jack london etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jack london etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2021 Cumartesi

MARTİN EDEN VE SINIF ATLAYAMAMAK



 DEĞİŞİM

Ince uzun bir hayvan,/ çarpıyor çarpıyor çarpıyordu kendini taslara, canımı sıkılıyor canim çekişiyordu yoksa? yok efendim dedi yanımdaki adam, gömlek değiştiriyor yılan bu hallerden anlarız dedi az çok, bizde sınıf değiştirmiştik bir zaman: (Can Yücel)

Bu şiirden de anlaşılacağı gibi sınıf değiştirmek zor iştir. Ortalıkta bir sürü aslınca Can Yücel'e ait olmayan Can Yücel şiiri dolaşırken, bu şiirin pek bilinmemesi de bahtsızlıktır.

Şiirde de anlatıldığı gibi, sınıf atlamak zor iştir. Sadece para kazanmanız yetmez, o sınıfın alışkanlıklarını da öğrenmeniz gerekir. Alt sınıf insanlar, sürekli bir sınıf atlama çabasındadır. Pek çok kere bu çabasında başarısız olur, bazen de pişman olur.

Amerikalı biri ile tanışsam, Jack London'ı neden sevmediklerini soracağım. Konu London'ın sosyalistliği ise halk olarak Dalton Trumbo ve senatör Mc Carty'in kara listesindeki senaristleri çok seviyorlar. Oysa kendi yaptıkları en geniş Amerikan edebiyatı analojilerinde bile London'ın adı geçmez ya da pek az geçer.

Romanda pek çok öğe, London'ın kendi hayatından kesitler içerir. Oda Martin Eden gibi alt sınıftan birisiyken, yazarlıkla şöhret olmuş, on un da ölümünün intihar olduğu düşünülmektedir. Romanda Martin Eden'ın sevgilisi Ruth Morse, aslında London'ın ilk aşkı Mabel Applegarth'dır. London'da, Martin Eden gibi işçi sınıfının bir bireyiyken, yazar olarak ünlenmiş, bunun için çok uğraşmış ve sonunda başarmıştır ama ne pahasına?

Hani bir söz vardır, paran yokken sen insanları tanırsın, paran varsa insanlar seni diye. Hah, aslında paran olunca da insanları tanırsınız. Romanın sonunda da böyle bir bölüm var.

Bence Z kuşağı denen günümüz gençlerinin okuması gereken bir roman. Çünkü bu nesil için, eğitim alarak sınıf atlamak çok zor, hatta imkansız gibi. İş bulmanın zorluğu bir yana, mavi yakalı pek çok işçi, beyaz yakalı pek çok işçiden daha fazla kazanıyor. Beyaz yakalılar, staj, tecrübe kazandırma ve benzeri bahaneler ile daha çok sömürülüyor, Şimdi de buna evden çalışma eklendi.

Kitap, ilginç bir şekilde insanı, sınıf atlamaya çabalamaktan vazgeçirmese de isteksizleştiriyor. Roman kahramanı okula gitmiyor, onun yerine daha iyi bir yazar olmak için okuyarak, tiyatroya giderek kendisini geliştirmeye çabalıyor. Elit sınıfın mesleği olan yazarlar arasına giriyor ama ne pahasına.

5 Haziran 2019 Çarşamba

KEŞFEDİLMESİ GEREKEN BİR DİSTOPYA KLASİĞİ-DEMİR ÖKÇE



Jack London, ülkemizde ve dünyada çok tanınan bir yazardır ama ne yazık ki ülkemizde eksik anlatılmaktadır.
Gençlik onu daha çok Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş romanları ile tanımakta. Oysa London, Amerika'da aynı zamanda fururist (geleceği tahmin) ve politik bir yazardır. Alaska ve Okyanusya'yı en iyi anlatan yazarlardandır.
Ademden Önce, Evrim teorisine bir saygı duruşudur. Kızıl Veba, kıyamet senaryolarının ilki olabilir. Bir evsiz kılığına girip, Londra'daki yoksulların halini anlatmıştı.
Öte yandan anti kapitalist ve sosyalist yönünü de unutmamalı. Gerçi onun sosyalistliği, biraz ırkçılıkta taşır, beyaz ırkı her zaman yüceltmeye çalışır.

İlginç olan ise, Okyanusya öykülerinde yerlileri (bu günkü gençliğin deyimi ile) gömerken,  onları birer zavallı gibi gösterirken; Alaska yerlileri için bunu yapmaz. Bununda sebebi, o yıllarda da beyazların, Alaska yerlilerinin bilgi ve tecrübelerine muhtaç olmalarıdır.
Deniz Kurdu romanında kaptanı Wolf Larsen, Mobydick'in Kaptan Ahab'ının taklidi gibi görünse de, 20. yy'ın diktatörlerinin bir prototipi gibidir. Wolf, Ahab'ın aksine entelektüel ve kültürlüdür. Ahab ise tek bir hayvana, balina Mobydick'e takıntılıdır. Wolf ise, kötülüğüne felsefi olarak bağlıdır ve fok avından kalan günlerini okuyarak ve düşünerek geçirmektedir.


Diğer bir siyasi romanı, Ay Vadisi'dir. Burada işçiler, grev yapmaktan vazgeçer ve bir işçi ailesi şehirden uzak, kendi yaşamlarını kurar. Martin Eden'da ise, yazarlıkla sınıf atlayan bir işçinin bunalımı anlatır.

En önemlisi 1906'da yayımladığı Demir Ökçe'dir. Aldous Huxkey, meşhur Cesur Yeni Dünya romanını, Demir Ökçe'yi okuduktan sonra yazmaya başladığını söylemiştir.      

Romanın önemi sadece bir disütopya olması değildir. Roman, 1920 ve 30'lu yıllarda dünyayı kasıp, kavuran faşizmi önceden öngörmesidir. Romanda bazı sektörlerdeki işçilerin ayrıcalıklı olması, burjuva çocuklarının devlet kademelerinde görev alacaklarını,  devletin burjuvaziyi daha da zenginleştireceğiniz, oligarşinin kobileri de yutacağını falan, hep bu romanla önceden tahmin eder.

Daha da önemlisi kapitalizmin, demokrasi oyununu köşeye sıkıştığında nasıl yırtıp, atacağını da en iyi anlatan kitaptır.

Kitap, faşizmin yavaş yavaş ilerleyişini ve milliyetçilik duygularını nasıl kullandığını, işçi sınıfının haklarını nasıl kıstığını çok güzel anlatıyor. 
İşin ilginci, bu olayları, sanki faşizan ihtilal A.B.D'de olmuş gibi anlatıyor. Romanda sanki faşizm bitmiş de yıllar sonra birileri belgeler üzerinden o yılları tekrar anlatıyormuş gibi bir anlatım var.
Roman,  garip bir şekilde, önemsizmiş gibi gösterilmekte ve çok fazla adı alınmamakta. London' ın ismi, sadece Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş gibi bir kaç fantastik romana hapsedilmek istenmekte.
Oysa günümüz kapitalist terörünü ,askeri darbelerini ve kademe kademe artan devlet baskısı, kırpıla kırpıla kuşa çevirilen emekçi haklarını anlamak için, Demir Ökçe romanını tekrar keşfetmemiz şart.