haldun simavi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haldun simavi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2023 Perşembe

AYDIN DOĞAN KİMDİR



 Aslında bu yazıyı daha önce de yazacaktım ama Aydın Doğan'ın bir röportajında kendisini nasıl ustaca akladığını göründe, 2002'i anlattıktan sonra Aydın Doğan'ı anlatmaya karar verdim. Okuyacaklarının vikipedia yada benzer sitelerden bulacağınız türden bilgiler olmayacak. Bu açıdan okuduğunuza değecek.

Ben olayları 1976 yılı Taksim 1 Mayıs kutlamaları ile başlatacağım. Bu kutlamalara katılımın devasalığı sağcılaır ve TÜSİAD'ı dehşete düşürdü. Hem haken Sovyetler Birliği tüm haşmetiyle olası sosyalist devrimleri desteklemek için hazır ve nazırdı, hem de işçilerin haklarını bu derece aldığı bir devlet, onlara artık fazla kar getirmezdi. Bu yüzden acele edilmeliydi. Zaten başlayan şiddet, iyice tırmanmalı, bir an önce darbe yapılmalıydı. Solcular da bu darbeyi istemeliydi. Ayrıca basın da hizaya gelmeli, grev yapan işçilerden, sosyal devletten yana olmamalıydı.

Sonuçta devlet sedtekli sağcı terör hız kazandı ve suikastler, aydınlara, yazarlara, akademisyenlere ve gazetecilere de uzandı. Bu suikastlerden en önemlilerden biri de Abdi İpekçi suikastiydi. Suikastten sonra Karacan ailesi, gazeteyi ve onunla beraber dergi grubunu yönetemeyeceğini anlayıp, Aydın Doğan'a sattı ve Aydın Doğan bir anda medya patronu oldu. Arkasından 12 Eylül darbesi geldi.

Darbe ile basının üzerine korkunç bir sansür geldi. Gazetelerin sütunlarını boş bırakması bile yasaklandı. Bu sansüre rağmen pek çok gazete, uzun süreli kapatma cezaları aldı. Bu cezalarla basın da şekillendi. Magazin basınının ve spor basınının yeri genişledi. Çünkü sansür yüzünden yapılacak haber bulamıyorlardı. (O zamanlar gazetelerin hacmi genişti, doldurmak zorundaydılar.) İnsanlar, özellikle sokağa çıkma yasaklarında (Özellikle darbe sonrası ilk aylarda, belli bir saatten sonra, galiba akşam saat 9-alafıranga saat 21'den sonra, sokağa çıkmak yasaktı.) televizyon ve radyodan haber alma alışkanlığı edindiler. Gazetelerin haberi hem bayat ( dağıtım sorunluydu ve bazı yerlere öğle vakti yada bir kaç gün sonra gazete geliyordu.), hem de sansür yüzünden eksikti.  Darbe yönetimi de televizyonu kullanarak halkı güzelce yonttu. Halkı, suçluluk duygusu ile yönetti. (https://onbinkitap.blogspot.com/2021/06/12-eylul-un-sucluluk-duygusu-egitimi-12.html)

Bu süreçte yazılı basın büyük ölçüde tiraj kaybetti.  Bu tiraj kaybı, kupon savaşlarına kadar sürdü. (https://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/kupon-savaslarinin-asil-nedeni-2002.html) Bu süreçte Simavi ailesi üzerinde baskı oldu. Sedat Simavi'nin  iki oğlu, iki ayrı basın grubunun başındaydı. Erol Simavi, Hürriyet gazetesi ve ona bağlı diğer yayınların başına geçmişti. Kardeşi Haldun Simavi ise, Günaydın gazetesi ve ona bağlı yayın kuruluşlarını kurdu. 12 Eylül ve TÜSİAD, her ikisini de istemiyordu.

Günaydın gazetesinin hikayesi başka. Biz Aydın Doğan'a dönelim. Hürrdu.iyet gazetesi, seksenli yıllar boyunca zayıfladı. Aslında genel anlamda Simavi tipi medya patronluğu zayıflıyordu. Kapitalizm için yeni model medya patronları lazımdı. İngiltere'de işleri ters gitmeseydi Asil Nadir'de bu patronlardan biri olacaktı.

