10 Şubat 2018 Cumartesi

OBLOMOV, BALZAC , RECEP İVEDİK VE DİĞER ASALAKLAR

oblomov ile ilgili görsel sonucu                Oblomov romanını okumuş olan çok azdır ama ne olduğunu hemen herkes bilir. Bu roman, Rusya’da ki çürümeyi anlatır. Lenin’e göre Oblomovluk, Rus proleteryasına bile sızmıştır. Roman basitçe bir tembellik destanıdır. Oblomov, bir Rus aristokratıdır ve bir mirasyedidir. Hazırı yemeye o kadar alışmıştır ki, kahyasının hesaplarını incelemeye bile üşenir. O kadar ki tembellikten aşk bile yaşayamaz. Hikaye boyunca tipik bir Alman gibi çok çalışkan arkadaşı  Stolz'a hayrandır ve Stolz, pek çok kere arkadaşını zor durumdan kurtarır. Gene de finalde hepten iflas etemkten kurtulamaz. Sırf  parasını almak isteyen dul bir köylü kadınla evlenir. Gene de tembelliği elden bırakmaz. Stolz, yazarın idalize ettiği, olmasını istediği Rus vatandaşıdır. Oblomov ise yıkılmakta olan Rus aristokrasisinin vasat bir gölgesidir.  
balzac ile ilgili görsel sonucu          İngiliz filozof Bertrand Russel'ın dediği giib aristokrasiye gerekli olan cesaret ve fedakarlık gibi erdemlerdir. Oysa Kudüs yollarına düşen, zırhı ile yaşayan şövalyeler, Paris'te lüks içinde yaşayan züppelere dönüşünce, o asil sınıfın sonu gelmiş demektir. Avrupa kralları, Makyavel'in sözüne uyup, Osmanlı gibi merkezi bir ordu kurup, bu profesyonel ordu, şövalyelerin yerini alınca, geriye bu komik giyimli züppeler kalır. Balzac romanları ile bu sınıfı yüceltmeye yarar. Bu sınıfın övülecek özellikleri; birilerinin karılarına-kocalarına aşık olmak, bu uğurda kavga etmeki süello ile adam öldürmek, ateşli hastalıklarda burjuva kadınları sokak şarkıları söylerken, soylu bir kadın olarak opera aryaları söylemek, pahallı kıyafetleri bir yüzyılın öncesindeki moda ile inatla giymek gibi şeylerdir. Pek çokları mülklerini satıp, faizini yemekte veya sırf unvanlarından dolayı devletten gelir almaktadır. Kont oldukları yörelerle alakaları da kalmamıştır. Balzac'ın yirminci yüzyılda karşılığı Barbara Cartlan veya Beyaz-Pembe dizi romanlardır.
recep ivedik ile ilgili görsel sonucu          Böyle kalitesiz ve topluma yük olan sınıfların anlatılması, nedense her devirde ilgi çeker ve aristokrat sınıf tüm dünyada yaygın olmasa da her topluma böyle asalak sınıflar ya da birileri olmuştur. Son yıllarda bir de Recep İvedik modası var. İlk 2 ya da 3'ün (hepsi de birbirine benziyor)Kırıkkale-Ankara otobüslerinde izledim. Bu karakter de en az Oblomov kadar işe yaramaz ve tembel. Ayrıca küfürbaz ve kavgacı. Ortalıkta kavga ve küfür ederek dolaşıyor. Sanat, edebiyat ve bilumum güzelliklerden de nefret ediyor. Bir sürü serisi çekildi ve devamı da gelecek.
hababam sınıfı ile ilgili görsel sonucu              Hadi bu filmin ve serisinin çekilmesinin bahanesi var, para. Bir de inatla parayı Recep İvedik ve türevlerinde arama hastalığı var. Mesela Çocuklar Duymasın dizisi. Taş fırın erkeği Haluk tiplemesi,  bence Recep İvedik karakterinin prototipidir. Zaten Şahan'da Recep İvedik'ten evvel bir parodisinde bu diziyi hicvetmişti. Haluk'da sözüm ona inşaat mühendisi lakin yabancı dil bilmemekte, kitap, gazete okumamakta ve sanattan zevk almamakta diretiyor. Kaldı ki bu dizi de Taş Devri çizgi filminin çakması. kaba saba taş fırın erkeği Fred, Haluk olmuş, hanımcı Barni'de ligt erkek Selami olmuş. Bu dizi yıllar önce bitti. Ligt erkek Selami'de yıllardır başka bir dizide polis Hüsnü Çoban. Gene de yaklaşık 2-3 yılda bir bu diziyi tekrar tekrar gündeme getiriyorlar. Bir kaç ay izleniyor, sonra bitiyor. Pek çok kaliteli yapım, izlenmeler azıcık azalınca yayından kalkar ve devamı gelmezken, böyle kötü yapımlar ısrarla gözümüze sokuluyor. Bir de şu yazıyı gördüğüm günlerde, tanıtımını gördüğüm Deliha 2 filmi var. 1.si bile iş yapmamış ama illa 2.sini çekeyim, belki voliyi vururum derdindeler.
           Bu tip eserler hep vardı. Bence neredeyse kutsal derecesine erişen Hababam Sınıfı da böylesi filmlerle aynı kategoridedir ama ben bunu ayrıca bir yazıda anlatmak isterim. Bir de bu tür filmler, cehaletin iktidarıdır. Mesela dikkat ettim bu Çocuklar Duymasın dizisi ilk çıktığında Haluk, yerilen ve dalga geçilen bir karakterdi. Son sezonun ilk bölümünde o etrafını eziyor. Recep İvedik'te giderek küstahlaşıyor. Bunlar, cehaletin iktidarının övgüsüdür. Bunlara karşı da mücadele etmeliyiz.

