23 Haziran 2017 Cuma

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ VE ESERLERİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

                Türk sağının kült ismi ve çok satan yazarıdır Nihal Atsız. Onunla ilişkin ciddi bir eleştiri yazısı göremeyince, kendim yazmaya karar verdim.
                En başta ırkçılığın ahlaki bir olgu olmadığı gerçeğini hareketle başlayalım. İnsanları, kendi seçemediği ve değiştiremediği ırk ile ayırmak, hangi ahlaka uyar ya da Atsız’ın bir ahlakı var mıdır? Üstelik kendisi de saf ırk olduğunu bir türlü ispatlayamazken? Kendisi de sürekli Yahudi, Rum, Ermeni kökenli olmakla suçlanmış, savunma olarak da Türk ırkından değilsem, ırkçılık yapmam, ama bu ırkçılığı yanlışlamaz demiştir.
                Onun ırkçılığını savunurken, sadece fikir adamı olduğu, insanlara zarar vermediği söylenir. Bunu söyleyenler 1934 Trakya saldırılarından ya haberi yoktur ya da ırkçılığı sevimli gösterme çabasındadır. Yaşadığı sürece her türlü iç kargaşalığın baş kışkırtıcısıdır. Elli binden fazla (tam sayı asla bilinemeyecek)insanı evinden, yurdundan etmiştir. Ülkeyi terk eden bu insanlar, Avrupa’da Hitler zulmünü yaşamış, bir kısmını da büyükelçi Selahattin Ülkümen’in gayretleri ile kurtarılmıştır. Etkisi ölümünden sonra devam ettiği gibi, sadece ırksal değil, dinsel, mezhepsel kışkırtmalar da yapmıştır. Niğdeli Kadı Ahmet diye bir orta çağ yazarının Taptuk Emre ile ilgili yazdıklarını gerçek gibi sunup, Alevi-Sünni kavgasını kışkırtmıştır.
                Mezhepçiliğinin sebebi dindarlığı değildir, azınlıklardan hoşlanmaz. Kendisi İslam’ı da pek sevmez, bariz Şamanist’tir.  Mesela Bozkurtların Ölümü romanındaki Vang Yu karakteri aslında Müslümandır. Orada alay edilen şey, azla yetinme fikridir. Romanı yazdığı sıralarda fazlası ile NAZİ ideolojisinin etkisindedir.  Romandaki Türkler, azıcık aç kalsa güçten düşerler. At uşağı karakteri de, güreş şampiyonu iken bu Çinli sufiye aldanır ve güçten düşer. Domuz gibi tıkınınca kuvvete gelir.  Atsız’ın çok sonraki Deli Kurt romanında Türkler, açlığa dayanır hale gelmiştir.
              
  Atsız’ın Müslüman olmadığına ilişkin en belirdin delil, Ruh Adam romanıdır. Romanın sonunda Selim Pusat’ı yargılayan Tanrı’nın, İslam’ın her şeye kadir Allah’ı ile alakası yoktur. Çünkü bu tanrı, kulu Cengiz Pusat’a laf yetiştiremez, ben yaparım,  bunun haklılığı yoktur ya da bu manada bir şeyler der. Ayrıca tüm insanlık tanrı önünde secde ederken, Türk büyükleri sadece diz kırar. Sahne, hayali bir yargılanma sahnesidir. Kitabın sonuna değilse bile, sonlarına doğrudur. Romanı daha iyi anlamak için, Selim Pusat’ın, Atsız’ın kullandığı takma adlardan biri olduğunu hatırlayalım. Romanın başkahramanı bizzat Atsız’ın kendisidir. Böylece Atsız’ın, Türkçe ve Türk Edebiyatı olan ilk eşini (kimilerine göre soyadı kanunundan evvel evlendiği, sonra da boşandığı Mehpare hanımdan sonraki ikinci eşi) boşadıktan sonra, bizzat eşinin öğrencisi bir kızla evlendiğini öğreniyoruz. Roman, bir Uygur masalı ile başlar. Masal, romanın bölümlerine serpiştirilmiş bir haldedir. Romanda, Pusat’ın bolca gördüğü halüsinasyonlardan ve bu halüsinasyonların gerçekmiş gibi anlatılmasından dolayı, ben Atsız’ın aynı zamanda şizofren olduğu fikrini edindim. Evlendiği kız da sürekli hayaller görüyor. Kızın ailesi de, eski Türk yazıtları saklayan fantastik bir aile. Romanda Atsız’ın gerçek hayatı (1944 Irkçılık Turancılık yargılamalarından sonraki hayatı), sanrılar ve kurgu iç içe geçmiştir. Mesela Leyla Mutlak diye bir karakter vardır, öldürülen bir şehzadenin soyundan gelmektedir. Mutlak başa geçecek sloganı nesilden nesle geçmiş, soyadı kanunu ile de Mutlak soyadını almıştır. Romanın sonlarına doğru Selim Pusat’ın başka biri ile konuşmasında, kadının soyadının Mutlak değil, Mutlu olduğunu öğrenir. Benzeri, sanrılarında yek sandığı,  Osman Fişer adlı, Almanya kökenli bir Yahudi içinde olur. Roman boyunca gerçeklik sık sık değişir. Roman, Atsız denince akla ilk gelen eser değildir. Bu romanı önemli yapan, roman kahramanının bizzat kendisi olması, özel hayatını okuruna açması ve romanın yazarın ölümüne yakın bir tarih olan 1972’de yazılmasıdır.
                Atsız’ın dört romanında (Ruh Adam, Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor ve Deli Kurt) olan ve erkeğin yanlış kahramana âşık olmaktan dolayı suçlu olması, kendisini suçlu hissetmesinin kökeni de, eşinin öğrencisi ile evlenmiş olması olabilir. Ruh adamda gülün bulduğum bir diyaloğu buraya yazarsam, bu gülünçlüğü daha iyi anlarsınız. Selim Pusat, Leyla Mutlak’la dertleşmektedir.  Leyla Hanım, Selim Bey’e bir öneri, daha doğrusu bir izin verir. Leyla hanımın sözleri aynen şöyledir:
-          İzin veriyorum, bana âşık olabilirsiniz.
          Bu sözleri ilk okuduğumda kahkaha attığımı hatırlıyorum. Buraya gene Ruh Adam romanı ilgili bir parantez açayım. Romanda Selim Pusat’ın bazı arkadaşları üç, beş yerde savaşı över. Savaş olmasa insanlar millet olamaz, serseri, küçük topluluklar olurmuş. Atsız, hayatının sonuna kadar barış düşmanı ve savaş yanlısı olmuştur. Bu sözlerini de muhtemelen Alman Kayzeri Wilheim’in benzer sözlerinden almıştır. Zaten kendisi her şeyiyle Alman ve NAZİ hayranıdır. Kâkülleri ve Hitler’in meşhur pozunu taklit ettiği fotoğrafından ve pek çok görüşünden de bellidir.
                Bozkurtların Dirilişi romanında ilk otuz sayfa boyunca sık sık Türklerin kumral ve ela gözlü olduğunu söyler. Sonra bunan hiç bahsetmez. Absürt olansa bu kumral ve ela gözlü Göktürklerden bazılarının Çinlilerin arasına sızıp, casusluk yapmasıdır. Leman dergisinde Bahadır Baruter’indi yanılmıyorsam, bir karikatür vardı. Siyahinin biri Japon istihbaratına sızıyordu. Göktürkler ya da Orta Asya Türkleri sarışın ya da kumral ise, Anadolu’yu ve Orta Asya- Sibirya’yı kapsayan kara kaşlı, kara gözlü insanlar topluluğu neyin nesidir peki? Kendisinin de ne Orta Asyalıara, ne de kumral, ela gözlü insanlara benzememesi de olayın ayrı bir boyutu. Bozurtların Dirilişi’ni okurken pek çok kişi, uçsuz bucaksız Sibirya steplerinde birbiri ile karşılaşır. İçinizden bunlar birbirleri ile bir de çarpışıyorlarmış dersiniz ve gerçekten de çarpışırlar. 
                Dört ana romanında (Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanları pek çok kez aynı cilt içinde yayımlansa bile, ikisi arasında belirgin farklar vardır) ortak iki özellikten biri, erkeğin yanlış kadına aşkı ve pişmanlığıdır.  Ruh Adam’da belirttiğimiz, eşinin öğrencisi ile aşkı,  Deli Kurt’ta Murat Beyin Gökçen Kız’a aşkı,  Bozkurtların ölümünde Kür Şad’ın oğlunun sevilisi ile intiharı ve Bozkurtların Ölümünde de Çinli sevgilisinin kocasından son anda kurtularak, saray baskınına katılan Onbaşı Yağmur. (Yağmur, o günlerde doğan büyük oğlunun adıdır) Atsız’da baş roldeki erkek hep yanlış kadına aşından dolayı suçludur ve pişmandır.
                Bozkurtların Ölümü harici diğer üç romanında olan ilginç bir gizli soy olgusu vardır. Bozkurtlar Diriliyor da Kür Şad’ın gizli oğlu,  Deli Kurt’ta Yıldırım Beyazıt’ın Fetret savaşlarında kaybederek ölen İsa Çelebinin gizli oğlu ve Ruh Adam’da Leyla Mutlak örneğinde olduğu gibi.
              
