26 Ocak 2024 Cuma

Albert Camus'un Nobel konuşması: "Gerçek sanatçı hor görmez"

 



Özgür akademinizin, bu cömert ve onur verici ilgisi karşısında, özellikle de bu ödülün kişisel liyakatlarıma baskın çıktığını dikkate alınca, yoğun bir şükran duygusu hissediyorum. Her insan, ya da daha güçlü nedenlerden dolayı, her sanatçı fark edilmek ister. Ben de istiyorum. Ancak kararınızın sonuçları ile, gerçekte olduğum kişiyi karşılaştırmadan, kararınızın etkisini idrak etmem mümkün olmadı. Genç sayılabilecek, sadece kaygıları söz konusuyken zengin, henüz tamamlanmamış işleri bulunan, işinin yalnızlığında yaşayan ya da kendini dostluklardan inzivaya çekmiş bir adam, onu yalnız ve kendine indirgediği dünyasından alıp, birdenbire göz kamaştırıcı bir aydınlığa taşıyan bu karar karşısında nasıl paniklemez ki? Avrupa'daki en iyi yazarların sessizliğe mahkûm edildiği, doğduğu ülkenin bitmek bilmeyen bir sefaletten geçtiği böylesi bir zamanda, bu onuru hangi duygularla kabul edebilir?

 

Bu şoku ve içsel çalkantıyı yaşadım ve kısacası, tekrar huzura kavuşabilmek için bu cömert talihle uzlaştım. Yalnızca başarılarıma sığınarak bu huzura ulaşamayacağım için bana hayatım boyunca, en aykırı koşullarda bile hep destek olan, sanatıma ve bir yazar olarak rolüme ilişkin fikirlerimden de güç aldım. Bu fikri, en şükran dolu ve dostane duygularla ve elimden geldiğince açık bir şekilde sizlere de anlatmama izin verin.

 

Kendi adıma konuşmam gerekirse, ben sanatım olmadan yaşayamam. Ama hiçbir zaman onu her şeyin üzerinde tutmadım. Fakat ona ihtiyacım var, bunun nedeni onu dostlarımdan ayıramayacak olmam; sanatımın yaşamama izin vermesi; ona başvurmaksızın şimdiki düzeyde yaşamamın mümkün olmaması. Sanat, çok sayıda insana, ortak keyiflerin ve acıların imtiyazlı bir resmini sunarak, o insanları heyecanlandıran bir araç. Sanat, sanatçıyı, toplumdan uzak kalmamaya mecbur kılar, onu en mütevazı ve en evrensel gerçeğe tabi kılar. Çoğu zaman, kendini toplumdan farklı hissettiği için sanatçı gibi yaşamayı seçen kişi, bir süre sonra, eğer toplumun geri kalanına benzediğini kabul etmezse, ne sanatını ne de farkını koruyabileceğini görür. Sanatçı kendini, onsuz yapamayacağı bir güzellik ile kendini koparamayacağı toplum arasında bir yerde konumlandırır. İşte, bu yüzden gerçek sanatçılar hiç kimseyi ve hiçbir şeyi hor görmezler. İnsanları yargılamaktan ziyade, anlamakla yükümlüdürler. Bu dünyada bir taraf tutmaları gerektiğinde, Nietzsche'nin kelimeleriyle, hâkimin değil, yaratıcının hükmettiği o toplumun tarafını tutarlar; bu yaratıcının işçi veya entelektüel olması ise onun için fark etmez.

 

Aynı sebeple, yazarın rolü zor görevlerden muaf değildir. Tabiatı gereği, yazar kendisini tarih yazanların hizmetine sunamaz; o, tarihten zarar görenlerin hizmetindedir. Aksi takdirde, yalnız ve sanatından mahrum kalır. Zorbalığın milyonlarca kişilik ordularına ayak uydurabilse bile, bu ordular yazarı tecritten kurtaramaz. Ancak dünyanın bir ucunda aşağılanmaya terk edilen o adsız mahkûmun sessizliği, yazarı sürgününden çekip çıkarır. Hatta özgürlüğün sunduğu fırsatların keyfini sürerken bile bu sessizliği göz ardı edemez ve sanatıyla ses vererek bu mahkûmun mesajını iletir.