Haldun Simavi çabuk vazgeçti, Günaydın gazetesinin sonu çok tajik oldu ve merak eden başka kaynaklardan daha ayrıntılı öğrenebilir. Hürriyet ise, o sıralar yeni yayın hayatına başlamış ama promasyonlarla tirajı birden fırlamış rakibi Sabah gazetesi ile rekabet ve diğer başka sorunlarla uğraşıyordu. Önce Gırgır dergisini Ertuğrul Akbay'a sattı. Bu satışa tepki olarak Oğuz Aral ve ekibi dergiden ayrıldı. Fırt ise başka bir gruba satılıp, karikatürle karışık porno dergiye döndü. Bu dergilerin öyküsünü de ayrıca yazmak lazım. Teodor Kasap'ın karikatür-komedi dergiliği ne yazık ki can çekişiyor. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2023/01/brujuva-dergisi-leman.html )

Hürriyet gazetesi ise, Erol Simavi için, Çetin Emeç suikastinden sonra yönetilemez oldu. Emeç'de İpekçi gibi gazetenin genel yayın yönetmeniydi. Aydın Doğan, gene ölen yazı işleri müdürü ile  gazeteyi yeniliyordu. Bu yeni genel müdür, Ertuğrul Özkök'tü. Türk basınının yaklaşık yarısı elind eolan Aydın Doğan, basını liberalistleştirme operasyonunu başlatacaktı. Milliyet gazetesinin başına, Liberlizm hevesi uğruna, Cunhuriyet gazetesini iflasın kıyısına kadar getirmiş olan Hasan Cemal'i getirecekti. Her iki gazete de, özelleştime yanlısı, ikinci cumhuriyetçilerle falan dolmaya başlayacaktı. Aydın Doğan, sırf bunun için Radikal gazetesinin yıllarca zararına yayımına göz yumacaktı.

 (ttps://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/nilufer-golenin-korosuradikal-yeni.html)

2006 seçimlerinden önce de, her iki kişiden bir manşeti ile seçmenler yönlendirenlerden biri oldu. Gazete ve dergilerinden de yavaş yavaş Atatürkçüleri ve solcuları azalttı. 2006'da bunu hızlandırdı.  Oktay Ekşi ve Bekir Coşkun gibi önemli insanlar uzaklaştırılıp, Ahmet Hakan gibi siyasal İslamcılar da kadroya katıldı. Bütün bunlar iktidar partisine yetmiyordu. 2008'den sonra iktidarın reisi, onu ve gazetelerini boykot çağrısı yaptı. Başlangıçta bu boykot işe yaramadı. Hatta iktidar partisi il teşkilatları da buna pek uymamıştı. Böylesi boykot kampanyaları da çoğu kez kısa sürerdi. Oysa bu boykot, yavaş yavaş ve büyüyerek sürdü. Buna rağmen Aydın Doğan'ın iktidara desteği, 2008'den sonra da sürdü. Radikal gazetesinin yayımı yada Emin Çölaşan gibi isimlerle yolayrımı hep 2008'den sonradır.

Aydın Doğan medyasının iktidara en büyük katkısı gezi sırasında oldu. Merkez medya denen holding medyası,  biraz destekleseydi, her şey çok farklı olabilirdi. Tabi bu da Aydın Doğan ve TÜSİAD'ın ve Türkiye'yi grevsiz, hak aramasız, ucuz işçilik ülkesi haline getirmek isretenlerin işine gelmezdi. Olayların başladığı gün, saatlerce penguen belgeseli yayınladı. Buna rağmen, Gezi'yi yazan-yayınlayan personelini de yavaş yavaş şirketlerinden uzaklaştırdı.

Holdinginin tek marifeti iktidarı muhalifmiş gibi görünerek desteklemek değildi. Holding medyası, on binlerce öğrenciyi, bazen mezuniyetinden iki sene sonra bile, stajyer diye ücretsiz, hatta öğle yemeği bile vermeden çalıştırmasıydı. Hatta bunun için İstanbul'da bir lise bile kurup, Milli Eğitim'e devretti. (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/11/stajyer-emegi-somurusu.html) Kendisine ait Dışbank'ın iflasındaki şaibe iddiaları, araştırılmak bir yana, konuşulmadı bile.