  Atsız’ın din, daha doğrusu İslam düşüncelerini anlamak için Deli Kurt romanın incelemek gereklidir. Bu romanı da, ilk romanı ve başyapıtı olan Bozkurtların Ölümü başta olmak üzere, diğer eserleri ile karşılaştıracağız. Romanda ilk dikkatimi çeken, kimsenin namaz kılıp, oruç tutmamasıdır.  Sadece Murat Bey, o da çocukken, ölülerin ardından bildiği duaları etmesidir. Bozkurtların Ölümünde Çinli keşiş Wang Yu ile aşağılanan din kavramı, bu romanda şişko, tembel bir Rum dönmesi olan İlyas (İlya ya da babası belirsiz olduğunda Piç diye seslenilen İlyas) karakteri ile aşağılanmıştır. Bozkurtların Ölümünde Wang Yu Budisttir, azla yetinen, yarı aç yaşayan ve yaptığı iş daha çok dilencilik olan biridir. Orada asıl işi at uşaklığı olan, güreşçi bir eri kandırır. Azıcık aç kalıp, et yemeyince çabucak güçten düşer. Bozkurtların Ölümünde Türklerin genel özelliğidir azıcık aç kalsalar güçten düşerler. Yemek bulunca, doymazcasına hayvan gibi yerler. Az gülerler, güldüler mi zemberekten boşalmışçasına abartılı kahkahalar atarlar.  Tarım ya da zanaatkârlıkları yoktur, yağmacılık ve biraz da hayvancılıkla geçinirler. Ticaret ve zanaat ile geçinenlerle alay ederler. Onlar için gerçek iş, Çinlileri yağmalamaktır. Barış antlaşması yaptıklarında aç kalırlar. İki öğün yemeseler, açlıktan takatleri kesilir. Deli Kurt’ta ise açlığa gayet dayanıklı ve uzun süre aç kaldıktan sonra efendi gibi yemeğini yiyen Türkler görürüz. Tarımın, sanayini ve ticaretin küçümsenmesi, açıkça değilse bile bu romanda da vardır. Murat beye, bir şehzade olan babasının serveti verilir, ama yarısı. Çünkü tamamı verildiğinde bundan şüphelenebilir. Diğer yarısı başka bir bahane ile verilecektir ama bu bahane romanın sonunda bile gelmez. Murat, babasının parasının öbür yarısından mahrum kalacaktır, lakin o para bile çoktur. Murat, daha önce niye verilmediğini sorduğunda:
                -Ne yani, sanki tüccar mı olacaktın, cevabını alır. İşin ilginci romanda savaş, gaza, alperenlikle ilgili bir cümle yoktur.  Varna  savaşında Türklerin kuzeyde, Haçlı birliğinin güneyde olduğu ayrıntıs vardır ama savaştan önce namaz-dua ya da savaşta Allah’ın adını anarak savaşma ayrıntısı yoktur. Allah’ın adı savaşlarda hiç anılmaz. Sadece Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin isyanın bir parçası olan Börklüce isyanı bastırılırken kitler,
                -La ilahe illallah, Bedrettin Resulullah diye bağırır. Osmanlı kayıtlarında böyle bir şey yoktur ama Atsız için tarihsel gerçekliğin, romanda bir önemi yoktur. Mesela romanda savaş bölümlerinde yeniçerilere yer vermez. Oysa bu gün Osmanlı denince herkesin aklına ilk gelen yeniçerilerdir. Yeniçeriler o zaman da ordu içinde ciddi bir güçtü. Romanda sipahilerin hepsi saf ırk Türk’tür.  Oysa o yıllarda pek çok tımarlı sipahi devşirmedir, hatta bazılar din değiştirmeden Osmanlı ordusunda savaşmaktadır.
                Savaşmak demişken, Murat bey romanda iki defa esir düşer. İşin ilginci esirden çok misafir muamelesi görür. Birinde Macarlara, diğerinde de Varsaklara esir olur, her ikisinde de zaten serbesttir ve kaçar. Macarlara esir düşmeden evvel de Osmanlı ordusunda bolca Macar övgüsü vardır. Gâvurda bir yiğit varsa o da Macar’dır diye. Bu sözlerin de sebebi, o yıllarda Turancıların, Macarları, Türklerle aynı soydan sanmasıdır. Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun, Gönül hanım adlı romanında bu net olarak anlatılır. Orada esir bir Osmanlı subayı, esir bir Macar subayı ile Rusya’da bir esir kampından kaçar ve Orhun yazıtlarını görüp, kopyasını çıkararak, Türkiye’ye geri dönerler. Onlara da Gönül Hanım diye bir Tatar kızı nezaret eder.  Oysa Rusya’da esir olan Türklerin yaşamı hiç de öyle değildir. Parası olsa bile esirler, kampın dışında yaşayamazdı ve ek çoğu uzun mesafeleri yürürken ölmüştü. Bir keresinde de Rus köylüleri, terk edilmiş bir vagonu, içinden yiyecek çıkar umudu ile açarlar. İçinde soğuktan ölmüş Türk esirleri görürler. Oysa Murat Bey, hem Varsaklarca, hem de Macarlarca misafir gibi ağırlanır. Esaretten dönünce de, neden diye sorgulanmaz. Romanda Varsaklar, kımız içerler. Ben o devirde Anadolu’da herhangi bir topluluğun kımız içtiğini sanmam. Kımız, daha ziyade Kırgızlara ve kısmen de Kazaklara ait bir içecektir. Deli Kurt romanı, devrin gerçekliğini anlatmaktan uzaktır.
