nin övüldüğünü duyunca, onu tanımaya yada risalelerini okumaya gidiyorlar, çok etkileniyorlar falan. Bu Nurcu hiyeraşisi ciddidir ha. İlk

Nurculuk malum darbe teşebbüsünden beri inişte. Artık o kolsuz, kilm desenli kazak giyen, kolormatik  gözlüklü tipi Nurcuları pek görmüyoruz. Sadece darbeci-okuyucu cenah değil, tüm Nurcu gruplarda, hatta Nakşilikte bir azalma söz konusu. Nursi aslında bir Nakşi'ydi ve FÖCÖ'nün sızma ve darbe fikirleri de aslına Nursi'ye aitti. Kitapta bu da yok.

Sonuç olarak bu kitap, koskoca Coombiya, Californiya üniversitelerinde profesörken yazdığı bir kitap olduğu için, en azından ciddi bir araştırma sanarak okumaya başladım ama sırf bu ünvanları olan biri Nursi ve dolayısı ile FÖCÖ'yü övecek bir kitabın, yüksek marka ile pazarlanmış saçmalık olduğunu anladım.

19 Eylül 2023 Salı

NİLÜFER GÖLE'NİN KOROSU;RADİKAL-YENİ YÜZYIL(2002 SEÇİMLERİ-3)



Bu serinin bir önceki yazısı için ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/08/2002-secimlerinde-medya-manipulasyonu_28.html) araştırma yaparken, Turan Dursun'un Ateist olmadan evvel Süleymancı olduğunu Vikipedi'den öğrendim. Yazılarında bundan bahsetmiyor.Bunu öğrenince bir aydınlanma anı yaşadım. İlkokul mezunu bir vaiz (yada mele) olarak Diyanet sınavlarını kolayca vermesi ve Diyanet bürokrasisinde hızlı yükselmesinin sebebi, dini bilgisinden çok Süleymancı tarikatın marifetiydi. Bu onun Müslümanlığı ve müftülüğü zamanındaki tek eseri olan Nurculuk ve Müslümanlık'ı yazma sebebini de açıklıyor. 2002'den önce tarikatlar arasındaki çatışma çok belirgindi çünkü Süleyman Demirel, güçlenmemeleri için aralarına nifak tohumlarını özenle serperdi. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/suleyman-demirel-kimdir.html) Benzer politikaları, onun bürokratlığından yetişme Turgut Özal'da yaptı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/turgut-nereye-kostu.html) Yani gerçekte onun ve diğer aydınların öldürülme sebebi yazdıkları değil, yazacaklarıydı. Nilüfer Göle başkanlığındaki Tarikatlar çok masum sivil toplum örgütleri korosunun ötmesi için onların öldürülmesi gerekliydi. Bu kakafoninin koro başı profesör Nilüfer Göle'ydi. Yeni kavramları o icat ederdi. Bu dönemde ilk önce Cumhurşyet gazetesi liberalleştirilmeye çalışıldı. Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni olan Hasan Cemal'in bu çabaları, gazeteyi kapanma noktasına getirdi. Sonra bu marifetlerini Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım kitabında anlattı.

Z kuşağı olarak Hasan Cemal'in adını duymamış olabilirsiniz. Doksanlı yıllarda, Cumhuriyet'ten ayrıldıktan sonra Milliyet gazetesi yayın yönetmeni yapılarak ödüllendirildi. Gazetenin bir sayfasında, ince beyaz gömleğinden belli olan şişirilmiş pazularınını bağladığı pozda bir resmi olurdu. Dedesi, İttihat ve Terakki'nin meşhur Cemal Paşasıdır ve soy adını da ondan alır. Koronun açıktaki şefi, Hasan Cemal'di. Bu koronun temel bestesi ve güftesi, vah zavallı muhafazakarlardı. Onlar sadece anlaşılmak isteniyordu. Özellikle 1995 seçimlerinde Refah partisinin zaferinden bir kaç ay sonra, Mehmet Barlas'ın bir yazısı ile hızlandı bu operasyon. Hürriyet'te bu iş için Ertuğrul Özkök vardı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/05/ertugrul-ozkokun-hurriyeti.html) Koronun bestecisi ve gizli şefi, sosyoloji profesörü Nilüfer Göle'ydi. Kocası, iktisat profesörü Asaf Savaş Akat, doksanlı yıllarda, neoliberal ekonomiden oluşan krizlerin, nasıl neoliberal ekonomi ile çıkılacağını yazan-anlatan koronun başındayken, Nilüfer hanım da, zavallı muhafazakarlar, zavallı Kürtler korosunun başındaydı. Bizim konumuz Nilüfer Göle.