3 Şubat 2018 Cumartesi


DİNİ İNANÇLARIMI KAYBETMEM
 1 DİNİ ÖĞRENMEK 
Bu konuyu yazmak için erken mi, bilemiyorum. Kendimi bir deist olarak hissedeli üç ay bile olmadı. Aslında hep ateizmle ya da Ateistlerle iç içe olsam da, tam anlamı ile dinden kopmam en fazla bir buçuk yıl öncesine gider. Ben olayı en başından anlatayım.

Aslında hep sorgulayan biri oldum. Biz zorunlu din dersleri ile yetişen ilk nesiliz.  Orta okul ve lisede din dersi hocalarının anlattıklarına karşı hep mesafeli oldum. Özellikle Erdoğan Keleş adlı bir Din Kültürü hocası vardı. Sonradan müdür yardımcısı oldu. Çok uzun yıllar müdür yardımcılığı yaptı, ben üniversiteden mezun, hatta on küsur yıllık öğretmenken bile müdür yardımcısıydı. Derslerinde bir sürü hikâye anlatırdı. Hemen hepsi de Yahudilerle ilgiliydi. Sonraları bu öykülerde adı geçen çoğu kabilenin Yahudilerle alakası olmayan Arap kabileleri olduğunu öğrenecektim daha sonra. Daha sonraları din adamlarının hep yalan söylediklerini öğrenecekti.  Bu yalanları ben ve bizim kuşak yıllar sonra öğrenecektik. O dönem İnternetsiz ,tek kanallı ve gazetelerin de birbirinini kopyası gibi olduğundan pek çok mit, bize gerçek gibi sunuldu. Aya inen ilk astronot olan Luis Amstrong'un ayda ezan sesi duyup, Müslüman olduğu, meşhur su altı belgeselci Cousteau'nun Kur'andaki bir ayetten etkilenip, Müslüman olduğu gibi yalanlar, o zamanlar çok yaygındı. Cousteau'nun cenazesi meşhur Notre Dame katedralinde, muhteşem bir kalabalığın katıldığı cenaze ile gömüldü. Bu gibi yalanlar, o dönem gençliğini dindar ve inançlı yapmak için kasten yayıldığını düşünüyorum. Mesela sonradan Yusuf İslam adını alan Cart Stevens, o kadar da büyük bir yıldız değilmiş. Adamın Müslüman olmadan evvel tek bir albümü var. Tesadüfen bir albümü çok satan bir hippi, üstelik eski bir kokainman. Müzik dünyasından dışlanınca, Müslüman olup, ilahi albümleriyle servet yapıyor. O zamanın meşhur yalanları arasında namaz kılar vaziyetinde cesedi bulunan firavun ve Kur'an a bastığı için fareye dönüşen kız da vardı. Şimdilerde aynı fotolar ara ara facebook ve bilumum internet ortamlarında dönüyor. Bu gün o fareye dönüşen kızın bir çeşit plasitk ve üretim hatalı oyuncak olduğunu biliyoruz. Bize Musa'nın ardından deniz suyuna kapılan firavun diye anlatılan cesetse, Musa'dan çok önce yaşamış bir Mısırlının mumyalanmış cesediymiş. 12 Eylül rejiminin Atatürkçülüğü, en büyük yalanlardan biridir. Her kuruma Atatürk büstü, köşesi, her meydana Atatürk heykeli ve her odaya Atatürk resmi şart koşulurken, icraatlar ile Atatürkçülükten de uzaklaşılıyordu. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, komisyon olarak birleşip, bilimden uzaklaşıyor ve giderek Türk İslamcı bir hal alıyordu. Alevi köylerine cami yapılıyor, her tarafa İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat fakülteleri açılıyordu. Şimdi şimdi anlıyorum ki, merkez medya aslında o zamanlar da havuz medyasıydı. toplum bu saçma sapan dini mucize haberleri ile dincileştiriliyordu. bu sadece zorunlu din dersleri, Kuran kursları bile değil, böylesi mucize haberleri ile de yapılıyordu.  Ben buna yalan bombardımanı diyorum. Sürekli karşı tarafı kötüleyen görüşler,  sürekli mucize haberleri, bin de biri de doğru olsa ne iyi olur diye düşündürür insanı ve buna inandırır. İlk, orta ve lise eğitimim boyunca hiç bir yıl ders kitabındaki ünitelerin bitirildiğini görmedim. O yıllarda amaç, bolca masal anlatıp, sonraki yılların hazırlığını yapmaktı.
      Bunu yaparken de, din üzerine gerçekleri söylemediklerini ya da sakladıklarını sonradan öğrenecektim. Mesela bize din derslerinde peygamberin devasa bir kalabalık cenaze töreni ile gömüldüğü söylenecekti. Gerçek ise, Müslümanların iktidar kavgaları yüzünden peygamberin cesedinin günlerce yerde beklediği, koktuğu ve en nihayetinde amcasının oğlu ve damadı olan Ali'nin imamlığında, imamı dahil 17 (on yedi) kişilik bir cenaze namazı ile gömüldüğüdür. Asrı saadet dene peygamberin yaşadığı ve sonrasında dört halifenin yönetim yaptığı dönemde birbirlerinin kuyusunu kazdıklardır. Pek çok menkıbede Ebu Bekir'in halife olmadan önce tüccar olduğu, tüccar dediysek, kafasında sepetle kumaş sattığı falan anlatılır. Gerçekse dört halifenin de muazzam servetlere sahip olduğudur.
      Bunun gibi pek çok gerçke, din eğitiminde verilmiyor. Oysa artık gençler, internetten kolayca öğreniyor. Ben de geç de olsa öğrenecektim.