                En esas romanı olan Bozkurtların Ölümü, ilk eseri ve en eli yüzü düzgün eseridir. Gerçek bir olaydan, daha doğrusu Çin belgelerinde geçen bir olaydan yola çıkılarak yazılmıştır.  Olaydan, Göktürk kitabeleri ya da başka bir Türk kaynağından bahsedilmez. Çinlilerin Si Çu Şuan diye bahsettiği bir Türk beyi, gerçekten de kendi kağanını başa geçirmek için kırk kadar adamı ile Çin sarayını basmaya kalkmıştır. Romandan farklı olarak, Si Çu Şuan, Göktürk devleti yıkılmadan evvel, efendisi ile Çinlilere teslim olmuş, Çin hassa ordusuna katılmıştır. Romanda savaşta esir olur ve esir Türkler boş oturmaktansa in ordusuna asker olsun der. Aslında olay, beklediğini bulamamış bir işbirlikçinin yeni efendilerine ihanet etmesidir. Benzer bir olay, Kür Şat’tan altı yüzyıl önce, M.S.6 yılında Almanya’da yaşanmıştır. Arminius adlı, Roma vatandaşlığını kazanmış bir Cermen, yirmi binden fazla Roma askeri barındıran üç alayı tuzağa düşürüp, yok etmiştir.  Romanlılar bu yenilginin intikamını almakla beraber, bu olaydan sonra Ren nehrinin batısında tutunamamışlardır. 25 binden fazla askerini ki o zamanlar Roma düzenli ve sabit ordusunun yüzde onudur, kaybeden Roma, başka bir Cermen’i Romalı yapamayacağını, buna cesaret edemeyeceği ortaya çıkmıştır. Atsız, muhtemelen bu olayla, Kür Şad olayını bağdaştırıp, onu gelmiş, geçmiş en büyük Türk ilan etmiştir.
                Romanı inceleyelim önce,  sonra Atsız, Alman hayranlığını sonrasında ayrıntılı anlatalım. Roman’da Kür Şad, güçlü kuvvetli, yakışıklı, ak budundan olmakla beraber, han soyundan olamayan bir Göktürk’tür. ( Ek bilgi, İslam önce Türk toplumları, ak budun, kara budun diye iki ana sınıfa ayrılır, her iki sınıf, kendi içinde evlenebilirdir. Ak budundan olanlar devlet üzerinde hâkimiyet iddia edebilirdi)  İkiye bölünmüş Göktürk imparatorluğunun doğu kısmı çökünce, Çin’e esir olur. Yani daha önce söylediğim gibi Çin kaynaklarında yazılanların tersi bir şekilde olayı anlatmıştır. Kür Şad, en başından Çin düşmanıdır. O sıralarda Göktürk ordusuna hizmet eden Çinli generallerden de hoşnut değildir, ülkeye gelip, giden Çinli tüccarlardan da. Bu ilk romanda, yani Bozkurtların Ölümündeki Türk toplumu da bir tuhaftır. Daha önce söylediğim gibi, kıtlıktan çıkmışçasına, tıka basa yerler, azıcık aç kalsalar, takatten düşerler.  El emeğini ve ticareti hor görür, yağma ile övünür. Çinli kadınlar, Türk erkeklerini yoldan çıkarır. Çinli erkekler ise, Türk kızlarının çadırına girer, sabaha kadar yalvarır ve hayır cevabı alır.  En başından Çin düşmanı olan Kür Şad ise, esir olur olmaz, adamları ile Çin imparatorunun hassa ordusuna yazılır. En baştan Çin düşmanı birisinin, böyle bir hizmete kabul edilmesi de, Çinlilerin mantıksızlığı olmalı. Her halde o yüzden kaynaklarında, beyi ile beraber, daha doğu Göktürk devleti yıkılmadan ülkeye iltica ettiğini yazmışlar. Çin’e ise uyum sağlayamıyorlar, bu yüzden uzun süre isyan etmiyorlar. Sonra da korumakla yükümlü oldukları Çin imparatoruna tekrar ihanet etmeye karar veriyorlar. Çin imparatorunu şehir gezisinde öldürecektir ama o geceki aşırı yağış, imparatoru sarayında kalamaya mecbur bırakır. O da kırk kadar yandaşı ile saraya saldırır.  Sonra da savaşa savaşa geri çekilir, bir nehrin kenarına kadar gelir ve o gece imparatorun dışarı çıkmamasına sebep olan yağmurun getirdiği selde arkadaşları ile ölür.
                Atsız, Kür Şad’ı en büyük Türk ilan eder. Ona göre bu hareketi ile, Çin Seddinin dibine yerleştirilmiş olan Türkler, korku ile kuzeye sürülmüştür. Türkler asimile olmaktan ve dolayısı ile yok olmaktan bu sayede kurtulmuştur. Böylesi büyük bir Türk sürgününden bahseden Çin kaynağı yoktur. Meşhur bilge Tonyukuk bile Çin’de doğmuş ve eğitim almıştır. Daha önce de söylediğim gibi Kür Şad’dan bahseden Türk kaynağı olmamasıdır. Diğer bir husus da, Göktürk fetretiyle Çin’e gelen Türklerin bir kısmı, Çin’de halen yaşamaktadır. Sarı Uygur ya da Salar (Salur?) denen bu topluluk, Sincan Uygur Özerk bölgesine yakın, Çin’in batısında özerk ilçelerinde yaşar ve Müslümandırlar.  Çinlilerin, Türklerin çoğunluğunu, özellikle savaşçılarını kuzeye sürdüğü doğru olabilir fakat kuzeyde, Kırgızlar (Sonradan Issık göle göç etmiş, orada bugünkü Kırgızistan’da yerleşmiştirler. Orada kalanlara bu gün Hakaslar deniliyor) ve Uygurlar ve pek çok boy, hiçbir zaman Çin seddi civarına yerleşmemişti.  Kür Şad’ı tüm zamanların en büyük Türk’ü ilan etmek de mantıksızlıktır.