Kendisi Boğaziçi Sosyolojiye yerleştikten sonra, bol bol saha araştıması yaptı, kitaplar yayımladı. Alan araştırmaları, tek dertleri devlette daha fazla kadrolaşmak ve holdinglerini büyütmek olan tarikatların, özellikle Fetöcülerin ne kadar masum olduğuydu. Muhafazakarların ne kadar ezildiğine dair kitaplar yazdı. Bu arada eski defterler de karıştırıldı. Şerif Mardin ve Cemil Meriç'in  isimleri tekrar parlatıldı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/bazi-okumayin-tavsiyleri-1yalancilar.html) Şerif Mardin'in soy adına bakıp da, onun Güney Doğulu veya Kürt olduğunu sanmayın. Mardinizadeler soylarını peygambere kadar uzatan Osmanlı asilzadelerindendir ve pek çok ünlü de bu aileden yada bu aileye akrabadır. Kendisi Said-i Nursi'yi öven kitabı sebebi ile Amerika'da profesör yapılmıştı. İyice parlatıldıktan sonra geri döndü, Nilüfer Göle'nin korosuna katıldı. Doksanların başında Ekşisözlük'te kendisinden, Türkiye'de konferanslara geldiğinden hiç Türkçe konuşmadığı ile ilgili yazı vardı. Daha sonra kendisi Türkiye'ye geri dönüp, Sabancı üniversitesinde ders vermiş. Nilüfer Göle'de orada. Bu yetmez amacıların pek çoğı Sabancı üniversitesinde.

Bu arada, sosyoloji mezunu biri olarak, Türkiye'deki alan araştırmalarının yöntemleri üzerine de bir parantez açayım. Sosyolojide en çok yapılan tez, alan araştırması ve monografidir.. İşin ilginci de, hakkı ile yaparsan en zor olanıdır. İncelenecek topluluğun sınırını belirleme, örneklem seçme, test ve anketler, sorulacak soruların tespiti bile başlı başına bir iştir. Hatta daha sağlıkl olunması için o toplulukla bir süre yaşanması gerekir. Oysa Türk sosyologları, kaynak kişilerle mülakat (röportaj) diye pratik bir yöntem icat etmişlerdir kendilerine. Sonra bu kaynak kişilerin sözlerini eğip-bükerek, kendi tezlerini, kendi kendilerine ispatlamışlardır. Buna da bahane hazırdır. O topluluk dışa kapalıdır, anketi veya aralarında yaşamayı kabul etmemektedir. Bu bahane ile konuşanların ağzından çıkmayan sonuçlara ulaşabilirsiniz. Mesela doksanların başında Abdülkadir Sezgin adlı bir Diyanet bürükratı, bu yöntemle doktora tezi hazırladı, bir kaç Alevi ile konuşup, Aleviliğin, Bektaşilik olduğu, Bektaşiliğin de Hanefi mezhebindeki yüzlerce tarikattan biri olduğu sonucuna ulaştı. Üstelik konuştuğu kişilerden hiç biri bu fikirde değilken. Bu bilim değil, modern hurafe. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/03/modern-ufurukculuk.html)



Benzer araştırmaları Nilüfer hanım ve onun peişiden giden sözde sosyologlar yaptı. Tarikatlardan, sözde kaynak kişilerden aldıkları bilgilerle tezler yazdılar. Tarikatlar, laik yönetimce zorbalanmış zavallı sivil toplum örgütleriydi. Hep Kemalist rejimin zulmünü çekmişlerdi. Bu üfürükçülüğün temel bahanesi, içe kapalı olmaları ve topluluğun anket-test istememesiydi. İşin daha ilginci, daha önce bu tarikatlara girip-çıkmış kişilerle konuşmaması, bu eski üyelerin tarikatlara ait  eleştiriler bir yana, korkunç iddiaları hiç araştırmamalarıydı. Onlara göre taikatlar, hele de Fetö, çok cici sivil toplum örgütleriydi.