Gene de beyfendiye yaranılamıyor, beyfendi Aydın Doğan'ı tehdite devam ediyordu. 17-25 Aralık yolsuzluk iddalarının da üzeri, Aydın Doğan medyasınca, mümkün olduğunca örtüldü. Bunun üzerine Fetö, Davud Tataroğlu adlı ile kötü karakter yaptığı Kurtlar Vadisinde, Yeşil (ya da öldürülen Pala yerine gelen yeni Yeşil)'i temsil eden Kara tarafından öldürüldü. (Aydın Doğan'da Kırım Tatatırdır.). O da buna, kendi kanalındaki Arka Sokaklar dizisinde, Fetöcü polis ve askerleri tutuklatarak cevap verdi. Anlaşılacağı üzere Aydın Doğan, 15 Temmuzu da, bastırlacağını da çok iyi biliyordu.  (https://onbinkitap.blogspot.com/2020/11/carpisma-ve-diger-mafya-derin-devlet.html)

15 temmuz ve anayasa değişikliğinden sonra Aydın Doğan holdinge vergi denetimleri sıklaştı. Sonra da tüm medyasını, kitabevleri zinciriyle beraber, doğrudan iktidar kabilesinden bir holdinge sattı.

Ya da öyle mi oldu acaba? İktidar, Aydın Doğan'a karşı silah doğrulttu ama o tetiği hiç çekmedi. O da basın sektörünü bıraktıktan sonra, bankacılık sektörüne döndü ve çok para kazandı. Oysa iktidar, sırf Petrol Ofisi'nin özelleştirilmesi yada Dışbank'ın iflasından, tüm holdingi çöketrebilirdi. Dışbank olayından dolayı, daha iktidarının ilk yıllarında, ATV-Sabah grubu, Uzan Holding, Habertürk gibi TMSF aracılığı ile medyasında ve tüm holdingine el konulabilirdi. Gene bu yazı içinde verdiğim Simavi ailesi buna örnek değil midir? Asil Nadir buna örnek değil midir? Nadir'in İngiltere'de kazandığı paralarla Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'ta bunca yatırım yapmasının tek sebebi vatanseverliliği değidli. Belki de bu yatırımları yaparken vatanseverlik umurunda bile değildi. Kendisi neden basına yatırım yapmış, Gırgır'dan ayrılanlarla bir karkikatür dergisi (Hıbır) bile kurmuştu? Muhtemelen İngilere'de ipini çekeceklerini tahmin etmiş, Türkiye'de destek aramıştı. Oysa kendisi bir günde harcandığı gibi, maaş verdiği, adam ettiği gazeteciler tarafından da aşağılandı. Daha ne dolar milayrderleri silinip, gitmedi ki? Kemal Okumuş ve Kemal Horzum, benim hatırladıklarım. Vlademir Putin'de iktidara gelir gelmez, Boris Yeltsin ve daha öncesinde türemiş Oligark denen milyarderlerin ipini çekti. Çok azını da biat ettikten sonra budadı.

Kendisi, sırf zarar eden Radikal gazetesini yıllarca beslemesi ile gösteriyor ki, bugünkü düzenin kurucularındandır. Bu sistemde kendisini zengin edenlerden biridir.



24 Haziran 2021 Perşembe

12 EYLÜL 'ÜN SUÇLULUK DUYGUSU EĞİTİMİ-12 EYLÜL MEDYASI

 


Tarih, her zaman aradan biraz zaman geçince anlaşılıyor. 12 Eylülden uzun zaman geçince, o zamanlar yapılanları daha net görüyorsunuz.

Meşhur suç örgürü lideri neden kırk yaş altına hitap ediyor biliyor musunuz? Kırk yaş üstü kuşak, 12 Eylül'ün suçluluk duygusu eğitimini aldı. Otuz yaş altı kuşak, internet ve sosyal medyaya yetişti ve onlara verilen bu eğitim yarım kaldı. Şu anki iktidar partisinin çelik oyları, kırk yaş üstü insanlardır ki, onlar alternatifsiz 12 Eylül medyasının elinden geçti.

TELEVİZYON

Bu medyanın bir numaralı silahı şüphesiz tek kanallı televizyonuydu. Zaten o yılların anayasası gereği,  televizyon ve radyoyu sadece devlet işletebilirdi. Peki neden tek kanal ve yayımlar yazın 19.00-24.00, kuşun 20.00-24.00 arasındaydı, bunu bir düşünmeli. 