                Bunu yapma sebebi, Atatürk’ü pek sevmemesidir.  Atsızcılar, onun Alparslan Türkeş’le beraber gittiği bir mevlitteki fotoğrafını dindarlığına delil gösterdiği gibi,  Atatürkçülüğüne dair de bazı yazı parçalarını gösterirler.  Atsız-Atatürk ilişkisini anlamak için, Dalkavuklar Gecesi adlı kısa romanı okunmalıdır. Romandaki isimleri özellikle tersten okumak ya da hecelerin yerlerini değiştirmek, romanı daha iyi anlamanızı sağlar. Roman, sembolizm gereği Hititler devrinde geçer. O yılların güneş dil teorisi ve Hititlerin Türk olduğu teorine karşı bir tepkidir bu yaptığı. Romandaki ulu kral subbiluliyuma, Atatürk’tür. (Umay, il, yüce önder). Yaver Sabba , yani Cevat Abbas Güler. Kadının biri Bodrum’da, Hatti devletini ilk kuran Panpa (Muhtemelen Selçuku devletinin kurucusu Tuğrul beydir) döneminden kalma zehirlerle ölmek ister ama onlar zehir değil, şaraptır ve sarhoş olur. Hititler o vakte kadar şarabın ya da alkollü içkinin tadını bilmemektedir. En sonunda krala varıncaya kadar herkes bu sarhoşluğun tadını alır.  Ardından da devlete, özellikle orduya, Hatti ırkından olmayan (Hititler, Hattiler üzerinde egemen olan toplumdur ama bu kurmaca hikâyede bunun bir önemi yoktur) Sonra doğuda Kanaklar isyan eder. Kanaklar, tahminen Kürtlere, Hititlerce verilen addır.  Urartuların, Kürtlerin atası olmadığını, Urartu yazısını okuyabildiğimiz bilebiliyoruz. Yazarın bahsettiği Kanak isyanı, tahminen Şeyh Sait isyanıdır. Hitit ordusu, ırksal bozulmasından dolayı başta bocalar, çok kayıp verir, sonra isyanı bastırır. Atsızcılar, yanlarına Atatürkçüleri çekebilmek için bu romanın İsmet İnönü’yü eleştirdiği yalanını yayarlar. Oysa Atsız’ın İsmet İnönü’yü sert bir şekilde eleştirdiği bir kitabı vardır, o da Z vitamidir.
                Atsız’da ki Alman hayranlığı ve etkisi aşırı bellidir. En başta fotolarındaki meşhur Hitler kâkülü ve sık sık Hitler gibi poz vermiş fotoları, buna örnektir. Bozkurtların Ölümünde ilk otuz sayfa boyunca Göktürkleri kumral, ela gözlü yapması (bununda romanın ilerleyen sayfalarda mantık hatasına sebep olması), Türk tarihindeki sarışın karakterleri öne çıkarması da Alman hayranlığındandır. Tarihi yorumlamasında da açıkça Alman örneğini verir. Örneğin ona göre Büyük Hun İmparatorluğundan itibaren Orta Asya-Sibirya devletleri, tek devlettir. Büyük Selçukludan itibaren orta doğu ve Anadolu’da kurulan Türk devletleri de tek bir devlettir. Buna da Alman örneği verir. Almanların, 1870’e kadar gerçek bir birlik kuramamalarını, savaşırken Fransa ve Polonya başta olmak üzere dış destek almalarına rağmen bunun değişmemesini örnek gösterir. Osmanlının kurulurken, diğer beyliklerle savaşına da, Prusya imparatorluğunun, yedi yıl savaşlarında İngiliz desteği alması gibi örnekler verir. Sıkıştıkça Ficte başta olmak üzere Alman filozoflardan örnekler verir.  Hatta şöyle bir söz öbeği vardır:
                Büyük Alman filozofu Ficte der ki, bir millet hedefine ulaşamıyorsa, hayatına bir kasıt vardır.  Bu cümle sadece Atsız’da değil, özellikle 12 Eylül öncesi Ülkücü yayımların hepsinde görülür. (Çoğunlukla paragrafa, hatta kitaba başlangıç cümlesi olarak) Hayalindeki ülke tasarımında, parti örgütlenmesinde hep NAZİ etkisi vardır. Ülkü ocakları bile NAZİ saldırı birlikleri S. A’ların taklididir. S.A’lar da, Mussolini’nin kara gömleklilerinin taklididir. İşin doğrusu tüm faşizan örgütler, pek çok açıdan birbirlerine benzerler. Atsız’ın NAZİ hayranlığı ise daha ileridir. Hayatının sonuna kadar devam etmiştir. Türkeş öncülüğündeki İslamlaşmayı da hiçbir zaman kabullenmez. Hitler ve NAZİ partisi, her ne kadar Ateistliğini ilan etse de, Hristiyanlık öncesi Pagan-Putperest kültüne bağlıydı. Atsız’da hiçbir zaman açıkça din tartışmasına girmediyse bile her zaman şaman kültürünü öne tuttu.
                Atsız’ı objektif bir bilim adamı, gerçek bir tarihi gösterme çabaları da vardır. Tarihçi olarak en büyük başarısı, Âşık Paşa tarihini gün yüzüne çıkarmasıdır. Tarih yazarken de kendi ırkçı görüşlerinden hareket eder. Türk ırkı olarak görmediği pek çok kişinin başarısını küçümseme ve başkalarının üzerine yıkma olarak gördüğü gibi, bazılarının da devşirme olduğunu ret etmiş, onları Türk yapmaya çalışmıştır. Mimar Sinan’ın Türk olduğunu iddia etmiş, bunun içinde kafatasının ölçülmesini istemiştir.  Oluşturduğu kamuoyu sayesinde (yaşarken de etkili birisiydi) Mimar Sinan’ın kafatasını mezardan ölçmek üzere çıkartmış, sonrasında da o kafatası kaybolmuştur. Makalelerinde milletleri sık sık kafatasları ile sınıflandırırken, şimdi bazıları onlara kafatasçı değildi diyor.