28 Ocak 2018 Pazar

POPPER-SOROS VE LİBERAL KAPİTALİST YAVŞAKLIK
               
 Geçen gün okuduğum bir haber, bana bu yazıyı acele yazma ihtiyacını getirdi.  Ünlü devrim ihracatçısı ve piyasa spekülatörü, Macar kökenli Amerikalı dolay milyarder, George Soros, facebook ve twitter’dan şikayetçi, bunlar medeniyetimizin, teknolojinin önünde engel, bunlardan kurtulmalıyız deyip duruyordu. Özgürlük öncüsü açık toplum vakfının başkanı ve finansörüne yakışıyor mu, Recep Tayyip Erdoğan, Hüsnü Mübarek ve pek çok otoriter liderle aynı çizgiye gelmek? Sosyal medya, iletişim özgürlüğünün zirvesi değil mi? Sayesinde kimse, hiçbir haberi sansür edemiyor.
                Aslında her ikisinin de derdi aynı,  kontrol edemiyor. Mevcut iktidar interneti, özellikle de Twitter’ı trol denen gereksiz ve kötü yayın yapıcılarla doldurduğu halde kontrol edemiyor. Soros’un binlerce kişiyi trol diye maaşa bağlama imkânı da yok.  Soros’un temel silahları, televizyon kanalları, özellikle haber kanalları. CNN ve Fox kanalları ona ait gibi bir şey. Doksanlarda ve iki binli yıllarda ortalığı kasıp, kavurdu, özellikle eski doğu bloku ülkelerini kasıp kavurdu. O zamanlar medya patronu olmak önemli bir şeydi.  İnsanlar, özellikle birinci körfez savaşı sırasında tüm gün haber kanallarını, özellikle de CNN’i açıp, haberleri öğrenmeye çalışırdı. Özellikle CNN’in o zamanki Bağdat muhabiri Peter Arnett takip edilirdi. Müzikte de belli başlı kanallar ve medya baronları ile iyi ilişkiler önemliydi. Örneğin Özlem Tekin, şöhretinin doruğunda iken, medya patronu Hakan Uzan’ın o zamanki eşi Yeşim Salkım’ın düşmanlığını üzerine çekince, müzik piyasasından silindi. Kendisi Bodrum’a yerleşti, muhtarlık ihtiyar heyeti azası oldu.  Bu gün bir medya patronunun böyle bir şansı yok. Seksen dört grubu ve Hayalet Sevgilim şarkısı ile ünlü olan İrem başta olmak üzere pek çok müzik grubu, müzik yapımcılarından ve medya patronlarından izinsiz ve habersiz şöhret oldu. Artık pek çok sanatçı C.D ya da başka bir formda albüm çıkarmıyor, sadece dijital ortamda varlar. Dinleyiciler yorum yapıyor, keşke falancayı değil de, seni ünlü yapsaydık diye. Artık yapımcılar yok. Neredesin Firuze ve Unutursam Hatırla filmlerinin Unkapanı sahnelerinde abartı yoktur. O zamanlar bir müzisyen için şöhret olmanın ilk şartı,  önceleri plak, sonraları da kaset olarak albümünün iyi bir firma tarafından yayımlanmasıydı. Pek çok hevesli müzisyen de kendi parası ile kaset çıkarır, iyi dağıtıcılar,  televizyon ve radyo kanallarınca tanıtılmayınca da kasetleri elde kalırdı.  Şimdilerde haberler de twitter, müzikte de youtube ve benzeri sosyal medya mecraları önemli. Şimdi bu güç ellerinden alındı diye öfkeliler. Oysa birkaç haber kanalı, birkaç uyduruk dernek ve birkaç yüz bin dolar ile hükumet devirirken ne kadar da keyifliydiniz? Kaldı ki televizyon kanallarına kalsak bile, bir sürü kanal var. Üç oda, bir salon stüdyo, gökteki yüzlerce uydulardan bir hat kiralayarak, çok kolay bir televizyon kanalı kurabilirsiniz. Oysa pek çok youtuber, televizyon kanallarının hayallerinde bile göremeyeceği reytingi alıyor.
                Kaldı ki beş sene evveline kadar bu Sorosçu takımının facebook ve twitter ile arası iyiydi. Mesela facebook, Küba’lı muhaliflerin toplanma mekanı olduğuda facebook övgüsü yapıyordu, ya da twitter Arap baharının itici gücü olduğunda. Ben bir ara Karl Popper’ın hayranı da olsam, bu Sorosçuları hiç sevmedim. Onları bir ara Banu Avar’ın kitaplarından takip ettim. Banu Avar ise, Akp muhalifi olacağım, Avrasyacılık yapacağım diye Uygur Türkleri ve Çin’de ki baskı gören halklara sırt çevirdi. Çin’de üç beş ihale uğruna AKP hükumeti ile anlaştı, buda olayın ayrı yönü. Böylece milliyetçileri de kendine küstürdü. Sorosçular için doksanlar ve iki binler verimli geçti. Bol bol turuncu devrim yaptı. Lakin marifet iktidara gelmekten çık, iktidarda kalmaktır. Pek çoğu devrildi. Bazıları da Soros’un istediği miktarda Amerikancı olmadı. Gezi olayları ve Arap baharından sonra geleneksel medya, özellikle haber kanallarının gücü kırıldı. Facebook ve twitter’ın tekelinden bahsediyor, bir de tek düşüncelerinin üye sayısını arttırmak olduğundan. Oysa sosyal medyada da yoğun bir rekabet var. Bu siteler kapatılırsa bir sürü alternatifi var.