 

Böyle bir görev için hiçbirimiz yeterince iyi değiliz. Ancak yaşamın sunabileceği her koşulda, bilinmezlikte de, geçici şöhrette de, zorbalar tarafından zincirli veya kendini ifadede özgür bile olsa, yazar bu canlı toplumun desteğini ve kalbini kazanabilir. Bunun için de, kendi yeteneğiyle kapsayacağı ve sanatına yücelik katacak o görevi üstlenmesi gerekir: Kendini gerçeğin ve özgürlüğün hizmetine sunmak. Yazarın görevi, olabilecek en fazla sayıda insanı bir araya getirmek olduğu için, sanatında, yalnızlığı besleyen o yalanlara ve hizmetkarlığa boyun eğmemelidir. Kişisel zaaflarımız ne olursa olsun, sanatta asalet yerine getirmesi zor iki taahhütle kazanılır: Aslını bile bile yalan söylememek ve baskıya direnmek.

 

Geçtiğimiz yirmiyi aşkın çılgın yıl boyunca, kendi neslimdeki diğer insanlar gibi, ben de zamanın çırpınışlarında kayboldum ve yalnızca bir şeyden destek gördüm: Bugünlerde yazmanın sadece yazmaktan ibaret olmaması dolayısıyla taşınan o onurlu, gizli histen. Özellikle, gücüm ve yaradılışım göz önüne alındığında, aynı tarihi yaşayan tüm insanlarla beraber, paylaştığımız umutsuzluğa ve umuda katlanabilmek bir taahhüttü. Bu insanlar; Birinci Dünya Savaşı'nın başlarında doğan, Hitler iktidara geldiğinde ve ilk devrim davaları başladığında yirmi yaşını süren, eğitimleri tamamlandığında İspanya İç Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, toplama kampları, bir işkence ve hapishane Avrupası ile karşı karşıya kalan insanlar. Bu insanlar bugün kendi çocuklarını büyütmek ve nükleer yıkım tehdidi altında olan bir ülkede iş kurmak zorundalar. Bana göre kimse onlardan iyimser olmalarını isteyemez. Hatta yine bana göre; umutlarını tamamen kaybettikleri o anda onursuzluk hatasına düşen ve dönemin nihilizm akımına kapılanları da anlamalıyız ancak bu akımla savaşmaktan da vazgeçmemeliyiz. Ülkemde ve Avrupa'da birçok insanın bu nihilizmi reddedip bir meşruiyet arayışına girdikleri bir gerçek. İkinci kez doğabilmek ve çağımızın ölüm sezgisiyle açıkça savaşabilmek için, felaket zamanlarında bir yaşam sanatına sahip çıkmak zorunda kaldılar.

 

"Görevimiz dünyanın kendini yok etmesini engellemek"

 