                Atsızcılar şimdilik internette dolaşan ergen sürüsü gibi görülebilirler. Nazilerde bir zamanlar Nümberg’de bir grup serseriydi. Kaldı ki Atsız, her zaman etkin ve tehlikeli olmuştur. 1934 Trakya olayları, Mimar Sinan’ın kayıp kafatası ve Niğdeli Kadı Ahmet divanını kullanarak, Ülkücüleri, Alevilere karşı kışkırtması gibi gerçeklikler, bize bu tehlikeyi hatırlatmalı. 

18 Mayıs 2017 Perşembe

DALGALARI AŞMAK YA DA İNANMAK VE FEDAKÂRLIK 
                Bu filmi yıllar önce Süleyman Demirel Üniversitesinde, tiyatro bölümünün başkanının yaptığı sinema günlerinde izlemiştim. Filmi çoktan unutmuştum.  Yirmi iki, yirmi üç yaşlarındaydım ve filmi pek beğenmemiştim. Üniversite sinemasında neden gösterildiğini anlamadığım bir seks filmi gibi gelmişti. Üstelik tiyatro bölüm başkanı, filmin sevişme sahnelerini bir güzel traşlamıştı. O zamalnar filmin mesajını anlamamıştım.
                Filmde, basitçe Kuzey İskoçya’nın dindar köylerinden bir kız, ailesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen, denizdeki bir petrol platformunda çalışan bir işçi ile evlenir. Başlangıçta her şey iyidir, kocanın bir kaza sonucu kötürüm kalması ile olaylar farklı yönde gelişir. Koca, karısı başka erkeklerle ve aykırı ilişkiye girer ve bunu kendisine anlatırsa düzeleceğine inanmaktadır.  Karısı ilk başta hikâyeler uydurur. Böyle bir şey yapmayı istememesi doğaldır. Kocası durumu fark eder, yalan der. Kadın, önce tanıdığı bir doktordan ister. Doktor böylesi sapıkça bir eylemi ret eder. Kadın bir süre daha direnir. Sonra kocasının isteğini yapar. Onun gücü inanmaktır, inandığı Hristiyanlığın yerini, kocasının garip inancı almıştı. Onun yeteneği, inanmaktır. Bunu kendisi de söyler.  Çoğu denizci ve petrol işçileri ile olmadık işler yapar. Sonrasında babası toplantılarda elini, elinin üstün koyamaz olmuştur.
                Filmin sonu da düğüm noktasıdır. Kadın, gördüğü işkenceler sonucu ölür ve ölümüne yakın şüpheye düşer. Ölüme yakın sözümden de anlayacağınız gibi, sonunda ölür, sonra koca düzelir, ayağa kalkar.
                Burada Zizek şu soruyu sorar.  Adamın ayağa kalkmasına değmiş midir? Bir kadının acıları bir yana, ailesinin de acı çekmesine sebep olmuştur bu. Tabi adamın iyileşmesine bu sebep olmuşsa! Devletler ve ideolojilerde bize inanmamızı bazı durumlarda cennete bile gidebileceğimizi söyler. Mesela intihar bombacılarının en büyük güdülenmesi budur. Cennete gitsen bile o kadar savunmasızı öldürmen değmiş midir cennet?

