salgın hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
salgın hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2020 Salı

ATATÜRKÇÜLÜK VE PANDEMİ



Yeni iktidara gelen politikacıların meşhur bir sözü vardır; ENKAZ DEVRALDIK. Bu sözün doğru  olduğu zamanlar olmuştur.

Cumhuriyet Osmanlıdan tam bir enkaz almıştır. Osmanlıdan kalma hiç bir ağır sanayimiz olmadığı gibi, hafif sanayimiz de yoktur. Çoğu İstanbul'da Beykoz porselen fabrikası gibi yerlerdir.
Osmanlı'nın Anadoluyu nasıl bakımsız bıraktığına tarihi eserler şahittir. İstanbul ve Bursa dışında Anadolu şehirlerinde Osmanlıdan kalma mimari eser yoktur. Bir köprü, cami, kervansaray ve benzeri bir eser Selçuklu ya da beylikler döneminden kalmadır.
Bazı paşalar, doğup, büyüdükleri şehirlere bir kaç eser bırakmışlardır, o kadar. Ankara'da Abidin Paşa, Balıkesir'de Zağanos Paşa, Isparta'da Halil Hamit Paşa  falan.

Gene de İstanbul, Bursa ve Edirne dışında öyle görkemli bir Osmanlı yapısı bulmak zordur. Bütün tarihi yapılar Beylikler, Selçuklu ve öncesidir.
Anadolu Osmanlı tarihi boyunca da isyanlar, özellikle Celali isyanları boyunca hırpalanmıştır.
Bir de kamu oyuna genelde bir sosyoloji profesörü olan Emre Kongar tarafından yayılan yanlış bir bilgi vardır, Celali isyanlarının Alevi isyanı olduğu.
Osmanlı, Alevi ve Celali isyanlarını birbirinden ayırmış, Celali liderlerinin pek çoğu ile anlaşıp, onları askeri birlik gibi Balkanlarda ve Girit fethinde kullanmıştır. Alevi isyanlarında ise kesinlikle uzlaşmaya varmamış, sonuna kadar ezme politikasına gitmiştir. Celalilerin içine bazı dönemlerde Aleviler olmuşsa da,  azınlıkta olmuştur.

Büyük Celali liderlerinin hepsi (Yaşar Paşa,  Karayazıcı,  Kalenderoğlu, Canbulatoğlu, Çomar Bölükbaşı, Köroğlu ilk aklıma gelenler) Sünni ve Türktür.

Yılların bakımsızlığına on yıllık harpler silsilesi (1911-1921; 1. ve 2. Balkan, 1.Dünya savaşı ve Kurtuluş savaşı) ülkeyi hepten enkaza çevirmişti.
Bu enkazın önemli bir kısmı da epidemiyolojik, yani salgın hastalıklardı. Ülkede sağlık alt yapısı yetersiz olduğu gibi, salgın hastalıklarına karşı önlem alacak bir örgütlenme de yoktu.
Bu dönemde önemli bir mücadele de salgın hastalıklarla mücadeleydi ve ilk hedef aşılama kampanyalarıydı.

Sorun sadece karantinayı sağlamak ve aşıları halka ulaştırmak değildi, halkı aşının gerekliliğine inandırmak da gerekiyordu.
Üfürükçü tayfasının iki temel düşmanı vardı, öğretmen ve sağlıkçı. Pek çok cübbeli şarlatan uzun yıllar modern sağlık yöntemlerine karşı çıktı.

Osmanlının  başkent i İstanbul bile doğum hastanesi fikrini garipsemiş ve Zeynep Kamil doğum hastanesine uzun süre Piçhane  demiştir. Çünkü doğum evde olmalıydı ve hastanede doğum yapmak şüpheli bir işti. (Kaynak, Sunay akın. Gene ona göre Kanuni devrinde musluk kullanmanın, yani suyu engellemenin de günah olduğu söylenerek, geceleri musluklar kırılmış. Cahillik işte)
Bunun için dev bir sağlıkçı ordusu kuruldu.  Sıtmaya karşı kinin tabletleri götürüldü, bataklık alanlar kurutuldu.
Sağlık, temizlik gibi nankördür,  çabuk unutulur ve biraz yapmaya ara verdiniz mi, hiç yapılmamış gibi olur.
Seksenli yıllarda bile aşılama bir sorundu, basit aşı ile durdurulabilecek hastalıklar ölümlere yol açıyordu. Devlet salgınlara karşı sadece sahada değil, ekranlarda da savaştı.

Metin Akpınar ve Zeki Alasya, tiyatrolarının ekibiyle yıllarca aşı propagandalı yaptı. Zeki Alasya'nın söylediği; Haydi büyükler aşıya söz slogan oldu.
Daha doksanlarda bu salgınlar azıcık yatışır yatışmaz yavaş yavaş aşı karşıtları ortaya çıktı. İki binlerden sonra da taban bulmaya başladılar.
Bu süreçte sağlık ocakları kapandı, yerini aile hekimliği denen, uzman olup da ne uzmanı olduğu belli olmayan kurumlar aldı. Bu kurumların amacı işçi sınıfı sigortasına güvenip de sağlık sistemini meşgul etmesin diye oyalamaktı.
Kapitalizm salgın hastalıkları unutmuştu. Ona göre salgın hastalıklar geri kalmış ülkelerde olurdu bu zamandan sonra.
Oysa salgın her an olması muhtemel bir felakettir. Devletler deprem, sel,  fırtına ve yangınlar gibi, salgın hastalıklara karşı da hazırlıklı olmalıdır.
Salgının Avrupa ve Amerika'da bu kadar büyük salgına dönüşme nedeni kamusal sağlığı, yani devletçiliği unutmalarıdır.
Halkın sağlığı, devletin sağlığıdır,


