disütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
disütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2020 Pazar

NECİP MAHFUZ-DİLENCİ, DİSÜTOPYA'NIN HASI




Disütopya denilince akla belli başlı bir kaç roman gelir. 1984, Cesur Yeni Dünya falan. Son yirmi yıldır da, özellikle Açlık Oyunları serisinden sonra popüler gençlik romanlarında ve sinema filmlerinde disütopya konusu çok işlenir oldu. Buna bir de kıyamet sonrası filmleri-romanları eklendi.
Bu romanlar genelde hayali bir gelecekte geçmekte, oysa ya biz o disütopyanın içindeysek ve pek çok kişi bunu yaşıyorsa?
1988 Nobel Edebiyat ödüllü Mısırlı yazar Necip Mahfuz'un dilenci romanını beş altı yıl önce okurken aklıma bunlar gelmişti.
Roman 1950'li yıllar Kahire'sinde geçer. Ömer, varlıklı bir bürokrattır. Bir gün iktidar veya iktidar içi güç dengeleri değişince, makamından ve  varlığından olur. Bu iktidar değişimi nasıl olmuştur, isyan mıdır, darbe midir yoksa iktidarın içinde güç değişimleri midir, birileri başkanın gözünden mi düşmüştür, bilemeyiz. Bunların hepsi de mümkündür.
Mesela Osmanlı'nın ünlü sultanlarından Yavuz Sultan Selim, sekiz yıllık kısa saltanatında, o kadar çok sadrazam ve vezir idam ettirmiştir ki; Yavuz'a vezir olasın diye beddualar edilmeye başlamıştır. Mimar Sinan padişahtan dayak yiyerek, Piri Reis seksen küsur yaşlarında idam edilmiştir.
Tek adamcılığı, diktatörlüğü istikrar sananlar, bunun öyle olmadığını çok acı bir şekilde anlarlar.
Roman ile ilgili başka bir not, Zülfü Livaneli'nin Mutluluk romanı, Dilenci romanının siyasetten sıyrılmış taklididir. Mutluluk filminin ise, Livaneli'nin romanıyla da çok alakası yoktur.
Ömer birden makamından olunca, Sarte, Camus gibi varoluşçu yazarların roman kahramanlarının yapacağı gibi her şeyi boş verip, varoluş bunalımına girer.
Evi terk eder, serseriliklerinde genç bir kızla da ilişkiye girer. Bu süreçte partisinden bir büyüğünün karısıyla ilişkisi olduğunu keşfeder. Sonra bunu aslında bilip de, kendisine de itiraf edemediğini keşfeder.
Ardından gençliğini hatırlar, ne ideallerle ortaya çıkmış, ne mücadelelerden geçmiştir. Sonuçta onlarca yıllık iktidarında kendisini ve ailesini zengin etmekten ve mümkün olduğunca çok makamında kalmaktan başka bir özelliği olmayan, eski bir bürokrat-politikacı olmuştur. Ömer tekrar eski ideallerini arar ama onlar da gençliği gibi kayıptır.
Murat Efe on Twitter: "Abdullah Gül, 5yıl (BEŞ) sonra neden #30Ağustos  yazdı; Bayram neden Bayramımız oldu; #15Temmuz öncesi ordu derken, şimdi  neden #Atatürk'ü andı demiyorum! Tüm siyasetçilere, az biraz MERT olun  diyorum
Herkes artık ona acıyarak bakmakta, bir dilenciye sadaka verir gibi ilgi ve şefkat vermektedir.
Bu aslında antidemokratik ülkelerde her zaman yaşanan bir şeydir. Yıllarca milli bayramlarda hasta olan eski cumhurbaşkanı, ilk kez 30 Ağustos'u kutlayan mesaj attı. Bombalar oyumuzu arttırıyor diyen eski başbakan bu gün muhalefet lideri ve hiç sağcı olmadım falan diyor ki bence bunlar tam bir dilenme davranışı.
Örnekler o kadar bol ki.. Onlarca yıl Doğu Almanya'yı demir yumrukla yöneten, her gün, hatta her saat televizyonlarda görünen Honecker; Berlin duvarı beş yüz ila bin yıl daha ayakta kalacaktır demesinden bir sene kadar sonra duvar yıkıldı ve iki Almanya'nın birleşme görüşmelerinde Honecker'e fikrini bile sormadılar.
Hiç bir uçak sonsuza kadar havada, hiç bir gemi sonsuza kadar denizde durmayacağı gibi, hiç bir iktidar da sonsuz değildir.
Sonrasında size duyulan saygılar, hatta gösterilen nezaket bile, bir dilenci sadakasıdır.

