erzincan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erzincan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2023 Perşembe

Bu Memleket Böyle Ağlar-Zeki Ömer Defne

 


Bu Memleket Böyle Ağlar

Karışam kuşlara, çığrışam, ah oy!
Katılam kurtlara, böğrüşem, ah oy!
Kopam boralarla bağrışam, ah oy!

Yurdu birbirine katam Erzincan!
Hangi ses makbulün vatan Erzincan?

Barutmuş harmanım, savrulur bağrım,
Kurşunlar yemedim, kavrulur bağrım,
Kavgam yok, ateşle çevrilir bağrım.

Arka kalem idin, düştün Erzincan!
Afatlar eline geçtin Erzincan!

Bağında gül değil "Zeycan"dı açan,
Dağında kuş değil, "Asuman"dı uçan,
"Kerem"di, "Garib"di yolların açan.

Yazın efsaneler yazan Erzincan
Güzün gurbet gurbet gezen Erzincan!

Oy, akar uykumu durduramadım!
Oy, kara düşlerim yorduramadım!
Saate sabahı vurduramadım!

Yer tatlı demlerim bastı Erzincan!
Gök çekmez damlarım yastı Erzincan!

Döndü değirmenler taş taş üstünde,
Üğündü taneler baş baş üstünde,
Çevirdi çarkları yaş yaş üstünde.

Yağdı yaylalara "Aman!" Erzincan!
Ağdı Ağrı'lara duman Erzincan!

Toprak değil imiş, ateş imişsin.
Meğer al alavmış gülün, yemişin.
Tadından tadana tutuş, demişin.

Yandık işte çıra çıra Erzincan!
Tüttük işte kara kara Erzincan!

Ucu gönle çıkan yollar nerede?
Yazı yâre çeken dallar nerede?
Avcu meyva kokan eller nerede?

Daldırma gül mü oldu kollar Erzincan?
Gelin mi verecek güller Erzincan?

Fırat mı, ana mı uğunur ahtan?
Karasu mu, yavru mu inler Kemah’tan?
Emrah sazdan olmuş, sazlar Emrah’tan,

Türkünü sayıklar teller Erzincan!
Titrer boşluklarda eller Erzincan!

Defne’m dağlar deli, bağlar bereli.
Umutlar tezgâhta kaldı gerili,
Mekikler candadır, nakış yaralı,

Gözlerde kalmamış merhem Erzincan!
Arzun can değil mi verem Erzincan!

Zeki Ömer Defne

Not: Şiir, 27 Aralık 1939'da meydana gelen Erzincan depremi için yazılmış bir ağıttır. Depremde 30.000'den fazla insan ölmüştür.

sözlük:

Asuman ile Zeycan: Erzincan yöresinde anlatılan bir halk hikayesi
üğün(mek): Ufalanıp dökülmek
uğun(mak): Büyük bir üzüntü veya acıdan kıvranmak, ağlamak

25 Şubat 2022 Cuma

KOÇGİRİLERİN BİLİNMEYEN TRAJEDİSİ 5 KARATAŞ KÖYÜNDE TOPLANTI



 En başta söylemeliyim ki, ben bu toplantının Sivas-İmranlı'nın Karataş köyünde yapıldığını sadece duydum. Tam tarihini bilmiyorum. Bildiğim kadarı ile Türk ordusunun İmranlı'ya yaklaştığı bir tarihte olmuş. Çünkü askerin geldiğini duyunca herkes dağılmış. Toplantıya kaç kişi ve kimler katılmış, o da belli değil. Muhtemelen katılanların çoğu çoktan ölmüş olmalı. (1937-38 yıllarında olmuş) 

Bilinen, ordunun yaklaştığı duyulunca, toplantıya katılanların çil yavrusu gibi kaçıştığı. Toplantı ile ilgili duyduğum başka bir anekdot,  toplantıdan çıkıp giden bir adamın, askerleri görünce bir taşın arkasına saklanması, subay ya da astsubay bir komutanca fark edilip, açığa çıkarılması anlatılır. Şahıs her kimse, ufak-tefek, çelimsiz, elbiseleri lime limeymiş ve kocaman bir bıyığı varmış. Komutan, hadi kendini sakladın, bıyığını nerede saklıyorsun, demiş. Sonra korkudan titreyen adama, s.ti,r git, bir çarpsam, yarısı boşa gider deyip, kovmuş.