Diğer yandan yavaş yavaş Kürt övgüsü ve Kürt meselesi problemi de açılmaya başlanmıştı.O dönemde askerin, PKK'ya yataklık yaptığı yada yaptığını düşündüğü, bazen de hiç alakasız köylülere karşı şiddeti, çok haber oluyordu. Yer yer köylüler, şehre göçe zorlanıyordu. O dönemde Türkçülük üzzerinden de Atatürkçülüğe saldırılar, bu bahane ile başladı. Gene o dönemlerde andımız kaldırılsın propagandası yapılmaya başlandı. Gene aynı dönemde, Suriye sınırındaki mayınların kaldırılması gündeme geldi. İşin doğrusu Suriye iç savaşı ve göç, doksanlarda planlanmıştı. Liberaller Küerleri, Atatürkçülüğe sallamak için kullanır. Onların Kürt aşkı yalandır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/liberallerin-kurt-ulusalcilarin-alevi.html

Bu süreçte Cumhuriyet gazetesi ele geçirilmeyince, yeni sol gazeteler gerekti. Profesör Erol Güngö,r, yetmişli yıllardaki  bir yazısında, medya holdinglerinin, sırf solcu yazarlara maaş vermek için gazete kurduğunu yazar. Bu ilk okuduğumda pek de okunmayan sağcı yazar zırvası demiştim, kendi kendime. Sonra bunun gerçek olduğunu fark ettim. Bu, dostunu yakın tut, düşmanını daha yakın ilkesi gereğiydi. Sonuçta bir kişi kontrol etmenin en iyi yolu, onu maaşlı işçin yapmaktır. Böylece radikal solu, solun ayak bağı yaptılar.



 (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/10/cok-solculugun-elestirilemez-sefaleti.html)

O yıllarca CHP ve sosyal demokrat partileri, sosyalizm adına az solcu bulma modası vardı. Yeni Yüzyıl gazetesi ile beraber CHP'yi az özgürlükçü, az liberalist bulma modası başladı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/04/nomenklaturanin-dini-ve-lideralizmi.html) Son bir kaç yıldır da CHP'yi az Atatürkçü bulma modası başladı.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, ilk önce Siyah-Beyaz diye bir gazete çıktı kısa ömürlü. O kadar kısa ömürlü ve o kadar az önemsendi ki bu gazete, internette ona dair bir bilgi bulamadım. Ben bu gazete, Yeni Yüzyıl'dan daha önce yayımlandı diye hatırkıyorum, umarım yanılmam. Gazete'nin adı, Cumhuriyet'in  o yıllarda genelde siyah-beyaz fontlara basılmasının ve genelde renkli fotoğraf yayınlamamasına atıftı. Bu gazete, düşük tirajı nedeniyle sık sık kapanıp, yeniden açıldı. Gazetenin kadrosu, aynı gazeteyi Taraf ve Yeni Binyıl adı ile yayımladı. Yeni BinYıl, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları ve FETÖ-AKP açık kavgası sonrası yayımlandığından, maskesi düşmüş halde Fetöcülük yaptı. CHP ve sosyal demokratları darbecilikle suçlayan liberal güruh, darbe çağrısı yapmaya başladı. (https://onbinkitap.blogspot.com/2018/03/liberalleri-lincetmeyin-onlar.html) Zaten Taraf adını da, İBDA-C'nin çıkardığı bir dergiden ödünç almışlardı. Gene de Yeni Yüzyıl yetersiz kalıyordu. 1996'da yanına Radikal gazetesi kuruldu. Yeni Yüzyıl fazla liberalist kalıyordu. Atatürkçülüğe soldan daha iyi saldırmak için Radikal gazetesi kuruldu. Aydın Doğan gibi bir medya tröstünün himayesinde Radikallik yapıyorlardı.




