vahşi madencilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vahşi madencilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2025 Pazartesi

MERMER GERÇEĞİ

 


Son maden yasası sebebi ve babamın da uzun süre mermer ticareti yapması sebebi ile bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Ülkemizin ormanları ve yeşil alanları sürekli yağmalanıyor. Sürekli orman yangınları var. Meğere yanan pek çok yerde imar izni ve maden izni alınmış, yangından ÖNCE? (Önce mi?) Bir yerde orman yanmışsa,  oradaki tüm inşaat ve maden  ruhsatları iptal edilmeli. Ben mermer konusuna geçeyim.

1)Son 15 yıldır ülkemizi en çok tahrip eden madencilik, mermercilik. Çünkü pek çok yerde mermer aranıyor ve yarım bırakılıyor. Mermer aranırken bozulan arazi de öylece kalıyor. Madencileri bozulan arazileri tekrar düzeltmek, o araziyi orman, otlak, hatta tarla haline geri döndürmeleri gereklidir. Ege ve batı Akdeniz'de böyle harap olmuş bir sürü arazi var. Ben buralara gizlice Avrupa'dan ithal edilen çöplerin döküldüğünden şüpheleniyorum.

2)Mermer doğada çok bulunur ama az çıkarılır. Çünkü mermer, bir kaplama malzemesidir, bir sürü muadili vardır. En değerli mermer, mutfak tezgahı mermeridir, ona da İtalyanlar, seremik mutfak tezgahını icat ettiler. Mezarlık mermeri için de bir sürü alternatif malzeme icat edildi. Doğada her mermer, işlenecek, dilimlenecek kadar sağlam değildir. Toğrağın yüzeyine yakın mermerler kolay kırılırken, derinlerdeki mermer daha sağlamdır. Buna karşın mermerde desen de önemlidir. Lekesiz beyaz mermer (Afyon şeker mermeri), antik Yunan ve Roma'dan beri modayken, antik Mısır'dan beri de pembe mermer (Uşak), Araplar arasında  modadır. Amerikalılar da Elazığ'ın vişne çürüğü mermerine (sosyal medayda kuşbaşı et diye fotoğrafları dolaşıyor) düşkündür. Deseni moda olmayan, beğenilmeyen mermerler ne akdar dayanıklı yada işlenevilir olursa olsun, çöptür.

3)Mermer madenciliği zordur çünkü büyük ve çatlaksız parçalar çıkarmak zorundasınızdır. Bu yüzden kolay kolay dinamitleme yapamazsınız. Mermer tozu, çok para etmez. Bir efsaneye göre eskiden Türkiye'de mermer tozu çöpe atılıyormuş. Mermer ihracatında çalışan biri öğrenince istifa edip, işini kurmuş. Mermer tozu, logar kapakları ve halka açık heykellerde, demire katılıyor, böylece eritilmesi zor oluyor, hurdacılar da almıyor. Pek çok alanda kullanılan mermer tozu yada mermer parçaları, blok mermerin yerini tutmaz, bu da mermer madenciliğini zorlaştırır.

4)Mermerde modayı belirleyemiyoruz. Mermer bir taşıyıcı unsur değil, kaplama malzemesi. Alternatifi çok. En son İtalyanlar, porselene mutfak taşını icat etti. Giyim, mimari, dekorasyon gibi işlerde modayı Fransa-İtalya-İspanya üçgeni yönetiyor. Pek çok mermeri de, moda edemediğimiz için ya ucuza satıyor, ya da çıkartamıyoryz.

Sonuç olarak mermer madenciliği üzerine yapımlası gerekenleri tekrar düşünmeli, yeni politikalar oluşturmalı ve terk edilen arazilerin ıslahını şart koşmalıyız.