                İnanmak, şüphe etmemek, çabucak ve sonuna kadar inanmak, cahillerin yeteneğidir. Cahillik, sorgulamayı ret etmektir. Filmde kadın, sadece inancını değiştirmiştir. İnancı değiştirmek, çoğu kez de sorgulama sonucu değildir.
DİVAN EDEBİYATININ FOSLUĞU
Bir ara Yaşar Nezihe Hanım diye, Osmanlının son, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşamış kadın şairin birine takmıştım. Hatta bayağı da divan şiiri meraklısı olmuştum. Ondan bir dizeyi, karı-koca edebiyat öğretmeni arkadaşa, bu şairin güzel bir dizesini okudum. Bülent hoca da bana, Hababam Sınıfının meşhur dizesini okuyarak, alay etti.
Teyzesi defterdar olanın, faytonu damda dolanır.            
Bu olaydan sonra divan edebiyatı sevdamı sorgulamaya başladım. Sağcı, muhafazakâr ve Osmanlı heveslileri bile sevmiyor, hatta nefret ediyordu divan şiirinden. Divan şiirinde sizi çeken şah beyit denen ve çoğu kez şiirin anlaşılabilir tek dizesidir. Geri kalanı da 3 dilin karışımı bir çorbadır. Aslında bu günkü plaza Türkçesinin o devirdeki şeklidir Osmanlıca ya da Osmanlı Türkçesi. Osmanlıcada ki Arapça ve Farsça kelimelerin yerini bu gün İngilizce, Fransızca kelimeler almıştır. En büyük marifeti, Farsçanın ölçüsü olan aruzu Arapça-Farsça ve Türkçe kelimeler karışık olarak söylemektir. Amacı bir sultan, padişah, vali, vezir ya da öyle bir zengine yamanıp, şiir yazarak geçinmektir. Bu yüzden hiciv geleneği yoktur. Hicviye yerine kaside geleneği vardır, hicviyeler genelde kaside için verilen para az bulununca, cimrilik için yazılır. Tek ciddi hicivci Nef-i de vahşice idam edilmiştir. En büyük kasidecisi Baki ise, şeyhülislam olamadığı için öfkeden, sinir krizi geçirip, ölmüştür.
Okunabilir tek divan şairi, benim gözümde tabi, Fuzuli’dir. Onun dışında tüm şiirlerinde önemli konulara değinen ve büyük ölçüde Türkçede anlaşılır tek divan şairi de odur. Daha doğrusu anlaşılır dizeleri, anlaşılmazlardan daha çok olan şair odur. Fuzuli’nim şiirleri Osmanlıcadan çok, Azericedir. Şii-Alevi ideolojisine bağlıdır ve divan şairleri arasında bir ideolojisi olan bir tek odur.
Son önemli temsilcisi denen Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk adlı kitabını okudum. Şeyhin ciddi alkol problemleri olduğunu söyleyebilirim. İlham kaçtığında olmadık yerde ey saki diye uzun uzun alkol tahlilleri yapıyor. Bu dönemler muhtemelen alkol bulamadığı dönemler. Divan şiirinde alkol ve oğlancılığın sembolik olduğu yalanına da kanmayın. O dönemin envai çeşit alkolünü sınıflandırıp, tahlil etmişler. Mesela Ömer Hayam, Şiraz’ın şarabı olmasaydı,  şair olmazdım demiştir.  Gelibolulu Mustafa Ali, yazın oğlanlarla, kışın avratlarla yatın ki sıhhat bulasınız demiştir. Nedim, düpedüz servi revanım diye oğlanına seslenir. Oğlancılık yaygındır çünkü libido gerçektir, bir nehir gibi, bir yeri kapatırsanız, başka bir yerden akar.

Divan edebiyatı ile uğraşmak, Fuzuli, Nefi ve birkaç asi isim haricinde sadece vakit kaybıdır ve sadece edebiyat tarihçilerini ilgilendirir.

17 Nisan 2017 Pazartesi


FİKRET HAKAN-TARIK AKAN
ARKADAŞIM FİLMİ  
Bloğuma, herkesin pek bilmediği başka bir şahane filmden bahsetmeye karar verdim. 1982 yapımı, Fikret Hakan ve Tarık Akan’ın başrollerini oynadığı bir film. Film, Türk sinemacılarca çok sık işlenmiş kan davası konusuna başka bir açıdan bakar.  Kan davası kinini tutan kişinin, neden kin tutması gerektiği sorusunu sorar.
Hikâye, Tarık Akan’ı oynayan karakterin çocukluğu ile başlar. Çocuğun gözleri önünde anası ile babası öldürülür. Yetimhaneye gönderilir, orada Oğuz Özatay tarafından evlatlık edinilir, çırak olarak çalışır.
Sonra kaçınılmaz olarak bu iki karakter karşılaşır. Fikret Hakan’ı, kanlısı Tarık Akan’ı öldürmek üzere İstanbul’a yollarlar. Yeterince para vermemek ve yeterince bilgi vermemek gibi iki önemli hata yaparlar. O da kanlısını bulamamış ve parasız olarak ortada kalır. Tarık Akan’la aynı taş ocağında taş kırmaya başlar. Taş ocağını işletenler parasını esecekken, haksızlığa dayanamayan Tarık Akan’ın müdahalesi ile parasını alır ve birbirleri ile böylece tanışırlar. Bir süre beraber maceralara atılırlar. Gümrük duvarlarının yüksek olduğu, döviz sıkıntısının olduğu zamanlardır. Çay ve koladan sahte viski yapıp, satarlar, epey bir zaman sonra yakalanırlar. Pek çok macera yaşarlar. Bu arada Tarık Akan’ın hastalığı nükseder. Böbrek hastasıdır. O ve pek çok arkadaşı, Tarık Akan’a yardım etmek için çırpınırlar.
Filmin tamamını anlatacak değilim. Kırılma anı muhteşemdir. Tarık Akan, böbrek ağrılarından kıvranmaktadır ve canı çok acımaktadır. Kıvranırken de hayat öyküsünü anlatır. Fikret Hakan, aradığı kanlısını bulduğunu anlamıştır. Bunu yüz ifadesinden belli eder. Orada müthiş bir oyunculuk vardır. Eline tabanca alır, izleyiciler şimdi öldürecek diye düşünür. Öldürürse, kanlısını öldürmenin gururu ile köyüne dönebilecektir. Yüz mimikleri tam kararsın, fikri gelip, giden adamı oynar. Sonra elinde tabanca çıkar ve o tabancayı arkadaşına yardım etmek için satar.
Filmin devamını anlatacak değilim. Tecavüzcü Coşkun diye bilinen Coşkun Göğen, ilk ve tek iyi adam rolü ile anılır. Bizi ilgilendiren filmin sorguladığı soru, yani felsefesi. Bize doğuştan öğretilen düşmanlıklara inanmalı mıyız? Tarık Akan, babası öldürülmüş bir çocuktur. Gene de öldürülmek istenmektedir. Olayların başlangıcı ne zamandır ve bunun babası ölmüş bir çocukla ne ilgisi vardır?
Bunu genelleştirelim. Bilimde ve felsefede genellik ilkesi vardır, benzer olaylarda, benzer kurallar geçerli olmalıdır. İnsanlar arası ırk, dil, din farkları yüzünden düşmanlığımızın sebebi nedir? Belki Fikret Hakan gibi tanısak, dost olsak insanlara karşı düşman olmamız bize öğütlenmekte. Tarih, zorunlu din derslerinde ve bir sürü derste, hiç tanımadığımız insanlara düşman olmamız öğütlenmekte. Hatta bazen tanıdığımız, hatta kötü olmadığını, çok iyi biri olduğunu bildiğimiz insanlara düşman olmamız isteniyor.