Her nesil, şüphesiz ki, dünyayı yeniden biçimlendirmek için çağrıldığına inanıyor. Benim neslim ise, onu yeniden şekillendirmeyeceğini ve görevinin bundan daha zor olduğunu biliyor. Bu görev de, dünyanın kendi kendini yok etmesini engellemektir. Bu nesil, karışık ve yenik devrimlerle, ölü tanrılarla ve tarihi geçmiş ideolojilerle dolu, teknolojinin delirdiği ve ikna edilmesi imkânsız, vasat güçlerin her şeyi yok ettiği, nefretin ve baskının hizmetkârı olabilmek için zekânın kendi itibarını düşürdüğü, bu yozlaşmış tarihin mirasçılarıdır. Onlar, içeride ve dışarıda, yaşam ile ölümün itibarını şekillendiren şeyi, kendi olumsuzlamalarıyla yeniden yaratmak zorunda kalıyorlar. Parçalanma tehdidi altındaki bir ülkede, engizitörelerimiz sonsuza kadar hüküm sürecek bir ölüm imparatorluğu kurabilir. Bu risk ile karşı karşıya bulunan bu nesil, zamana karşı çılgın bir yarışta ve bilmesi gerekeni biliyor: Tüm uluslar için hizmetkârlığı barındırmayan bir barışı yeniden tesis etmek; emeği ve kültürü yeniden barıştırmak ve tüm insanlarla Ahit Sandığı'nı yeniden yaratmak. Bu neslin bu muazzam görevi yerine getirebileceği kesin değil, ancak dünyanın her yerinde çoktan gerçeği ve özgürlüğü sorgulamaya başlıyor ve bu uğurda nefret dolu olmadan nasıl ölüneceğini biliyor. Bu yüzden görüldüğü her yerde, özellikle de kendini feda ettiği yerlerde, takdir edilmeyi ve desteklenmeyi hak ediyor. Her halükarda, tam onayınızı almak, bana verdiğiniz onuru bu nesle aktarmak istiyorum.

 

Yazarın asaletini belirttiğime göre, onu da yerine yerleştirmem gerekiyor. Yazarın, silah arkadaşlarıyla paylaştıklarından başka hiç bir iddiası yoktur. Kırılgan ama inatçıdır, adaletsiz ama adalet konusunda coşkuludur, diğer insanların nazarında işini utanç ya da gurur duymadan yapar, keder ve güzellik arasında bölünmekten vazgeçmez ve kendini bu ikili varoluştan sıyırıp, tarihin yıkıcı anlarını ortaya seren ürünler yaratmaya adar. Böyle birinden kim kesin çözümler ve yüksek bir ahlak bekleyebilir ki? Gerçek gizemli, güvenilmez ve her zaman fethedilmeye hazırdır. Özgürlük tehlikeli, onunla yaşamak zordur, ancak bir o kadar da mutluluk vericidir. Bu iki hedefe doğru, acıyla ve azimle ve yol boyunca yapacağımız hataların önceden farkında olarak yürümeliyiz. Hangi yazar bundan sonra vicdanı rahat bir biçimde kendini erdem konusunda bir hatip olarak tanımlayabilir ki? Kendi adıma konuşmam gerekirse, bu türden biri olmadığımı tekrar söylemek istiyorum. Hiç bir zaman aydınlıktan, varoluşun zevkinden ve içinde büyüdüğüm özgürlükten feragat edemedim. Geçmişe duyduğum özlem, hatalarımı ve yanlışlarımı açıklasa da, şüphesiz ki sanatımı daha iyi anlamamı sağladı. O özlem, kendileri için hazırlanan yaşamı sürdüren sessiz adamları sorgusuz bir şekilde desteklerken, öz ve özgür mutluluğun hatırasıyla, bana yardım ediyor.

 

Bu sayede kendimi gerçekten olduğum kişiye indirgedim; sınırlarım, borçları ve zor inançlarıma... Bana verdiğiniz onurun cömertliği karşısında konuşabilmek açısından kendimi şimdi daha özgür addediyorum. Bu ödülü, benimle eş zamanlı olarak aynı kavgayı sürdüren, herhangi bir ayrıcalık tanınmamış hatta aksine acı çekmiş ve zulüm görmüş tüm insanlara hürmetlerimi göstermek için aldığımı söylerken de yine bu özgürlüğü hissediyorum. Size kalbimin en derinliklerinden teşekkür ediyorum ve şükranlarımın en şahsi ifadesi olarak, bütün gerçek sanatçıların her gün kendi kendilerine sessizlik içinde tekrar ettikleri, o kadim sadakat sözünü veriyorum.