Bu olaya kimler şahit olmuş bilmiyorum ama bu toplantıyı anlatanlar, bıyıklı, çelimsizi adamın hikayesini de araya ekler.

Toplantının başarısız olmasında iki sebep var. İlki Topal Osman'ın isyanı bastırma ve yağması sonucu bölgenin insan ve maddi gücünü kaybetmesi. Ellerinde av tüfekleri bile yok, kışı ölmeden atlatabileceklerinin garantisi yok. İkincisi ise, Koçgiri ağaları Balıkesir' de sürgünde ve halkında örgütlenme bilgisi zayıf.

İlginç olanı bu toplantının hiç bir resmi-gayrı resmi kaynakta bu toplantıdan bahsedilmemesi. Doksanlarda, PKK'nın en çok eylem yaptığı dönemde, Kürt isyanlarına ilginin bayağı arttığı dönemde bile, Karataş köyü toplantısı gündeme gelmemiş. Genelkurmay başkanlığı bile belki bu toplantıyı, bu yazı ile öğrenmiş olacak.

Bütün bunlara rağmen başarısız da olsa bir örgütlenme çabası var zira daha Koçgiri isyanı biter bitmez, Sakallı Nurettin Paşa, Koçgirilerin sürgün edilmesini mecliste öneriyor. Dönemim Erzincan milletvekili Şeyh Fevzi Efendi itiraz ediyor, hem de öyle bir ediyor ki, Nurettin Paşa ordudan ayrılıp, Büyük Taarruza kadar orduda görev alamıyor. (Baki Öz)

Kurtuluş Savaşı sırasında çıkan onlarca isyan çıkaranlardan tek sürgün edilen aile, Yozgat'ın adı deyimlere bile girmiş olan Çapanoğlu ailesi, sadece o aile, serveti ile Çankırı'ya göç ediyor. Aile halen Çankırı'da yaşıyor ve beş bin dönüm toprağa sahip. Bunun dışında hiç bir asi sürülmüyor, Koçgiriler ile aynı anda isyan eden Konyalı Delibaş Mehmet dahil. (Bunu yıllar önce itiraf.com'da öğrenmiştim.) Öte yandan Şevket Süreyya Aydemir'in yazdığına göre, Ege'deki Efelerin pek çoğu, Kurtuluş Savaşından sonra  eşkıyalığa devam etmiş. Pek çoğu da hapis cezalarını bitince, köylerine geri dönmüş.    

Demek ki Koçgiri halkı, Dersim'den sonra sıranın kendisine geleceğini anlamış. Fakat Koçgirilerin isyana desteği, askerliğini harekat ordusunda yapan bazı Koçgirilerin, özellikle kadın ve çocuklara ateş etmeyi ret edip, pek çok kişinin kaçmasını sağlamakla sınırlı kalmış.

Gerek Dersimlileri, gerekse Koçgirileri kurtan ilk iki olay 1939 Erzincan depremi ve 2. dünya savaşı. Deprem, çok büyük yıkıma ve nüfus kaybına yol açıyor, savaş da toparlanmayı engelliyor. Devlet mecburen bir kısım Dersimlinin dönmesine izin veriyor. Sıdıka Avar, meşhur Dağ Çiçeklerim adlı anı kitabında, geri dönen insanları vatan özlemini çok güzel anlatıyor. Avar, hem görevine sadık, hem de bölge insanları ile gönül ilişkisi kuruyor. Genelde misyon edinen kişiler ya yerli halka zerre sempati beslemez ya da sempati beslediler mi,  görevlerinden soğurlar.