14 Eylül 2019 Cumartesi

BARBARLARI BEKLERCESİNE DEPREMİ BEKLEMEK (VE DİĞER FELAKETLERİ)

Barbarları Beklerken - Edward W. Said Anısına
BARBARLARI BEKLERKEN
Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
Neden hiç kıpırtı yok senatoda? Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.
Senatörler neden yasa yapsınlar? Neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına, başında tacı, törene hazır?
İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz. Bir de koca ferman hazırlatmış ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
Ellerinde neden böyle altın,
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler? Neden böyle yakut bilezikler, parlak, görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar? gümüş kakmalı asalar var?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün, onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar. Ünlü konuşmacılarımız nerde peki, neden herzamanki gibi söylev çekmiyorlar?
neden herkes dalgın dönüyor evine?
onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere. Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa? (Nasıl da asıldı yüzü herkesin!) Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,

Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi. ve sınır boyundan dönen habercilere göre, barbarlar diye kimseler yokmuş artık. Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Yunan yazar Kavafis'in enfes şiirinde, yabancıların, yani barbarların gelişini tedbir almadan, dedikodu yaparak bekleyen Yunanlıları anlatır. 
Şiirin sonunda barbarlar gelmez ama illa bir gün gelecektir ve Yunanlılar aynı aymazlığa devam etmektedir.
Bizde de aynı aymazlık, deprem başta olmak üzere doğal felaketler için de olmaktadır. Öncelikle depremden ve beklediğimiz büyük İstanbul depreminden bahsedelim.
1999 depremlerinden (17 ağustos Gölcük 12 kasım Düzce) beri büyük İstanbul depremlerini bekliyoruz.
Barbarları Beklercesine Depremi Beklemek
Sürekli 7 -7,5 şiddetinden bahsediliyor. Oysa İstanbul, 1509 yılında muhtemelen 8.1 veya üzeri meşhur kıyamet-i uğra (küçük kıyamet)'i yaşamış, tsunamiler surların üzerine çıkmıştı.
Hemen itirazlar olacak. Böylesi bir depreme Japonya bile yeterince hazır değil, biz nasıl olalım?
Bizim önümüzde daha tehlikeli 1755 Lizbon depremi örneği vardır. Çok şiddetli bu deprem, o dönem ülke zenginliklerinin çoğunu barındıran Lizbon şehrinin deprem ve tsunamilerle tamamen harap olması yüzünden Portekiz, sömürge ve deniz imparatorluğu yarışında geri kalmıştı.
Bizse benzer şekilde 1999'dan beri büyük İstanbul depremini beklediğimiz halde ülke sanayi ve ticaretini İstanbul ve çevresine yığmaya devam ediyoruz. 7 ya da 8, sonuçta ülke sanayisinin yarısı doğu Marmara bölgesinde (İstanbul, Bursa, Kocaeli,Sakarya,Düzce, Bolu, Bilecik ve bunlara yakın iller) ve bunu ülkeye dağıtmak yerine yapılan;  sırf arsa rantı için zaten çekim yeri olmuş bölgeyi daha da doldurmak.
Öte yandan 2002 sonrası yapılan binalara hiç de güvenmemeli. Rant hırsı ile çalışan müteahhitlerin, çok sağlam bina, yol, köprü inşa edeceklerine çok da güvenmeyin.
Kaldı ki 2002 öncesi bir yığın bina var ve bu binaların molozlarının döküleceği hafriyat alanı bile belli değil.
(Efes, Milet, Truva gibi antik şehirlerin şimdilerde denize uzak olmalarının nedeni nehirler kadar, şehirlerin çöp, moloz ve hafriyatlarının denize dökülmedir Özelikle deprem sonrası yıkıntıların)
Sorun sadece yıkılacak binalar değildir. Şehirlerin yol, köprü ile beraber, içme suyu ve kanalizasyon durumu ne olacaktır, ülke nüfusunun beşte biri on günlüğüne de olsa (en iyimser tahmin belki de altı ay) nasıl beslenecektir? İstanbul'un bu açıdan derhal tahliye edilmesi lazım.
Şimdi tüm ülkeyi tahliye edemeyiz, geri kalan yerleri de, depreme dayanıklı ve olası depremzedeleri ağırlayacak hale getirmeliyiz. Sadece sağlam binalar değil, bolca geniş,   boş alan (toplanma alanı için), buzhane (morg, 17 ağustos'un en unutulmaz fotoğrafı, morg olarak kullanılan buz pateni pistiydi)falan ayarlamalıyız.
Sorun sadece deprem değil. İlkim değişikliği ve küresel ısınma ciddi bir konu. Denizler öyle santim santim yükselmeyecek, bu  ısı değişimi sırasında kutuplardan, buzullardan kopan buzlar, yağmur ve fırtına olarak yere inecek.  Uzun bir dönem ülkemizin suptropikal denen daha yağışlı ya da sellerin daha çok olduğu bir iklime dönme ihtimali vardır. Özellikle Karadeniz yaylalarında sel felaketleri her sene artmakta. Karadeniz'de vadileri boşaltmak, sele daha uygun bir yerleşim düzenlemektir.
Şu günlerde ise Karadeniz yaylalarını oteller ve villalarla dolduruyoruz, olası bir süper selde daha çok kişi ölsün diye.
Neyse, bu kadar yeter. Gene barbarlardan konuştuk ve tedbir almadık.
Unutmadan, bu barbarlar illa gelecek.
karadeniz sel felaketi 2019 ile ilgili görsel sonucu