 

 


 

 

* Çeviren: Elif İlik

 



23 Ocak 2024 Salı

UĞUR MUMCU'YA ÖVGÜ (ANONİM)



 Yoktu senin eşin, ne de benzerin

Nasıl doldurulur bilmem ki yerin?
Halkına mal oldu bütün eserin
Halkının sevgisin, gör Uğur Mumcu
İsterler ki kimse bir şey sezmesin
Aydın düşünmesin, kalem yazmasın
Halkı uyandırıp işi bozmasın
Yaşatmak isterler kör Uğur Mumcu
Boştan yere yobazlara çatmadın
Elli yıldır yanlış adım atmadın
Onurunu, kalemini satmadın
Yar idin halkına, yar Uğur Mumcu
Şimdi moda her boyaya boyanmak
Solcu yatıp sabah sağcı uyanmak
Ne zor imiş yokluğuna dayanmak
Yanıyor yüreğim kor Uğur Mumcu
Yılanın başını seze gelmiştin
Gerçeği korkmadan yaza gelmiştin
Ne yılmıştın ne de dize gelmiştin
Bir idin dünyada, bir Uğur Mumcu
Çıkarını savunurken halkının
Korkusuydun nice hırsız tilkinin
Duruşunla yüz akıydın ülkenin
Gönüllere ettin yer Uğur Mumcu
Kuvayi Millici, kalpaklı idin
Milletin vicdanı, hem aklı idin
Susturdular, çünkü sen haklı idin
Gerçek aydın olmak zor Uğur Mumcu
Bilgisiz düşünce olamaz derdin
Hakkı arkaladın, haksızı yerdin
Bu kutsal davada canını verdin
Bu davaya aday, her Uğur Mumcu
Ardından verilen namus sözleri
Gelmiyor yerine üzer bizleri
Ortalığa saçtın nice gizleri
Kalemin gençliğe ver Uğur Mumcu
Aydınlı içimi döker söylerim
Acıdan bağrımı söker söylerim
Katillerin belli çıkar söylerim
Susmaktır aydına ar Uğur Mumcu

(https://onbinkitap.blogspot.com/2021/03/ugur-mumcunun-rabita-eseri.html)
(https://onbinkitap.blogspot.com/2020/07/27-mayisi-solcu-sanmak.htm
(https://onbinkitap.blogspot.com/2023/08/2002-secimlerinde-medya-manipulasyonu_28.html)

21 Ocak 2024 Pazar

ASAF HALET ÇELEBİ'NİN BİLİNMEYEN ŞİİRLERİ (#TARİH 2024 OCAK SAYISI)

 


#Tarih dergisi, 2024 Ocak ayı, Emin Ahmet İşli'nin yazısına göre bir sahafta bulunun el yazmasındaki şiirler Asaf Halet Çelebi'nin (asıl adı, Mehmet Ali Asaf'tır.) az da olsa Yapı Kredi yayınevinden çıkan Tüm Şiirleri ile arasında farklar olmakla beraber, şu üç şiir ve son sayfaki beyit , yokmuş. (Derginin 66. sayfasında yayımlanmıştır.)

RÜYASIZ ÖYKÜ

Geceleyin

bacadan düşen umacı

haydi düş de ye beni

ye beni

bir şey görmeyeyim

gözümden ye beni

bir şey duymayayım

kulağımdan ye beni

bir şey düşünmeyeyim

beynimden ye beni

görmeyeyim

işitmeyeyim

düşünmeyeyim

SEVGİLİ

seneleri unuttum

doğmamış gibiyim

unutmadığım sen varsın

ki seni de yutdum

başımı kesseler

içinden başım çıkar

ve gene sanan gülümser

kulaklarımı kesseler

içinden kulakların çıkar

ve sana açılır

bacaklarımı kesseler

içinden bacakların çıkar

ve sonsuzluğa doğru yürür

YER OLMAYAN YERE

neden döüyorlar

döne döne kimden geliyorlar

kime gidiyorlar

ne sağları var

ne solları var

ne altları var

ne üstleri var

nerden geliyorlar

sarhoştan daha sarhoş

deliden daha deli

onlar da bilmiyorlar

at kendini bize

ve bilme

biz

bütün dönenlerle

yer olmayan yere gidiyoruz

yer olmayan yere

SON SAYFADAKİ BEYİT

Peri padişahının kızına gönül verdim

Kendime urba yaptırdım masalları renginden




20 Ocak 2024 Cumartesi

SEMPATİ VEYA ANTiPATİ, DEMOKRAT OLMANIN ÖLÇÜTÜ DEĞİLDİR.