                İşin ilginci bu alternatiflerin çoğunun Rus kökenli olması. Muhaliflerine göz açtırmayan Putin rejimi, internette garip bir özgürlük ortamı yaratmış. Vk.com, da.ru, telegram gibi sitelerde, Putin rejimini hedef almadığınız sürece sınırsıza yakın bir özgürlük sahibisiniz. Çocuk pornosu ya da doğrudan şiddet eylemi öneren bir terör propagandası olmadıkça kolay kolay engellenmediğiniz gibi, adınızı öyle kolay kolay polise, istihbarata da vermiyorlar. Telif sorunu ile de öyle çok fazla ilgilenmiyorlar. Komünist bir devletken Rusya ile uğraşmak kolaydı. Din adamlarını falan ortaya sürer, Komünist ideolojinin nasıl bir özgürlük düşmanı olduğundan bahsederdiniz. Sonuçta Sovyet Sosyalizmi yetmiş dördüncü yılında yıkıldı. Rusya, sırf Sovyetler Birliği olarak bir Amerika Birleşik Devletleri kadar toprağı kaybetti.
Varşova paktı ülkeleri de, 1991’e kadar fiilen Rusya’nın kontrolündeydi. Todor Jivkov, bizzat kendisi Brejnev’e Sovyetler Birliğine katılmayı teklif etmiş, Brejnev’de ret etmişti. O anlı şanlı doğu Avrupa diktatörleri, birer komprador olarak Rusya’nın kölesi idi. Devlete karşı isyanlar iyice arttığında Honecker, yüzsüzce ve televizyon kameraları önünde bir Rusya müdahalesi istedi. ( Doğu Almanya’nın Varşova paktına bağlılığından falan bahsetti. Demek istediğini herkes anlamıştı.) Gorbaçov ise kısa ve net bir cevap verdi. Gecikeni tarih affetmez dedi. Bu demekti ki, artık 1953 doğu Almanya, 1957 Macaristan ve 1968 Çekoslovakya ‘da olduğu gibi halk isyanı Rus askerleri ile bastırılamayacaktı. Sonrasında o muhteşem iktidarlar, iskambil kâğıdından kuleler gibi devrildi. Bulgaristan’da Komünist parti, kendisi iktidardan vazgeçti. Çünkü Rusya’ya en uzak doğu bloku ülkesi olsa da, ekonomisi Rusya’ya en bağımlı olanı oydu. Sadece Çavuşesku biraz direnecek gibi oldu, kanlı diyebileceğimiz tek devrim de orada oldu.  Romanya, önemli bir petrol ülkesiydi ve ülkenin hemen hemen tüm ticareti Sovyetler Birliği ileydi. Bu yüzden 1968’de Çekoslovakya isyanının bastırılmasına asker göndermeme, 1984 Los Angeles olimpiyatı boykotuna katılmama gibi şımarıklıklarına göz yumulabiliyordu. Sonrasında o kadar hızlı yıkılıdılar ki, iki Almanya birleşirken Honecker’in adı bile anılmadı.
Kapitalist blok, bütün bunları geleneksel medya araçları ile yaptı. Rus medya araçları, batı kadar güçlü olmadığı gibi, batı gibi eğlenceli de değildi. Bu yüzden gençler Komünist ideolojiden koptu. Kaldı ki geleneksel medya araçları, sadece doğu blokunda değil, tüm dünyadaki solu bastırmak için de kullandı. 1978 Ecevit ile CHP, 1987 Erdal İnönü ile SHP yükselişi, medyanın saldırıları ile önlendi en başta. Akp’de iktidara gelir gelmez önce SHP’yi yıkan Uzan ailesinin Star medyasını halletti. Sonra BDDK (Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Üst Kurulu) aracılığı ile havuz medyasını kurdu. Napolyon Bonapart bile, gazeteleri kontrol edemezsem altı ay iktidarda kalamam demişti. Oysa şimdi sosyal medya geleneksel medyanın yerini alıyor. Radyoyu sadece araç kullananlar dinler oldu. Edebiyat dergisi Ot’un dijital satışı, kâğıt satışına yaklaştı. Televizyonun elinde bir tek diziler kaldı. Dizilerde de Netfix, Blue tv gibi abonelikle çalışan sistemler ciddi satışlara yaklaştı. Artık büyük medya kartelleri kitleleri o kadar kolay yönlendiremez oldu, öfkeleri bundan.