14 Temmuz 2025 Pazartesi

BİNALARI YIKMADAN YANGINLARI DURDURAMAYIZ

 


Her sene ne çok ormanımız yanıyor. Yanıyor ve nedense söndürülemiyor. Sonra da binalar, madenlerle doluyor ortalık. Bu yangınların devamının gelmemesinin tek bir yolu var, eski orman-tarım arazilerindeki binaları, madenler vesair yapıları yıkmak, ormana, arazisini geri vermek. Atlıyı Üsküdar'dan geri almak. Bu deyiminin kökeni de ilginç. Anadolu, sık sık, özellikle Celali isyanları döneminde denetimden çıkıyormuş. İstanbul'un egemenliğinin doğu sınırı da Üsküdar oluyormuş. Celali lideri Karayazıcı'nın tek idolojisi, Osmanlı, Üsküdar'dan öteye vergi-asker almasın olmuş.Üsküdar'ı geçen kişinin izini aradıysan, bul! Adalet için suçluyu, Üsükadar'ın  ötesinde de kovalamalıyız. Ormanı, sahili, tarım alanlarını, bozkırları, çayırları yağmalıyor ve ardından imar affı çıkarıyorlar. Bolu'daki boş, hayalet villara bile yıkılamıyor. İklim değişikliğine ve su fakirliğine karşı çözüm, çiftçin tarlasına, bahçesine ne ekeceğine karışmak değil, orman yapmaktır. Orman, madenlerden de,  yazlık site ve otellerden de kıymetlidir.

Bolu'da terk edilmiş şatolar demişken: ülkemiz bir terk edilmiş, kullanılmayan, inşaatı bitmeyen yapılar ülkesi oldu. Topraktan al, ucuza al diye yatırımcıyı kandırıyorlar. İnşaaat bitmiyor, çünkü baştan yetersiz sermayeyle başlıyorlar. Baştan yetersiz sermayeyle başlıyorlar, çünkü kurdukları plan gereği,  bina yarım kalsa da kar ediyorlar. Satış gelirlerini tamamen inşaata yatırmıyorlar, çok az, hatta hiç yatırmıyorlar. Görünüşü kurtarmak için, bir iki işçiyi çalıştırıp duruyorlar. Sorsanız tüm inşaat, seneye bitecektir. Daire-dükkan sahipleri, beklemekten yılıp, aldıkları evleri yarı fiyatına başkalarına satmaya çalışıyorlar. Bazen de inşaat öylesine terk ediliyor. Bitmeyen inşaatın giriş katında dükkanlar açılıyor (bitmeyen cami inşaatlarının da giriş-bodrumunda namaz kılınır, bağış toplamak için.), bazı inşaatlarsa neredeyse yarım yüz yıldır yarım kalmış halde, kaderine terk edilmiş. Bu yerler aynı zamanda suç örgütlerinin, evsizlerin, uyuşturucu müptelalarının da yeri.

İnşaat süreçlerini denetlememiz çok zayıf. Bir inşaatın başlangıç ve bitiş süresi belli olmalı. Oysa Keçiören metrosu inşaatı, yirmi yıldan fazla bir zaamn sürdü, Melih Gökçek yönetimindeki belediye, inşaatı Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik bakanlığına devretti ve gene de ilk iki istasyonu eksik bitti. Özel sektörün inşaatlarını ise denetleyemiyoruz.  Sadece yıllarca bitmeyen inşaatlar sorunumuz yok, terk edilmiş inşaatlar ve binalar sorunumuz da var. Şehirlerdeki bu terk edilmiş, metruk, yarım kalmış alanları yıkıp, yeşil alan yapmalıyız. bunun masrafını da sorumlulardan çıkarmalıyız. Madenleri terk edenler, maden alanlarını tekrar yeşil alan ve tarım arazisi yapmakla sorumlu olmalı. Hem söz verdiği yatırımı yapmayan,  hem de vergi  beyan etmeyen, hem de yangına sebep olan şirketlerin tüm ortaklıklarından bu para tahsil edilmeli.