Geçen yazın moda filmi Barbie'de en sevdiğim sahne, Mattel'in başkanının  (CEO, Eskiden genel müdür denilirdi), şirketteki erkek egemenliği savunma çabasında bir ara benim Yahudi arkadaşlarım da var demesiydi. O anda kahkaha attığımı hatırlıyorum. Filmin senaryosunda mı böyleydi, seslendirmede mi eklediler, çok merak ettim. Bazı konularda ne yazsan eksik kalıyor ve yazı bitmek bilmiyor. Yavşak faşizm de bu konulardan biri oldu. ( https://onbinkitap.blogspot.com/2024/01/fasizm-ve-yvsak-fasizm.html) Bizde faşistlerin, benim Kürt, Alevi arkadaşlarım var savunması, birebir alınmış. 

Bunun bir değişik modeli de, o kültürü sevmektir. Pek çok kişi Alevi düşmanı olmadığını, Alevi türkülerini sevdiğini söyleyerek yalanlar. Bir toplumun kültürünü yada kültürünün unsutoplumu sevrlarını sevip, o toplumu sevmeyebilirsiniz. Amerika Birleşik Devletleri halkı, bunun en iyi örneğidir. Japondövüş sanatları, Çin yemeklerini sevseler de, Asyalıları sevmezler. Siz de Alevi deyişlerini sevip, Alevileri sevmeyebilirsiniz.Laz böreğini sevip, Lazları, Çerkez tavuğunu sevip, Çerkezleri sevmek zorunda da değilsiniz. Daha doğrusu başka bir etnik grubu sevmekle demokrat olmadığınız gibi, sevmemekle antidemokrat olmazsınız.

(Bu arada, bazı kültür unsurlarının  o kültürle ilişkisi de dolaylıdır. Mesela eskiden una bulanarak, yağda kızartılan ciğere, Arnavut ciğeri diyorlardı. Şimdilerde adı Edirne tava ciğeri oldu ve hatta yöresel belge aldı. Bu yemeğin, Arnavut adını almasının sebebi, küçük taşlardan oluşan parke yollara Arnavut kaldırımı denmesi ile aynı, yani Arnavut işçilermiş. Eskiden Türkler koyun etini daha çok yer, dana etini de sert diye sevmezdi. Şimdilerde tam tersi, şimdi de kokuyır diye, koyun etini sevmiyorlar.  Dana ciğeri kızartması bu sebeple uzun süre Arnavut ciğeri olarak anılmış. İskenderunluların Kürt böreği de, benzer  bir isme sahip olabilir. Çünkü pek çok Kürt, bu böreği ilk defa büyük şehirlerde falan yemiştir ve evinde yapmamıştır.)

Demokrat olmak, her toplumu, her kültürü sevmek ve deyim yerindeyse bir sevgi kelebeği olmak anlamına gelmez, gelmemelidir. Nasıl ki her yemeği, müziği, dansı, tiyatroyu, meyveyi, sebzeyi ve daha pek çok şeyi sevmek yada sevmemek bizi demokrat yada antidemokrat yapmazsa, her toplumu sevmemekte de aynı durum söz konusudur. Zira onlarda seni sevmemektedir. Sen başka dinden, ırktan, mezhepten insanları sevmek için de yaşamıyorsundur. 