Son olarak da bu Soros’un akıl hocası Karl Popper’ı severdim, ta ki soyunda Yahudilik olduğunu öğrenene kadar. Çünkü kendisini Naziler ya da faşizm aleyhine en ufak bir eleştirisi, hatta şikâyeti olmamıştır. Oysa Naziler iktidara gelince korkudan Yeni Zelanda’ya kadar kaçmış, Nazi iktidarı yıkılana kadar da dönmemiştir. Sonrasında İngiltere’ye yerleşmiş, Komünizmi ve Karl Marks’ı  eleştireceğim diye Hegel’i ve üzerine Platon’u eleştirmiştir. Bu kafa ile Nazileri eleştirmek için Shiller, Nietzsche  ve Kant’ı da eleştirmeliydi. 2. Dünya savaşından sonra Faşizm Avrupa’da, İspanya ve Portekiz’de daha uzun yıllar, bu ki ülkenin diktatörleri olan Salazar ve Franco geberene kadar iktidarda kalmış ve Yahudiler, Basklar ve Katalanlar başta olmak üzere azınlıklara baskı yapmaya devam etmiştir. Çünkü Faşizm, kapitalistlere para kazandırmaya devam etmiştir. Popper’da soyunda Yahudilik olmasaydı Martin Heidegger  gibi Nazi yalakası olacak ve onun gibi yetmşli yıllara kadar görmezden gelinecekti. Soros ve Açık Toplum vakfı da onun gibi Faşizan baskıları görmezden gelmekte. Sosyal medyayı da Faşizme karşı direnişlerin odağı olduğu için nefret etmeye başladılar. 