Doğa, yeşil alani tarım alanları, herkesindir. Hem tüm milletin, hem de tüm insanlığındır. İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımı olmaz, olanlar oldu olmaz.

1 Mart 2024 Cuma

SİYANÜRde AMAÇ, ZEHİRLEYİP, AÇ BIRAKMAK MI?



 Madencilik zor iştir. Zonguldaklı bir arkadaş, maden insana göre değil, demişti. Bu yüzden madenlerde binlerce yıl, insan sayımayan köleler sayıldı. Gemilerde kürek çekmek (kürek mahkumluğu) ve madencilik, uzun süre kölelerin işi oldu. Özellikle tünel-kuyu madenciliği çok zorluydu. O derin tüneller ne canlar almıştı. Sadece kazalar değil, ciğere dolan tozlar da ömrü kısaltmıştır. Müreffeh Avrupa ülkelerinin pek çoğunda (Almanya, Fransa, Belçika vesaire) kömür madenleri kapandı. Rusların yapay elması daha ucuz elde etmesiyle, özellikle Afrika'da pek çok elmas madeni kapandı. Böylece Afrika'daki pek çok iç savaş sona erdi. Afrika, uyuşturucu üretse de, onun asıl tüketicisi Avrupa ve A.BD'ye uzak olduğu için, Sahra çölünün güneyindek iç savaşları fildişi ve elmas karşılamış; fillerin soyu kurumaya yaklaşmışken, yapay fildişi imdada yetişmiş, yapay elmas da pek çok iç savaşı bitirmiştir. Çünkü o kadar askeri-gerillayı besleyecek para bulmak zorlaşmıştır. Altın, platin yada diğer madenler, zorlu bir işleme, cevherden ayırma süreci uzun ve zorlu. Diğer yandan Afrika, hele de Sahra güneyi hali hazırda zorlu. Bir zamanlar adı Zaire olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti, dünyanın en büyük kobalt madeni üreticisi ve bu ülkede dünyanın görmediği, her sene yüz binlerce, hatta bazı yıllar iki milyon kişinin öldüğü bir iç savaş yaşamakta. Bu ülke, yanılmıyorsam Şili ile beraber, dünyanın en büyük bakır üreticisi de aynı zamanda. Afrika kıtası ile ilgili olarak internet ve sosyal medya ortamlarında, dünya madenlerinin üçte birnin çıkarıldığına dair bilgiler görüyorum.

Bu yalansa bile abartı değildir. Bunun en başlıca sebebi, Afrika'nın bu madenlere sahip olması, diğer bir sebebi de Afrika toprağının geç sömürgeleştirilmiş olmasıdır. Afrika, sivri sineklerin, beyin humması da yapan sıtma hastalığından dolayı, 19. yüzyılda kininin ve aşıların icadına kadar çok fazla işgal edilememiş olmasıdır. Avrupalı beyaz adamın, Afrika kıtası kaynaklı hastalılara karşı narinliği, kıtayı beyaz adam mezarlığına çevirmiştir. Aşı ve ilaç teknolojisinin gelişmesi ile 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupalılar, genelde sadece köle kaynağı olarak görmüştür. 1885 Berlin Kongresi ile de paylaşmışlardır. Yani Afrika'da maden arama ve çıkarmaya geç başlanmıştır.