Demokrat olmak, onlara karşı davranışınızda, özellikle nasıl davranacağımız vicdanımıza kalmışken, adil olmak, adil olup, olmadığımızı sorgulamaktır. Acaba antipatim yüzünden mi yada başka bir nedenden mi böyle karar verdim diye kendinizi sorgulamaktır. Öte yandan bir dinin dört dörtlük bireyi olmak imkansız olduğu gibi, dört  dörtlük demokrat bir birey olmak da imkansızdır.

Ek olarak, asıl marifet antipati duyduğunuz, hatta nefret ettiğiniz kişi ve gruplara karşı demokrat ve adil olabilmektir. Sempati bizi biraz da o topluluktan yapar. Eğer siyahilere (zencilere) sempati duyuyorsanız,  kireç beyazı teninize rağmen, hatta sarı-kızıl-kumral saçlarınıza, yeşil-mavi-ela gözlerinize rağmen bir parça zencisinizdir.

18 Ocak 2024 Perşembe

TEPKİ VEREN İNSAN

 


12 Eylül Türk insanından en fazla, devlete ve iktidara karşı tepki verme gücünü aldı. Tepki vermeyi bir suç olarak görmesine sebep oldu. Darbe generalleri bunu ustalıkla uyguladı ve halka suçluluk duygusu aşıladı.  (https://onbinkitap.blogspot.com/search?q=su%C3%A7luluk)

Gelişmiş, daha doğrusu demokratik olmanın ilk ölçütlerinden biri, devlete, daha doğrusu politikacılara tepki gösterebilmektir.  Zira demokratik ülkelerde politikacılar, devlet memurudur, devlet büyüğü değildir. Hatta çoğu kez devlet memurları, yani bürokratlar, kendilerini devletin asıl sahibi olarak görür.  Gerçi devlet memurları da bir çikolata yüzünden kolayca yargılanır. İktidarlar da kolayca değişir. En radikalleri bile böyledir. Yunanistan'da, ultra solcu Syriza  tek başına iktidara geldi ne ne oldu? Avrupa Birliğinin kemer sıkma politikalarını, Yunanlılara yönelik biraz gevşettiler, o kadar. Makedonya ile, Kuzey Makedonya olarak tanıma antlaşmasını yaptı ve halkın tepkisi ile istifa etmek zorunda kaldı. O zamanki başbakan Aleksis Çipras, Yunanistan gibi bir din devletinde, İncil'e el basmayacak kadar ateistti. (Yunanistan'da Aynaroz ve Metreora bölgesindeki bazı manastırlar, dünya işi, putperestlik diye Yunan bayrağı dalgalandırmaz. Askeri araçlar bile papazlar tarafından kutsandıktan sonra kullanıma başlar.) Gene de Yunan kilisesi gücünden bir şey kaybetmedi. Yunanistan'da hiç kimse, bu dinsiz İncil'e el basmadı, din elden gidiyor, diye bağırmadı. Genel anlamda dindar olan Yunan milleti de Syriza ve dinsiz başkanı Çipras'a oy verdiği için bir suçluluk duygusu duymadı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2021/07/12-eylulun-sucluluk-duygusu-4-devlet.html

Devlet adamları  ise halkını yoksullaştırdığı için suçluluk duygusu hissetmez. PKK'nın 1984'de Eruh ve Şırnak'ta ilk saldırısını yaptığı gün, dönemin başbakanı, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren'den sonra cumhurbaşkanı olacak olan Turgut Özal, havuzdan çıkmadı. Sonra seksenlerin dile dolanan sözünü söyledi. Bunlar bir avuç baldırı çıplaktır. Az kaldı, bitecektir. Seksenli yıllar böyle geçti. Sahte ateşkes ve otuz üç erin öldürülmesi ile bu baldırı çıplaklar lafı unutuldu. Türk halkı, bu sahte ateşkese neden uyuldu, neden tuzağa düştü diye sorsa da, bu soruyu soranların sesi çok cılız oldu. Tıpkı çözüm sürecine tepkinin de çok cılız olması gibi. Yada ordunun kozmik odasına girişin ve en son koca cumhurbaşkanının bazı istihbarat yöneticilerini ifşa etmesi gibi. Kimse de nedenini sorgulamadı.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/silahli-direnisin-provakasyon-olmasi.html