Genel anlamda, pavyona giden erkekler haricinde, gece hayatı olmayan insanlar, sokağa çıkma yasakları ile daha bir eve bağlanmışlardı. Gazetelerin tirajları birden düşmüştü, çünkü büyük ölçüde siyasi haber yapamıyor, terör olayları da sansüre uğruyordu. Pek çok örgüt, devletle çatışıyor, bu çatışmalar, darbe ile tüm terör bitti masalına inanılınması için saklanıyordu. Gazete tirajlarını düşüren ikinci neden de, meşhur 12 Eylül öncesinde gizliydi. Her dönemde gazete, dergi ve benzeri yayın organları, belli ideolojiler ile anılırdı ama 1975-1980 yılları arasında ideolojinin gazetesini koltuğun altında taşımak, o ideolojiye sahip olduğunu belirtmenin özel bir yoluydu ve bazı gazeteler için de halen öyledir. O yıllarda ise, bir ideoloji sahibi olmak suç oldu. Aşırı sağ, aşırı sol kelimesi çok geçiyordu ama sorun bir siyasi ideolojiniz olmasıydı. Gazetelere daha sonra bir paragrafı daha ayıracağız. Ancak bunun televizyonla ilgisi, gazetelerin artık bir haber kaynağı olmaması, haber vasıtası olarak görülmemesidir. Gazetelerde de yazılanlar, genelde o zamanlar ajans denen ana haber bülteninde anlatılanlardı. 1987-88'e kadar öyle kaldı.

Buraya bir de mim koyayım ki, ülkemizde yaşlıların ana haber bültenini ve uzun uzun basın açıklaması adı altında iktidar sahiplerini dinlemesi gibi bir alışkanlık kaldı. Geri kalmış ülkelerde, genelde bu ana haber bültenlerinde ne olursa olsun, iktidar sahiplerinin açıklanması ise ayrı bir garabet. Bu şekilde hazırlanmış ana haber bültenlerini izlemek-dinlemek, sizi iktidar sahiplerine karşı daha itaatkar yapıyor. Bu yüzden büyük ölçüde televizyon seyretmeyi bıraktım. Yoksa internette de atomu parçalamayı falan öğrenmiyorum.

İdeoloji sahibi olmanın suç olması, ana haber bültenleri ile yavaş yavaş solcu olmanın suç olmasına doğru dönüşmeye oldu. Bunu da TRT'nin, İsmail Cem'in Kültür bakanlığı sırasında yerleşmiş solcu sunucularını kullanarak yaptı. 12 Eylül rejimi, binlerce, hatta yüz binlerce kişiyi işinden, yurdundan etmişti ama TRT'ye büyük ölçüde dokunmadı. Bunun sebebi, söylenen sözlerin daha etkili olmasını sağlamak, propagandanın bir itiraf gibi görünmesini sağlamaktı. 27 Mayıs'ın önemli ölçüde başarısız olma sebebi, darbe bildirisini kurmay albay Alparslan Türkeş'in okumasıydı. Bu yüzden 12 Eylül bildirisi, Mesut Mertcan'a okutuldu.

Hemen her akşam, ana haber bülteninde, yasadışı sol bir örgüt ve örgüte ait dokümanlar haberi olur, bu haber uzatıldıkça uzatılırdı. Örgütsel doküman olarak da, bolca kitap, özellikle roman, şiir, öykü kitapları, hatta bazıları da klasik kitaplar olurdu.

Bunun iki sonucu olarak, sol siyaset zayıfları. İkinci olarak da kitap satışları düştükçe düştü. Hemen hemen hiç kitap okumayan bir nesil yetişti. Öğretmenler arasında okumam ama sezerim sözü, slogan gibi olmuştu. Doksanlara kadar  TRT1 ana haber böyle gitti. Ajans da denen ana  haberin krallığı 1986'da TRT2 kuruluncaya ve Perihan Abla dizisine kadar gitti. Hatta sırf ana haber bülteninin izlenmesi düşüyor diye, saati değiştirildi diye hatırlıyorum.

TRT'nin o dönemki yayın politikaları üzerine söylenecek, yazılacak çok şey var elbet. Buradaki konumuz, suçluluk duygusu eğitimimiz. TRT aynı zamanda halkı dindar etmenin de bir yoluydu, bol bol din programlarının yanında (özellikle perşembe akşamları yayımlanan Huzura Doğru), Barış Manço'nun programındaki ağaçta kelime-i Tehvit yazısı, baldan Allah yazan arılar gibi hurafeler de TRT üzerinden yayılmıştı.