17 Ocak 2018 Çarşamba

CASA OLAYI (Nezih Tavlaş)
                Aslında bloğa başka bir şey yazacaktım. Hatta bu yazacağım şeyi 2. Defa erteliyorum. Çünkü Yavuz Bülent Bakiler hakkındaki yazıyı bir zamanlar başlamışım, yarım bırakmışım. Isparta’da olan son askeri uçak kazası olayından sonra yazmam, hem de acele yazmam gerektiğimi anladım.
                Kitabı okuyalı çok zaman oldu. O zaman bile sahaftan almıştım, o zaman bile demode olmuştu. Tam da o günlerde bir Casa nakliye uçağı düşmüştü. Bu günde bir tanesi düştü. Kitap bu uçakların satın alış sürecinden bahsediyor. O zamanlarda İspanyol Casa firmasının rüşvet skandalı tüm dünyada patlamış. Casa firmasının iş yaptığı her ülkede soruşturmalar açılıyor, Türkiye hariç. Üstelik açıklanan uluslararası belgelerde Türkiye’de dağıtılan rüşvetlerden de bahsediyor. Türkiye’de 12 eylül rejimi var.  Uçaklar 12 eylül rejiminin hava kuvvetleri komutanı Tahsin Şahinkaya’nın döneminde alınıyor. Şahinkaya’nın adı bir ara İngiliz Times dergisinin dünyanın en zengin on generalinden bir listesinde çıkıyor. O zamanlarda koro halinde 12 eylül generallerini öven basın, Şahinkaya’ya mal varlığını açıklaması için yalvarıyor. Şahinkaya aylarca, hatta yanlış hatırlamıyorsam iki yıla yakın açıklamıyor malvarlığını. Çok sonra açıklıyor. Bir de Casa olayı ile ilgili başka birkaç kitap, yazı daha yazılıyor. İşin bu kısmını bu okuduğum diğer kitaplar ve makalelerden aldım. Şahinkaya ile ilgili hiç soruşturma açılmıyor, bu konudan hiç yargılanmıyor. Şahinkaya 2015’de ölüyor. Ailesi şu an Kale holdingin mirasçısı. Şahinkaya daha komutanken bu holdingin ortağı, tüm hava üslerinin Kale Bodur fayansları ile döşüyor. Sonra 12 Eylül boyunca ülkeyi yöneten Milli Güvenlik konseyi olunca bu sefer, o zamanlar henüz özelleştirilip, medya devi Aydın Doğan’a satılmamış Petrol Ofisinin akaryakıt bayileri Kale Bodur ile döşeniyor.
                Casa’nın Türk Hava Kuvvetleri envanterine girme hikâyesine gelince: En başta bu uçakları kimse istemiyor. Şartlara uymuyor çünkü. Derken Casa’nın Türkiye’nin de dahil olduğu bölge müdürü değişiyor. Yeni müdür Türkiye’ye geliyor, Türkiye mümessilinden hiç hoşlanmıyor. İhalenin ortasında mümessilini değiştiriyor. Allem kallem ile ne olduğu bile anlaşılmadan bu Casalar ordu demirbaına giriyor.
                Kitabın son birkaç sayfası Casa olayı haricinde birkaç olayı anlatıyor. Mesela uluslararası bir toplantıda Amerikalı yetkililer, Ecevit’in nasıl düşürdüklerini bir model ile anlatıyorlar. Issız bir okyanus adasında Komünist düşünce yükseliştedir, ne yapılır? Bir sosyal demokrat lider alınır, parlatılır. Ya o lider haddini aşarsa, o lidere haddi bildirilir. Ayrıca teknolojide geri kalma tehlikeleri ve eğitimden de biraz bahsedilmiş

                Aradan yıllar geçti. Tahsinkaya başta olmak üzere pek çok kişi, ailesi ile birlikte zengin oldu. Türk askeri ise, o kötü Casalarda ölmeye devam ediyor.