Oysa herkes Kürtleri sorguladı ve     Kürtlere düşman oldu. Sonra  onları meclise taşıyan SHP'lilere (sonradan SHP, CHP ile birleşti ve halk CHP'ye düşman oldu.) Çünkü 12 Eylül medyası, sola düşman olmayı öğretmişti. Oysa o milletvekilleri, yaka-paça sürüklenerek meclisten atılmasaydı, HADEP (Şimdilerde DEM parti) kurulmayacaktı. Çözüm süreci olmasaydı HDP, %10 barajını geçemeyecekti. Gene de öfke iktidar partisine yönelmedi. Diğer yandan meşhur yazar kasa atma olayına bakalım. O olayın sonrasına değil, öncesine bakalım. Ülke ekonomisi Turgut Özal, Süleyman Demirel,  Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller zamanında daha kötü krizler yaşamıştı. O zamnki liderlere, iktidardan düştükten sonra bile, yüzlerine karşı böyle tepkiler veren olmamıştı. Mesut Yılmaz'a, Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de yumruk atılmıştı ama olayın krizle alakası yoktu. Kriz bir yana, Süleyman Demirel, onlarca yıl üzerinden siyaset yaptığı muhafazakar-sağcı halkı, 28 Şubat sürecinde, Türbanlılar okumaya Suudi Arabistan'a gitsin diye aşağılamıştı.İşin gerçeği o esnafın öfkesi ekonomik krize değildi. Bir solcunun başbakan olmasıydı. Yoksa Mesut Yılmaz'ın abisinin aracılığı ile  Gazprom'la yapılan antlaşma sonucu doğal gazı tüm dünyadan daha fazla ödememize kızan da yok.

Bu arada, bu adını andıklarımla ilgili olarak bu blogda yazdıklarıma bir bakalım:

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/turgut-nereye-kostu.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/08/yildirim-akbulut-ve-mesut-yilmaz.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/04/tansu-cillerin-siyasi-tarihi.html

https://onbinkitap.blogspot.com/2022/07/suleyman-demirel-kimdir.html

Pek çok insanın yanlış tepkisinin sebebi, yanlış tarafta yer almasıdır. Bunun sebebi kendisini payidar sanmasıdır. İktidardan yana olursa, sıranın kendisine geleceğini sanmasıdır. Çünkü kendisine, sağcı ve Sünni olduğu için üstün olduğu ve bir gün sıranın kendisine geleceği söylenmiştir. Bu yüzden pek çok kişi,  muhalefete muhalefet ederek, sisteme bağlılığını ilan ederek, adaletsiz sistemin ürt katlarına çıkmaya çalışır.

https://onbinkitap.blogspot.com/2023/09/fasizan-ustunluk-duygusu.html

Oysa adalersiz bir sistemde üst tabaka her gün artmaz, azalır. Düşenler yerine çıkanlar daha az olur.  Nasılözgür olunur sorusunun pek çok cevabı vardır. Aristo, düşünerek; Nietsche, kendin kalarak; Platon, öğrenerek; Camus, başkaldırarak, Sarte, eyleme geçerek, İbni Rüşt, vicdanlı kalarak; Farabi, kalbini dinleyerek;  Hazrerti Ali, minnet etmeyecek ve daha nice kişiler neler diyerek tarif etmişlerdir. Peki düşündüğümüzü, öğrendiğimizi ve başka başka şeylerimizi nasıl belli edeceğiz, tepki vermekten başka.