İleriki yazılarımda, cumhuriyet dönemi Alevi katliamlarının da öyle öfke nöbeti olmadığını ispat edeceğim. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2020/06/dersimli-heidiler.html )

29 Mart 2019 Cuma

DOMUZLARIN BÜYÜK GÖÇÜ



Bazı insanların yeri kolay doldurulmuyor, bazı işleri o insanlar kadar mükemmel yapacak insanlar ortaya kolay çıkmıyor. Bir de bu işlerin yapılması için uygun ortam olmalıdır. Örneğin, iyi piyanist yetişmesi için o çocuğun çevresinde birileri piyano çalmayı sevmelidir, o çocuk piyanoya ulaşmalıdır.
Yazarlıkta öyledir. Bu yeri kolay dolmayan insanlardan birisi de Aziz Nesin’dir. Ülkemizde pek çok mizah yazarı var ancak ben hiç birinden Aziz Nesin’den aldığım tadı alamıyorum. Onun hikayelerini yazabilmek için iyi bir yazar olmak yetmez, Türkiye’de yaşamak gerekir. Gene Aziz Nesin’e ait bir hikayede, Türkiye’ye gelen bir yabancı hararetle Aziz Nesin’i arar, onunla ağzı kulaklarında konuşur, onun yazarlığını över. Sonra Türkiye’de yaşadıkça ustayı övmez olur, sonra da sıradan biri gibi davranır. Usta, sebebini sorar, o da cevap verir:
-Ben bu hikayeleri, sizin olağanüstü hayalgücünüzün eseri sanıyordum, meğer siz şahit olduğunuz olayları yazıyormuşsunuz.

Bence şahit olmak yetmez, düzgünce de yazmak gerekir.

Bu hikaye tamamen gerçek ve ben bakalım usta kadar iyi yazacak mıyım?
Şimdi ben, Milli Parklar Genel Müdürlüğünde memurum. Ankara’da genel merkezde. Ben, elimden geldiğince bu parkları yağmalamaya çalışan, hayvanlarını, bitkilerini yok etmeye çalışanlarla mücadele ederim. Milli parkların geniş arazi varlığı vardır, pek çoğu birinci dereceden koruma, yani sit alanıdır. Turistlik tesis yapmaya, maden çıkarmaya, taş ocağı açmaya pek çok kişi vardır. Bir de avcılar. Av denen zevki zerre anlamam. Bu küçük bir çocuğu dövme, yada kasabın koyun, sığır kesmesi gibi bir şeydir benim için. O hayvan benden akıllı ve zeki değil, benim kadar donanımlı da değil. Adamlar dürbünlü tüfekle, helikopterle hayvan avlıyor. O kadar uğraşana kadar al tüfeğini, sokak köpeği vur. Hoş, av sporu,av turizmi diye çırpınan adamlar, evlerinin önünde bir kedi yada köpek ezilse, kıyameti koparır.
Bir de mevzunun karşı cephesi var. Koyunları parçalayan kurtlar, kümeslere dadanan tilkiler, gelincikler, sansarlar ve benzeri.

En beteri domuzla.