Bu gazetelerin ortak noktası zarar etmeleriydi. Radikal'in sahibi Aydın Doğan, Yeni Yüzyıl'ın (ilk kurulan) sahipleri Dinç Bilgin (ATV-Sabah) diğeri Erol Aksoy (Show tv)'un olduğu ortaklıktı. Bu iki şirket, tirajı dipelerde olan bu gazeteleri neden yayımladı? Binlerce öğrenciyi, stajyer adı altında bedavadan ucuza çalıştıran Aydın Doğan'ın zoru neydi de o kadar kağıdı ziyan etti? O kadar bedava ki, önce asgari ücretin üçte yada beşte birini, sonra öğrenci çoğalınca onu da vermedi. Sigortayı zaten okul yapıyor. İstanbul'da kendi adına devasa bir lise yaptırdı. Lisenin ilk adı, Aydın Doğan İletişim lisesiydi. Öğrencilerin neredeyse tatamını kendi şirketlerinde stajyer yaparak, masrafını fazlası ile çıkardı. Hatta pek çok iletişim-gazetecilik mezunu yıllarca, stajyer adı altında ücretsiz çalıştırdı. Ben üç buçuk yıl stajyerlik yaptırılanı biliyorum. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/11/stajyer-emegi-somurusu.html) Gençler arasında Aydın Doğan şirketlerinin stajyer emeği meşhur oldu. Bazı stajyerleri işten çıkarma sebebi ne idi tahmin edin? Öğle yemeği yemeleri. Stajyerler öğle yemeği yemesin diye bazı stajları  öğleden sonraya koydu. Çalıitırdığı işçiye yemeği bile çok gören zihniyet, neden zararına gazete çıkarır, dergi çıkarır diye düşünmek lazım. Ayrıca son yıllarda mesleki ve teknik eğitimde staj süreleri fazla çoğaldı. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2022/05/staj-okulun-yerini-tutmaz.html)Sonra büyün bu medya imparatorluğunu neden yok pahasına satar? Aslında Aydın Doğan kimdir diye ayrıca bir yazı yazmam lazım. Dinç Bilgin'in yazı işleri müdür Zafer Mutlu, takla atan arabasını kupon gönderen talihlisine vermişti. Kupon savaşlarını anlatırken, Sabah'ın mini müzik setini de anlatacağız. İsterseniz bu olayı google'da bir aratın. Bu iki medya devi, ülkenin demokratikleşmesi uğruna mı, zerre kar etmeyen gazete kurdular ve bir sürü yazarı beslediler sanıyorsunuz?



Diğerbir konu da, grev var diye, Stupnik'e röportaj vermeyi red eden Uğur Dündar, keşke stajyerleri bedavadan ucuza çalıştıran medya holdinglerine de benzer tepkiler verseydiniz.

Radikal gazetesi, demokratik gözükmek ve gerçek niyetini gizlemek için bünyesine Mine G. (Gökçe)  Kırıkkanat (o zamanlar Fransız kocasının soyadı olan Saulnier'i kullanıyordu) ve Uğur Mumcu'nun oğlu Özgür Mumcu'yu da bünyesine kattı. Bu gazetenin ticari konumu o kadar umutsuzdu ki Aydın Doğan'ın o zamanlar bünyesinde olan Dışbank'ı, Cumhuriyet gazetesinin o yıllarda salı ve perşenbe günleri verdiği kitaplara sponsor oldu; benzer bir proje için kendi Radikal gazetesine sponsor olmadı. Gazete ekonomik açıdan faciaydı. Şahsımca gazetede okunmaya layık tek kişi, Türkçe'nin doğru kullanımına hayatını adayan Hakkı Devrim'dir. Gazete, merkez-çevre-çatışma'dan başka bir şey bilmeyen Etyen Mahçupyan gibi birini gazeteci-yazar ve hatta Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı (Abdullah Gül'ün) yaptı. Kendisi kimya mühendisi ve muhtemelen merkez-çevre çatışması kuramı ile ilgili bir sosyoloji tezi yazmış ve tüm sosyolojiyi bu sanıyor.

Sözüm ona Gezi'deki şime görüntülerini gördüm, çok kötüydü diyen İsmet Berkan, tam da bunun için Radikal'in genel yayın yönetmeni olmuştu. Yeni Yüzyıl, ÖSYM haklı, şifre palavra manşeti için kurulmuştu. Bunlar medyada istedikleri gibi at koşturmak için, önemli aydınların öldürülmesini beklemişti ve bu sikastçilerin suç ortaklarıdırlar.

Onlara zararına gazete çıkaran, onları gazeteci eden medya patronları ile, ellerini yıkayıp, servetlerine servet kattılar.

Son olarak, Aydın Doğan, Kurtlar Vadisi Pusu'da, Davur Tataroğlu karakteridir. Kendisi hem medya patronu, hem Tatar asılıllı, hem de kızı medya dünyasında etkilidir. Dizide Tataroğlu öldürülünce, Arka Sokaklar dizisinde de Fetöcülerle mücadele başlamıştı. Aydın Doğan 15 Temmuz darbe girişimini ve darbe girişiminin bastırılacağını biliyordu ve Arka Sokaklar dizisi ile , yıllarca medyasından destek verdiği cemaata meydan okudu. Kurtlar Vadisindeki siyaseti herkes görür, zaten o dizi açık siyasi propaganda, marifet Arka Sokaklarda'ki siyaseti görmektir.