Biz bunlara hayır demeli ve direnmeliyiz, filmin bize mesajı budur.

10 Nisan 2017 Pazartesi

DİVAN EDEBİYATININ FOSLUĞU
Bir ara Yaşar Nezihe Hanım diye, Osmanlının son, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşamış kadın şairin birine takmıştım. Hatta bayağı da divan şiiri meraklısı olmuştum. Ondan bir dizeyi, karı-koca edebiyat öğretmeni arkadaşa, bu şairin güzel bir dizesini okudum. Bülent hoca da bana, Hababam Sınıfının meşhur dizesini okuyarak, alay etti.
Teyzesi defterdar olanın, faytonu damda dolanır.            
Bu olaydan sonra divan edebiyatı sevdamı sorgulamaya başladım. Sağcı, muhafazakâr ve Osmanlı heveslileri bile sevmiyor, hatta nefret ediyordu divan şiirinden. Divan şiirinde sizi çeken şah beyit denen ve çoğu kez şiirin anlaşılabilir tek dizesidir. Geri kalanı da 3 dilin karışımı bir çorbadır. Aslında bu günkü plaza Türkçesinin o devirdeki şeklidir Osmanlıca ya da Osmanlı Türkçesi. Osmanlıcada ki Arapça ve Farsça kelimelerin yerini bu gün İngilizce, Fransızca kelimeler almıştır. En büyük marifeti, Farsçanın ölçüsü olan aruzu Arapça-Farsça ve Türkçe kelimeler karışık olarak söylemektir. Amacı bir sultan, padişah, vali, vezir ya da öyle bir zengine yamanıp, şiir yazarak geçinmektir. Bu yüzden hiciv geleneği yoktur. Hicviye yerine kaside geleneği vardır, hicviyeler genelde kaside için verilen para az bulununca, cimrilik için yazılır. Tek ciddi hicivci Nef-i de vahşice idam edilmiştir. En büyük kasidecisi Baki ise, şeyhülislam olamadığı için öfkeden, sinir krizi geçirip, ölmüştür.
Okunabilir tek divan şairi, benim gözümde tabi, Fuzuli’dir. Onun dışında tüm şiirlerinde önemli konulara değinen ve büyük ölçüde Türkçede anlaşılır tek divan şairi de odur. Daha doğrusu anlaşılır dizeleri, anlaşılmazlardan daha çok olan şair odur. Fuzuli’nim şiirleri Osmanlıcadan çok, Azericedir. Şii-Alevi ideolojisine bağlıdır ve divan şairleri arasında bir ideolojisi olan bir tek odur.
Son önemli temsilcisi denen Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk adlı kitabını okudum. Şeyhin ciddi alkol problemleri olduğunu söyleyebilirim. İlham kaçtığında olmadık yerde ey saki diye uzun uzun alkol tahlilleri yapıyor. Bu dönemler muhtemelen alkol bulamadığı dönemler. Divan şiirinde alkol ve oğlancılığın sembolik olduğu yalanına da kanmayın. O dönemin envai çeşit alkolünü sınıflandırıp, tahlil etmişler. Mesela Ömer Hayam, Şiraz’ın şarabı olmasaydı,  şair olmazdım demiştir.  Gelibolulu Mustafa Ali, yazın oğlanlarla, kışın avratlarla yatın ki sıhhat bulasınız demiştir. Nedim, düpedüz servi revanım diye oğlanına seslenir. Oğlancılık yaygındır çünkü libido gerçektir, bir nehir gibi, bir yeri kapatırsanız, başka bir yerden akar.

Divan edebiyatı ile uğraşmak, Fuzuli, Nefi ve birkaç asi isim haricinde sadece vakit kaybıdır ve sadece edebiyat tarihçilerini ilgilendirir.