Üçüncü neden Almanya gibi ülkelerin, madenlerini kapatma nedeniyle aynı ve daha fazlasıdır. Madenler sadece çalışanına değil, çevresine de sağlık tehditi yayar. Siyanür, toz, yer yer o madenler, beraber toprak altından çıkan yan ürünler (kurşun ve civa gibi ağır metaller vesaire) başa yeternce derttir. Bu yüzden medeni memleketlerde maden işletmek zordur ve madenleri geri kalmış ülkelerde açmak daha iyidir. 1984'de, Hindistan'ın Bhopal felaketinden sonra Anerikalı şirket, davaların da Hindistan'da açılmasını sağlayarak, binlerce insanın öldüğü felakette ödemesi gereken tazminatları bedavaya getirdi. 18 binden fazla insan öldü, 150 binden fazla insan zehirlendi, 40 tom zehir havaya savruldu ama şirket hemen hemen hiç ceza ödemedi (Rakamlar vikipedia'dan. Olay 3 aralık 1984'de oldu.) Böyle bir kazanın Ameika'da olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Yabancı kanallardan altın madenciliği belgeselleri izliyorum. Çok izleniyor ki, yıllardır devam ediyor. Parker diye aileden madenci bir genç var. 19 yaşında başladı ve kaç zamandır izliyorsam bayağı büyüdü. A.B.D ve Kanada'da yer yer özel mülk arazileri alıp, altın çıkarıyor. Bir de Berin Denizinde Altın diye bir program izliyorum. Ne kadar uzun zamandır izliyorsam, bazı kişilerin, kameralar önünde zenginleşmesini izliyorum. Bir çift var, ayrılalı çok oldu. Uyduruk bir salın üzerinde, denizin dibinden çıkardıkları kum ve kayayı eleyerek, altın arıyorlardı. Resmen kameraların önünde zenginleştiler. Erkeğin, kepçesi, gayet iyi ekipmanları, helikopteri falan oldu. Kız da, bir kaç kız alarak, kendi altın arayışını sürdürüyor. Maden dışında gayet şık giyiniyor. (Gözümüz yok, Allah daha çok versin.)

İşin ilginci hiç biri siyanür kullanmıyor. Oysa siyanür kullansalar, iki,üç yada on, yirmi kat fazla altın çıkaracaklar. O kadar maden belgesseli izledim, siyanürlü linç ile çalışan bir tek, Şili'de, yüz yılda bir yağmur yağan çölün ortasındaki bakır madeniydi. Hatta bakırı üç kere siyanürlü havuz ile işlenecek saflığa getiriyorlardı. Orada da, siyanür havuzu, kat kat güvenlikli bir alandaydı. Cevher, kilometrelerce taşınarak, siyanür havuzuna boşaltılıyordu.

Ben, çok fazla komplo teorisine inanmanın paranoya olduğuna inanalarım. Büyük kötülüklerinse tesadüfen olmadığını hayat içinde öğrendim.  Örneğin dedikodular, yanlış anlaşılmalardan falan doğmuyordu. Yeri ve zamanı bekleniyor ve ona göre özel olarak üretiliyordu. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/05/dedikodu-komplo-toplumu.html) (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/02/dedikodu-cihadi.html)

Büyük katliamlar ve progromlar da ani ve kitlesel öfke krizlerinin sonucu değildirler. Uzun süreli ve teknik hazırlık isterler. (https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/ahmet-kaya-olayi-orneginde-progrom-ve.html) Sovyetler Birliği döneminde, Özbekistan ve Türkmenistan başta olmak üzere Orta Asya ülkeleri, yanlış tarım (sulama, gübreleme vesaire) ve kirlilikten dolayı zarar gördü. Aral görü yarıdan fazla kuruyup, iki parçaya bölündü. Bu ülkelerin tarımı, tek başına kendi halklarına yetmez hale geldi. Sizce bunda kastı yok muydu?

Peki tam fay hattının üzerine, Frat gibi devasa bir nehrin yanı başında, böyle dayanıksız bir siyanür havuzu yapmanın tek sebebi para hırsı mı, yoksa içinden geçtiği üç ülkenin (Türkiye, Suriye, Irak ve hatta Şattül Arab seneiiyle az da olsa İran) tarımını felç etmek mi?

İtalyan mafya örgütü Ndrangetha (Burada N harfi, d harfini daha ince okutmaya yarıyor, okumasanız da olur) 'nın, maden havzalarına tehlikeli (kimyasal-nüklüer) atıkları gömdüğünü öğrendiğimde de, şu yazıyı yazmıştım. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2019/08/maden-mi-copluk-mu.html)