Son olarak 12 Eylül dönemi (Özal'ın ilk dönem başbakanlığını da buna katıyorum) alkol ve erotizm üzerine yasakların da başladığı dönemdi. 12 Eylülün ilk yıllarında bile bira ve alkollü içecek reklamı, radyo ve televizyonlarda yayımlanabiliyordu. Kahvehanelerde bira satılıyordu. Gazetelerde ise iki binli yıllarda bile bira reklamı vardı. Bu dönem Bay Alkolü Takdimimdir başta olmak üzere, sanki ülke ciddi alkolizm sorunu içindeymiş gibi propaganda yapıldı.

RADYO VE MÜZİK

Bu dönem, polis radyosunun dönemiydi, TRT'yi dinlediğimi nadiren, o da evde, televizyonda yayım arızası yüzünden necefli maşrapa izlemekten sıkıldığımda ya da baba ajansı izlerken dinlerdim. O günlerin gözde radyosu, polis radyosuydu. Çünkü arabesk müziğin altın çağı olmasına rağmen TRT ısrarla bu müziği çalmıyordu. Arabesk-fantezi şarkıcıları, o da en ünlüleri olmak kaydıyla, yılbaşında televizyona çıkardı. TRT sanki bu tavrı ile devlet, halkın zevkini önemsemez demek istiyordu.

GAZETE VE DERGİLER

12 Eylül boyunca gazete ve dergilerin tiraj kazanmaması, hatta kaybetmesi, gücünü kaybetmesi anlamına gelmiyordu, yani çok fazla gelmiyordu. O yıllarda gazeteler her yere öyle anında ya da sabah erkenden ulaşmazdı. İlk defa Sedat Simavi, Ankara'da matbaa açıp, sayfa kalıplarını da uçakla Ankara'ya taşıyarak, İstanbul ve Ankara'da aynı gün gazete çıkmasını sağlamıştı. Sonra İzmir, Adan, Diyarbakır gibi şehirlerde de kurdu, teleksin icadıyla tüm şehirlere yayılmış, gazetesi Hürriyet, uzun yıllar Türkiye'nin rakipsiz en çok satan gazetesi olmuştu.
O öldükten sonra oğulları Erol ve Haldun Simavi, işi devam ettirdiği gibi, büyüttü de. Hatta Haldun Simavi, kendi gazetesi Günaydın'ı kurdu.
12 Eylülün basını ele geçirme çabası, Simavi kardeşleri basın dünyasından atmakla başladı. 12 Eylül ve sonrasının neoliberal dünyasında, Simavi kardeşlere yer yoktu. Her ne kadar günahları çok olsa da, babaları Sedat Simavi gazetecilere: Kalemimiz kırın ama satmayın demişti ve bu iki kardeşin gazeteleri, en azından gazete gibi gazeteydi.
12 Eylül ve Özal dönemlerinde Simavi kardeşler başta olmak üzere (bir de Abdi İpekçi'nin katlinden sonra Milliyet gazetesini Aydın Doğan'a satmak zorunda kalan Karacan ailesini hatırlıyorum, onların da dergileri falan vardı) böyle bir kaç basın patronu aile, sistemden uzaklaştırılarak, Aydın Doğan, Din Bilgin (Sabah gazetesini kurmadan önce İzmir ve Ege bölgesine yayın yapan Yeni Asır gazteseinin sahibiydi) , Asil Nadir, Cem Uzan, Erol Aksoy ve benzeri yeni dönem basın patronları yaratıldı. Eski patron ailelerinin basın dünyasından uzaklaşıp, yeni patron ailelerinin dönemi geldi. Bu dönem basınının hikayesini ayrıntılı anlatacak kadar bilgili değilim ama tesadüf olmadığını bilecek kadar akıl sahibiyim.
Sonra bu yeni patronlar doksanlar ve iki binlerde televizyon ve radyo kanalı sahibi de oldu. Gene seksenlerde Zaman başta olmak üzere tarikat gazete ve dergileri de palazlanmaya başladı. Bunların hiç biri tesadüf değildi.
Unutmayın, medyanın gücü yoktu, gücün medyası vardır. Güç el değiştirince, medya da el değiştirir.