6 Nisan 2017 Perşembe



İKİ ALMAN’I KIYASLAMAK HEİDİGGER VE BOCHERT
Bu yazımda kıyaslanması belki de en abes iki Alman’ı kıyaslamak istiyorum. Birbirine en uzak iki Alman! Öyle ki, belki de Alman ve erkek olmak dışında ortak noktaları yok gibi bir şey.
Biri meşhur bir felsefe profesörü, yirminci yüzyıl felsefesini ve varlık bilimini (ontoloji) değiştirmek bile bir yana, darmadağın etmiş, tıp, psikoloji ve tüm bilimleri etkilemiştir. Varlığı ideal varlık ve real varlık diye ikiye ayırmıştır. Real varlık değişir, ideal varlık değişmez. Varlığı meşhur 4 katmanına ayırmıştır. En altta fiziğe, kimyaya konu olan cansız varlıklar, 2. Katta canlılar, bunlar biyolojiye konudur, 3.  Katta bilinçli varlıklar, yani insan, insan bilimlerine (antropoloji, sosyoloji, psikoloji, tarih vb) konudur en üstte de felsefeye konu olan tinsel varlıklar vardır. Benlik kavramını, diğer dillere çevrilemeyen dassein kavramı ile değiştirmiştir. Dassein, benlik bilincinin zaman ve mekânlar birleşmiş halidir.  Bu kavram tüm insan bilimlerini değiştirir.
Sonra canımızı sıkan bir ayrıntı, bu adam bir NAZİ! Üstelik ustası, fenomenolojinin asıl kurucusu Edmund Husserl’i kökeninden dolayı Nazilere satacak kadar Nazi’dir. Üstelik Nazi ideolojisine inanmış biri de değildir. Naziliği sayesinde rektör olmuş, rektör olur olmaz, üniversitedeki Solculara ve Yahudilere kan kusturmuştur. 1945’de bu yaptıklarından dolayı üniversiteden uzaklaştırılmış,  1952’de geri dönebilmek için nedamet getirmiş, pişmanlığını beyan etmiştir.                           
Bir de Wolfgang Bochert vardır ki, zaten 26 yaşında ölmüş, genç yaşında Nazilere karşı çıkmıştır. Askere alındığında yazışmaları suç sayılmış, yaralandığında, kendisini kasten çürüğe çıkarma suçundan idamı istenmiştir. Savaşın tam ortasında, 1943’de NAZİ propaganda bakanı Göbels ile ilgili bir parodiden tutuklanmıştır. Bochert’de edebi derinlik yoktur, zalime yiğitçe bir kaş çatış vardır. O meşhur şiirinde HAYIR DE diye bağırır. Kısacık yaşamı hastalıklarla, cephede, yaralanmalarda ve hapislerde geçmiştir. Kimseye eyvallahı yoktur. Hikâye, oyun ve şiirlerinde edebi ustalık değil, gerçek bir heyecan, cesaret ve atılganlık vardır. Zaten kendisi de ‘ "Bizim iyi dilbilgisine sahip şairlere ihtiyacımız yok. Çok iyi dilbilgisi bizim sabrımızı zorluyor. Bizim ağaca ağaç, kadına kadın dememiz lazım. Bizim EVET ve HAYIR dememiz lazım. Yüksek sesle, açıkça ve emir kipi kullanmadan..." demiştir.

Kıyaslayacak olursak, Bochert, arslan gibi kükreyen bir güvercin, Heidigger ise et uğruna köpek gibi yaltaklanarak değerini düşürmüş bir aslandır. Bochert herkesi heyecanlandıracak bir gençlik, Heidigger hayranlarını bile sıkacak bir ihtiyarlık hırsıdır.
CEZMİ ABİ
Cezmi Ersöz, benim üniversite yıllarımın ve öğretmenliğimin ilk yıllarımın Cezmi abimdi. Şimdiki nesil adını bilmese de, doksanlı yıllarda efsaneydi. Kitapları yok satar, Leman dergisinin tam ortasındaki yazısını okumayan kalmazdı. Leman, doksanlı yılların en çok satan haftalık yayını, Cezmi’de en çok okunan yazarıydı. 2002 yılıydı, İzmir’de, kitap fuarındaydım. Leman dergisinin diğer elemanları ile Cezmi abi, ayrı ayrı imza günü yapmışlardı. Kendisi geri kalan Leman yazar ve çizerlerinden daha fazla kitap imzalamıştı.
Asıl anlatacağım ya da anlatmam gereken, Cezmi abinin bir zamanlar çok okunduğu değil, şimdi de okunması gerektiğidir. Bu gün en azından konuşulması normal olan pek çok şey, doksanlarda tabuydu. Bu tabuları zorlayan tek yazardı. Mesela homoseksüel aşk! Kendisi homo olmadığı halde, bunların yaşamlarını yazdı. Doksanlar, güneydoğuda köylerin yandığı, Kürtçe konuşmanın yasak gibi bir şey olduğu yıllardı. Bunları her hafta, korkusuzca yazar, hemen her hafta da bir yerlerde konuşurdu. O yılların arı gibi çalışan yazarıydı. Anadolu’nun en olmadık yerlerinde imza ve söyleşi günleri yapardı. Pek çok şehre giden ilk ve son yazar, Cezmi Ersöz’dür. Gelmek için sadece yol ve konaklama masraflarını isterdi. Yol olarak otobüs bileti, konaklama içinde öğrenci evi yeterliydi onun için. Doksanlı yıllarda biz, Ülkücülerin egemenliğindeki üniversitelerde, yurtlarda, kendimiz olarak kalmak için bile mücadele ederdik. O dönemde bizi anlayan tek kişi Cezmi’ydi.
Cezmi Ersöz’ün bu nesil tarafından da keşfedilmesi gereken iki kitabından özellikle bahsetmeliyim. Haritanın Yırtılan Yeri ve Son Yüzler. Son Yüzler’den başlamalı. İstanbul’da sıradan, daha doğrusu sıradan görünüp, sıra dışı olan insanlarla röportajlarını derlemiştir. Cumhuriyet gazetesi adına yapmıştır o röportajları. Diğer çok öneli kitabı da Haritanın Yırtılan Yeri’dir. Özgür Gündem gazetesi anılarından oluşur. Doksanlı yıllarda bu gazetede yazmak, cephede savaşmak gibi ölüme yakın olmaktı. Büroları bombalanır, muhabirleri ve yazarları suikaste uğrardı. Hele e güneydoğuda, olağanüstü hal bölgesinde ise, ölüme gider gibi bir şeydir. Göreve gitmeden evvel fotoğrafa çektirirler, arkadaşlar son kez göreve giderken fotoğrafıdır. Kendisi de ekibiyle gider ve bölgeyi yazar.

Şu günlerde tekrar OHAL’i yaşarken, doksanlı yılları tekrar anlamak istiyorsak, Cezmi Ersöz’ü yeniden okumalıyız.