5 Haziran 2019 Çarşamba

KEŞFEDİLMESİ GEREKEN BİR DİSTOPYA KLASİĞİ-DEMİR ÖKÇE



Jack London, ülkemizde ve dünyada çok tanınan bir yazardır ama ne yazık ki ülkemizde eksik anlatılmaktadır.
Gençlik onu daha çok Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş romanları ile tanımakta. Oysa London, Amerika'da aynı zamanda fururist (geleceği tahmin) ve politik bir yazardır. Alaska ve Okyanusya'yı en iyi anlatan yazarlardandır.
Ademden Önce, Evrim teorisine bir saygı duruşudur. Kızıl Veba, kıyamet senaryolarının ilki olabilir. Bir evsiz kılığına girip, Londra'daki yoksulların halini anlatmıştı.
Öte yandan anti kapitalist ve sosyalist yönünü de unutmamalı. Gerçi onun sosyalistliği, biraz ırkçılıkta taşır, beyaz ırkı her zaman yüceltmeye çalışır.

İlginç olan ise, Okyanusya öykülerinde yerlileri (bu günkü gençliğin deyimi ile) gömerken,  onları birer zavallı gibi gösterirken; Alaska yerlileri için bunu yapmaz. Bununda sebebi, o yıllarda da beyazların, Alaska yerlilerinin bilgi ve tecrübelerine muhtaç olmalarıdır.
Deniz Kurdu romanında kaptanı Wolf Larsen, Mobydick'in Kaptan Ahab'ının taklidi gibi görünse de, 20. yy'ın diktatörlerinin bir prototipi gibidir. Wolf, Ahab'ın aksine entelektüel ve kültürlüdür. Ahab ise tek bir hayvana, balina Mobydick'e takıntılıdır. Wolf ise, kötülüğüne felsefi olarak bağlıdır ve fok avından kalan günlerini okuyarak ve düşünerek geçirmektedir.


Diğer bir siyasi romanı, Ay Vadisi'dir. Burada işçiler, grev yapmaktan vazgeçer ve bir işçi ailesi şehirden uzak, kendi yaşamlarını kurar. Martin Eden'da ise, yazarlıkla sınıf atlayan bir işçinin bunalımı anlatır.

En önemlisi 1906'da yayımladığı Demir Ökçe'dir. Aldous Huxkey, meşhur Cesur Yeni Dünya romanını, Demir Ökçe'yi okuduktan sonra yazmaya başladığını söylemiştir.      

Romanın önemi sadece bir disütopya olması değildir. Roman, 1920 ve 30'lu yıllarda dünyayı kasıp, kavuran faşizmi önceden öngörmesidir. Romanda bazı sektörlerdeki işçilerin ayrıcalıklı olması, burjuva çocuklarının devlet kademelerinde görev alacaklarını,  devletin burjuvaziyi daha da zenginleştireceğiniz, oligarşinin kobileri de yutacağını falan, hep bu romanla önceden tahmin eder.

Daha da önemlisi kapitalizmin, demokrasi oyununu köşeye sıkıştığında nasıl yırtıp, atacağını da en iyi anlatan kitaptır.

Kitap, faşizmin yavaş yavaş ilerleyişini ve milliyetçilik duygularını nasıl kullandığını, işçi sınıfının haklarını nasıl kıstığını çok güzel anlatıyor. 
İşin ilginci, bu olayları, sanki faşizan ihtilal A.B.D'de olmuş gibi anlatıyor. Romanda sanki faşizm bitmiş de yıllar sonra birileri belgeler üzerinden o yılları tekrar anlatıyormuş gibi bir anlatım var.
Roman,  garip bir şekilde, önemsizmiş gibi gösterilmekte ve çok fazla adı alınmamakta. London' ın ismi, sadece Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş gibi bir kaç fantastik romana hapsedilmek istenmekte.
Oysa günümüz kapitalist terörünü ,askeri darbelerini ve kademe kademe artan devlet baskısı, kırpıla kırpıla kuşa çevirilen emekçi haklarını anlamak için, Demir Ökçe romanını tekrar keşfetmemiz şart.