12 Ocak 2018 Cuma

ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR’İN KİTAPLARI ÜZERİNE YORUM
                Aslına başka bir konu üzerine yazı yazacaktım ama bir önceki yazıda Şevket Süreyya Aydemir’e çok atıf yaptığımı fark edince, onun üzerine yazmaya karar verdim.
                Kendisinin kitaplarının çoğunu daha lise yıllarında okudum. Kendisi, özellikle biyografileri ile ünlü. Ben de daha ziyade bu kitaplarını okudum. Eleştirilerim de bu yönde olacak. Toprak uyanırsa adlı romanını da okuduğum için, ona da bir değineceğim.
                En başta kitaplarda anlattığı bilgilerin yanlışı yoktur, eksiği de yok denecek kadar azdır. Mesela Atatürk hakkında onlarca kitap okusanız da bulamayacağınız pek çok ayrıntıyı, Tek Adam kitabında bulabilirsiniz. İkinci cildi 19 mayıs 1919 ile 9 eylül 1922 arasındaki zaman dilimini ele alır ki, 19 mayıs öncesi pek çok olaydan bile ayrıntısı ile bahseder. Tahmin edeceğiniz gibi birinci cildi doğumundan, 1919’a kadar olanları, üçüncü cildi de 1922 sonrasını anlatır. Yanlışı yoktur demişken, bir olay hariç. Menderes’in Dramı adlı kitabında,  Menderes’in idamdan hemen önce kimseye küskünlüğüm yok, hiç kırgın değilim dediğini aktarır. Kaynak da vermez. Yıllar önce rahmetli Mehmet Ali Birand, 27  Mayıs ile ilgili olarak yatığı, Demirkırat belgeselinde de kullanmış ve kaynak olarak bu kitabı göstermişti. Kendisi ise bu olayla ilgili her hangi bir kaynak göstermez. Menderes’in dramında en çok atıf yaptığı kitap, Demokrat Parti milletvekilliği yapmış Samet Ağaoğlu’nun Arkadaşım Menderes kitabıdır. Kitabı okuyamadım. Menderes’i idam eden ekipten her hangi birinin böyle bir beyanatı yoktur. Ağaoğlu’da idam edilirken yanında değildi,  böyle bir şey demiş olacağını sanmam. Diğer yandan Demokrat partinin son yılında bazı kişilerin, bunlar gidemiyor, bir şekilde başımızdan gitse dediğini falan da yazar. Belki de onun CHP sempatisini bilenler, onunla böyle konuşmuştur. Diğer yandan Enver Paşanın yurt dışına çıkışında dair, özellikle de ölümüne dair yazdıkları, başka kaynaklardan aktardıklarından ibarettir. Aydemir, düşüncesizce bir çılgınlıktan bahseder. Enver paşanın ölümü sırasında tam da Türkmenistan’da olan Zeki Velidi Togan’sa, tuzağa düşürüldüğünü anlatır. Togan, hem olaylara daha yakındır, hem de anlattığı daha mantıklıdır.
                Suyu Arayan Adam’da kendi hayat hikâyesini anlatır. Kafkasya’da mücahitlikten, okumak için Moskova’ya gidip komünist olması, sonra da Atatürkçü, devletçi iktisatçı olması en ufak ayrıntısı ile anlatılır. Oradaki anlatılan en ilginç olay, Afyonkarahisar hapishanesinde yaşanır. Bir grup komünist hapistedir. Koğuşta yer yatakları ve karyolalar vardır. Çok iyi hatip olan bir şair, ideolojik ders vermektedir. Kendisi karyolada yatmaktadır. Derken koğuşa daha kaliteli karyolalar gelir. Kendisi, karyolayı yerde yatan yoldaşlarından birine vermek yerine, kendisi hemen gelen karyolaların en iyisini kendisine ayırır. Eşyalarını eski karyoladan, yeni karyolaya taşır. O hatip ve şair, adını vermese de belli ki Nazım Hikmet’tir. Hapishane ortamında iyi bir karyola o kadar önemlidir ki, pek çoğunun kalbi kırılır ve bazıları da komünizmdi bırakır. Yoldan ol, yoldaştan olma atasözü burada önem kazanır. Aydemir asla isim vermez ama tarifine uyacak tek kişi de odur. Bu yüzden komünistler ve radikal sol, onu pek sevmez.
                Sonra yeni devletin iktisat teorisyeni olur. Kendi gibi teorisyenlerle Kadro dergisini kurar. Bu dergideki ekiple, yeni bir iktisat teorisi kurmaya çalışır. Uzun süre çeşitli devle kademelerinde çalışır. Emekli olunca da kitap yazar. Hemen hemen tüm eserleri emekliliği sonrasındadır. Kronoloji ve nakilciliği dört dörtlüktür. Mesela Atatürk’ün Trablusgarp’a, İtalyanlarla savaştan önce gittiğini falan onunla öğreniriz. Yorumlaması iyi değildir, hatta kötüdür. CHP’nin 1950 seçimlerini kaybetmesi üzerine, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun değerlendirmeleri ve nakilleri daha iyidir. Karaosmanoğlu’nun Panorama’sı, bu konuda benim okuduğumm en iyi kaynaktır.

                Bir de Toprak Uyanırsa romanına kısaca değineyim. Emekli bir ilköğretim müfettişinin, öğretmen olarak göreve dönüp, Polatlı’nın bir köyüne göreve başlamasını anlatıyor. Fazlasıyla ütopik ve Karaosmanoğlu’nun Yaban’ına cevap diye yazılmış gibidir.