Bence domuzlar, farenin devasa boyutta olanıdır. Genetik bilimi yada hayvan biyolojisi ne derse desin, benim gözümde domuzlar, devasa farelerdir. Fareler gibi çok doğurur, dayanıklı olduğu için aşırı ürer ve fareler gibi ne bulursa yer. Kendi dışkısını yemesi bir yana, başka hayvan dışkılarını, otu, eti, leşi, odunu, metali, ne bulursa onu yer. Ayağının altına gelen faresi, gene ayağıyla tutar ve yer.
Bu oburluğuyla beraberi bu hayvanlarda gurmelikte vardır. Yiyeceğin hasından anlar. Nişastalı besinlere bayılır. Mısır ve patatese çok düşkündür. Aslında ekili alanları tahrip etmeye bayılır. Bostan ürünleriyle de arası iyidir. Fasulye, kavun, karpuz sevdikleri arasındadır. Meyvelerden en fazla elmayı sever. Ağaca sürtüne sürtüne meyveyi düşürür. Sürtünmesi birazda parazit dolu sırtını kaşımasıdır. Bu kaşınma huyu yüzünden çam fidanlarını kırar. Birde özellikle toprak maltına yetişen mantarlar var. Toprağı burunlarıyla eşeleyip, metreler altındaki mantarları yer. En fazla domalan mantar denen mantarı yer. Fransızlar, bu mantarı pek bir sever, domuzlarla aramaya gidermiş. Bir ara Türk sosyetesinde de moda oldu, unutuldu.

Yiğidi öldür, hakkını yeme derler ya, bu domuzların faydası da yok değildir.

Bir kere bir çeşit, çöp öğütme makinesidirler. Köylerde ve ilçelerde, domuzlar sayesinde çöp birikmez, çöp dağları hiç olmaz. Mantar için toprağı eşelemeleri, toprağı sürmeleridir. Yedikleri tohumları, sindirmeden vücutlarından atması, ormanda ağaç ve diğer bitkilerin çoğalmasını sağlar. Hatta geniş ormanlar, domuzların eseridir.
Bu sebepten, bir milli parkta domuz avı yapılacaksa, burada domuz sayısı, normalden fazla olmuş olmalıdır. Geçenlerde Tunceli’den bir yazı geldi. Munzur vadisinde domuzlar, köylülerin tarlalarına dadanıyormuş, sürek avı için izin istediler. Bu milli park için bakanlığımızın öngördüğü domuz populasyonu yüz ellidir. Ben de cevaben bölgede yabani hayvan sayısının öğrenilmesini istedim.

Bekledim, bekledim, yazı gelmedi.

Ben de hatırlatma yazısı yazdım. Gelen yazıda hayvanları saydıklarını söylüyorlardı. Hayvan sayısı tam yüz kırk dokuzmuş. Hay maşallah. Tam sınırda ve artarsa av gerekli. Usulen üç ay sonra gene sordum, domuzların sayısını. Gene saydılar ve yüz yirmi dokuz dediler.
Hayda, bu hayvanlar arasında salgın olmasın. Belki de kaçak avcılar avlamıştır. Sebebini sordum. Hayvanlar, komşu il olan Erzincan ‘a kaçmış. Ben de Erzincan Orman işletmeyi aradım. Hayvanlara ne oldu diye. Bir kere yola çıkmışken, hızlarını alamamışlar, Erzurum’a gitmişler. Erzurum’a yazı yazdım, hayvanlar Kars’a girmiş.
Hey maşallah. Erzurum, en büyük yüz ölçümlü illerimizden birsidir. Erzincan’dan Kars’a üç yüz kilometreden fazla mesafe vardır. Benim hesabıma göre, bu hayvanlar, yaklaşık on beş ila, on dokuz gün arasındaki zaman diliminde bu mesafeyi aşmışlar. Üstelik fazlasıyla dağlıktır bu arazi ve bu olay şiddetli Erzurum kışında olmuştur. Meşhur Sarıkamış faciasına sebep olan Allahu Ekber dağları dahil, bazıları üç bin metreden yüksek onlarca dağı aşmışlar. Vah garipler.
Yok, ben bu işi tamam edeceğim. Tahmin ettiniz, Kars’la da yazıştım gelen cevap müthiş! Bu hayvanlar sınır geçip, komşumuz Ermenistan’a gitmişler.
Ben de domuz olsam, onlar gibi yapardım, böyle kötü bürokrasili bir ülkede yaşayacağıma, yüzlerce kilometre yürüyüp, bir komşu ülkeye iltica ederdim.