Binbir gece masallarının az bilinen bir hikayesi de, çıngırağı çalan eşek hikayesidir. Kadı'nın biri, bulunduğu yöredeki şikayet sahipleri bizzat kendisi ile konuşsun diye evinin kapısına bir çıngırak koymuş. Fakat bu çıngırağı eşeğin biri dişleri ile oynayarak, çaşıyormuş. Sürekli çan sesine maruz kalıp, aynı cevabı alan kadı en sonunda bu eşeğin kime ait olduğunu sorar. Ona hayvanın, yaşlandığı ve artık yük çekemediği için terk edildiğini söylerler. Kadı da söz konusu köylüyü yanına çağırır, eşeği de kendi ahırına alır. Köylüye de, eşeğin yem ve tımar masrafını ödeme cezası verir.

Masal da olsa, eşek, eşek haliyle şehrin kadısına şikayette bulunmayı, yani tepki vermeyi öğrenmiş. Devletle ilgili bir sorununuz varsa ki devlet kadının da sahibidir, devlete, dolaysı ile iktidara tepki vermeyi öğrenmeliyiz.

Yoksa her esçimden sonra ellerim kırılaydı nakarakları dinleriz. (Bazen elimde balyoz, o elleri sahiden kırmak istiyorum)


Ne Utanmaz Köpekleriz "Namık KEMAL

 


Edepsizlikte tekleriz

Kimi görsek etekleriz

Hakk'tan da yardım bekleriz
Ne utanmaz köpekleriz.
Biz bakmadan sağa sola
Düşman girdi İstanbul'a
Vatanı sattık bir pula
Ne utanmaz köpekleriz.
Dalkavuklukla irtikap
İşte etti bizi harap
Sen söyle ey Şevketmeab
Ne utanmaz köpekleriz.
İnsan mı neyiz seçilmez
Bir zehiriz ki içilmez
Tavrımızdan da geçilmez
Ne utanmaz köpekleriz
Gitme vatan kavgasına
Yetiş rütbe yağmasına
Daldık dünya sefasına
Ne utanmaz köpekleriz
Vatanın girdik kanına
Leke getirdik şanına
Topumuzun bok canına
Ne utanmaz köpekleriz
Kimi görsek etekleriz

NAMIK KEMAL

12 Ocak 2024 Cuma

O OTELLERİ VE EVLERİ DE ORMAN YAPACAĞIZ

 


Bu yangınların sabotaj olduğu ve iktidarın sabotajı olduğu kabak gibi belli artık. Bu iktidarın sonunun hızla yaklaştığı da o kadar belli. Ormanlar başta olmak üzere, bu iktidarın yıkımlarını nasıl onarırız diye şimdiden düşünmeliyiz. Bu onarımın sadece bu iktidarın değil, 12 Eylül 1980 sabahından beri yapılan yıkımların onarımı olmalı. 

Bir de, merak ettiniz mi, neden hiç yanan lüks otel yok? Onlar yangından nasıl kurtuluyor?

  Onarmamız gereken şeylerin başında da, doğamız gelmekte. Sadece ormanlar değil, kırlar, tarlalar, sulak alanlar ve vahşi sulama ile aşırı sömürülen doğamızı da tedavi etmeliyiz. Bunun için sadece ağaç dikmek yetmez, ağaç dikme politikamızı da gözden geçirmeliyiz. TEMA'nın aklına uyup, makilikleri çamlık yaptık, sonucu görüyoruz.

https://onbinkitap.blogspot.com/2019/04/tema-ihaneti.html

Olmayan tarım ve hayvancılık politikamız da başka bir sorunumuz. Mera ve yaylaların, lüks villalar olmak üzere imara, şenlik adı altında, ortalığa bir sürü çöp bırakan kalabalık etkinliklere maruz kalması da bir sorundur. Bu tür etkinlikler sıkı denetlenmelidir.

En büyük sorun ise, bir sürü imar affı ile işgal edilmiş binaları ve inşaatları yıkmak ve araziyi temizlemek. Tarım ve doğa, sadece bizim değil, doğanın da geleceği.

Bunun için iktidarı devirmek yetmez. Sonrasında da kararlı, korkusuz ve hatta acımasız olmalıyız.