4 Ocak 2018 Perşembe


NUTUK’TAN AKILDA KALANLAR VE ORHUN KİTABELERİ İLE KARŞILAŞTIRMA
                Atatürk’ün Nutuk’unu, baştan sona, tam metin, hem de belgeleri ile okuyalı uzun zaman oldu. Mesnevi hakkındaki yazım bitince, onun hakkında da bir şeyler yazmam gerektiğini anımsadım. Onun hakkında da yazmak, Mesnevi kadar ciddi bir iş olacak benim için.
                Nutuk bence Orhun Yazıtları ile beraber okunmalıdır. Kompozisyon yapısı, hitap tarzı, hatta cümle kuruluşları arasında bile benzerlik vardır. Üstelik bu benzerlik, Orhun Yazıtlarının duru Türkçesi ile Nutuk’un ağdalı Osmanlıcası arasındaki farklara rağmen hissedilir. Bilge Kağan’ın Ey Türk budun titre kendine dön diye başlayan hitabesi, Nutuk’ta, koca kitabın son bölümü olup, her sınıfta asılı bulunan gençliğe hitabe olur. Her ikisinin de ana teması aynıdır. Her ne olursa olsun, ne kadar kötü durumda olursa olsun,  devleti ve vatanı korumak. Gençliğe hitabe, iktidar sahipleri gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler diyerek, gerektiğinde iktidara karşı koymayı da öğütler.
                Bu açıdan gençliğe hitabe ve nutuk, dolayısı ile Atatürkçülük, diğer ideolojilerden ayrılır. Örneğin Leninizm ya da Maoizm’de komünist partiye bağlılık vardır. Komünist partinin, ideolojiden uzaklaşıp, uzaklaşmadığını sorgulamak, sıradan bir gence düşmez. Ya da mollaların İslam’dan uzaklaşıp, uzaklaşmadığını sıradan bir İranlı soramaz. Sıradan bir Nurcu, Fettullah Gülen neden Amerika’da, Hristiyan devletin içinde yaşıyor diye soramaz. Tasavvufçular Pencap’ta İngiliz, Senegal’de Fransız emrinde Müslüman askerleri Türklere karşı savaşa gönderebilir. Sıradan bir mürit, şeyhini sorgulayamaz. Atatürkçülük ise, gençleri mevcut iktidarın ihanetine karşı uyarır. Bilge Kağan ise, kağanınıza sadık olun der. Ondan sonra hemen her Türk devletinde olduğu gibi,  devlet, hanedan içi aile kavgalarından dolayı önce ikiye bölünüyor, sonra önce Çin’e yakın olanı olmak üzere yok oluyor. Atatürk bu gerçeği gördüğü için cumhuriyeti kurmuştur. Bunu korumayı da gençlere bırakmıştır.
                Gene Nutuk Ve Orhun yazıtları arasındaki bir benzerlikte, iç çatışmaları kısa keser ve birileri hakkında çok fazla kötü söz söylenmez. Atatürk’ün aleyhine konuştuğu kişiler genelde İngiliz Muhipleri derneğinin, yüz ellilikler denen üyeleridir. (özellikle Sait Molla) Bunun tek tük istisnaları vardır. Amerikan mandası isteyen ve Filipinler örneği veren Halide Edip Adıvar ile o sıralar kendisine muhalefet eden, 1.  Ordu eski komutanı Sakallı Nurettin paşadır. İlginçtir, Nutuk'ta kendisinden en fazla bahsedilen kişidir. Kendisi Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Savaşındaki rolünü çok abartmış, Atatürk’te onu Nutuk’ta yerden yere vurmuştur. Bunu da yapma nedeni, o günlerin siyasi ortamıdır.
                Nutuk, ilginç olarak savaşlara daha doğrusu savaşların çatışma kısmına çok yer vermez. Savaşların hazırlık aşamalarına ve sonuçlarının değerlendirilmesine daha çok yer verir. Nutuk’ta en uzun kısım ise, Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişi ile, 23 Nisan 1920’de meclisin açılması arasındaki süre. Bu sürede; son Osmanlı Mebuslar Meclisi toplanmış,  bunun için seçimler yapılmış, meclis, Misak-ı Milliyi kabul etmiş, ertesinde İstanbul işgal edilmiş, meclis basılmış, milletvekilleri dâhil pek çok önemli kişi Malta adasına sürgüne gitmiş, kaçanlar Ankara’da toplanmaya başlamış, yeniden seçimler yapılmış, büyük millet meclisi açılmıştır. Kitabın yarıya yakını bu süreç kapsar. Atatürk’ün en önem verdiği kurum meclis olmuş ve biraz da zorla süresini uzattığı başkomutanlık yasası dâhil tüm yasaları mebusları ikna etmeye çalışmıştır.
             Diğer taraftan da Atatürk’ün en baştan gerçek bir devlet kurma ve kurumlarını işletme amacında olduğunu da görüyoruz. Mesela Ali Fuat Cebesoy’u, üzerinde gerilla kıyafetiyle ve at üstünde görüyor. Bu kafada birinin düzenli ordu kurmayacağını anlayıp, o zamanlar albay rütbesinde olan İsmet İnönü’yü batı cephesi komutanlığına atıyor. İnönü’nün, Şevket Süreyya Aydemir’in deyimiyle 2. Adamlık süreci böyle başlıyor. Gene Aydemir’in aktardığı gibi Çerkez Ethem, Yozgat’ta sinirlenip,  meclisin bir kapısına İsmet paşayı, diğerine de Mustafa Kemal paşayı asacağını söylemiştir.  Meclis kurulunca da, ciddi ciddi eğitim, sağlık, iç işleri gibi bakanlıkları kurmuştur. Bu bakanlıklar ilk başlarda birinci meclis binasının küçük odalarında, Ankara’nın küçük binalarında da olsa, ciddi ciddi bakanlık yapmışlardır. (Aydemir, Tek Adam).
                Son olarak Nutuk, Atatürkçü ideolojinin ana kitabı da olsa, öyle sert doktrinler, kesin emirler vermez.  Olaylar ve verilen kararlardan, dinleyicinin (adı üstünde Nutuk, baştan sona CHP’nin 15-20 Ekim 1927 günlerinde toplanan 2. Kurultayı’nda okunmuştu) veya okuyucunun kendisinin çıkarım yapmasını bekler. Zaten kendisi de özel notlarından birinde, sözlerim ile bilim çelişirse, bilimi tercih ediniz demiştir. İstisna olarak son bölümde, kurduğu cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmiş, bu cumhuriyetin düşebileceği en kötü durumu tarif ederek, bundan da beteri bile olsa, korumak için mücadele edeceksin demiştir.
Devam niteliğinde : https://onbinkitap.blogspot.com/2019/11/nutuk-ve-orhun-yazitlari.html